Monthly Archives: Ocak 2010

Yakın Kötülükler – Yalçın Tosun

Yalçın Tosun’un Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler adlı kitabı hakkında

Yalçın Tosun’un öykü kişilerinden biri, “Çocuk da mı olduk bir zamanlar?” diye sesleniyor. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’in öykü kişilerinin çoğunun sorabileceği bir soru bu. Benzer biçimde, şunu da soruyor olabilirler: “Sevildik mi hiç? Peki, sevdik mi? Sevebildik mi?” Kitapta çocukluğa ilişkin ya da bir biçimde çocukluğa değen öyküler yer alıyor – doğrudan çocuklukla ilgili öyküler de var, ama daha çok öykü kişileri çocukluklarını anımsıyorlar. Anımsadıkları da çoğunlukla benliklerinin küçücük yaşlarından itibaren nasıl örselenip yıprandığına ilişkin anılar, anı kırıntıları.

Ailenin kişiyi toplum hayatına hazırladığı söylenir. Yalçın Tosun’un öyküleri bu hayata hazırlama uğraşının üzerinde pek durulmayan bir boyutuna değiniyor. İnsanı, ailesinden ayrılıp başkalarıyla ilişkiye geçtiğinde güllük gülistanlık bir toplum beklemiyor. Güçlü olanın gücünü güçsüzlerin üzerinde pervasızca kullanmaktan çekinmediği, iktidar olmak, iktidar kurmak için her şeyin kullanılabildiği, insanların zaaflarının kolayca başkaları tarafından sömürüldüğü, daha da kötüsü bunların bir hayli kanıksandığı “dışarıdaki” toplumsal yapının, “içeridekiyle” -klasik tanımıyla “toplumun en küçük birimi” olan aileyle- bir hayli benzeştiğinin altını çiziyor Yalçın Tosun’un öyküleri. Aile böyle olduğu için mi toplum da böyle, ya da tam tersi mi geçerli, bu soruların yanıtının peşinde değil yazar; onun öyküleriyle bize hatırlattığı aile-toplum ekseninde insanın canına okunduğundan ibaret. Bu yetişme-örselenme sürecinin bir başka görünümüne daha vurgu yapılıyor kitaptaki öykülerde. Yetişme çağında, daha hayata hazırlanırken örselenenler, sonraki hayatlarında başkalarını ve kendi çocuklarını örseliyorlar. Bitimsiz gibi görünen bu sarmalı sıklıkla hissediyoruz Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’i okurken. Bunu sağlayan da Tosun’un kimi öyküyü çift sesli olarak kaleme almış olması. Çift anlatıcılı öykülerde bir ilişkinin iki tarafına birden kulak veriyoruz. Bu yapı, ilişkinin ezen, örseleyen tarafının da bir zamanlar ezilmiş ve örselenmiş olduğunu hatırlatıyor.

Yalçın Tosun’un öyküleri, günümüzde sadece hoş vakit geçirme uğraşına indirgenmeye başlayan edebiyatın insanı ve toplumu anlama çabasının çok özel bir yolu olmayı sürdürdüğünün sevindirici bir kanıtı. İnsana hoşça vakit geçirtmek bir yana, insanı rahatsız edecek, huzurunu kaçıracak öyküler kaleme almış Tosun. Günümüzün konformist okuru belki de insanın tadını kaçıran bir tür “kötülük” olarak görüyordur bu tarz edebiyatı. Yalçın Tosun’un “Parkta” başlıklı öyküsü biraz da bunun altını çiziyor gibi. Parka huzur bulmaya gelmiş olan öykü anlatıcısı, yaşlıca bir kadının kendisine trajik hayat hikâyesini anlatması üzerine, “Kimseye, kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü kimse hak etmiyor,” diye öğüt verir. Genç adamın bu sözü kadını anlatmaktan vazgeçirmeye yetmez, belki o genç adama anlatmayı bırakır, ama parktaki bir başkasının yanına yaklaşır ve hayatını ona anlatmaya başlar. Kadının anlattıklarının genç adam üzerinde yarattığı etkinin çok çarpıcı başka bir noktaya işaret ettiğini de vurgulamak gerek. Genç adam parkta “oturmuş her şeyi unutmak iste[rken]” kadını dinledikçe, “buradan kurtulup sıkıntılı hayatıma aniden dönüvermek için sabırsızlanmaya başla[r.]” Kadının anlattıkları, “tüm bıkkınlığı[n]a rağmen yaşamaya karşı duyduğu açlığı bütün hücreleri[n]de hissetme[sine] neden ol[ur.]”

Kadının hayat hikâyesi trajiktir; annesi amcasıyla kaçmış, babası intihar etmiştir. Bu kadının yaşadıklarının karşısında genç adamın hayatı alabildiğine sıradan ve olağandır. Öte yandan, şunun da farkındadır genç adam: O da yaşamaya açlık duymaktadır; kadının başına gelenlerle kıyaslandığında benliğinde büyük yaralar yoktur, ama nefes alıp vermesi, çeşitli ilişkileri, görevleri, sıkıntıları olması ona yaşadığını duyurmamaktadır. Yaşam, ancak yokluğuyla, ona duyulan açlıkla kendini hissettiren bir şeydir onun için. Büyük bir boşluğun, bu boşluğun yarattığı bıkkınlığın içerisindedir. Adamın olumlu görülebilecek tek yanı samimiyetsiz olmamasıdır. Üzülmediği halde kadının karşısında onun hikâyesine üzülmüş gibi yapamamaktadır. Bunu sağlayan şeyin sözünü ettiğim boşluk duygusu, daha doğrusu bu boşluğun farkındalığı olduğunu düşünebiliriz. İlk başta ilgisiz bir adamla acılı bir kadının karşılaşması gibi duran bu öyküde, bu birkaç cümleyle genç adamın iç dünyasına bir kapı açılır. Birkaç sayfalık öyküler yazmayı seven Yalçın Tosun, metnin içerisinde okurun bu açılan kapıdan içeri bakmasına pek izin vermiyor; yine de bu kapının açılması, kapının ardında neler bulunduğunu (ya da bulunmadığını) duyumsamamıza yetiyor.

Bu öyküdeki adamın başkasının dertleri karşısındaki ilgisizliğinin, hatta bundan duyduğu rahatsızlığın bir benzerine, “Her Şey Tarih Oluyor” başlıklı öyküdeki yaşlı adamda da rastlıyoruz. Daha çocukken başkaları gibi “adam olmamaya” karar vermiştir bu öykü kişisi. “Hem adam olmak ne demek? Herkesin istediği gibi olmak, beklenen, öğretilmiş tepkileri vermek, yasalara uymak ya da yalan söylememek mi?” diye geçirir içinden. Yaşlı, huysuz biridir, “adam” olmamıştır, herkese benzememiştir. Bu öykü kahramanın öykünün bir yerinde “yazar oldum” demesi de ilginçtir. (Öykünün başka bir bölümünde adamın yazar olduğuna ya da yazdığı herhangi bir şeye değinilmez.) Yine de yazar olmakla “adam olmak” karşı karşıya getirilir; önceki öyküde anlatmakla kötülük etmenin eşleşmesi gibi, yazmak adam olmamakla eşleşir. Bu yaşlı adamın “Parktaki” adlı öyküdeki genç adamla benzeştiği bir konu daha var. Bu yaşlı adam da oynamayı becerememekte, üzülmediğinde üzülmüş gibi yapamamaktadır. Her ikisi de bu özelliklerinin matah bir şey olduğunu ileri sürmezler, bundan kendilerine bir pay çıkartmazlar. Öyledirler, o kadar. Öykü ilerledikçe yaşlı adamın kendisine ilişkin bu farkındalığına zamanla bir başka farkındalık eklenmiş olduğunu hissederiz. Öyle ya da böyle olmasının da bir önemi olmadığını sezmeye başlamıştır. Hayalindeki küçük çocuğa, “Korkma, her şey tarih oluyor,” derken, bir yandan da kendisine demektedir bunu.

İnsanların insanlara yaptıkları kötülüklerin bir geçit resmi gibi Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler. Hasımların birbirine yaptıkları değil, aile fertlerinin, arkadaşların, sevgililerin yaptıkları kötülüklerin… Kitaptaki aile/yakınlık içi kötülükleri anlatan öbür öykülerin yanında, “Parkta” ve “Her Şey Tarih Oluyor”da Yalçın Tosun, insanın kendine yaptığı kötülüklere de çeviriyor bakışını. Sanırım kitabın girişine, André Gide’den, “Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur,” cümlesini epigraf olarak almasının bir nedeni de bu. Kötülük söz konusu olduğunda, uzak-yakın başkalarının yanında kişinin kendine ve kendi geçmişine de dikkat çekmek. Kitapta ağırlık başkalarının neden olduğu acılarda, ama başta da belirttiğim gibi, düz bir acı çeken / acı çektiren karşıtlığı üzerinden anlatılmıyor öykülerin çoğu.

Kitaptaki öyküler yalın bir dille kaleme alındığı halde öyküler kendilerini hemen açmıyorlar. Öykü anlatıcıları yaşadıklarına ilişkin her ayrıntıyı vermiyorlar bize; bütünü görmeden parçaların anlamı tam olarak oturmuyor. Ancak öyküler bittiğinde başlarda oluşan sorular yanıtını buluyor. Öyküler çoğunlukla başkalarının kötülüklerine maruz kalanların ağzından kaleme alındığı için buruk, acılı bir dil hâkim. Çektiği acıların, bu acıya neden olan kişinin ölümü ya da o kişiden ayrılmakla bitmeyeceğini, çekilen acıların öyle ya da böyle tortular bıraktığını bilen öykü anlatıcılarının yaşadıklarını hatırlamakta ve anlatmakta zorlandıklarını duyuran bir anlatımdan söz edebiliriz. Bu anlatım sayesinde öykü kişilerinin anlatmadıkları daha başka neler yaşamış olabileceğini sezmemiz mümkün olabiliyor. Öyküde anlatılanın ne olduğu kadar nasıl anlatıldığının da önemli olduğunu, başka bir deyişle, “ne” ile “nasıl”ın birlikte kotarıldığında, biçimin de içeriğe dair bir şey olduğunu duyuruyor Tosun’un öyküleri.

Star Kitap, 9 Ocak 2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Karanlığın İçindeki Işık – Nalan Barbarosoğlu

Nalan Barbarosoğlu’nun Yol Işıkları adlı kitabı hakkında

Karanlık bir yolda yürüyüp durduğumuzu hatırlatan öyküler yazıyor Nalan Barbarosoğlu. Kitabına Yol Işıkları adını koyması bundan belki de. Öykülerin ve öykü kişilerinin ruhlarına sinen karanlığı ikiye ayırmak mümkün: Bir yanda dışarısının karanlığı var; ailenin, devletin, rekabetçi sistemin ışık kaynaklarının önüne çektikleri setin hayatlarımıza düşen gölgesi. Öbür yanda içimizdeki karanlık dışarıdaki karanlığın içine doğduğumuz andan itibaren, korkularımızla, kaygılarımızla çoğalan, en yakın ve en sıcak duygularımızın önce ışığını soğuran, sonra onları da korkuya, kaygıya hizmet eden aygıtlara dönüştüren, kurumuş, kararmış, habisleşmiş iç dünyamızın ıssızlığı, ışıksızlığı… Bakmayın, kitabın adının Yol Işıkları olmasına; Barbarosoğlu’nun öyküleri bu karanlık yolda yere kapaklanmadan yürüyebilmemiz için gerektiğinde karanlığın/gecenin de iş göreceğini gösteriyor. Başka bir deyişle, karanlığın içindeki ışığa işaret ediyor -karanlıkla ışığın karşı karşıya olmayıp iç içe durduğunu, ama bizim bunu çoğu zaman sezemediğimizi.

Öykü kişilerinden biri, “gün içinde sıkı sıkı saklananların karanlıkta pervasız açığa çıkmasını, karanlığın uçucu olan her şeyi yutup ruhu ağırlaştıran ne varsa usul usul aydınlatmasını” sevdiğinden söz ediyor örneğin. Karanlığın gördüğü işin benzerini acının da görebildiğine dair öyküler de var Yol Işıkları’nda. Öykü kahramanlarının çoğunun acı çektikçe olgunlaşmaya başladıkları söylenebilir. (“Hayat acıya bulanmadıkça hayat olmuyor” diyen öykü kişisi ayrıksı bir örnek değil.) Öykülerin geçtiği an ile anlatıldıkları an arasında çoğu zaman bir mesafe var; bu zamansal mesafe öykü kişilerinin yaşadıklarını, başlarına gelenleri en azından kendilerine anlatabilecek olgunluğa ulaştıklarını gösteriyor. Acı çektikçe olgunlaşmakla birlikte, kırgınlıklarından, kırılmışlıklarından büsbütün kurtulabilmiş değiller, kim bilir nerede, ne zaman oluşan yaraları sağalmış değil; en fazla bundan sonra bu yarayla yaşayacaklarını kabullenmiş durumdalar. Kendi derinliklerine bakmaya cesaret etmiş olsalar da, gözlerinin içerideki karanlığa alıştıkları söylenemez -çok şey flu daha. Biraz da bu nedenle, sesleri buruk, isyanları sessiz, kelimelere güvenleri yok ya da çok az -”kendi kendinin parodisi olmuş cümlelerle” artık idare edemeyeceklerinin farkındalar. Sessizliğe düşkünler, sessizliğe sığınmışlar, ama sessizlikleriyle oluşturdukları “susuştan fanus[ların]” içinde yapayalnız olduklarının da farkındalar -içlerinden biri “kendi[n]den taşıp taşıp yine kendi[n]e akmak[tan]” şikâyetçi mesela. Bu fanusu kırıp (“bir çığlık olup”) başkalarına açılmaya kalktıklarında yeni acıların onları beklediğini gayet iyi biliyorlar.
Yol Işıkları’nın geneline hâkim olan kırgın ve buruk ses tonu öykü kişilerinin hayata bakışlarının bir sonucu. Başkalarının yapıp ettikleri karşısında öfkelenmeyip kırılıyorlar. Bu, bir zamanlar çok sevip bağlandıkları insanlara olduğu kadar, kendi geçmişlerine gösterdikleri sadakatin de bir sonucu, ama bir yanıyla da başka türlüsünün olamayacağını sezmiş olmalarından. Dışarının yaldızlarına başkalarının kolayca kapılması karşısında artık dehşete düşmüyorlar, hatta kimi zaman kendilerinin bu yaldızlara kanmıyor olmasının bir eksiklik olabileceği kuşkusu kaplıyor içlerini. Sitemlerini kırgın sesleriyle ancak fısıldayarak ifade edebiliyorlar; öfkelendiklerinde bıçağın keskin kenarı her seferinde kendilerine dönük.
Farklı sığınaklar seçiyorlar. Cesur olanlar acı çekmeyi göze alıp acılardan bir sığınak edinmeye kalkışıyor; olmayanlar başka çareler arıyor. ‘Mazeret İzni’ndeki adam örneğin, birbirini yineleyen günlerin tören hali almış alışkanlıklarına sığınıyor; ‘Denize Gömülen Ada’daki kadınla ‘Gecikmiş Bir Veda’nın anlatıcısı, gönüllü sürgüne gidiyorlar; ‘Bisikletyaka Bir Kazak’taki anneyle ‘Yol Eşiği’ndeki kadın ise sevdiklerini uzaklara gönderip içinde kavrulmayı seçtikleri özlem duygusuyla avunmaya çalışıyorlar. Yazıya sığınanlardan da söz etmeli. ‘Ses-Fanus’un Yakup’u ile ‘Adaya Gidemem’in anlatıcısı buna örnek verilebilir. Açık göndermeleriyle Barbarosoğlu’nun iki büyük edebiyatçıya adeta elini (“kalemini”) kalbinin üzerine koyup verdiği birer şükran selamı olduğu kadar, edebiyatın zamanlar ve mekânlar ötesi evrenselliğini bir kez daha hatırlatan metinler bunlar.
Nalan Barbarosoğlu’nun öykülerinde sevdiği, yeğlediği bir kip var. Anlatıcının bir başka öykü kişisine gıyabında seslendiği öyküler sayıca hiç az değil kitapta. Yazılmamış, gönderilmemiş ya da hiçbir zaman gönderilemeyecek mektup dili kimi öykülerin tamamına, kiminin bir bölümüne hâkim. Bu öykülerin anlatıcılarının seslendikleri kişilere içlerinde birikenleri anlatma şansları olmamış; ya da susmayı yeğlemiş, dertlerini içlerine atmışlar -bu öyküler aracılığıyla sevdiklerine/seslerini duyurmak istediklerine ‘kurgusal’ biçimde sesleniyor, iç dünyalarını açıyorlar. Edebiyat bir kez daha ‘sessizlerin sesi’ oluyor böylece. ‘Adaya Gidemem’in anlatıcısının dediği gibi: “Birkaç kadeh rakıyla çözülmesi gibi içimizdeki direncin, hayat da yazıda direncini yitiriyor, çözülüyor tuttuğu kalemle…” Başkalarına anlatmamaya karar verip suskunluğu seçen öykü kişilerinin dirençlerinin kırıldığı anlarda her şeyi fark etmediklerini de belirtmeliyim; başlarına gelen ya da olup biten hakkında her şeyi anlatmıyorlar. Anlatılanların ötesini tamamlamak okura düşüyor kimi zaman. Öykü anlatıcıları yaşadıklarını ya da hissettiklerini anlatabilmek için sıklıkla imgelerden, benzetmelerden medet umuyorlar. Bu dil, onların ruh durumu ve acılar karşısında nasıl durabildiklerine ilişkin ipuçları da veriyor bize. İçlerindeki acı gördükleri her şeye siniyor. Bunun sonucunda doğa da, şehir de içlerindeki sıkıntıyı yansıtan birer aynaya dönüşüyor.
Yol Işıkları’nda yer alan iki öyküye ayrı bir parantez açmak gerek. ‘Tutuşan Temmuz’ ve ‘Ateşten Bir Top’ isimli bu iki öyküde güncel tarihe çok doğrudan göndermeler bulunuyor. Özellikle ilkinin başlığından da kolayca anlaşılacağı üzere gerçek bir olaya açık bir göndermesi var. İkincisinde ise on yıllar boyunca güneydoğuda pek çok benzeri yaşanmış bir olay öyküleştirilmiş. ‘Ateşten Bir Top’ olayların öykü kahramanın yaşadığı ruhsal sarsıntı ve duyduğu acı üzerinden anlatılması sayesinde, gazetelerde okuduğumuz, televizyon bültenlerinde kulağımıza çalınan olayların ‘haber’den öte şeyler olduğu, bunların ve benzerlerinin sayısız insanın başına geldiği gerçeği yüzümüze çarpıyor. ‘Tutuşan Temmuz’da anlatıcı yaşanan büyük acının tarafı değil, yaşananları dinleyerek bunlara bir biçimde tanık olmanın acısını duyuyor. Tanıklığın dolayımının yanında Barbarosoğlu, destansı bir anlatım yeğlemiş bu öyküde. Ne var ki, biraz da öyküde anlatılan olayın anısının hafızalarımızda çok taze olması nedeniyle, bu destansı anlatıma rağmen yaşanmış olanın çerçevesinin dışına çıkamıyoruz.

Kitabın son öyküsü olan ‘Gecikmiş Bir Veda’nın üzerinde ayrıca durulabilir. Bu öykü, olayların geniş bir zamana yayılması ve oldukça etkileyici üç ayrı öykü kişisi nedeniyle, ‘Keşke Barbarosoğlu bu denli elisıkı davranmayıp bu metni uzatsaydı’ dedirtiyor. İnsanı çarpan bir girişle (“Çok şükür, annem öldü; artık intihar edebilirim.”) başlayan bu öyküde buruk, hayli acı bir aşk öyküsü anlatılmış. Öykünün daha derinlerine indikçe insan ilişkilerinde yakınlıkla uzaklığın, iyilikle kötülüğün nasıl iç içe geçtiği, başkaları üzerinde tahakkümün çoğu zaman sinsice, gizlice, olduğundan çok farklı görünümler altında kurulduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Önceki kitaplarını okumuş olanlar bilirler; Nalan Barbarosoğlu’nun sıklıkla üzerinde durduğu konulardır bunlar.

Radikal Kitap, 11 Aralık 2009

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Türkçeye Çeşni Katan Yazar: Refik Halid Karay

Refik Halid Karay’ın kitaplarının yeni edisyonu hakkında

Refik Halid Karay, eskilerin deyişiyle ‘nev’i şahsına münhasır’ bir yazardır. Cumhuriyeti kuran kadroya muhalif olduğu için ülkeden kaçmak zorunda kalmış olmasına rağmen, aradan on beş-yirmi yıl geçtikten sonra hikâyelerinin ilk ve ortaokul ders kitaplarına alındığını belirtmek, onun kendine özgülüğünü göstermek açısından sanırım yeterlidir. Eserleri kadar hayat hikâyesi de ilgi çekici olan Refik Halid’in yeni baskıları yapılan anı kitapları Minelbab İlelmihrab ve Bir Ömür Boyunca, yakın tarihimiz için önemli birer belge olduğu kadar, onun kaleminin gücünü ve üslubundaki tadı hissedebileceğimiz metinlerdir.

Hayat hikâyesi şöyle özetlenebilir: Genç yaşında dönemin önde gelen gazete ve dergilerinde yazmaya başlayan Refik Halid sivri dili ve alaycı üslubuyla daha ilk yazılarında dikkatleri çeker. Sadece okurların değil iktidarın da… Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinin ardından önce Bekirağa Bölüğüne atılmış, sonra da Sinop’a sürgüne gönderilmiştir. Sinop sürgününün ardından devir değişmiş, İttihat ve Terakki hükümetinin yerine kurulan Hürriyet ve İtilaf destekli hükümet döneminde Posta Telgraf Umum Müdürlüğü’ne getirilmiştir. Bu görevden sonra yayımladığı Aydede’de milli mücadeleyi eleştiren yazılar kaleme almıştır.

Erol Üyepazarcı, Refik Halid’in, “İttihatçılara kızgınlığı[nın] onu “Millîci” karşıtlığına it[tiğini], ama bunu bir oyun gibi yap[tığını] ve karşısındakilerin de bunu oyun gibi algılamalarını iste[diğini]” belirtir (Müteferrika, sayı: 2, Bahar 1994). Ne var ki “ince esprilerle süslenmiş de olsa Kuva-yı Milliye aleyhinde olma[k] pek kolay affedilir bir şey” değildir. Özellikle ‘nokta hedef’ yaptığı kişiler aradan on beş yıl geçtikten sonra bile affedilmesine karşı çıkmışlardır. İstanbul işgali sona erdiğinde Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine, benzer bir akıbetle karşılaşmamak için Türkiye’den kaçmak zorunda kalmış, Mustafa Kemal’in ölümünden önce yazdığı yazı ve oyunların dikkat çekmesi üzerine affedilip Türkiye’ye dönmüştür. Döndükten sonra siyasetten uzak durmuştur. Eski yazılarını bir araya getirdiği Kirpinin Dedikleri’nin 1940 tarihli üçüncü baskısının başına şöyle bir not düşmek zorunda kalmıştır: “Şimdi onun üçüncü ve sonuncu tabını verirken muharrir, ne bir zaman çarpıştıklarına, ne de taraftar olduklarına karşı ufak bir alâka duyuyor.” Sürgünden sonra siyasetten uzak durmuş ise de, romanlarında siyasal konulara hiç değinmediği düşünülmemeli. Geçenlerde Selim İleri, bir yazısında çok ilginç bir ayrıntıya değindi. Bugünün Saraylısı’nda “yazar[ın] Halkevleri’ne girip çıkanların Hitler selâmları edindiklerini şöyle bir betimle[diğini]” hatırlatan Selim İleri’nin belirttiği gibi, “nice toplumbilimciyi allak bullak edecek nitelikte” bir ayrıntıdır bu (Zaman, 26.07.2009). Dikkatlice okunduğunda romanlarında buna benzer şaşırtıcı pek çok ayrıntı bulmak mümkündür. ‘Gurbette vatan acısı’ Yurda döndükten sonra kaleme aldığı romanlar büyük popülerlik kazanmıştır, ama bu popülerlik nedeniyle olsa gerek, bu romanlar edebiyat dünyasında biraz hor görülmüştür. Oysa bu romanlar, sürükleyici olay örgüsü, okurun merakını cezbedecek mekân ve kişilerle öne çıksa da, dil ve anlatımı, ele aldığı insanlık durumlarıyla, özellikle kadın-erkek ilişkilerini aktarmadaki başarısıyla üzerinde durulması gereken yapıtlardır. Yazdığı yazılar nedeniyle sürgüne gitmek zorunda kalan Refik Halid, yine yazdığı yazılar sayesinde ülkeye dönebilmiştir. Suriye’deyken yazdığı Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının lehindeki yazıları Mustafa Kemal’in dikkatini çekmiştir. Refik Halid, anılarında Falih Rıfkı’dan alıntı yaparak, “gurbette vatan acısı ile yazdığı bir nesir[in] Atatürk’ün pek yüreğine değdi[ğini]” yazıyor.

Aynı biçimde Deli adlı piyesini de Mustafa Kemal çok beğenmiş, “İnkılabımızı hicvetmiyor tebarüz ettiriyor” demiştir. Hikmet Münir Ebcioğlu, Kendi Yazıları ile Refik Halid adlı kitabında sürgündeyken Halep’teki bir matbaaya getirttiği Türkçe harflerle basmaya kalkıştığı, ancak mürettiplerin yeni harflerin acemisi olması üzerine yazı makinesinde yazarak küçük bir matbaada bastırttığı Yezidin Kızı romanının 1 numaralı nüshasını, “Atatürk’e; yürek çarpıntılar ile!..” ithafıyla reisicumhura gönderdiğini belirtiyor. Refik Halid’in Türkiye’ye döndükten sonra 1939’da yayımlanan Çete adlı romanında da, o bölgedeki çetelerin milli mücadeleye katkıları övülür. Kendisiyle yapılan söyleşilerde Refik Halid de, Kuvayı Milliyeye aldığı tavrın, onların İttihad ve Terakki’nin devamı olduğuna inanmasından kaynaklandığını belirtmiştir.

Gerçekten de iflah olmaz bir İttihat ve Terakki muhalifidir Refik Halid. Ondaki bu muhalif yan genç yaşta Sinop’a gönderildiğinde iyice perçinlenmiş olmalı. Refik Halid’le birlikte Sinop’a gönderilenlerden Refii Cevat’ın Menfalar/Menfiler adlı anı kitabında sıklıkla İttihadçılara duyulan öfkeye rastlanır. Refii Cevat, sürgünlerin yılan avından muzaffer biçimde dönerlerken, birbirine girmiş onlarca yılanı İttihat ve Terakki’yle benzetip bir gün “İttihatçıların da böyle perişan edileceğini” söylediklerini nakleder. Aynı yılanlara Gurbet Hikâyeleri’nde yer alan ‘Yerinde Olmıyan Bir Dua’ başlıklı yazıda da rastlarız, ama birbirlerine sarılmış yüzlerce yılanı gören Refik Halid’in aklına İttihatçılar gelmez; bu yılanların “yılanların gizli randevuevinde”, “aşk ile, şevk ile, cezbeye kapılmış” halde dans edip öpüştüklerini düşünür. Bu da şaşırtıcı değildir, çünkü Refik Halid müzmin bir muhalif olmakla birlikte, aynı zamanda bir ‘haz’ yazarıdır. Çoğu zaman esrarengiz güzel bir kadın bulunur romanlarında. Bu güzel kadınlar, kuşkusuz, bir yanıyla Refik Halid’in güzel kadınlara olan ilgisinin bir sonucudur ölümünden bir yıl önce yapılan bir söyleşi de, “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” demiştir; öte yandan bu kadınlar romanlara sürükleyicilik kazandıran karakterlerdir. Daha da önemlisi, romandaki erkek kahramanın psikolojisini de onlara yönelik ilgi ve tutkuları üzerinde kavrarız. Refik Halid’in hayat hikâyesi, deneyimleri ve mizacı romanlarına yansımıştır. Anılarıyla yazı ve romanlarını birlikte okumak yazarı da, yapıtlarını da daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin anılarının bir yerinde ‘anahtar ve süngü’den oluşan hayali bir amblemin “bozuk nizamlı bir dünyanın markası” olduğunu savunur. Anahtar adlı romanında evli bir çiftin arası ve erkek kahramanın psikolojisi eşinin çantasında bulduğu ve hangi kapıya ait olduğunu bilmediği anahtar nedeniyle bozulur. Konusu itibariyle ‘popüler ve hafif’ bir roman izlenimi uyandıran Anahtarsürükleyici olay örgüsü, erkek kahramanın psikolojisindeki değişimi başarıyla verişi ve toplumdaki bozulmaların başladığı yeri görmemize olanak sağlayan kurgusuyla başarılı bir romandır.

Yahya Kemal, Refik Halid’i “Türkçeye yeni bir çeşni vermiş” bir yazar olarak nitelendirir, gerçekten de gerek romanları gerekse denemeleri Türkçenin en yetkin ve en leziz örneklerinin başında gelir. Ne var ki bu yapıtlar yakın zamana kadar dilleri sadeleştirilerek yayınlanıyordu. Bu husus hayli eleştirilmişti, son olarak Ali Birinci, bu yapıtların dilini sadeleştirmenin “Sürgün yazarını edebiyatın hudutları dışına sür[mek]” anlamına geleceğini belirtmişti (Müteferrika, sayı: 32, 2007/2). Neyse ki İnkılap Yayınları’nın Refik Halid’in kitaplarının yeni edisyonunda bu uygulamadan vazgeçilmiş ve günümüz kuşaklarının anlamakta zorlanacakları sözcüklerin karşılıkları dipnotlarda verilmiş. Muhalifliği hakkındaki kendi görüşü Refik Halid’in eleştiri ve alaylarından kimse kurtulamamıştır kendisi bile… Ay Peşinde’deki, ‘Metampsikoz’ başlıklı yazısında, “ruhun bir vücutten diğerine intikali”nin doğru olması halinde ruhunun takip edeceği seyahati anlatır. “Hiç şüphe yok ki benim ruhum bütün müddeti mevcudiyetince çetin, muârız ve muhalif bir ruh olmuştu. Her devirde mücadele ve muârazayı huzur ve refaha tercih etmiş, yaşadığı devrin nüfuzlularile, bir fikirde ve bir mecliste olacağına muhalif kalarak binbir azap, binbir bela görmüştü” dedikten sonra tarih boyunca nerede ne yapmış olabileceğinin parodisini kaleme alır.

Radikal Kitap, 30 Ekim 2009

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Yoksul Ruhların Hikâyesi – Andrey Platonov

Platonov’un Dönüş adlı kitabı hakkında

John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin’de 1899-1951 arasında Rusya’da yaşayan Platonov’un hikâyelerinde anlatılan yoksulluğun farklı bir yoksulluk olduğuna dikkat çekerken onun sıklıkla kullandığı “yoksul ruhlar” sözüne değinir. Berger’a göre, “yoksul ruhlar, (…) varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar[dır.]” Platonov’un yakınlardan yayımlanan Dönüş adlı kitabında da, çok zor koşullarda yaşamak zorunda kalmış “yoksul ruhların” hikâyeleri yer alıyor.

Hikâyelerin büyük bölümü, önce emperyalist savaşın, ardından da iç savaşın büyük yıkımlara yol açtığı Sovyet Rusya’da geçiyor. Bu hikâyelerde yıllarca sürmüş yoksulluk ve sefalet sonucunda, tam da Berger’ın vurguladığı gibi acı çekmek dışında hiçbir şeyleri kalmamış insanların kurulmakta olan yeni düzen içerisinde kendilerini ve hayatlarını anlamlandırma çabalarına tanık oluyoruz. Dönüş adlı hikâyenin kahramanı İvanov, iç savaşın ardından terhis olduğunda kendini bir yetim gibi hisseder. Bu histen kurtulmak için “çabucak hayat davasına yöneliyor, yani kendisine bir meşguliyet ya da teselli yahut kendi deyişiyle basit bir geçici sevinç buluyor ve böylece yılgınlığından sıyrılıyordu[r.]” Bir başka hikâyedeki Yuşka’nın neden yaşadığı sorusunun yanıtı daha yalındır. “Anam babam doğurdu beni, onların keyfi böyle istemiş.” Yuşka sürekli itilip kakılan, çoklarınca yaşamasın kendisi dahil kimseye faydası olmayan biridir. Ama onun da yaşamayı sürdürmek için kendisine bir amaç bulduğunu hikâyenin sonunda öğreniriz. Bu soru, Platonov’un geçtiğimiz sene yayımlanan Çukur adlı romanının kahramanı Voşçov’un da aklını çelmiştir. O da “hayatın planını” anlamaya çalışmaktadır – “nesnelerin özü”nü hissetmeyenler insanların otomatiğe bağlandıklarını savunur.

Öte yandan çalışmadığı için “hayatın özünü” yaşamamakla suçlanacak olan da o olur. Fro’nun kahramanlarından Frosya için kocasına duyduğu sevgiden söz etmek dışındaki hayat “sıkıcı ve ölü[dür.]” Frosya’nın babası hayatın anlamını çalışmakta bulmuş emekli bir makinisttir – “tatmin edemediği iş şehvetinden kudurmuş vaziyette[dir]” çoğu zaman. Frosya’nın kocası Fyodor ise “elektrik akımının gerilim seviyesini şahsi tutkusu gibi hissedebilen,” kendisini çalışmaya adamış biridir – çalışmadığı zamanı “gerçek hayat” saymaz. Kitabın en çarpıcı hikâyesi olan “Potudan Nehri”nin kahramanı Nikita’nın yaşamak için tek ihtiyacı [sevdiği kadının] varlığının bilincinde olmaktı[r].” Sevgilisi Lyuba’nın halk akademisine gitmesinin nedeni şöyle özetlenir: “O yıllar tüm ilçelerde üniversiteler ve akademiler vardı, çünkü halk üstün bilgiyi bir an önce edinmek istiyordu; yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi – ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?”

Bütün bu hikâye kahramanlarına topluca baktığımızda Platonov’un kafasındaki temel sorunsalın hem toplumsal hem de varoluşsal olduğunu, yeni bir düzenin kuruluşu sırasında, onca yoksulluğun ve zorluğun içerisinde, kadim bir sorunun, insanların yaşamayı sürdürmeleri için onları güdüleyen şeylerin neler olduğu sorusunun yanıtının da peşinde olduğunu düşünebiliriz. (Burada Camus’nün Sisyphos Söyleni’nin başındaki “Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” cümlesini anımsayabiliriz.) Böylesine temel bir sorudan/sorunsaldan da yola çıkarak edebiyatını kuran Platonov döneminin öbür yazarlarından ayrı bir yerde durmuş, baştan verilmiş yanıtların değil, soruların peşinde olmuştur – üstelik bu sorular toplumsal-tarihsel olduğu kadar varoluşsal sorulardır. Ekim 1920’de Moskova’da düzenlenen Proleter Yazarlar Kongresi’nde katılımcılara sorulan, “Hangi edebi akımdansınız, ya da hangi akıma sempati duyarsınız?” sorusuna, Platonov’un, “Hiçbiri, kendiminki,” yanıtını vermesi de manidardır. Ne var ki onun bu eleştirel yaklaşımı sonraları Stalin’in hışmına uğramasına neden olur.

Dönüş’teki hikâyeler farklı düzlemlerde okunabilir. En başta yukarıda sözünü ettiğim toplumsallıkla varoluş sorunlarının nasıl iç içe geçerek anlatıldığı noktasından ele alındığında, çoğu zaman birbiriyle karşıt olarak ele alınan bu iki bakış açısının kesiştiği bir açı olduğunu görmemize imkân sağladığı söylenebilir. (“Yoksul ruhlar” tabiri tam da bu açıya işaret eder.) Öte yandan kitaptaki bazı hikâyeler kadın-erkek ilişkisinin kendine özgü sorunları üzerinden de ele alınabilir. Potudan Nehri aşkın insanı sevdiği karşısında nasıl zayıf ve yaralanabilir hale getirdiğinin; zor yaşam koşulları altında aşkın nasıl mümkün olabildiğinin, insana büyük bir yaşama gücü verirken, aynı anda nasıl yaşamasız kıldığının eşsiz bir anlatısıdır bu hikâye. Dönüş adlı hikâyede de kadınla erkek karşı karşıya gelirler. Yıllarca savaştıktan sonra yurduna dönen adamın bütün haleti ruhiyesine sinmiştir savaşmış olmak, karısının çektiği zorluklar, sıkıntılar gözüne görünmez, onu anlamayı düşünecek halde değildir. “Bütün savaş boyunca çarpıştım ben, ölümü seni gördüğümden daha yakın gördüm…” der. Karısının yanıtı ilk anda adama bir şey dememekle birlikte, savaşın bir başka boyutunu gösterir: “Sen savaştın, benim de burada kanım donuyordu seni düşündükçe, acıdan ellerim titriyordu, ama çocukları doyurmak, faşist düşmanlar karşısında devlete faydalı olmak için dinç bir şekilde çalışmak gerekiyordu.” Toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden de okunabilecek bir hikâyedir bu. “Fro” isimli hikâye de erkekle kadının yeni düzendeki toplumsal rolleriyle bireysel arzularının kesiştiği ya da karşıt hale geldiği anların hikâyesidir.

Dönüş’teki hikâyelerde yer alan çocukların durumları da dikkat çekicidir. “İnek”teki oğlanla “Dönüş”teki oğlan benzer biçimde zor koşullar içerisinde erkenden olgunlaşmışlardır. Dışarı sundukları o olgun duruşun ardında bir yanlarının halen çocuk olduğunu hikâyeler ilerledikçe görürüz. Büyümek her daim zor olmuştur, ama savaş ve yokluk zamanlarında çok daha zordur – büyürken karşılaşıp anlamaya çabaladıkları dünyanın zorluklarıyla da baş etmeye çalışmaktadırlar, görevlerini idrak etmiş ve kabullenmişlerdir, ama bir yandan da arzuları vardır. Kitabın son hikâyesinin kahramanı ise henüz beş yaşındadır. Annesi çalıştığı için evde bir başına kalmaktadır – tahmin edileceği üzere babası savaştadır. Çok erken yaşta yalnızlıkla tanışan Nikita’nın çocuklara özgü hayal dünyasının nasıl zedelendiği anlatılır bu hikâyede.

“Çöp Rüzgârı” adlı hikâye ise öbür hikâyelerin aksine SSCB’de değil Almanya’da geçiyor. Sene, Weimar Cumhuriyeti’nin bitip Nazi Almanya’sının başladığı 1933 senesidir. “Bütün insan kitleleri ya açlık ve delilikten ölüyor ya da devlet muhafaza güçlerine katılıp yürüyorlardır.” Lichtenberg isminde, birinci gruptaki “yoksul ruhlar”dan bir adamın hikâyesidir bu. Açlığın yanı sıra, görüp şahit olduklarının etkisiyle Lichtenberg neredeyse başka bir boyuttan bakmaya başlamıştır dünyaya – bedensel acılardan çok dış dünyanın aldığı ‘çöp’ hali canını yakmaktadır. Öyle ki Nazilerden dayak yerken yitirdiği organları için üzülmez, onları da “dünyayı saran havasızlıkta, hareketin garazkâr katılımcıları” olarak değerlendirir, ne de olsa o organlar acılarını artırıyordur. Üstelik, “sevgili, yekpare insan bedeninin vaktinin geçtiğini çoktandır kabullenmişti[r]: Herkesin sakat olması gerekiyordu[r].”

Bu hikâyede faşizmin dayandığı ekonomi-politik ile kitlelerle nasıl ilişki kurduğu çok çarpıcı biçimde gösterilirken, aynı zamanda insanın bedensel varlığını koruma güdüsünün düşünsel-duygusal karşılığını da sorunsallaştırılır. Lichtenberg’in dünyaya baktığı yerden yaşananların tarihsel-toplumsal boyutunun ötesi de görülmektedir. İnsana, insanlığa, adalet ve eşitlikten her an daha da uzaklaşan uygarlığımızın dününe olduğu kadar bugününe de ilişkin acı bir ağıttır bu hikâye. Berger’in, neden “Modern yoksulluğu yaşamanın nasıl bir şey olduğunu Platonov kadar derinden kavrayan başka bir hikâyeciye rastlamadım” dediğini bu hikâyeyle daha iyi anlarız.

Star Kitap, 4 Aralık 2009

Yorum bırakın

Filed under Kitap