Umutsuz Gelecek Planları – Zehra Çiğdem

ImageZehra Çiğdem’in Eli İşte Gözü Aşkta isimli romanı hakkında

Olayların bir işyeri çevresinde geliştiği ya da işyerinin mekân olarak edebi bir metnin kahramanları arasındaki bağı sağladığı hikâye ve roman hayli az yazılıyor günümüzde. Özellikle beyaz yakalı çalışanları işyerlerinden çok gece hayatları ya da iş dışındaki saatlerde yapıp ettikleriyle görüp tanıyoruz. Bu durumun edebiyatın bir boş zaman faaliyeti olarak algılanmasıyla bir ilişkisi var mı bilinmez; ama mesai saatlerinin ve mesaide olan bitenlerin edebiyatın ilgi alanına pek girmediği açık. Emekleriyle geçinen roman ya da hikâye kişilerinin iş yerlerine seyrek olarak girsek bile orada uzun süre kalmıyoruz, hele ki işyerlerinin söz ettiğim anlamda olayların geliştiği bir mekân olmak gibi bir işlevi pek yok.

Zehra Çiğdem’in Eli İşte Gözü Aşkta isimli romanında ise, son dönemde yazılan roman ve hikâyelerden farklı olarak, işyeri önemli bir yer tutuyor. Roman kişilerinin büyük bölümü aynı işyerinde çalışıyorlar. Büyükçe bir hukuk bürosunda çalışan üç genç avukat, Ulaş, Özge ve İhsan romanın başkahramanları. Onların patronları olan karı kocayı, Mehmet Bey ve Emine Hanım’ı da roman ilerledikçe yakından görüp tanıyoruz, hatta büronun öbür çalışanlarını da – romanın olay örgüsüne katıldıkları, genç avukatlarla patronlarının hayatlarına değdikleri ölçüde “işveli sekreter” ve “emektar Hayriye Hanım” hakkında da bir şeyler öğreniyoruz.

Bu hukuk bürosu her ne kadar roman kahramanlarının birbirleriyle karşılaştıkları yer olsa, hatta romanın gerilimini doğuran olay bu işyerinde gerçekleşse de, Eli İşte Gözü Aşkta’da anlatılanları sadece o işyerine ya da hukuk bürolarına özgü görmemek gerekir. Birbirleriyle hem benzeşen hem de pek çok noktada ayrılan bu genç avukatların hayatları, beklentileri, sıkışmışlıkları, kendilerini avutmak, oyalamak için seçtikleri şeyler mesleklerinin ve yaş gruplarının ötesinde, yaygın ve bildik bir hayat tarzını gözler önüne seriyor. Romanın isminin ima ettikleri önemli bu noktada. Evet, işi gücü olan insanlar var bu romanda, ama henüz iş hayatlarının başlarındalar, aşk da onlar için işleri kadar önemli; evlenip çoluğa çocuğa karışıp duygu dünyalarını dondurmamışlar. Başka bir deyişle, meslekleri var, çalışıyorlar ama ileride ne olacakları, nerede çalışacakları belirsiz; aynı şekilde ilişkileri var, ama ileride hayatlarını bu kişilerle sürdürecek değiller. Geleceğe dönük kariyer ve aile planlarını hayata geçirmemiş durumdalar; bu yönde bir şeyler yapabildiklerini söylemek bile kolay değil. Bir geçiş dönemindeler, kendilerini nasıl bir gelecek beklediği konusunda öngörüleri var, kimi zaman umut dolular, kimi zamansa yılgınlık ve bıkkınlık kaplıyor içlerini. Çoğu zaman geleceği düşünmek yerine günü geçirmeyi yeğliyorlar. Özge için söylenenler, öbürleri de için de az ya da çok geçerli sayılabilir: “Tek şansı hazları çoğaltıp, birini ötekinin üstüne bindirip bu niceliksel mutluluktan yorgun düşerek düştüğü yerde uykuya dalmaktı.”

İhsan bu konuda Ulaş ve Özge’den farklı, onun gelecek planları daha net, adımlarını daha sağlam atmaya çalışıyor; ama onun gelecek planları da başkalarının, örneğin patronu Mehmet Bey’in şimdisinden pek bir farklı değil. Bunun İhsan’a ait bir şey olduğunu söylemek zor – genel, çoklarınca kabul edilebilir bir gelecek projesini hayata geçirmenin peşinde. Ulaş öbürlerinden daha entelektüel, iş arkadaşlarıyla karşılaştırıldığında okumuş-yazmış bir aileden geliyor. Bu durum onun gelecekle ilgili kaygılarını ortadan kaldırmıyor olsa da, en azından bu kaygılarla baş etmek için daha sinik olmak gibi bir şansı var. Özge, kadın olması ve zamanın geçip gitmesinin onun için öbürlerine kıyasla daha olumsuz sonuçlar doğurma olasılığı nedeniyle belki de en umutsuzları. Nitekim öbür ikisinin geleceklerini kurtarmak için yaptıkları plan onun canını daha çok acıtacaktır.

GÜNDELİK HAYATTAN AYRINTILAR VE İRONİ

Eli İşte Gözü Aşkta roman kişilerinin gündelik hayatlarındaki ayrıntılar üzerinden ilerliyor. Ne yiyip ne içtiklerini, nasıl yerlerde yaşadıklarını, kimlerle yatıp kalktıklarını, okuyorlarsa neler okuduklarını, televizyonda gözlerine çarpan görüntülerin onlara neler çağrıştırdığını, popüler imgelere, kişilere nasıl tepkiler verdiklerini ufak, ilk anda önemsiz gibi görünen ayrıntılar üzerinden öğreniyoruz. Zihinlerinde güncel ya da popüler olandan siyasi olana, oradan medyatik olana vs nasıl hızla zıpladıklarına tanık oluyoruz. Hoşlandıkları ya da beraber olmak istedikleri insanlara karşı neler hissettikleri de uzun uzadıya anlatılmıyor; bu gibi konularda anlatıcının bildikleri çoğu kez kahramanların bildikleri kadar ve onlar da çok şey bilmiyorlar. Kendilerini bir akışa bırakmış gibiler, bu akışın içerisinde kendilerini, hayatlarını sorgulamaya kalkışsalar da, bunu uzun boylu sürdürmüyorlar. Geçmişleri hakkındaki kimi ayrıntıları da çoğunlukla bir şeyler hatırladıklarında, o an hatırladıkları kadarıyla öğreniyoruz. Çok farklı yerlerden gelip aynı işyerinde buluşmuş, farklı kişilik ve gelecek beklentilerine rağmen benzer bir umutsuzluk içerisinde ayakta kalmaya çalıştıkları söylenebilir.

Zehra Çiğdem’in romanın gerilimi oluşturmak için seçtiği olay da çalışma hayatıyla ilgili. Bu gerilim aynı zamanda ahlaki bir tutuma da işaret ediyor. Ulaş’ın işiyle ilgili bir ihmalinin neden olacağı zararları önlemek için patronunun kendisinden istediklerini mi yapacağı, yoksa aklına yatan bir başka çözümü mü seçeceği sorusu, bu iki seçim arasında ne kadar fark olduğu gibi ahlaki bir soruyu da yanında getiriyor. Her iki durumda da Ulaş’ın yapacaklarının hukuki ve ahlaki olduğunu iddia etmenin mümkün olmadığını belirtmek gerek. Ulaş’ın seçimiyle sadece bu gerilim çözülmüyor, baştan itibaren birbiriyle ilgisi olmadığı düşünülebilecek kimi ayrıntılar da birbirine bağlanıyor.

Ulaş’la Özge’nin ortak bir yönleri daha var: Gerek iç dünyalarına döndüklerinde, gerekse dışarıda dikkatlerini çeken olgu ya da durumları anlamlandırmaya çalışırken ironik bir bakıştan güç alıyorlar. İçe döndüklerinde kimi zaman canlarını yaksa da, gördükleriyle ya da görmeyi umarken göremedikleriyle baş etmelerine bu ironi yardımcı oluyor. Roman daha çok Ulaş’ın ve Özge’nin gözünden ilerlediği için metnin geneline yayılan bir ironiden de söz edilebilir. Bu ikisinin roman boyunca tuhaf ayrıntıların, şaşkınlık ya da panik anlarında ağızdan çıkıveren saçma sözlerin, nedensizce bir araya getirilmiş şeyler arasındaki olası ilişkilerin peşinden giden akıl yürütmeleri, saçmalıkları, tuhaflıkları nasıl normal ve olağan karşılandığımızın da bir ifadesi. Onların bakışlarındaki ironi ve abartı saçmanın üzerindeki olağanlık örtüsünü sıyırıyor.
Başka zamanlarda kendileri gibi olmayanlara, özellikle kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı (hınç duydukları zamanlarda kendilerinden yukarıda gördüklerine karşı da elbette) alaycı bakışları kıyıcı bir ton kazanıyor olmalı, romanda bunun örnekleri de var; ama içinde bulundukları kişisel kriz zamanlarında daha çok kendilerine yönelmişken tanıyoruz onları. Böyle anlarda ironi saldırı değil savunma işlevi görüyor.
Öte yandan sadece hâkimleri, avukatları, adliye personeli ve yargılamalarıyla bütün bir hukuk dünyasının değil; düzenin türlü çeşit nimetinden yararlananlardaki düzene muhalefet iddialarının, toplumsal hayatın her alanını bir ağ gibi sarmış küçücük hesapların, kadın-erkek ilişkilerinde üstlenilen rollerin, kesilen poz ve ahkâmların da payına çok şey düşüyor bu ironiden.

Taraf Kitap‘ın 11 Mayıs 2012 tarihli 16. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Kitap

Edebiyat ve Hayat İlişkisi – David Toscana

ImageDavid Toscana’nın Son Okur isimli romanı hakkında

Meksikalı yazar David Toscana’nın Son Okur adlı romanının girişine çevirmen Pınar Savaş’ın koyduğu çok yerinde bir uyarı notu var. Toscana’nın, birçok noktalama işaretini, özellikle de konuşma çizgisi ya da tırnakları kullanmayarak, kitabın kişileri arasında geçen diyalogları cümlelere yedirdiği belirtiliyor bu notta. Yazarın bu seçimi romanın doğasından kaynaklanıyor; bu seçimin sonucunda üslup aynı zamanda romanın içeriğini de etkileyen bir hal alıyor.

Edebiyatla hayatın nerede kesiştiği, nerede çeliştiği, nasıl bir ilişkileri olduğu gibi soruların peşinden giden bir metin olarak değerlendirmek mümkün Son Okur’u. Metinde sözü edilen kitaplardan yapılan alıntılar ve bu kitaplardaki kimi diyaloglar Son Okur’un kahramanlarınca da okunuyor ya da yineleniyor. Kimi yerde kahramanlarının söylediklerinin ken-di sözleri mi, okudukları kitaplardan alıntılar mı olduğunun belirsizleşmesi, romanın meselelerini daha somut biçimde algılamamızı, fark etmemizi sağlıyor. Metin ile hayat arasındaki sınırların nerede, nasıl ihlal edilebildiğini görmek, bu sınırların hem farkına varmamıza hem de bu sınırları yok saymamıza imkân veriyor.

Toscana’nın romanının başkahramanı Lucio bir kütüphaneci; tek bir kişinin bile gitmediği bir köy kütüphanesinde çalışıyor. Okuduğu kitapları kendi kafasına göre uygun buluyor ya da “sansürlüyor”, yani kütüphanenin raflarına değil öbür tarafa atıyor. Romanda ironinin yükseldiği yerlerin başında, Lucio’nun okuduğu kitaplarla ilgili düşünceleri ifade ettiği kısımlar geliyor. Tahsili olmayan bir köylü olmakla birlikte çok sağlam eleştiriler getiriyor okuduğu romanlara. Bu eleştirilerin temelinde de gene edebiyat-hayat ilişkisini görmek mümkün. Yazarın yapıtına serpiştirdiği kimi cümlelerin, kelimelerin o metinle ilgisi olmadığını, yazarın daha çok kendisinin nasıl biri, nasıl bir yazar olduğunu vurgulamak için bunları kaleme aldığını gördüğünde, kitabı kaldırıp atıyor. Bu kitaplar hamamböceklerine yem oluyor.

BİR KÜTÜPHANECİ, BİR CESET

Romanın gerilimi de edebiyat-hayat ilişkisi üzerine kurulmuş. Lucio’nun oğlu Remigio bir gün bahçedeki su kuyusunun dibinde bir kız çocuğunun cesedini bulunca babasından yardım istemeye gidiyor. Katil olarak suçlanacağından korkuyor, cesedi ne yapacağını bilemiyor. Babasının da bu konularda ne yapılacağına dair pek bir bilgisi, görgüsü yok – okuduğu kitaplardan başka. Lucio hatırladığı kimi kitaplardaki sahneleri örnek almanın işe yarayabileceği düşüncesiyle oğluna cesetten kurtulmak için sıradışı bir yol öneriyor. Ne var ki bir zaman sonra, yaşadıkları köye kaybolan kızını arayan bir kadının gelmesiyle işler karışıyor, çünkü bu kadın da Lucio’nun okuduğu romanların bazısını okumuş.

Son Okur’da metnin gerilimini cesedin bulunup bulunamayacağı sorusu oluşturmakla birlikte, roman bunun peşinden gitmiyor. Romanın derdi bu değil, aksine net yanıtlar bulmak yerine soruların peşinden gitmeyi yeğliyor Toscana. Sınırlar çizmek yerine, sınırları aşmayı, ihlal etmeyi; çelişik sanılan olguların her zaman çelişmediğini, aralarında çok boyutlu bir ilişki, farklı bir gelgit olduğunu hissettirmeyi tercih ediyor. Sadece edebiyatla hayat değil, ölümle hayat arasındaki ilişki de böyle.

 “Hayal gücünün yaşananlardan daha parlak, arzunun hazdan daha yoğun, kuşkunun kanıttan daha baskın olduğunu biliyoruz,” diyor Lucio. Edebiyatla hayatı yarıştırmaya gerek yok. Edebiyat mı hayatı takip/taklit ediyor; tersi mi daha doğru? Bu sorulara mutlak yanıtlar vermek zor, ama bu soruların peşinden gitmek, bu ikisi arasındaki uğrakları, gelgitleri sorgulamak, edebiyat ve hayata dair yepyeni bulgular koyabilir önümüze.

İyi Kitap‘ın Mayıs 2012 tarihli 39. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Kitap

Dipsiz Bir Kuyu Ağzı Gibi – Şenay Eroğlu Aksoy

Şenay Eroğlu Aksoy’un Evlerin Yüreği adlı öykü kitabı hakkında

Şenay Eroğlu Aksoy’un öykülerindeki kimi sesler ve görüntüler başka yerlerden yankı buluyor. Hatıralar harekete geçiyor örneğin. Süleyman, babasının resmini parçalara ayırdıktan sonra hatıralar ayaklanıp görüntüye giriyor. “Kalktı tam ortasından ayrılmış kafaya, parçalanmış kollara bastı, çamurun içine gömdü parçaları. Kırbaç şakladı. İçinin derinliklerinden çıkan ak güvercinler göğü doldurdu.” Bir başka öyküde, zaman değil mekândır genişleyen. Beraber olmak için bir hayat kadınıyla anlaşıp onunla tarlaya doğru yürüyen yaşlı adamı izlediğimiz sırada, görüntüye önce yakınlardaki inşaat girer, çevredeki köpeklerin sesleri duyulur; peşinden görüntü bütün şehri dolaşır. “Şehrin dört bir yanında evlerinde, ofislerinde, barlarda, kahvelerde oturan erkekler başlarını çevirip tarlaya baktılar. Başakların arasında yürüyen adamı ve kadını gördüler. Şehrin dört bir yanında kadınlar, dikkat kesilen erkeklerin baktığı yere döndürdüler başlarını. Başakların arasında yürüyen yaşlı adamı ve kadını gördüler. Bir süre bekleyip, ‘Nereye bakıyorsun?’ dediler. ‘Yok bi’ şey!’ dedi erkekler önleriyle oynarken.” “Şehir” adlı öyküdeyse sadece şehrin değil, belki de ülkenin her yanı giriyor görüntüye. Anlatıcı hastanede, babasının yanındadır, babasının yüzünde gördüğü şey dört bir tarafta, bütün şehirdedir; onları izleriz öykü boyunca; anlatıcının gözleri onun bütün görünümlerine dokunur.

Şenay Eroğlu Aksoy olaylar arasında bağ kuracak sözleri eksiltmiş öykülerinde. Öykülerin anlatıcıları, “O sırada şunları düşündüm, hatırladım, bunlar aklıma geldi, çağrıştı,” demiyorlar pek. İlk anda, aralarında bağlantı olmayan cümlelerin, görüntülerin dağınık bir zihni andırırcasına sıralandığı sanılabilir, oysa büsbütün bağsız olmadıkları anlaşılıyor – kiminde hemen birkaç cümle sonra, kiminde öykünün bitmesine yakın. Bazısında da daha okurken görüyoruz aralarındaki bağı. Şehrin dört bir yanında kadınla adamın yürüdüğü tarlaya bakan adamlarda olduğu gibi. Şiire yaklaşan bir üslup bu. Bir öykü kitabından söz ederken şiire atıfta bulunmak çoğu kez ağdalı bir dil ve duygusallık dozunun yüksekliğini çağrıştırabilir, Aksoy’un öykülerini şiire yakınlaştıransa bunlar değil, çağrışıma verilen önem ve metinlerdeki boşluklar. Öykü ile şiirin yakınlığını duyuran şeyler.

Çoğu zaman kendimizi her şeyden kopuk hisseder, bütünlüğümüzü yitirdiğimizden, parçalı hayatlar yaşadığımızdan şikâyet ederiz. Aksoy’un öyküleriyse başkalarıyla aramızdaki bağların sandığımızın aksine hepten yok olmadığını, olmayacak şeylerle aramızda kopmaz bağlar bulunduğunu düşündürüyor. Bu daha zorlayıcı aslında: Söze gelince karşı çıktığımız şeylerle aramızdaki bağı fark etmek, karşı çıktığımızı iddia ettiğimiz şeyleri farkında olmadan çoğalttığımızı, kötülükteki payımızı görmek. Belki de parçalanmışlığı, soyutlanmışlığı yeğleyeceğimiz bir durum bu. Evlerin Yüreği’ndeki öyküler böylesi bağların izini sürüyor, görmek istemeyeceğimiz bağların varlığını yakıcı biçimde hatırlatıyor.

Şenay Eroğlu Aksoy’un bazı öyküleri bildiğimiz yerlere, ülkelere ait değil, anlatılanlar da öyle, –gırtlakları delinen kadınlar, kayaları oyup yeraltına saklanan insanlar, ırmağa giren kadınların karşıdaki tepeye dizilmiş erkekler tarafından seçildiği bir ülke–; ama bu öyküler de bize uzak yakın çok şey hatırlatıyor. Bu tarzdaki öykülerde anlatıcı ile başkaları arasında çoğunlukla bir savaş var. Çok kolay “düşman” diyorlar birbirleri için, böyle anıyorlar öbürlerini. Öyleler de; öldürmeye, avlamaya kalkışıyorlar. Kendilerini yok etmeye azmetmiş avcılardan kaçıyorlar.

Öyküler ister bize tanıdık gelen yerlerde, ister bilmediğimiz yerlerde geçsin, Aksoy’un öyküleri “evlerin yüreğini görmenin acısını” duyuruyor. Bir zamanlar barınmak için icat edilmiş olabilir evler ama bugün bizi başkalarından ayırmaya yarıyor, daha fenası bir hâkimiyet alanı olarak görülüyor. Hükümdarının tebaasına istediğini yapabildiği, öbür ülkelerden yalıtık birer ülke halini almış durumdalar. Şöyle bir ev içi görüntüsüyle başlıyor “Evlerin Yüreği” isimli öykü: “Bir adam, hızlı adımlarla odayı arşınlıyordu. İri gövdesi, ürkmüş bir hayvan gibi kendine kapanmış birinin üzerine eğiliyor, elleri bir tırpan gibi duvardaki ışığı biçiyordu. Evin ormana bakan odalarından birinde, iki çocuğun sıska bedeni, rüzgârda bir yaprak gibi, titriyordu. Ellerini sımsıkı kulaklarına kapatmışlardı.” Öykünün anlatıcısı evin pencerelerinden görür bunları. Eve girdiğinde bu görüntü değişiverir, pencereden gördüğü evlerin yüreğinin halidir; içeri girmesiyle evden olmayan yabancıya sunulan yapmacık yüzünü kuşanmıştır ev.

Bu öyküde dışarıdakinin rastlantı eseri içerisini görmesini sağlayan pencereler başka zamanlarda, başka öykülerde içeridekilerin dışarıyı görmesine imkân sağlıyor. “Evlerin Yüreği”nin sonunda “dipsiz bir kuyu ağzı”na benzetilen “evlerin kapıları[nın]” aksine, pencerelerin başka bir özelliği dikkat çekiyor Aksoy’un öykülerinde. Çıkamadıkları, gönüllerince çıkamadıkları kapılar tutsaklığı duyururken, pencereler dışarısına ilişkin sunduğu kısmi görüntülerle hayallerini besliyor öykü kişilerinin, iç dünyalarını harekete geçiriyor. (Hayal gücünü harekete geçiren kısmi görüntüler; bunlarda genel olarak edebi bir tür olarak öykünün gücünü, etkisini, işleyişini andıran bir yan yok mu?) Ne var ki tam da bu yüzden pencereler onların en yaralanabilir, en kırılgan yanları aynı zamanda.

“Yeraltı” adlı öyküde pencereye her çıkışında sapanlarla kendisine taş yağdırılan anlatıcı, “Yeni bir ev kazmalıyım, yeraltına doğru,” diyor. Bu öykünün içinde yer alan masalda yeraltında yaşayanlardan şöyle söz ediliyor. “Dedik ya yeraltına inen kayalara, yeraltına inen evler oydular. Siz hayatı boyunca bir kez bile gizlenmek zorunda kalmayanlar, o evlerde yürüyemez, gizli geçitleri bulamazdınız.” “Sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemiş” bu insanların, “başkanları yoktu. Başları yok. Hiç para basmamışlardı.”
Dışarıdan gelen saldırının ne olduğunu ya da nasıl bir şey olduğunu da anlarız bu noktada. Başkanları olan, para basabilmiş bir şeydir saldıran, onların gizlenme ihtiyaçları olmamıştır hiç; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmemiştir. Buradan bakıldığında sadece kamusal bir güçten söz edilmediğini anlarız; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmeyenler sadece kamu gücünü elinde tutanlar değildir, kadınların karşısında erkeklerin, çocukların karşısında yetişkinlerin, güçlülerin, çoğunlukta olanların, hâkim pozisyonda olanların her zaman söz söyleme özgürlükleri vardır, saklanmadan, gizlenmeden ifade edebilecekleri. Evlerin Yüreği’nde daha çok ev içlerinde saklı kalan hal anlatılıyor: kadınların ve çocukların söz söyleyememe, gönüllerince davranamamalarının yarattığı yaralar ile buna cesaret etmiş olanların peşinden sürdürülen sürek avları.

Peki ya yeraltı? Şenay Eroğlu Aksoy’un ‘yeraltı’ ile kendi içimize dönmemizi, orada kendi evimizi inşa etmemizi önerdiğini söylemek aşırı bir yorum mu olur? Dipsiz bir kuyu ağzına benzeyen sadece evlerimiz mi?

Taraf Kitap‘ın 13 Nisan 2012 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Kitap

Auster’ın Kış Günlüğü – Paul Auster

ImagePaul Auster’ın Kış Günlüğü adlı anı kitabı hakkında

Dünyaca ünlü Amerikalı yazar Paul Auster, ilk olarak Türkçede yayınlanan Kış Günlüğü adlı anı kitabını hayatındaki bir kapının kapanıp bir başkasının açıldığı günlerde yazdığını belirtiyor. Açılan kapıyı da, “Hayatının kışı” olarak tanımlıyor. Auster’ın geçtiğimiz yıl, altmış dört yaşındayken kaleme aldığı Kış Günlüğü bildiğimiz anı kitaplarından ilk olarak anlatıcısıyla ayrılıyor. Anı kitaplarında yazarların birinci tekil kişinin ağzından anlatmasına alışmışızdır. Auster ise ikinci tekil kişiyi yeğlemiş; kendi kendisine sesleniyor, anlatıyor, daha çok da hatırlatıyor. Metnin girişindeki şu cümle bu seçimin ardındaki niyete dair bir şeyler söylüyor gibi: “Anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.”

Anlıyoruz ki Auster’ın niyeti hayatı boyunca yapıp ettiklerini sıralamak değil – anı kitaplarının çoğu böyledir oysa. Kış Günlüğü’nde de olaylar, okul hikâyeleri, kazalar, hastalıklar, aşklar, evlilikler, kaybedilen yakınlar, çalışmaya ve işsizliğe dair hatırlananlar, dostlar, evler, şehirler var elbette; ama eksiksiz ve kronolojik olarak bu gibi yaşantıları sıralamaktan çok, yaşadıklarının yarattığı ya da içerdiği duyguların peşinden gitmiş Auster. Anlatan ile yaşayan arasında kurgusal bir ayrım yaratmayı bu duyguları biraz dışarıdan görüp anlatabilmek için yeğlemiş olmalı. Yaşadıklarını doğrudan kâğıda dökmek yerine, onların üzerinde yoğunlaşıp, neler olduğundan çok anlattığı olayın kendisinde nasıl bir duygu yarattığı sorusunun peşine düşüp ulaştığı sonuçları kaleme almış. Bu nedenle, “şunları yaşadım” demek yerine, “şunu yaşadın, bunu yaşarken şunları hissettin, bu olay sende şu duygusal tepkilere neden oldu” demeyi daha uygun bulmuş.

Auster hayatını düz bir çizgi şeklinde de kaleme almamış. Kitap boyunca kronolojik bir hat var elbette, ama sıklıkla anlattığı olayla benzeşen (duygudaş!) başka olaylara da sıçrayıp onları da anlatıyor. Örneğin küçük yaşta başına gelen bir kazayı anlatırken, daha ilerideki yaşlarında başına gelen benzer olayları da sıralıyor; denebilir ki bütün bir altmış dört yılı kaza parantezine alıp ortaya seriyor. Sergilenen kazalardan bütünlüklü bir sonuç çıkartmıyor olsa da bunları art arda okuyunca sadece bir yazarın ömrü boyunca başına gelenleri öğrenmiyoruz, ister istemez kaza/şans ve hayat üzerine bir şeyler düşünüyor, belki de kendi başımıza gelenleri, kendi hayatımızı da yoklamak durumda kalıyoruz.

Kış Günlüğü’nde oturduğu evlerin listesine hayli geniş bir yer ayırmış Paul Auster. Altmış dört yaşına kadar yirmi bir evde yaşamış; son oturduğu evde on sekiz yıl yaşadığı düşünülürse, kırk altı yaşına kadar sıkça mekân değiştirmek zorunda kalmış. “Yirmi farklı mola yeri, yirmi farklı konaklama” diyor. Evlerin hikâyesi aynı zamanda o evde oturduğu dönemlerin de hikâyesini sunuyor. Yaşadığı evin durumu o günlerdeki koşulları hakkında bilgi verdiği gibi, yaşama tarzı ve neler yaptığını anlatmasına da imkân tanıyor. Auster sıklıkla bir şeyler sıralıyor anılarında. Oturduğu evler olabileceği gibi sevdiği şekerlemeler de olabiliyor sıraladıkları. Çıktığı seyahatleri de sayıp döküyor uzun bir cümlede, altı yaşından sonra karşı cinsle kurduğu ilişkileri de. Bu sayıp dökmeler boyunca Auster’daki değişimi de görüyoruz, kimi zaman yaşadığı ülkede ve dünyadaki değişimi de.

Yaşananlar böylesine sıralanırken bazı anlarda yoğunlaşıyor anlatı. Zaman yavaşlıyor; Auster o ânı adeta yaşadığı ritimle aktarıyor. Bunlar hayatının kritik anları, üzerinde çok durduğu, yıllar boyu yeniden hatırladığı, hatırladıkça didiklediği, o andaki iç dünyasını zaman geçtikçe daha net görebildiği anlar. Auster’ın sıralayarak hızla anlattığı bölümlerde de, ağır çekime aldığı bu gibi anlarda da sadece kendi hayatına değil, hayata, hayatta olmaya, bu dünyada başımıza neler geldiğine, gelebileceğine, sonrasında bu yaşadıklarımızda bizde neler kaldığına odaklanıyor. İyi edebiyat yapıtları gibi; onlarda da sadece o romanın, o hikâyenin kahramanının yapıp ettiklerini değil, kendimizi ve başkalarını da düşünmeden edemeyiz. Kitabı kapattığımızda sadece rastgele birinin hikâyesini değil, hayata dair bir şeyleri okumuş olduğumuz sezeriz.

İyi Kitap‘ın Nisan 2012 tarihli 38. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Genel

Hayat Apartımanı’nın Katlarında – Mehmet Fırat Pürselim

ImageMehmet Fırat Pürselim’in Hayat Apartımanı adlı öykü kitabı hakkında

Hayat Apartımanı Mehmet Fırat Pürselim’in ilk öykü kitabı. İlk kitabını otuzlarının ortasında yayınlamış olsa da, Pürselim edebiyat dergilerini ve ödüllerini takip edenler için yeni bir isim değil. Nitekim, öykülerin sonuna eklenen tarihlerden bu öykülerin 1999-2010 arasında kaleme alındığı anlaşılıyor. Öykü kitaplarında, âdettendir, ad olarak genellikle öykülerden birinin ismi seçilir. Pürselim de öyle yapmış, ama öykülerin tamamı okunduğunda bu ismin rastgele seçilmediği anlaşılıyor. Hayatla ilgili aklımıza takılan farklı soruları hatırlatıyor Pürselim’in öyküleri.
Hayatının şaheserini yapmak için yıllarını veren bir saatçinin öyküsü örneğin, “Bir insan hayatını neye adamalı?” sorusunun peşinden gidiyor. Aynı şekilde hayatlarımızdaki kritik seçimleri nasıl yaptığımız sorusu ya da bu seçimlerin sonuçları gibi konulara odaklanmış öyküler de var kitapta. Pişmanlıklar da önemli bir yer tutuyor Pürselim’in öykülerinde. Pişmanlık, insanın dönüp geçmişe baktığında, hayatının izlediği yolu sonradan edindiği deneyimlerin ışığında tarttığında kapıldığı bir duygudur. Aynı biçimde, hayattaki trajik rastlantıların ve şaşırtıcı paralelliklerin peşinden gitmek ya da bunları anlayabilmek için de edebiyatı bir arayış olarak görmüş olmalı Pürselim.
HAYAT HİKÂYELERİ
Öyküleri kısa anlara ilişkin değil Pürselim’in. O klasik tanımın dışında aramış yazar öyküyü – ‘bir ânın anlatımı’ndan çok hayatların, ömürlerin içerisinde. Çoğu kez aylar, yıllar geçiyor öyküler ilerlerken. Kuşkusuz, anlatıcının odaklandığı kısa anlar da var bu öykülerde, ama bu kısa anların öncesinde neler olduğunu, öykü kişilerinin odaklanılan o âna gelene kadarki hayat hikâyelerinin belli başlı olaylarını da öğreniyoruz. Öykülerin gerilimi bunu gereksiniyor. Öykü kişilerinin kimi özellikleri, özlemleri, düşleri, duyduğu yoksunluklar, geçen yılların onda bıraktığı tortular vs odaklanılan andaki gerilimi, duyguyu daha açık seçik kavramamızı sağlıyor. Böyle bir kurguyu yeğliyor Pürselim öykülerinde; boşluk bırakmıyor pek. Neler olup bittiğine ilişkin belirsiz noktalar bırakıp okurun bu noktaları kendince görmeye çalışması yerine, ilelebet belirsiz kalacak soruları hatırlatıyor öyküleriyle. Geride kalmış yılları düşündüğümüzde aklımızın bir köşesine takılıp kalan, “Başka türlü olabilir miydi?”ya da “Neden yaşıyoruz?” gibi soruları…
Hayat Apartımanı’nda dikkat çeken bir yan da kişi ve mekân çeşitliliği. Maden işçisi, saatçi, demiryolu görevlisi, piyango bileti satıcısı, cellat, yazar ya da Afrikalı bir kadın olabiliyor öykü kişisi. Hatta bir gemi ya da bir bina da olabiliyor. Sonuçta hayatlarımızda mekânlar ve nesneler de önemli bir yer tutuyor ve hayatlarımıza onların (kurgusal) tanıklığıyla bakmanın da ilgi çekici bir yanı var. İnsanların bir hayli hareketli olduğu günümüz toplumlarında binalar ve mekânlar nispeten daha sabit durumdalar. İnsanlar geçip gittiklerinde hikâyeleri de onlarla gitmiyor her seferinde, kalıyorlar; en azından hikâyelerinden parçalar kalıyor. Bu hikâyelerden kalan parçaları onların yerlerine gelenler ya da gitmeyip kalanlar yaşıyor, sürdürüyor, kendi hikâyelerine katıyor, ekliyorlar.
BİREYSEL VE TOPLUMSAL ACILAR
Hayat Apartımanı’nın katlarında insanların insanlara çektirdikleri türlü çeşit acının öyküleri anlatılıyor. Bireysel acılar kadar toplumsal acılar da… Kadınların gördüğü zulüm, haksızlık ya da azınlıkta ve güçsüz olanların başlarına gelenler. Hayat Apartımanı’nda oturmak o denli keyifli bir şey değil, aksine hayli çileli. Edebiyat da insanları eğlendirmek için değildir zaten, görür gibi olup başımızı çevirdiğimiz ya da bizim görmememiz için bir dolu dolap çevrilen acıların, zulümlerin başkalarının hayatları olduğunu bize hatırlatmak için de yazılır öyküler.

İyi Kitap‘ın Mart 2012 tarihli 37. sayısında yayınlanmıştır

Yorum yapın

Kategorisi Genel

“İsmin -De Halini Bilmem de İnsanın -Ben Hali Pek Fenaymış” – Kerem Işık

Kerem Işık’ın Toplum Böceği adlı öykü kitabı hakkında

Kerem Işık, Toplum Böceği’nde küçük dozlarda aldığımız ‘modern gündelik hayat zehri’nin dozunun artması halinde başımıza neler gelebileceğini gösteren öyküler anlatıyor. Abartıya ve olguların ardındaki mantığı en uç noktalarına taşımaya dayanan ironileriyle bu öyküler, farkında olmadan aldığımız bu zehrin ne menem bir şey olduğunu görmemize de imkân sağlıyor. “İş Mi Bu ŞiBuMi” adlı öyküde küresel bir şirketin satın alma bölümünde çalışan öykü kişisini kendi ağzından tanıyoruz. Bir küresel şirket parodisi olarak okunabilecek bu öyküde şirketin iç işleyişinin anlatıldığı bölümler abartılı bulunabilir, ama şirketin kârını nasıl artırdığı ve bunu temin etmek için nelerin göze alındığı gibi konular söz konusu olduğunda hayli gerçekçi bir metinle karşı karşıyayız. Şirketin yönetimiyle ilgili olarak anlatılanlar da bütünüyle hayal mahsulü değil. Kerem Işık bu bölümlerde gerçekliği daha açık seçik görebilmemiz için abartıdan yararlanmış olsa da, şirket sahibinin icat ettiği, şirket çalışanlarına özgü bir dilin varlığından söz etmek o kadar abartılı bir şey olmasa gerek. Şirketler dünyasının bir dolu kavramı iğdiş edip emeğin ve doğanın sömürüsünü yenilir yutulur bir şey haline getirmeye çalıştığı dünyada, Işık’ın kurmacası ancak bu olgunun ardındaki mantığın en uç noktalara götürülmesi olarak tanımlanabilir ancak. Aynı durum şirket yönetiminin çalışanların zamanına hâkim olabilmek ya da onları motive etmek için bulduğu çözümler için de geçerli.

Bize bu şirkette olan biteni bütün açıklığıyla aktaran anlatıcı bunların hepsini biliyor olmasına karşın hiçbir şey yapmıyor ya da yapmamayı yeğliyor.  Çok iyi bildiğimiz, bize çok tanıdık gelecek bir önermeye dayanıyor: “Bu bir iş ve birileri bu işi yapmak zorunda.” Hakkını vermek lazım; ilk zamanlar şirketin öbür çalışanları kadar sinik değildir. Çalıştığı küresel şirketin satın aldığı yerel şirketlerdeki işçilerin büyük bölümünün kısa sürede işsiz kalacak olması canını yakmaktadır. Zamanla duruşu, hisleri değişir. “Çok daha iyi şartlarda çalışacaklarını düşünen işçilerin acınacak hallerini görmediği için her şey bir oyun gibi gelmeye başla[r.]”

HER ŞEYİ BİL, KENDİNİ BİLME

Şirket emeğiyle birlikte zamanını da satın aldığı için, “dış dünyadan bağımsız bir zaman diliminde yaşıyor, acil durum ve toplantı çağrılarının yönlendirdiği bir başka evrende soluk alıp veriyordu[r.]” “Robotlaştığının” ve “daha derine batmakta olduğunun” da farkındadır, bize bu öyküyü anlatabiliyor olması, hiç değilse kendisine dışarıdan bakabildiğinin, ne olup bittiği ve kendisinin neye dönüştüğünü bildiğinin kanıtıdır. Başlarda şirkete bağlılığı imzaladığı iş sözleşmesinin ağır koşullarına dayanıyorken, bir zaman sonra bu sözleşmenin süresinin bitip bitmediğini, yenisini imzalayıp imzalamadığını bile bilemez hale gelmiştir. Bunların bir önemi de kalmamıştır, çünkü başka türlü olabileceğine inancı yoktur artık. Başlarda sığındığı, “bu bir iş ve birileri bu işi yapmak zorunda” önermesinin gücü bu noktada daha da açıklık kazanır. Şirket, onun yaptıklarını herhangi bir başkasının yapabileceğini her an hatırlatıp kendi varlığını önemsiz hissetmesini sağlayarak sımsıkı bağlamıştır. Suçluluk duymasını gerektirmeyecek denli önemsiz bir ayrıntıdan başka bir anlamı yoktur şirketteki varlığının. Bütün mekanizmayı bilmesinde de bir sakınca yoktur, yeter ki kendisini bilmesin. Kerem Işık’ın öyküsü alttan bunu duyuruyor kanımca. Büyük yapıların, dünyanın nasıl işlediğini bilip bunu anlatmanın hiçbir önemi yok belki de, bu mekanizmadaki kendi dahlimizi sorun etmiyor, bunu sorgulamıyorsak.

Kerem Işık’ın “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası” ve “Bir İsyanın Anatomisi” adlı öykülerinde ise akademik dünyanın ve bürokrasinin parodileriyle karşılaşıyoruz. Bürokrasi, malum, toplum hayatında bir şeylerin yolunda gitmediği saptandığında yasal düzenlemeler yoluyla çözüm getirilebileceği varsayımından alır varlık nedenini. Bu varsayımın geçerliliği konusunda da kimi zaman akademi ile işbirliği içerisine girer.  Normlar yaratarak ve eğitim sayesinde her şey çözülecektir. Öncelikle bir ‘normal’in varlığı kabul ya da icat edilir, sonra da bunun yaygınlaşması için “eğitim şart!” denir. Bunlar saptandıktan sonra gerisi –insan iradesi, özgürlüğü, seçim hakkı vs– teferruattır.  Oysa çoğu kez insanların arzularıyla normlar çelişki içerisindedir ve bu durum kaçınılmaz olarak insanların benliklerinde bölünmeler yaratır. Bölünmüş bir benliğin diliyle yazılan “Ve Diyor Ki” adlı öykünün anlatıcısının dediği gibi: “İsmin –de halini bilmem de, insanın ben hali pek fenaymış. Bildiğim bir şey var ama: ben koştukça içim uzaklaşır dışımdan.”

Işık’ın “Tragedya” ve “Anatomi”de eğlenceli bir parodiyle dalgasını geçtiği akademik, bürokratik dil mantıksal bir dizge içerisinde her şeyin anlaşılabileceğini, bütün olumsuzlukların yoluna koyulacağını varsayar. İlkeler, kurallar, kurullar, tamimler, yönergeler, araştırmalar, planlar, projeler, komisyonlar, alt komisyonlar, tanımlar, kavramlar… Bunlardan oluşan ‘kurmaca’ bir dünyanın içerisinde her şey yolundadır, en azından bir zaman sonra yoluna gireceği umudu daima diridir. Hayat o kurmaca dünyadaki gibi değildir, ona hiçbir zaman sığmaz, taşar, pot yapar, sarkar…

DELİLİK İLE VELİLİK ARASINDAKİ SINIR

Ne var ki bazen bu akademik-bürokratik mantık ve dili biz de içselleştiririz. Gerek kendimize gerekse dış dünyaya, içinde yaşadığımız topluma ve başkalarına böylesi bir mantık içerisinden bakmaya başlarız. Bizim zihinlerimiz de kendi sistematiği, kavramları, kategorilerini aracılığıyla çalışır; onlarla kavramaya, onların belirlediği ilkeler ışığında davranmaya başlarız. Kendi bürokrasimizi kurar, akademik kürsülerimizi inşa ederiz. “Toplum Böceği” ve “İnsanlık Hali” adlı öykülerin anlatıcılarının hayata bakışlarında böylesi mekanizmaların varlığından söz edilebilir. Üstelik her iki öykünün anlatıcısı da dış dünyanın mantığından, işleyişinden, sıradanlığından rahatsızdırlar; dışarıyla, başkalarıyla aralarına mesafe koymuşlardır. “İnsanlık Hali”nin anlatıcısı kendi üzerine kapanmış durumda, “içinde bulunduğu anı, yaşamakta olduklarını deneyimleyen bedenini, gördüklerini işleyip belleğinin kuytu köşelerine depolayan beynini belli aralıklarla düşünesi gerektiğini hissediyor[dur].” “Toplum Böceği”nin anlatıcısı da “tüm değer yargılarını alt üst etme çabaları”ndan söz eder. Her ikisi de gündelik hayattaki ayrıntılara (ve kendilerine) odaklandıkları için başkalarınca sorgusuz sualsiz kabullenilen şeyleri hemen kabullenmeye yatkın değillerdir, hatta bunu yapanlarla ortaklaşmaktan rahatsız olurlar. “İnsanlık Hali”nin anlatıcısı “katıksız gerçekliğin” peşindeyken, “Toplum Böceği”nin anlatıcısı “başkalarından dinleyerek edindiği bilgileri öğretildikleri halleriyle kabul etmenin hayata karşı yapılmış bir haksızlık olduğunu” düşünen, yeni bir gerçeklik kurmayı amaçlamış biridir. Kendi içine odaklandığında fark ettiği vahşi hayvanın bozulmadığını düşündüğü için başkalarının da ancak içlerindeki o vahşi hayvanlar kadar gerçek oldukları kanaatindedir.

Bu ikisine “Bir Velinin Güncesi”nin anlatıcısı da eklenebilir. Velilik ile deliliğin ince sınır çizgisinde olduğunu düşünebileceğimiz bu öykü kişisi, “diğer her şey gibi” insanın da sürekli değiştiğinin farkındadır; asıl hedefinin hiçbir şey düşünmeden öylece durmak olduğunu belirtir. “Bir İsyanın Anatomisi”ndeki bürokratlardan birini hatırlayabiliriz burada. O da toplumsal hayattaki “can sıkıcı belirsizlik”ten şikâyetçidir ve ona çözüm aramakta, her şeyin belirli olduğu, “değişmediği” bir dünya kurmanın peşindedir.

Kerem Işık’ın delilikle velilik sınırında dolaşan öykü kişileri, her ne kadar kendilerini dış dünyayı ve benliklerini anlamlandırabilmek için kuramlar, yöntemler geliştirmeye çalıştırmaktan alıkoyamasalar da, geliştirdikleri kuramlarıyla hayatlarının nasıl kördüğüm olduğunun anlatıldığı öyküleriyle “Anatomi”deki bürokrat ve benzerlerinin çabalarının beyhudeliğini gözler önüne seriyorlar. İnsanı ve hayatı anlamanın bir tasnif ve indirgeme işi olmadığını; salkım saçak dağılmış, her an değişmekte ve belirsizliklerle dolu olduğunu kabul etmeden girişilen anlama çabasının tahakküm ve sıradanlaştırmaya hizmet ettiğini hatırlatıyorlar.

Taraf Kitap‘ın Şubat 2012 tarihli 13. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Kategorisi Kitap

Kısacık Öyküler – Yekta Kopan

Yekta Kopan’ın Kediler Güzel Uyanır adlı öykü kitabı hakkında

Yekta Kopan, kısacık öykülerden oluşan Kediler Güzel Uyanır adlı son kitabındaki “Ünlem ve Mat” adlı öyküde, çok kısa ya da minimalist olarak tanımlanabilecek öykü tarzına ait önemli bir noktanın altını çiziyor: “Yazarın net bir şekilde belirtmek gereksinimi duyduklarının dışında her şeyle oynayabilirim.” Aslında öyküye ve edebiyatın geneline de genişletilebilecek bir nokta bu.
Çoğu zaman edebi metinlerin içine, bizim tamamlamamız için bırakılan boşluklardan sızarız. Yazarın bıraktığı boşlukları kendimizce (Kopan’ın anlatıcısının belirttiği gibi “bildiğimizi okuyarak”) doldururuz. Elbette, yazar boş bir sayfa sunmamıştır bize; onun belirttiklerinin sınırıyla çizili bir alanda at koşturur, “bildiğimizi okuruz.” Çok kısa öyküde metnin uzunluğu daha fazlasına izin vermeyeceği için yazarın net bir şekilde belirtmek gereksinimi duydukları daha az, “bildiğimizi okuma” alanımız daha geniştir. Bu nedenle, okuyanların farklı şeyler anladıklarına tanık olduğumuz gibi, farklı zamanlardaki okumalarımızda da aynı şeyleri hissetmez, sezmeyiz bazen. Elbette bu durum, yazarın metni ile bizim okuduğumuz, anladığımız arasında çok büyük farklar olduğu anlamına gelmez.

Kopan, kısacık öykülerinde, içerisinde “bildiğimizi okumamız” için geniş alan bırakmakla birlikte, anlattıklarının duygusunu birkaç cümleyle aktaran yazarlardan. Çok çarpıcı olmayan, neredeyse rastgele seçilmiş sanacağımız anlar yeğlediği halde onun metnindeki havayı anında soluyuveriyoruz. Bunu sağlayan öykülerin kısalığı elbette. Her şeyin çok ayrıntılı tasvir edildiği öykülerin aksine, kısacık öykülerde bize kalan alanın genişliği metne daha kolay dâhil olmamız için önemli bir imkândır. Sadece bu değil ama; bunu sağlayan başka etmenler de var.

 EKSİLTEREK ANLATMAK
Kopan’ın kısacık öykülerinde zamana yapılan belli belirsiz vurgu mesela. Öykülerin çoğunda, şimdiki zaman kipi geniş zaman gibi kullanılıyor. Böylece anlatıcının tam o anda tanık olup anlattığı olay, birdenbire bütün zamanlara yayılıyor. Örneğin, “Ağaçlara bakmaya korkuyorum,” cümlesi, anlatıcının sadece o andaki korkusunu değil, bu korkunun sürekliliğini, benzer durumlarda duyduğu daha geniş bir zaman yayılmış korkusunu, korkularını duyuruyor. Şimdiki zaman böylece uzar, genişlerken, kendi korkularımızı da duyuruyor bize, böylece yazarın o an ne anlattığını tam olarak bilemesek bile nasıl bir histen söz ettiğini sezecek ölçüde metnin içine girmiş oluyoruz.

Bunu sağlayan sadece seçilen zaman kipi değil, ayrıntıların seçimi de zamanın durduğu ya da anlatılan anın yavaşlayarak uzadığı izlenimi yaratıyor. Kopan’ın öyküleri gündelik hayat içerisinde algımıza girmeyen ya da girer girmez çıkıveren ayrıntılara odaklanıp, dikkatimizi bunlara yönelttiği için zamanın yavaşladığını, neredeyse durduğunu hissediyoruz. Geçmiş zaman kipinde anlatılan öykülerde de olmuş bitmiş bir olay anlatılmıyor; her zaman olabilecek, “geniş” bir zamana yayılmış olayları okuduğumuzu hissediyoruz. Belki sürekli değil, ama yinelenen olaylar. İnsanın zihnini, kalbini olur olmaz yerde ayartıp hatırlanan anlar.

Yekta Kopan hayat-edebiyat-dil ilişkisini sorguladığı bu öykülerde, olan biteni nasıl anlattığımızın, gerçekliği algılayışımızı ne ölçüde değiştirebileceğine yanıtlar arıyor. Bir şey anlatırken seçilen kelimelerdeki ünlü harflerin incelik-kalınlığının ya da belirli bir harfle başlayan kelimeler yeğlenmenin neyi, nasıl değiştirebileceği gibi soruların izini sürüyor. Kopan’ın bu kitaptaki öykülerinde eksilterek anlatmayı yeğlediği söylenebilir. “Matruşka” adlı öykü ise eksiltmenin varacağı en uç noktaya dikkat çeken bir ironi üzerine kurulmuş; bir metnin neler içerdiği ya da o metnin eksildikçe neye dönüşeceği gibi soruları akla getiriyor.

“Piknik Havası”ndaki anlatıcının babasından aktardığı, “Hayat da öyledir, geçer gider, iyi dinlemezsen, ne dediğini duyamazsın,” öğüdünü hatırlatıyor öyküler. Sanki Kopan, hayatın geçip giderken ne dediğini iyi duyabilmek için kimi öyküde hayatın belirli bir anına, kimi öyküde hayatın ifade edilişinin neleri değiştireceğine odaklanıp, bunların dışındaki her şeyi dışta bırakarak, tam o anda “orada”, “o noktada” olmanın vereceği yanıtlara kulak kabartıyor.

İyi Kitap‘ın Şubat 2012 tarihli 36. sayısında yayınlanmıştır

Yorum yapın

Kategorisi Kitap