Monthly Archives: Şubat 2010

Bir de Baktım Yoksun – Yekta Kopan

Yekta Kopan’ın Bir de Baktım Yoksun adlı kitabı hakkında

Hayatın bir bütün olduğunu çoğu zaman unuturuz. Belki de unutmayı seçeriz, çünkü sürekli olarak bunu duyumsamak yorucu olacaktır. Bize bu bütünlüğü duyuran ayrıksı anlardır; aşk ve ölüm gibi. Bir yakınımızın ölümü, sadece sevdiğimiz birini kaybettiğimiz, ya da bize ölümlülüğümüzü hatırlattığı için değil, o kişinin kaybıyla ne çok şeyin değişiverdiğini -hayatımızın artık eski hayatımız olmayacağını, önceki hayatımızın alışkanlıklarla örülmüş konforuna bir daha ulaşamayacağımızı- sezdirdiği için de acıtıcıdır. Bir anlamda o kişinin yokluğu artık bir varlık halini alır; o kişinin bıraktığı boşluğu onun yokluğuyla doldurmaya çalışırız ister istemez. Onun varlığının bize temas ettiği her noktada artık onun “yokluğu” mevcuttur. Bizi birdenbire büyük bir boşluk -ya da saçmalık ve boşunalık- duygusuyla yüzleştirir bu durum. Öyle ki varlığını her an duyumsadığımız dünya, hatta kendi hayatımız “boş” görünmeye başlar, “saçma, anlamsız” gelir.

Yekta Kopan’ın Bir de Baktım Yoksun adlı yeni kitabında böylesi kayıp duyguları çevresinde gelişen öyküler yer alıyor. Öykülerin konusu ilk başta sadece sevilen birini kaybetmenin acısı gibi görünse de, öykülerin derininde farklı insanlık durumları bulunuyor. “İnsanlık durumları” yerine belki de “insanlık belirsizlikleri” demek gerekir. Kendimize, dünyaya ve “kendi dünyamıza” ilişkin o kadar çok ve o kadar büyük belirsizlikler var ki. Üstüne üstlük belirli sandığımız her şeyin birden bire belirsiz hale gelmesi de mümkün hayatın sürekli değişen akışı içerisinde. Bu belirsizliklerin farkına vardığımız küçük aydınlanma anlarını anlatmayı edebiyatçılar -özellikle öykücüler- pek severler. Bu aydınlanma anları belirsizliğin yerini belirliliğe bırakması değildir, daha çok bir şeylerin belirsiz olduğunu ansızın algılayıverdiğimiz anlardır. Yekta Kopan’ın öykülerindeki aydınlanma anlarında da, minik bir alev bir an çakıveriyor, peşinden yeniden bir belirsizlik dalgası kaplıyor ortalığı. Hatta öncekinden de belirsiz bir dünya açılıyor önümüzde. Aydınlanma anındaki pırıltının fersiz ışığında öyküyü yeniden okumanın da pek faydası olmuyor önceki ve sonraki belirsizlikleri gidermeye. Bununla birlikte, Kopan’ın öyküleri başka bir noktada bir umut ışığının belirmesine izin veriyor. Gerçeklik algımızın yerleşik yöntemlerinin dışına çıkabildiğimiz zaman bir şeyleri bilebilme olasılığımızın artacağının umudu bu. Örneğin “Sarmaşık” adlı öykünün başında anlatılanları okurken anlatıcı düş görüyor olmalı diyoruz. Öykünün sonunda yine “bu ancak rüyada olur” diyeceğimiz ikinci bir olayla karşılaştığımızda, olan bitenin düş olup olmamasının ötesine geçip anlatıcının çok sert bir gerçeklikle yüzleştiğini kavrıyoruz -benzer yüzleşmelerin bizim içim de geçerli olduğunu seziyoruz.

Yekta Kopan öykülerinde iki uç noktayı karşı karşıya getirerek farklı bir gerilim yaratmayı seviyor. Öykülerdeki ayrıntılar, isimler, mekânlar, şarkı sözleri, kitaplar, caddeler, binalar, dükkânlar okuduğumuz metnin alabildiğine “gerçek” olduğu izlenimi uyandırıyor; öbür uçtaysa rüyalar, hayaller, sanrılar bulunuyor. Metnin “aşırı gerçek” ucu, düşsel, kurgusal olana olabilirlik penceresinden bakmamıza vesile oluyor -olmayacağını bildiğimiz şeyi bir an olabilir kabul ediyoruz. Metnin tekinsiz ucundaki hayaller, sanrılar da metnin öbür ucundaki gerçekliklerin doğruluğunu sorgulanabilir hale getiriyor -Kopan’ın da bir öyküsünde alıntıladığı, Borges’in şu çağrısındaki gibi: “Ama başka görevlerimiz arasında bizim gerçek görevimiz, evreni, doğmuş olmayı, gözlerle bakmayı ve soluk almayı kabullendiğimiz gibi düşü de kabul etmemiz.” Peki, bu gerilim neye işaret ediyor? Ya da başka bir deyişle, metnin iki ucundan çekilmesinin sonucunda elimize geçen ne? Kopan’ın öykü kişilerinden biri tam da bu gerilimden söz ediyor: “Hayalle gerçek arasındaki köprüde yaşamaktan yorulmuş bedenimin dinlenebilmesi, aklımın yolunu belirlemesi için ilk adımı atmalıyım artık. Yapmam gereken tek bir şey var; bu kitabı bitirmek.” İronik biçimde yine kurgusal bir şeyden, bir romandan medet umuyor -edebiyattan. Kopan’ın bir başka öykü kişisi de boşuna, “Ben yazıyla anlarım ya dünyayı,” demiyor.

Kopan’ın öykü dünyasından alışık olduğumuz metin-hayat ilişkisine yönelik sorular, sorgulamalar ve oyunlar da var öykülerin satır aralarında. Öyküler birbirleriyle konuşuyorlar, birbirlerine ikramları var -isimler, mekânlar, eşya, benzerlikler… Hepsini diklemesine kesense yazının başında söz ettiğim gibi bir yakını kaybetmenin yarattığı acı. Kopan’ın öyküleri sadece böyle bir acıyla baş etmenin ya da edememenin öyküleri değil; aklımıza kaybetmenin olduğu kadar yakınlığın da ne olduğu ya da olmadığına ilişkin sorular da getiren metinler.

Notos, Sayı: 20, Şubat-Mart 2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Boşluğa Bakan Öyküler – Kerem Işık

Kerem Işık’ın Aslında Cennet de Yok adlı kitabı hakkında

Hangisi saçmadır? Bir nesneye saatlerce bakıp onun her türlü ayrıntısını incelemek mi, yoksa alışkanlıktan başka bir anlamı kalmamış, belki de hiçbir zaman olmamış edimleri yineleyip durmak mı? Her gün yaptığımız şey olduğu için ikincisini normal karşılarız, ama hiçbir amacı yokken bir nesneyi inceleyip duran kişinin yaptığı bize ‘saçma’ görünür. Kerem Işık’ın Aslında Cennet de Yok isimli kitabındaki öykü kahramanlarının çoğu için tam tersi geçerli: Onlar bizim ‘normal’imize anlam veremiyor ve bize ‘normal’ gelenleri yapmakta zorlanıyorlar. Öte yandan başkalarının kapılıp gittikleri rutinlerle dolu hayatı zorlanmadan sürdüremeyen “yaşam acemileri” olduklarının az çok farkındalar. “Ne için yaşadığının bilincinde [olup] bunu yerine getirmekten büyük bir haz duya[nlara]” kimi zaman gıpta ederken, kimi zaman öfke duyarlar. Bir yandan da onları sarsıp aslında yaşamadıklarını, “yalnızca bir süreliğine hayatı üzerlerine örttüklerini” hatırlatmak isterler.
Zorlanarak da olsa, gündelik edimlerini yerine getiren bu kişiler, büsbütün kopabilseler, ya da uyum sağlayabilseler, daha az sorun yaşayacaklar, oysa kendilerini sürekli olarak arada bir yerde duyumsuyorlar. Bir sorunları da, temas içinde oldukları başkalarına kendilerini anlatmakta zorlanmaları. Başkalarını anlayamadıkları gibi, başkaları tarafından anlaşılmıyorlar da… Yapıp ettiklerinden bir tat almıyorlar, daha fenası, yapıp ettiklerinden tat alanların yaptıklarını yapsalar da bir şeyin değişmeyeceğinin farkındalar. Onların ne zaman, neler yaşadıktan sonra böylesi bir farkındalık kazandıklarını öykülerden öğrenemiyoruz. Onları böyle buluyoruz; öyküler sona erdiğinde de ileride ne halde olacaklarına ilişkin bir ipucu edinmiş olmuyoruz. Hayatlarından kısa bir âna tanık oluyoruz yalnızca. Bu kısa anların, öykü kişilerinin hayatlarından rasgele seçilmiş anlar olduğunu düşünebiliriz. Sonuçta, bu öykülerde anlatılanların benzerlerini her gün, her an yaşıyor olmalılar.

Oysa Kerem Işık’ın anlattığı anların bir özelliği var: Çoğu zaman öykü kahramanlarının hayatlarından alınmış rasgele anlar gibi görünmesine rağmen, aynı zamanda küçük aydınlanmalar da yaşadıkları anlar bunlar. Işık’ın başarısı sanırım burada: Aydınlanma anlarının aslında gayet sıradan anlar olduğunu hatırlatıyor öykülerinde. Çok özel, tantanalı, curcunalı, rastlaşmalarla, ya da şaşırtıcı olaylarla örülü zamanlarda değil, belki de en sıradan anlarımızda gelip bulur bizi. Kendi içimize kapanmış, kelimelerden, cümlelerden oluşmuş bir evrene dalmışken, ya da bir türlü bastıramadığımız öfkemizi ne yapacağımızı bilemediğimiz bir anda, bir şeyler bize her zamankinden farklı görünüverir. Üzerine farklı bir ışık düşmüştür, ya da biz azıcık farklı bir açıdan bakmışızdır şans eseri.
Kitabın ilk öyküsü olan ‘Unut Gitsin’in anlatıcı-kahramanı öykünün öncesinde de gündelik yaşamdaki çelişkilerle anlamsızlığın farkındadır. Bunu fark ettiği anın öyküsü değildir anlatılan. Beklentilerini anlatırken ifade ettikleri, öteden beri neler yaşadığının ya da nasıl biri olduğunun özeti gibidir: “İçinde bulunduğum, beni çevreleyen canlı cansız nesnelerin ilgili ilgisiz tüm ayrıntılarını, hissettiğim ya da hissedebileceğim tüm duyguların derinlikli incelemelerini bir araya getirdiğimde gündelik yaşamdaki çelişkileri, anlamsızlıkları açığa çıkarabileceğim düşünüyorum.” Bunları yapabilse, çelişki ve anlamsızlıkları açığa çıkarmanın yanı sıra, bir de sıçrama yaratacağını düşünüyordur. “Bulunduğum yerden daha öteye, karanlıkta kalan bilinmeyene doğru bir sıçrayış,” diye tanımlar bunu. Henüz bu sıçramayı yaşamamış, bu sıçramaya tanık olmamıştır, ama kendisinin ve başkalarının yaşadıklarına biraz dikkatlice baktığında böylesi bir sıçramanın kaçınılmazlığını fark ediyordur. “Bu olamaz[dır] yaşamdan beklenilen.” Başkalarını da uyarmak ister, onlar da bunu fark etmelidir. Zihninden bunların kim bilir kaçıncı kez geçmesinden önce kapıdaki güvenlik görevlisine ne düşündüğünü sorup “hiç” yanıtını almıştır. Bunu anımsadığında, elindeki deftere şöyle bir not düşer: “Ahmet’in aklındaki kapkara boşlukla tanıştım bugün.” Dikkat edilirse bu cümle “Ahmet’in aklında kapkara bir boşluk var” gibi bir cümleden çok farklıdır. Boşluğun da var olduğunun kabulüdür; tanışılan bir şeydir boşluk. Bu cümle boşluğa verilen bir kıymeti de ima ediyor. Nitekim öykünün sonunda katıldığı toplantıda o da bir boşluğa sığınacaktır. Boşlukla tanışması onun beklediği sıçramayı yaratmaz. Olsa olsa, dışarının saçmalığı karşısında bir sığınaktır boşluk ya da boşluk fikri. Olan biteni (daha da önemlisi olamayanı ve bitmeyeni) aşırı önemsemesine, dışarının değer yargılarına takılıp kalmasına karşı bir kalkandır. Boşluk, aynı zamanda kendi aklındaki ‘doluluğu’ da belli belirsiz önemsizleştirmektedir.

‘Boşluk’ kelimesine Kerem Işık’ın öykülerinde sıkça rastlıyoruz. Bir başka öykü kişisinin şu sözü öbür öykülerdeki kişilerin de ruh durumuna işaret ediyor: “Ben varsa yoksa boşluğa bakıp geçmişi düşünmeliyim. Nerdeydim, nereye gelemedim demeliyim.” Kerem Işık’ın öykülerindeki gerilim şu iki uç arasında: Öykü kişileri bir yandan boşluğa bakarak bu gibi sorgulamalarla kendilerini didiklemektedirler. Bir zamanlar ulaşmayı umdukları bir yer, bir hedefleri olmuştur, ama oraya ulaşamamışlardır. Öte yandan, aynı kişi başkalarının ulaştıkları hedefleri de görmektedir; gerek bu hedefler, gerekse bu hedefe ulaşmak için yapıp edilenler ona anlamsız görünmektedir. Öyleyse bir kez daha boşluktan söz edilebilir. İster kendileri içlerine ister dışarıya bakıyor olsunlar, sonuçta bir boşluğa bakıyor, neyi ne kadar didikleseler bir tür boşluk hissine ulaşıyorlardır. Ama bu sayede, o ana dek yapamamış oldukları şeyler için kendilerini yiyip bitirmezler, bunun boşunalığının farkındadırlar. Bu boşluk/boşunalık hissinin nihilistçe olduğu düşünülmemeli. Bir boşvermişliğe kapılmamışlardır; öfkeleri diridir. Başkalarının çok rahat uyum sağladıkları şeylere uyamadıkları için uyumsuzdurlar. Kendi bulundukları nokta ile ötekilerin uyumlu dünyaları arasında bir mesafe bulunmaktadır. İçinde yaşadıkları topluma bu mesafeden baktıklarında çok yalın şeyler görürler. Örneğin, olup bitene anlam yüklemek saçmadır, önemli olan olup biteni görmek, görebilmektir. Daha net bir görüş için olan bitenin üzerinden başkalarının (toplumun) yüklediği anlamları da sıyırmak gerekmektedir. Boşluk hissi onlara bu imkânı da sağlamaktadır.
Edebiyatın yaşamla ilgili olduğu gibi kelimelerle, biçimle de ilgili olduğunun altını çizen bir yaklaşımı var Kerem Işık’ın. Yaşanan, yaşanması muhtemel şeylerden söz ediyor. Bize bir duyguyu, bir ruh durumunu, bir düşünceyi geçiriyor, ama bunu anlatarak yaptığının, ortaya çıkanın bir metin olduğunun da farkında.
Kerem Işık’ın öykülerinin ilerleyişi çoğu öyküde daldan dala konan bir zihnin akışına benziyor. Öykü kahramanlarının anlatmak istedikleri sabit bir şey yok gibi, yaşarken bizi de tanık ediyorlar yaşadıklarına. Bu tanıklığa anlatıcının aklından geçenler, çağrışımlar, anılar, kendine ve başkalarına söylenmeler karışıyor. Öykülerin yapısındaki bu dağınıklık ilk anda yazarın samimi biçimde aklına eseni yazdığı yanılsaması yaratabilir. Oysa gayet ölçülü biçili kaleme alınmış öyküler bunlar. Bunu da kimi öyküdeki boşluklardan, sıçramalardan anlıyoruz. Öykülerdeki sıçrama anları ya da boşluklar, ancak öykünün o dağınık görünen ölçülü bütününü gözettiğimizde anlam kazanıyor. Hayatlarımızdaki boşluğun anlamını ancak hayatın bütününü göz önüne aldığımızda sezebilmemiz gibi.

Radikal Kitap, 5 Şubat 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap