Monthly Archives: Aralık 2010

Canlı Olmaktan Utanmak – Andrey Platonov

“Kimi zaman canlı olduğu için neden utandığını, kendisini kadın gibi, insan gibi hissettiği, mutluluk ve keyif istediği için ne diye üzüldüğünü açıklayamıyordu.”

Can’ın arka planda kalan kişilerinden Ksenya’nın hisleri böyle tanımlanır romanın sonlarında. Bir gün önce de Ksenya’nın yüzünün kızarması, “alınan zevkten ötürü hayatın ayıp bir iş gibi göründüğü gençli[ğiyle]” ilişkilendirilmiştir. Ksenya, romanın başkahramanı Çagatayev’le yıllar sonra karşılaşınca “baş edemediği [bir] heyecan[a]” kapılmıştır. Ksenya’nın duyduğu heyecanın “utanç” içermesi dikkat çekicidir. Mutluluk istiyor olduğu için, ya da “aldığı zevk”ten utanmaktadır, ama yaşının gereği olan utanç duygusunu aşan bir yan daha vurgulanır -“canlı olduğu” için de utanmaktadır. Bu noktanın altını çizmemin nedeni roman boyunca böylesi hisleri bizim de duyuyor olmamız. Kendilerine “Can halkı” diyen bir grup insanın Orta Asya çöllerinde verdiği hayat mücadelesi ve bizim bildiğimiz anlamlarıyla “yokluk” ve “yoksunluk” kavramlarının yanında “bolluk” olarak algılanabileceği ölümcül yoksullukları karşısında utanç duymadan bu uzun öyküyü okumak pek mümkün değil doğrusu.

Platonov’un anlattığı yoksulları John Berger bir yazısında şöyle tanımlar: “Varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar.” Evet, onların “sadece hissetme ve acı çekme yetenekleri”yle nasıl varlık mücadelesi verdikleri utanarak okuyoruz Can’da. Platonov SSCB’nin kuruluş dönemlerinden bir hikâye anlatıyor. Orta Asya çöllerinde yaşayan Can halkını komünizme kazandırmakla görevlendirilen Çagatayev’in ve Can halkının yaşadıkları… Romanı, Sovyet rejimi bağlamında da okumak mümkün; Platonov’un rejim yanlısı ya da karşıtı olup olmadığı sorunsalı çerçevesinde değerlendirenler de olabilir. (Stalin döneminde böyle değerlendirildiği kesin. Can’ın ve öbür yapıtlarının yayınlanması bu nedenle on yıllarca yasaklanmıştır.)

Bununla birlikte, Platonov’un anlatısı bu bağlamın dışına çıkılarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Komünizmin gerekliliği ve mümkün olup olmadığı gibi soru(n)lar hakkında insanı yeniden düşünmeye yönlendiren bir metin Can. Örneğin Çagatayev, hayatın anlamını bulmuş gibidir: “Hakiki ortak yaşam mutluluğunu kuracağı günü hazırlıyordu: O mutluluk yoksa uğraşacak şey de yoktu ve utanca mahkûmdu yürek.” Yazının başında söz ettiğim “utanç”la burada da karşılaşıyoruz. Ya ortak yaşam mutluluğu ya utanç, demektedir Çagatayev. Bu önerme, “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesinin ahlaki planda yeniden ifadesi olarak okunamaz mı? Bencil mutluluğu utanmazlık olarak gören bir yaklaşımdan söz edilemez mi? Komünist rejimin başkentinde yaşayan Ksenya’nın duyduğu utanç biraz da bu ortak yaşam mutluluğunun hayata geçememiş olmasındandır. Peki ya, bu olası ortak yaşamın yerleşikleri? Onlar ne durumdadır? Öyle bir sefalet içerisindedirler ki, Berger’in deyişiyle ruhları da öylesine yoksun ve öylesine boşluktadır ki, onlara bir ortak yaşam ütopyasından söz etmek bile utanmazlık olarak görülebilir. Çagatayev de bunun farkındadır: “Çagatayev’in içi, halkının komünizme ihtiyacı olmadığı fikrinin kederiyle sızladı; halkın tek istediği, rüzgâr bedenini boşlukta yavaş yavaş dondurup savurana kadar kendinden geçmekti.” Bir başka yerde, Can halkının karınları doyduğunda “kendilerini anımsamak için hafızalarını zorlamaksızın var olduklarını hisse[debildiklerinden]” söz edilir. Satır aralarında çok ilginç noktalara dikkat çeker Platonov. Çagatayev’in Can halkının bir üyesi olan annesi oğlundan sürekli eşya ister yıllar sonra karşılaştıklarında. Bunu mülk edinmekle ilişkilendirmez Platonov:“Sırf daha fazla eşyası olsun, bu sayede de ev içindeki meşguliyetleri çoğalsın diye rica etmişti bunu,” der ve ekler: “açgözlülük etmeye yetecek insani güce sahip değildi.” Mülkiyet sorununu da önceleyen bir şeylerin varlığını duyurur böylelikle – var olmak, var kalmak sorunudur bu. Üstelik bu durum sadece insanın doğa karşısında düştüğü bir hal de değildir; “kölelik” de bu anlamda bir var olma, var kalma sorunudur. “Sömürünün her türlüsü insanın ruhunu sakatlamakla, onu ölüme alıştırmakla başlar,” diye düşünür Çagatayev. Onun hayattaki amacı şöyle ifade edilir zaten: “Mutsuz insanın içinde doğumundan itibaren saklı duran mutluluğun dışarı taşmasına, kaderin eylemi ve gücü olmasına yardım etmek istiyordu.” Platonov’un Can’da üzerinde durduğu bir konu da “başkaları”dır. Metnin olumsuz kahramanı Nurmuhammed, “canlıların sayısı azaldıkça, çölde olsun, yeryüzünde olsun payına daha fazla mal düşece[ğini]” düşünür, oysa Can halkından İhtiyar Vanka, yabancılar için, “Yaşasınlar,” der, “fazla insandan fakir olunmaz…” Bürokrasinin temsilcisi olarak öyküde karşımıza çıkan Nurmuhammed’in indinde başkaları onun payını azaltmaya adaydır, oysa yoksulluğun en dibine düşenler başkalarını tehdit olarak algılamazlar. “Ölü gibi yaşamasını becerdik[ten] sonra, “adam gibi yaşamak zor gelmeyecek[tir]” onlara. Başkalarını tehdit olarak algılayıp algılamamak ahlaki bir tutum ya da bir bilinç sorunu (“bolluk bilinci” ya da “yokluk bilinci”) olarak değerlendirilebilir, ama bu tutumun maddi temelleri olduğunu sezdirir Platonov bize. Sosyalist gerçekçi edebiyatta olduğu gibi en yoksullar sınıf bilincine sahip oluvermezler onun eserlerinde; yaşadıkları şeylerin benliklerinde, ruhlarında bıraktığı iz dayanışma duygusuna bile evrilmez, yaşamanın ne zor olduğunun farkındadırlar ve her insan için böyle olduğunu, olabileceğini sezerler.

Notos, Aralık 2010 – Ocak 2011

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Oyunlu Öyküler – Cem Uçan

Cem Uçan’ın Başlangıç Noktasına Geri Dön! adlı kitabı hakkında

Cem Uçan’ın yeni kitabı Başlangıç Noktasına Geri Dön!’de yer alan “Kamuoyuna Duyuru!” başlıklı öyküde Uçan’ın öykü dünyası hakkında kimi ipuçlarını bulmak mümkün. Bu öykü “Edebiyatla Oyun Olmaz” başlıklı bir bildiri olarak kaleme alınmış. Edebiyat yapıtlarının belirli kurallara göre yazılması gerektiğini savunan, “kural tanımayan”, oyunlu-oyuncaklı metinler üreten ‘sözde edebiyatçılara’ karşı kaleme alınmış bir bildiri parodisi bu öykü. Hoş, kitabın bir de önsözü var, ama “Kamuoyuna Duyuru!” Uçan’ın öyküleri hakkında önsözden daha çok şey söylüyor. Kitabın başında yer alan “Önsöz” bildiğimiz önsözlerden değil; kitabın yazarı ya da bir başka yazar tarafından kaleme alınmamış; kitaptaki öykülerden birinin kahramanı yazmış. Uçan’ın okuru oyun oynamaya çağırdığını daha ilk öyküden anlıyoruz böylelikle. Şunun altını çizmek gerekir; bu önsöz peşi sıra okuyacağımız öbür öyküler hakkında bize bir şey söylemiyor. (Önsöz yazarı kitaptaki öyküleri okumadığını baştan itiraf ediyor.) Önsözlerin, kurmaca kitapların girişinde yer alan önsözlerin elbette, genel olarak oyunbozanlık yaptığını düşünebiliriz. Okuru önündeki kitabı nasıl okuması konusunda en hafif deyimle yönlendirmeye çalışan bir eğilim ister istemez önsözlerde kendini gösterir. Uçan’ın kitabının girişindeki “Önsöz” bu anlamda bir karşı-önsöz belki de -ya da oyuna çağrı.

Cem Uçan, yukarıda sözünü ettiğim öyküde edebiyatlaoyunolmazcılıkla inceden dalgasını geçiyor. Bu anlayış günümüzde eskisi kadar etkin değil. Edebi bir anlayıştan çok edebiyatçıların kullanmayı sevdikleri klişelerden biri halini aldı. Daha çok söyleşilerde rastlıyoruz; postmodernizmin ‘sakınca’larından söz ederken bunun edebiyattaki karşılığının da edebiyatın oyuna indirgenmesi olduğu belirtiliyor. Postmodernizme yönelmiş çok sığ bir bakış bu; öte yandan bu gibi görüşleri ileri sürenler, modernist yazarların da edebi metinler kaleme alırken oyun oynamayı sıklıkla yeğlediklerini es geçiyorlar. Daha da ileri gidebiliriz belki de. Bir insanın kelimeler, cümleler aracılığıyla bir dünya kurmaya kalkışması bizatihi bir oyun olarak görülemez mi? Bir çocuğun dört çubuğu çamura saplayıp üzerlerini dallarla örterek ‘ev’ yapmasından çok mu farksızdır bir yazarın dört kelimeyi çatıp bir ‘yaşantı’ kurgulaması. Edebiyat hakkında konuşurken özcülükten uzak durmak gerek. Edebiyat her şeyi içine alabileceği için, gün gelir, sizin olmaz dediğiniz şeyin pekâlâ oluverdiğini görebilirsiniz. “Edebiyatta oyun olmaz” gibi özcü saptamalar yerine yazarın yapıtında oyunun yeri, metindeki oyunun yazara ne gibi imkânlar sunduğu, metnin içerisinde yer alan oyunun nelere göndermesi olduğu gibi konuları tartışmak gerekir.

Cem Uçan edebiyatın imkânlarını genişletmek için oyundan yararlanıyor. Edebiyatın nerede başlayıp nerede bittiğini belirlememiz mümkün değil; günümüzde ‘edebi olanın sınırları’ diye bir şeyden söz etmek abesle iştigal etmek olur, bununla birlikte deneyselci yazarlar o göremediğimiz, bilemediğimiz sınırları biraz daha ileri itmeye çalışırlar. Cem Uçan örneğin bir öyküsünde yazılmamış, zamanını bekleyen öykülerin de edebiyatın içerisinde yer alabilme olasılığı üzerinde duruyor, en azından yazılmama/yazılamama hikâyesiyle.

Uçan’ın oyunun yanı sıra ölüm konusuna da öykülerinde özel bir yer verdiği görülüyor. Ölümden konuştuğunuzda hayattan da söz ediyorsunuzdur; birini öbüründen ayrı ele almak mümkün değildir. Peki, bu ikisinin yanında edebiyatın ve oyunun yerleri nedir, ne olabilir? Öykülerinin en derininde Cem Uçan’ın bu gibi soruların peşinden gittiğini düşünebilir miyiz? Oyunun kendi kuralları içerisinde bir anlamı vardır, peki hayatın? Onun anlamı da oyunda olduğu gibi kendine has kurallarda mı içkin? Bu kurallardan birine mi ölüm diyoruz yoksa? Oyunu oyun olmaktan çıkartmadan kuralları yeniden koymak, belirlemek, değiştirmek, yeni oyunlar kurmak oyuna yeniden başlamak (başlangıç noktasına dönmek) imkânlarımız var mı? Böylelikle yeni anlamlar üretebilir miyiz? Ya da keşfedebilir miyiz?

Cem Uçan yalın bir dille kaleme aldığı öykülerinde okuru şaşırtmayı seviyor. O şaşkınlık anında bocalarken, dünyaya her zaman baktığımız açının bir parça değişebileceğini sezdiriyor. Sonrası bize kalmış.

Notos, Ekim-Kasım 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap