Monthly Archives: Haziran 2011

Hiçleştirmeye Karşı Sürekliliği Korumak – John Berger

Kıymetini Bil Herşeyin, “Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar” alt başlığını taşıyor. Bu alt başlık, ölümle burun buruna yaşayan, yaşayabilmek için de direnmek zorunda olan insanlar ve halklar hakkında kaleme alınmış yazılarla karşılaşacağımızı duyuruyor. Peki, kimlerdir bu durumda olanlar? Yıllardır savaşlarla iç içe yaşanan yerler gelebilir aklımıza ilk başta. Berger’in Filistin ve Irak’taki direnişler hakkında kaleme aldığı yazılar da bunu doğruluyor. Öte yandan, Berger’in dikkatimizi çektiği daha kalabalık insan toplulukları da var: Yoksullar. Bu nedenle, Berger’in direnişe dair notları sadece işgalci devlet ya da devletlere karşı bir tutum alma çağrısı değil, aynı zamanda bu işgalci devletlerin çıkarlarının aslında kimlerin çıkarı olduğunu görüp onlara karşı da tutum alma çağrısı. Bağdat’ın düştüğü günlerde kaleme aldığı “Korkuyu Tasavvur Edelim” başlıklı yazıda “ABD çıkarları” teriminin gerçek anlamını vurgulama ihtiyacı duyması da bundan. “ABD’nin yoksul ve varsıl vatandaşlarının doğrudan çıkarları değil, çoğu zaman ABD sermayeli ve gerektiğinde ABD güçlerince savunulan en yaygın çok uluslu şirketlerin çıkarlarıdır söz konusu olan.”

Türkiyeli okurlar John Berger’i seksenlerin ortalarında yayınlanan Görme Biçimleri ile tanımıştı. Bu kitapta, her imgede bir görme biçimi saklı olduğu, -“bakmanın bir seçme edimi” olduğu- resim sanatından reklamlara pek çok örnek üzerinden anlatılır. Görüntülerin, imgelerin neler gösterirken neleri sakladığını anlatan eşsiz bir kitaptır Görme Biçimleri. Resimle ve başka görsel sanatlarla ilgili çalışmalarında esas olarak yaptığı da bu olmuştur Berger’in. Düzyazılarında da benzer bir şeyin peşindedir – dilin, sözcüklerin anlamlarının nasıl tersyüz edildiğine de sıklıkla değinir. ABD’nin Irak’a saldırmaya karar verdiği günlerde yazdığı “Neredeyiz?” başlıklı yazıda da bu noktaya dikkat çekiyor: “Bizlerin insanca yaşaması ve ölmesi için şeylerin adının doğru konulması gerekli. Sözcüklerimizi yeniden sahiplenelim.”

Kıymetini Bil Herşeyin’deki yazılarda yaptığı da bu aslında. Günümüzde dünyanın dört bir yanında çekilen “ıstırap”ların gerçek nedenlerinin neler olduğunu ve gezegende neler olup bittiğini anlama çabası. Egemenlerin neleri çarpıttığını görebilmemiz için, Berger bize yeni bir görme biçimi sunuyor. Olanları kavramaya çalışırken farklı disiplinlerin sadece kendi uzmanlıklarına dayanan “görme biçimleri”nin yerine -çoğu zaman bu kısmi bakış olan bitenin kavranmamasına hizmet etmektedir- bütüncül bir “görme biçimi” önerir: “Olan biteni kavrayabilmek için kurumsal olarak ayrı tutulan ‘alanları’ birbirine bağlayacak disiplinlerarası bir vizyona ihtiyaç” olduğunu belirttikten sonra bu vizyonun siyasi olmasının kaçınılmazlığını vurguluyor. Berger’e göre, “küresel çapta siyasi görüş sahibi olmanın önkoşulu ise, gereksiz yere çekilen ıstırapların ortak olduğunu görmektir.”

Berger, dünyanın dört bir yanındaki insanların ortak ıstıraplarından söz ettiği yazıların çoğunda yerinden yurdundan edilme konusuna özel bir önem veriyor. Kitabın girişinde şöyle diyor: “Göç, tüm dünyada hayatta kalmanın başlıca çaresi oldu günümüzde.” Ne var ki hayatta kalma uğruna pek çok şeylerini yitirmektedir mülteciler. Bir zamanlar anavatanlarında en azından çocuklarını doyurmaya yeten şeyler vardır. Bunu da yitirince göç kaçınılmaz olmuştur. Bu yeni durumu “yeni kapitalizmin yoksulluğu” olarak tanımlayan Berger, günümüzdeki küresel kaosun anahtar teriminin de yer değiştirme ya da yeni bir yer belirleme olduğuna dikkat çekiyor. Bu, sadece sermayenin emeğin ucuz ve daha kolay sömürülebilir olduğu yerlere kolayca gidebilmesi anlamına gelmemektedir, “dünyanın tek bir akışkan piyasa haline gelmesi için şimdiye kadar bilinen belli başlı sabit yerlerin özgüvenini ve saygınlığını sarsma hayalidir” aynı zamanda. Bunun sonucunda insanlar artık yaşadıkları ya da öldükleri yerle değil, “kasaya ödeme yaptıkları” yerle tanımlanmaktadır.

İsrail’in Ramallah’ı kuşatıldığı günlerde yazdığı yazıda da İsrail’in aldığı önlemleri “terörle mücadele” olarak tanımlamasının aldatıcılığını deşifre eder. “Boğucu egemenliğin esas amacı, yerli halkın zamanın ve uzamın sürekliliği konusundaki duyarlılığını yok etmek suretiyle ya topraklarını terk etmesini ya da sözleşmeli hizmetkârlar durumuna düşmesini sağlamaktır.” İşgalcinin de, kapitalistin de insanlardaki zaman ve uzam algısıyla bir sorunları olduğu, insanları “hiçleştirme”ye dayalı stratejilerle ilerledikleri çok açıktır. “Duvarlara Karşı Durmanın On Yolu”nda Rus yazarı Platanov’un 1920’lerde kullandığı “yoksul ruhlar” teriminin modern yoksulluğa denk düştüğünü belirtir. Şöyle tanımlar “yoksul ruhlar”ı: “Varları yokları ellerinden alınıp da içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar.”

Direniş de, hayata tutunmak da tam bu noktada, çekilen ıstırapların ve bu ıstırapların dünyanın dört bir yanındaki insanların ortak ıstırapları olduğunun farkına varılmasıyla başlamaktadır. “Hiçleştirme”ye karşı “sürekliliğe” duyulan inançla, çocuklara duyulan sevgiyle. Sadece bunlar değildir elbette. Yoksullar hikâyeler anlatarak da direnmektedirler. “Hikâyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. (…) Tüm hikâyeler bir bakıma [tiranların] iktidarının yıkılışına dairdir.” Arzu duymak da bir başka direniştir. “Arzu karşılıklı olduğunda, dünyanın gidişini belirleyen tüm öteki anlaşmalara meydan okuyan ya da direnen iki kişilik bir sözleşmedir. İki kişinin komplosudur.”

Berger, günümüzün tiranlarına inat zaman ve uzam konusundaki süreklilik duygumuzu yitirmememizi sağlayan her şeyin kıymetini bilmeye çağırıyor bizi. Direnmeye ve hayata tutunmaya…

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Cumhuriyetin Karikatürlerinden Yansıyan Sureti – Turgut Çeviker

İnsanların nelere güldüğü onlar hakkında bize dolaysız bilgiler verebilir. Gülmek, çoğu kez iradi olmadığı için gülen kişinin “aklının dibini” görmemize imkân sağlar – bir tür dil sürçmesi olduğunu düşünebiliriz. Ama aynı zamanda gülmek öğrenilir de; neye gülüp gülmeyeceğimizi ailede, okulda, toplumsal hayatın çeşitli kurumlarında farkında olmadan öğreniriz. Bir refleks olduğu gibi, kimi zaman şartlı refleks halini de alabilir gülmek. Bu durumda da, güldükleri gülen kişi hakkında bize bir şeyler söyler. Öte yandan, gülünen şeyler üzerinden varılacak sonuçlar, çoğu zaman, gülen kişi hakkında irili ufaklı ipuçları olmaktan öteye pek gitmeyecektir. Peki, ya elimizde 85 yıllık bir çetele, bir araya getirilmiş 900 sayfalık ipucu varsa ve bunlar iyi kötü birbiriyle tutarlıysa?

Turgut Çeviker’in dört yıl emek vererek hazırladığı Karikatürkiye/ Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi 1923-2008 başlıklı çalışma, Cumhuriyet tarihini karikatürler üzerinden takip etmek imkânının yanı sıra, bu 85 yıl boyunca nelere güldüğümüzü, nelere gülmemizin istendiğini/beklendiğini de gösteriyor bize. Bu nedenle kitabın bütününün gösterdiği aynı zamanda kendi suretimiz – bizim hikâyemiz.

Karikatürkiye’deki karikatürler yayınlandıkları dönemin başlıca süreli yayınlarında yayımlanmışlar; bu nedenle yayınlandıkları dönem hakkında bilgiler veren önemli birer belge niteliğindeler. Bize gerek okullarda, gerekse popüler tarih kitapları ve görsel medyada çoğunlukla belgelerle desteklenmeyen, klasik ezberlerin tekrarı olmaktan öteye gitmeyen bir tarih anlatılır. Karikatürkiye’deki karikatürler ezberlediğimiz tarihin dışındaki olayları hatırlatıyor, açığa çıkarıyor. Resmi tarih kimi olaylardan hiç söz etmez, o olayları yaşamış olanların da söz etmesini engellemeye, onları dilsizleştirmeye çalışır; bunun sonucunda da çok değil, bir iki kuşak sonra o olaylar neredeyse hiç yaşanmamış hale gelir. Bazen de yaşanan olayların anlatımında ufak tefek ya da büyük ölçekte tahrifat yapılır. Bu tahrif edilmiş haliyle ezberlerde yerini alır tarih ve aksini iddia etmek giderek imkânsızlaşır. Tarihin tahrif edilmesi için zamana ihtiyaç da duyulmaz her zaman. Daha olaylar yaşanırken bireylerin bu olayları nasıl değerlendirmesi gerektiği onlara çeşitli biçimlerde sunulur. Pek çok şey gibi karikatür de bu propagandanın (ve bir anlamda resmi tarihyazımının) aygıtı görevi görür.

Karikatürkiye’deki siyasi karikatürlere baktığımızda bunların çoğu zaman propaganda amacıyla kullanıldığını görüyoruz. Murat Belge de kitabın sunuşunda özellikle Cumhuriyetin erken dönemlerinde “karikatürler[in] (…) varolan ideolojiyi orasından burasından çimdikleme[k]” yerine ideolojinin amplifikatörü ol[duğundan]” söz ediyor. Turgut Çeviker’in kaleme aldığı “Ana Çizgileriyle Türk Karikatür Tarihi” başlıklı makalede de, o dönemde yayınlanan “gazetelerin kadrolarında karikatürcü” olmadığı belirtildikten sonra, “ressam olarak çalışan kişiler[in] bazen karikatür, bazen ululayan (abç) bir resim çiz[dikleri]” vurgulanıyor. Gerçekten de, Karikatürkiye’de bir araya getirilen bu döneme ait karikatürlerde propaganda ve ululamanın mizahın yerini almış olduğu açık seçik görülüyor. Propaganda amacıyla çizilmiş karikatürlerin yayımlandıkları döneme ait ilk elden bilgi vermesi de ironik. O gün yapılanları övmek, doğrulamak vb amaçlarla çizilen bu karikatürler bugün o döneme hâkim eğilimleri tanımamıza, öğrenmemize, giderek o döneme ilişkin eleştirel bir bakış edinmemize aracılık ediyor. Daha da ilgi çekici olansa şu: Bu eğilimler 85 yıl boyunca pek değişmeden devam etmiş. Değişmeyen sadece eğilimler değil; 85 yıl önce kurgulanmış kimi imgeler de Cumhuriyet tarihi boyunca aşağı yukarı benzer bağlamlarda kullanılmış.

Merkezde bulunanların çevredekilere, dindarlara, azınlıklara, Kürtlere bakışının pek değişmemiş olması da dikkat çekici örneğin. Akbaba’da Cemal Nadir’in Nazi zulmünden kaçan Yahudilere “Açiz, parasiziz… Allahaşkına beş dakika karaya çikmamiza izin verin da zingin olup yelelim!…” dedirtmiş olması örneğin çok tipik. Ya da mübadelede giden Rumların zengin, gelen Türklerin yoksul çizilmesi… Ramiz Gökçe’nin çizdiği, Aşkale’ye gönderilmiş Yahudi Bohor’un taşları çok düzenli olarak tanzim etmesini İstanbul’da da istifçilik yapmasıyla ilişkilendiren karikatür de… Akbaba’da Cemal Nadir’in çizdiği Dersimli Kürt karikatürünün altyazısı ise Başbakan Celal Bayar’ın bir cümlesi: “Cumhuriyet böyle vatandaş tanımıyor.” Cemal Nadir’in çizdiği Dersimli Kürt elinde kanlı bir hançer taşıyor, sırtında tüfeği var ve nefretle bakıyor. Cemal Nadir, belli ki “böyle vatandaş olmaz” demeye getiriyor, Celal Bayar’ı onaylarcasına. İnsanın aklına ister istemez 70 yıl sonra Kürtlerden “sözde-vatandaş” diye söz edecek olanlar geliyor. Yine Cemal Nadir’in 1944’te Cumhuriyet’te çizdiği karikatür de manidar. Masanın üzerindeki kitapta “Kemalizm” yazmaktadır, kadın üzerinde “sol” yazan pencereyi, adam da üzerinde “sağ” yazan pencereyi örtmektedirler. Altta da şu yazılıdır: “Kapıdan gelen ışık ve hava bize yeter.” Kapıdan görünen ışığın altı oku andırdığını söylemeye gerek var mı? Bu dönemde resmi görüşten farklı düşünceleri olanlara ve Türk olmayanlara karikatüristlerin iyi gözle baktıkları söylenemez. Bu saptama, elbette, Cumhuriyet döneminin siyasi önderleri ve kadroları için de geçerlidir.

Bu bakış açısını sonraki dönemlerde de görmek mümkün. Örneğin, 1966’da Akbaba’da Özcan Yaltı’nın çizdiği karikatürde de sağ ve sol cereyanlar var. Cemal Nadir’in karikatüründe cereyan yapan pencereydi, bu kez kapı – yirmi iki yılda kurgu hiç değişmemiş! Karikatüdeki hasta, dönemin Başbakanı Demirel; doktorun tavsiyesi ise şu: “Siz bu kapıları kapamadıkça hastalıktan kurtulamazsınız!” Aynı yıl yine Akbaba’da Cafer Zorlu’nun çizdiği kapak karikatürü de farklılıklardan duyulan rahatsızlığın ifadesi. Sağcı ve solcu pankartlarla yürüyen kalabalıklar bir takın altından geçiyorlar ve bir adam, “Aman Ata görmesin!” diyerek takın üzerindeki Atatürk resminin gözlerini kapatıyor. Ata’nın görmesi istenmeyen sağcı ve solcu sloganlar içeren pankartlardan biri çok anlamlı: “Biz de İnsanız.” Aynı yıl Turhan Selçuk Milliyet’te çizdiği hippi karikatürünün altına “Saçı uzun aklı kısa,” yazıyor – farklı olana duyulan bir başka tahammülsüzlük daha. Turhan Selçuk’un 1970’de çizdiği cenaze karikatüründe taşınan tabut değil, seçim sandığı ve sandığın üzerinde “sandıksal demokrasi” yazıyor. Halkın oyuna duyulan güvensizliğin bir ifadesi bu ibare de. Turgut Çeviker karikatürlerin seçimleri kadar, karikatürlerin sıralanması ve kitabın sayfa düzeni için de büyük emek harcamış olmalı. İlk anda tarih sırasıyla dizilmiş sandığımız karikatürler arasında geçişler, çakışmalar, çatışmalar mevcut. Örneğin, 22 Temmuz 2007’deki seçimlerin ardından merkez medyadaki iki karikatür peş peşe yer alıyor. Birincisinde, Haslet Soyöz’ün karikatüründe sandıktan üzerinde “demokrasi” yazan genç ve güzel bir kadın çıkıyor ve “Ben kazandım!” diyor. Turhan Selçuk’un fırçasından çıkan hemen yandaki karikatürde ise ayaklı bir lamba var, lambanın çevresinde ışık haleleri yerine örümcek ağları ve örümcek bulunuyor. Karikatürün altyazısında ise, “Karşı devrim kazandı” yazılı.

Karikatürkiye’nin sunuşunda Murat Belge de, “siyasi karikatür alanında bugün üretilen pek çok ürün[ün] (…) yirmilerin veya otuzların ‘angaje’ karikatürleriyle şaşırtıcı bir ortaklık içerisinde” olduğunu belirttikten sonra bu durumu, “Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin, ideolojinin temalarının ve temaları ele alma biçiminin değişmezliğiyle” açıklayabileceğimizi vurguluyor. Buna sembolleri de ekleyebiliriz. Karikatürkiye, sembollere ne kadar önem verdiğimizi ve sembollerle düşünmeyi yeğlediğimizi bir kez daha hatırlatıyor. Şöyle de denebilir: Düşünmek yerine sembolleri savunmayı ya da kötülemeyi yeğliyoruz. Görünenlerin altında bildiklerimizin ya da bildiğimizi sandıklarımızın dışında başka şeyler de olabileceğini hesaba katmamıza engel olan bir katılığa neden oluyor sembol tutkumuz. Bir zaman sonra olguların yerini onların sembollerinin alması kaçınılmaz oluyor. Olguları değil sembolleri tartışıyoruz – aslında tartışmıyoruz, çünkü hakkında konuştuklarımız gerçek şeyler değiller, onları temsil etmesi için onlarca yıl önce üretilmiş semboller. Karikatür sanatı yıllardır bu gibi sembollerin üretimine katkıda bulunuyor. Bir noktadan sonra sembolleri altüst eden karikatürcüler de çıkıyor ve ne güzel ki sembolleri üreten karikatür sanatı aynı zamanda gücünü çoğu zaman bir şeyleri alt üst edip farklı noktalardan bakma eğiliminden alıyor.

Yüzlerce karikatürün bir araya getirildiği Karikatürkiye Türkiye’nin siyasi tarihi hakkında önemli ipuçları veriyor. Türkiye’de nelerin değiştiğini, değişmekte olduğunu da takip etmek mümkün kitaptaki karikatürlere baktığımızda. Bunu sağlayan hiç kuşkusuz Turgut Çeviker’in konuya hâkimiyeti. Yıllardır Türkiye karikatür tarihini araştıran Çeviker, Türkiye’de karikatürün geçirdiği aşamaları, ekolleri, eğilimleri, siyasi duruşları, tavırları gözlerimizin önüne seren bir çalışma ortaya çıkartmış. Dolayısıyla bu kitap siyasi tarih hakkında olduğu kadar, karikatür tarihi hakkında da… Hatta karikatür geleneğimizde gündelik hayatın her zaman önemsendiğini hesaba kattığımızda, gündelik hayatın zaman içerisinde izlediği seyir hakkında da bilgilendirici bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz Karikatürkiye’nin. 3. Cildin sonunda bir de resimli “Karikatürcüler Sözlüğü” yer alıyor. Kitapta eserleri yer alan karikatüristler hakkında “Türk karikatüründeki yerlerini belirleyen” bu “kısa metinler” belki de bu kadar çok karikatürcü hakkında topluca bilgi edinilebilecek ilk kaynak. Kitabın kaynakçası da sadece Cumhuriyet dönemi karikatürünü araştırmak isteyecekler için değil, matbuat tarihini araştıracak olanlar için de önemli veriler içeriyor.

Karikatürkiye’nin içeriğinden kitabın hazırlık sürecinde kütüphanelerde Cumhuriyet döneminin neredeyse bütün süreli yayınlarının tarandığı anlaşılıyor. Turgut Çeviker bu yayınları tararken yayımladıklarının dışında da önemli bir arşiv elde etmiş olmalı. Bu arşivden başka kitaplar da mutlaka çıkacaktır. Karikatürkiye’nin sayfalarını çevirirken çıktığımız zaman yolculuğunun başka seferlerini şimdiden merakla bekliyoruz.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Dünyayı Değiştirecek Bir İcadın Romanı – Mümtaz Mehmet Tütüncü

Mümtaz Mehmet Tütüncü’nün romanına verdiğiisim daha baştan nasıl bir kitapla karşılaşacağımız konusunda ipuçları taşıyor. Küheyli Buharlan, ne anlama geldiğini bilmediğimiz, ama okurken bize anında bir şeyler çağrıştıran bir kitap ismi. “Buharlı Küheylan”ın deforme edilmiş hali olduğu aşikâr. Daha baştan bu romanda bir şeyler ters olacağını, ters gideceğini düşünüyor insan ister istemez.

Tarihi bir konusu olması nedeniyle tarihi bir roman, ya da farklı anlatı tarzlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan kurgusu nedeniyle postmodern bir roman olduğu düşünülebilir Küheyli Buharlan’ın. Gerçek tarihe göndermeler yok, dolayısıyla tarihi konularda bu kitaba dayanarak ahkâm kesmek mümkün olmayacak. Öte yandan, kitapta geçen “IV. Fırat devri” ya da Hezarfen Çelebi gibi isimler nedeniyle tarihi romanların bir parodisiyle karşılaşacağımız, ya da Osmanlı tarihinin hicvedildiği bir roman olduğu izlenimi de uyanabiliyor ilk anda. Küheyli Buharlan, bunların hiçbiri değil. Oldukça hoş bir ironisi olmasına karşın, Tütüncü’nün romanını mizah üzerinden gerçekleştirilen bir tarih eleştirisi, ya da metinler arası göndermeler, türlü çeşitli oyunlar aracılığıyla kurgulanmış bir metin olarak değerlendirmek de mümkün değil.

Yazar tarihi bir mizansen içerisinde insanlığın bütün tarihi boyunca sorguladığı ve sorgulayacağı bir konuyu ele alıyor: İnsanın bir şey yapma, bir şey keşfetme azim ve tutkusunun neden ve sonuçları. Buradan yola çıkıp ,“Bütün yapıp ettiklerimizi koşullayan bir ilk neden var mıdır?” sorusuna kadar ulaşan bir dizi soruyla daha karşılaşıyoruz romanda. Tütüncü, romanında özellikle insanın araştırmacı yanının en uç noktası olduğu düşünülen ─bilimkurgu edebiyatın başlıca konularından olan─ yapay zekâyı, kendi başına kararlar alabilen makine-insanın yapılıp yapılamayacağı konusunu sorunsallaştırılıyor. Tarihi romanlardan çok bilimkurgu romanlardan aşina olduğumuz bir konu bu. Küheyli Buharlan’ın ironisi insanın bir şeyler yapma azim ve arzusuna odaklanıyor; özellikle de bulunan/yapılan her yeni şeyle daha derinlerde ve daha uç noktalardaki, daha yeni şeyler bulma/yapma istek ve merakının kamçılanmasına… Romanın başkahramanı Hezarfen Arif Çelebi’nin (ve romanda hikâyeleri anlatılan dönemin başka hezarfenlerinin) bir şeyler icat etme ya da keşfetme arzuları, bu yöndeki eylem ve çabaları en uç noktalara kadar taşınıyor. Bu yanıyla, Küheyli Buharlan neden-sonuç ilişkisine dayanılarak dünyanın bütünüyle anlaşılabileceğine ve öngörülebileceğine ilişkin safiyane yaklaşımla inceden dalgasını geçiyor. Kuşkusuz, bugün kimse Hezarfen Arif Çelebi gibi böylesi safiyane bir yaklaşımla dünyayı kavramaya çalışmıyor. Bütünsel olarak böyle olmakla birlikte, Hezarfen Arif Çelebi’nin düşünme biçiminde en uç noktasına taşınmış olan bu nedenselci yaklaşımın kimi görünümlerinden zihniyetlerimizin büsbütün arınmış olduğunu iddia edemeyiz. Örneğin Hezarfen’in yapay bir yeniçeri (“buharî”) yaparken onun psikolojik süreçlerini de mekanize edişi hayli ironik, ama bu psikolojik süreçlerden birine “savunma mekanizması” adını veren psikoloji biliminin en azından bu terimi yaratırken mekanizmle malul olmadığı söylenebilir mi?

Bu gibi konuları tartışan Hezarfen Arif’in muhakemeleriyle birlikte roman hayli ontolojik noktalara da ulaşıyor. Yapay zekâ ile insan arasındaki farkın nerede olduğu sorusu, yapay olanın neyi yapamadığı için yapay kalacağı, canlı olamayacağı, dolayısıyla “can”ın ne olduğu ya da olmadığı, yapay zekânın (buharîlerin) bir gün o yapamayacağı zannedilen şeyi de yapıp yapamayacağı, es kaza yaparsa neler olacağı ─burada bir kez daha bilimkurgu edebiyatın pek sevdiği android ve/veya sayborg saldırılarını anımsayabiliriz─ gibisinden soruları romanın kurgusu içerisinde tartışıyor Mümtaz Mehmet Tütüncü.

Bir roman için hayli ağır kaçacak sorunsallar bunlar. Tütüncü’nün başarısı bu sorulara yanıt vermeyip bu soruları eğlenceli bir kurgu içerisinde sormakla yetinmesinde. Ele aldığı soru ve sorunsalların ağırlığına karşın eğlenceli bir roman Küheyli Buharlan. Sayfalar ilerledikçe mantığının nasıl işlediğine, ruh haline, heyecanına, tutkusuna, çelişki ve açmazlarına, hayallerine, hayal kırıklıklarına ve bütün bunların yanında handikap ve arızalarına aşina olmaya başladığımız Hezarfen Arif Çelebi bir roman kahramanı olarak somutlaştıkça olayların nereye varacağı sorusunu Çelebi’nin kafasındaki sorularla birlikte sormaya, yanıtlarını merak etmeye başlıyoruz.

Tütüncü’nün Osmanlı döneminin ruhunu, atmosferini hissettiren ayrıntılara gösterdiği özen de dikkat çekici. Kimi zaman hayli uzun konuşmalara yer verilmesine rağmen romanın okunurluğunu koruması da sanırım bu ayrıntılar sayesinde mümkün oluyor. Zamanı ve mekânı hissetmemizi sağlayan bir üslup ve dili var Küheyli Buharlan’ın. Bugünün genç okurlarının arada sırada romanın sonuna eklenen lügatçeye bakma ihtiyacı duyabilirler, ama bu “eski” kelimelerin ne anlama geldiği çoğu zaman cümlelerin içerisinde kaba hatlarıyla seziliyor.

Mümtaz Mehmet Tütüncü, romanı farklı metinleri bir araya getirerek kurgulamış. Bir yandan “roman” akarken, araya ansiklopedik bilgiler, tarih dergilerinden, tarih kitaplarından sayfalar, Hezarfen Arif Çelebi’nin güncesi ile bir tiyatro metninden sahneler giriyor. Bu tiyatro metni içerisinde sözü alan Hezarfen Arif Çelebi’nin anlattığı rüyalarla romanın kimi bölümleri bir yerden sonra birbirine giriyor, Çelebi’nin buharîlerle ilgili tahayyülleri ile rüyaları birbirine karışıyor; giderek metnin anlatıcısı da rüya kişileri olmaya başlıyor. Yukarıda Hezarfen’in mekanik yaklaşımından söz etmiştim, romanda mekaniğin de mekaniği var. Sözün buharîlere geçtiği bölümlerde, bu kez onların gözünden insanlara ve dünyaya bakıyoruz. Tütüncü’nün ayrıntılara özen gösteren anlatı tarzı sayesinde, bu bölümlerde bir yandan buharînin muhakemesi gözlerimizin önüne serilirken, bir yandan da bize hayli doğal gelen kimi süreçlerin ─sevişmek ve savaşmak gibi─ başka bir açıdan bakıldığında nasıl görülüp değerlendirilebileceği konusunda yeni bir bakış ediniyoruz. En azından gerek Hezarfen Arif Çelebi’nin gerekse buharîlerin sordukları soruların yanıtının, aslında tam da onların olası yanıtlarla doldurmaya çalıştıkları boşlukta saklı olduğunu görüyoruz.

Küheyli Buharlan, insanın tahayyül ve tasavvur yeteneğinden yola çıkıp varoluşun anlamı üzerine incelikle düşünülüp kurgulanmış, özenle yazılmış, eğlenceli bir roman.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Deneme Gibi Söyleşiler – Mehmet Serdar-Uğur Kökden

Adam Sanat ve Sözcükler dergilerini düzenli izlemiş olanların hemen her sayılarında denemelerini okudukları iki yazarın ortak imzasıyla çıkan Kanlıca’da Akan Zaman, ilk bakışta kitap hacmini bulan söyleşi kitaplarından sanılabilir. Bir yanıyla bu kitapları çok andırıyor; Mehmet Serdar soruyor, Uğur Kökden yanıtlıyor; soruların odağında da Kökden’in kitapları ve hayatı var. Buraya kadar her şey “nehir-söyleşi” kitaplarının bildiğimiz içeriğine uygun. Kanlıca’da Akan Zaman’ın farkı, sanırım, söyleşiyi yapanların denemeci olmalarından kaynaklanıyor. Deneme, yazarının düşünce seyrini ele veren bir türdür. Denemecinin kaleme aldığı metni okurken bir düşünceye nasıl ulaştığını, bu düşüncesine ulaşmadan hangi uğraklardan geçtiğini, düşüncelerinin sağlamasını nasıl yaptığını, hangi noktalarda kendi düşüncesini tarttığını, geri çektiğini, beklediğini, baktığını, yeniden farklı bir bağlamda ileri sürdüğünü görür gibi oluruz. Mehmet Serdar’la Uğur Kökden’in söyleşileri bu süreci hayli andıran bir düşünsel seyir izliyor. Üstelik bu iki denemeci sadece kendi düşüncelerinin, saptamalarının peşinden gitmiyorlar, birbirlerinin düşüncelerini de -deneme yazıyormuşçasına- tartıyor, sorguluyorlar. Tartışmaktan çok birbirlerine farklı bir açı sundukları söylenebilir. Kendi başlarına belki de varmayacakları noktalara varıyorlar bu sayede, söyleştikleri kişinin önermeleri, sorgulamaları karşısında düşüncelerini başta düşünmedikleri bağlamlara taşıyorlar.

Mehmet Serdar kitaptaki “Sunu”da belirtiyor bu durumu: “Uğur Kökden’le söyleşilerimiz, yeni bilgiler edinmek, çeşitli bakış açıları öğrenmek ve deneyimden yararlanmanın yanı sıra, benim yeni düşünceler üretmeme de yardımcı oldu.” Sanırım, benzer bir durum Kökden için de geçerli. Mehmet Serdar’ın kimi soruları, bunları sorarken verdiği örnekler, izlediği muhakeme, Kökden’in de kendi düşüncelerine başka bir noktadan bakma imkânı sunuyor.

“Nehir-söyleşi” kitaplarının biyografi ya da otobiyografi kitaplarının boşluğunu doldurduğu iddia edilir. Kanlıca’da Akan Zaman’da da Uğur Kökden’in anılarından söz edilmekle birlikte, kitabın odağında hayat hikâyesi değil yapıtları yer alıyor. Bu kitap fikri de zaten Kökden’in Batı’nın Doğu’daki Yüzü adlı deneme kitabı hakkında söyleşi yapmalarıyla doğmuş. Uğur Kökden’in yapıtlarını okuyanlar kimi konuların sıklıkla ele alındığını bilirler. İstanbul, 20. yüzyılın siyasi tarihi, özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönem, şehirler, zaman, resim… Kökden’in yapıtlarını ve düşünce dünyasını iyi bilen Mehmet Serdar bütün bu konularda sorular sormuş; Kökden de yanıtlamış. Bunun sonucunda Uğur Kökden’in denemelerinin bir tür haritası ortaya çıkaran bir dizi söyleşi gerçekleşmiş. Sadece Kökden’in ilgi dünyasının köşe başlarını değil, deneme yazarken neleri gözettiğini, nasıl bir yöntem izlediğini de öğreniyoruz; bir anlamda onun metinlerinin planı da çıkmış oluyor ortaya. Örneğin, denemede düşünceyi şiirle dengelemek ya da denemenin kurgu içerip içermediği gibi konulardaki görüşlerini öğrendiğimizde Kökden’in denemelerinin içeriğinin yanı sıra yapısı hakkında da fikir ediniyoruz.

Mehmet Serdar’ın Kökden’in denemeleriyle ilgili şöyle bir saptama yapıyor: “Sen sanatçıyla yapıtı arasındaki derin bağı, gidiş-gelişi, birliği ortaya koyuyorsun; sanatçıyla yaşamı, yapıtı, yazgısı arasındaki ilişki üzerine kuruyorsun denemeni. Sadece tuvalde kalmıyorsun. Geri planda da tarih, toplumsal ilişki, o dönem üzerine renkli çizgiler yakalıyorsun.” Kökden’in denemelerini okumuş olanlara çok yakın gelecektir bu saptamalar. Kanlıca’da Akan Zaman’ı okuyanlar, belki bu kitabın da Uğur Kökden hakkında bir ‘deneme’ olduğunu düşüneceklerdir. Tam da Serdar’dan saptamasındaki gibi, Kökden’in yapıtlarıyla hayatı arasındaki gidiş-geliş ve birlik gibi konularda pek çok ayrıntıdan söz ediliyor. Örneğin, Uğur Kökden’in bir memur çocuğu olduğu için çocukluk ve gençliğinde yerleşiklik duygusunu tatmadığını öğreniyoruz. (Dört kardeşin hiçbiri öbürüyle aynı şehirde doğmamışlar!) Öte yandan Kökden’in sonraki hayatında yerleşik bir hayat sürdüğü söylenemez. Uzun süre Paris’te yaşıyor, peşinden kâh İstanbul’da kâh Ankara’da, hatta çalıştığı şantiyeler nedeniyle dönem dönem başka şehirlerde de; şansının ya da yazgısının sonucu sayısız seyahate çıkıyor. Denemelerinde şehirler, ülkeler, sürgünlük hissi önemli yer tutuyor bu yüzden. Pek çok denemesinde gezi notlarından yararlandığını anlatan Kökden’in sürgüne gitmek zorunda kalmış yazarlara, sanatçılara özel bir ilgisi olduğunu onun denemelerine aşina olanlar yakından bilirler.

Bu iki denemecinin Kanlıca’da bir kahvede gerçekleştirdikleri sohbetler, bir yandan da geçtiğimiz yüzyılın ve bugünün kuşbakışı bir resmini çiziyor. Üzerinde konuşulan konular siyasetten resim sanatına, şehircilikten planlamaya, sinemadan romana yayılıyor, öte yandan bu konuları konuşurken her iki yazar da olguların çok boyutluluğunu, tarihselliğini vs gözden uzak tutmayan bir bakış açısıyla bakıyorlar. Kökden’in anlattıkları kuşkusuz bu konularda derinlemesine bilgisi olmayanlar için bir hayli bilgilendirici, ama daha önemlisi insanda araştırma ve öğrenme isteğini kamçılıyor ve merakını artırıyor. Tam da denemelerinin yarattığı etkinin bir benzeri bu.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Darbe Karşı-Günlükleri – Uğur Kökden

Darbeler, muhtıralar ülkenin gündeminden hiç düşmüyordu ya, Nokta’nın 2007 Nisan’ında darbe günlüklerini yayımlamasının ardından iyiden iyiye gündemin ilk sırasına yerleşti. Bugünlerde de en sık tartışılan konulardan biri darbe. Üstelik bu tartışma uzun süre gündemden düşmeyecek gibi görünüyor. Bu kez darbenin gündemdeki yeri farklı: 85 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk kez darbe girişiminde bulunanların yargılanması ihtimali var. Önceki darbelerde, muhtıralarda darbeyi yapanlar yüz binlerce insanı yargıladılar ─ sadece 12 Eylül’de 230 bin kişi. Bu kez darbe yapmaya kalkışanlar yargılanıyor. Darbe dönemlerinde verilen kayıplar, çekilen acılar, yaşanan hukuksuzluklar vs hatırlandığında, artık kimsenin darbeleri savunmayacağı düşünülebilir, ne var ki örtük ya da açık olarak darbeleri ve darbecileri hâlâ savunanlar var. Galiba, darbenin nasıl bir şey olduğu unutuluyor. Belki de otuz yıla yakın süredir darbe anayasasıyla yönetildiğimiz için darbe konusunda kör noktalarımız oluşmuş durumda.

Uğur Kökden 12 Eylül’ün yirminci yıldönümünün ardından Uzun Gecenin Tutsakları/ Barış Derneği Cezaevi Günlüğü’nü yayımlamıştı. Bu kitabında Barış Derneği davasında tutukluyken gizlice tuttuğu notlarını gün ışığına çıkaran yazar, bu kez de 12 Mart döneminde tuttuğu günlükleri 12 Mart Günleri/ Karşı Günlük adıyla kitaplaştırdı. Kitabın tamamı cezaevinde tutulan notlardan oluşmuyor. Kitabın “üç omurlu bir bütünü” olduğunu belirtiyor Kökden: Kitabın “Giriş”i, “1971 yılı başından yaz ortasına, yani tutuklanma günlerine doğru giden hızlı dönemde” tutulan günlük notlardan oluşuyor. Yazarın “Karşı-Günlük” adını verdiği bölümdeyse, Uğur Kökden’in Yıldırım Bölge ve Mamak’ta geçen tutukluluk ayları ve tahliye edilişinin ardından devam eden duruşmalar boyunca tuttuğu notlar bulunuyor. Üçüncü bölüm ise yazarın deyimiyle, “belgelerin belleği”nden oluşuyor.

Uğur Kökden, 12 Mart’ta tutuklandığında İnşaat Mühendisleri Odasının (İMO) yönetim kurulu üyesi. Odanın faaliyetleri nedeniyle yargılanıyor, başta Türkiye Öğretmenler Sendikası olmak üzere üyeleri yargılanan sivil toplum örgütlerinden biri İMO. Kökden’in 12 Mart’a giden günlerde ve tutukluluk öncesinde tuttuğu notlarla cezaevinde tuttukları arasında önemli bir fark var. İlk dönemdeki notlar kısacık; öyle ki Kökden’in uzun uzadıya günlük tutmaya zamanı yokmuş izlenimi uyandırıyor. Gün içerisinde yaptıklarını, görüştüklerini düşününce ─Kökden’in o sıra mühendis olarak bir şirkette çalıştığını da akıldan çıkarmamak lazım─ gerçekten “hızlı” günlerden söz edilebilir. Bu notlarda kişisel izlenimler neredeyse yok gibi, sadece “şunu yaptım”, “şununla görüştüm” gibisinden cümleler. Yazarın ve dönemin ruh halini aralara düşülmüş kısacık cümlelerde ucundan biraz seziyoruz. Örneğin 31 Mart 1971 günü defterine yazdıkları şu cümleden ibaret: “Perde arası. Askerin bizi içine soktuğu can sıkıcı dönem.” 13 Nisan’daysa şu notu düşmüş: “Herhangi bir sevinç yok. Her çeşit arayışın üstüne ‘şal çekilmiş.’ Dolayısıyla bulmak ya da ona erişmek umudu gitgide azalıyor.” Bu notlardan 3 ay sonra tutuklanıyor Uğur Kökden. “Karşı-Günlük” adını verdiği cezaevi notlarında kişisel izlenimler, duygulanımlar, ruh halleri daha bir öne çıkıyor. Cezaevinin baskı koşullarına, sıklıkla yapılan aramalara, bu aramalarda bu notların bulunmasının yaratacağı olası risklere karşın belli ki not tutmak için daha geniş zamanlar bulabilmiş ya da yaratmış Kökden.

Cezaevinde tutulan notlar, bir yanıyla cezaevinde günlerin nasıl geçtiğinin, tutukluların hangi koşullarda yaşadıklarının, cezaevi yönetimiyle yaşanan sürtüşmelerin, görüşe gelen ve gelmeyen yakınlarla ya da avukatlarla kurulan ya da ─bazen kişisel bazen de dışsal koşullar nedeniyle─ kurulamayan diyalogların, koğuştakilerin kendi aralarında yaşadıkları sorunların belgesi niteliğinde. Notların bu yanını Kökden de “Önsöz”de, “nesnel bir tanıklık” olarak adlandırıyor. Bu günlüklerin öznel, kişisel yanları da yok değil. Günlüklerin bu yönünüyse, Kökden, “birinci tekil kişinin özel iç yaşamının taşıdığı renklerle boyanmış bir dizi ‘sıcak günler’ birikimi,” olarak tanımlıyor.

Uğur Kökden’in denemelerine ve denemelerdeki dil ve yapıya aşina olanlar, nesnellikle öznelliğin Uğur Kökden’in düzyazılarında özel bir dengede durduğunu bilirler. Kökden denemelerinde ele aldığı konuyu ─bu bir şehir, bir yazar, bir sanat eseri ya da bir dönem olabilir─ akademik biçimde tartışmaz. Kuşkusuz o olgu hakkında bilgi edinir okur, ama bu bilgi o olgunun yazarda yarattığı duygulardan yalıtık değildir. Kökden çoğu zaman kendi öznelliği üzerinden, kişisel izlenimlerinin süzgecinden geçirerek ifade eder düşüncelerini. Şunu da vurgulamak gerekir; yazarın öznelliği de çok belirgin değildir denemelerde. Soğukkanlı bir mesafeden bakar Kökden. Yazarı, farklı olgular arasında kurduğu ilişkilerde görür, hissederiz. Diyelim, İspanya İç Savaşıyla ilgili bir denemede 1938’ler İspanya’sıyla denemenin kaleme alındığı günler arasında ilişki kurduğu birkaç cümlede yazarın bakış açısını, görme biçimini fark ederiz. Yazar, bu bakış açısında hem saklıdır, hem de tam bu noktada görünür hale gelir. Kökden’in denemelerine tarihsel derinlik boyutu kazandıran da zamansal mesafenin uzayıp kısalmasını sağlayan bu görme, bakma biçimidir.

Kökden’in cezaevi notlarında da nesnellikle öznellik arasındaki mesafeyi korumaya özen gösterdiği seziliyor. Arada kimi cümlelerde yoğun bir isyanı ya da düş kırıklığını fark etmiyor değiliz, ama bunların kaleme alınışında bile soğukkanlı bir dil dikkat çekiyor. Öyle ki kimi zaman neler olduğunu tam olarak anlamamız mümkün olmuyor. Bir şeyler seziyoruz, ama minimalist bir öykücünün kaleminden çıkmışçasına, okurun katkısına açık, birkaç cümleyle anlatılıp geçilmiş olaylar, duygular bunlar. “Yakıcı bir acı, bir Töton kılıcı gibi benliği parçalıyor. Böyle zamanlarda, garip bir ezginin sessiz notaları kulağa dek yükselir. Bir kişinin, yalnız o kişinin duyacağı tonda.”

Kökden’in şu cümleleri de sadece cezaevindeki ruh halini anlatmıyor gibi. Onun denemelerindeki bakış açısının bir benzeri saklı sanki burada: “Cezaevinde dışarıya ve uzaklara baktığım zaman, doğayı, nesneleri ve varlıkları görmüyordum, ama onların ─biçim ve renk olarak─ varlığımın ta derinlerinde uyandırdığı izleri, dibe batmış anılarımı görüyorum.” Kökden’in görme biçimini ele veren cümlelere şunları da ekleyebiliriz: “Gözlerim, kıskanç bir tutumla, en hurda ayrıntıyı bile kavramak ─eğer olabilirse─ ve de unutmamak istiyor. Bu engin ve cömert kar dekoru (…) sanki tutukluluğu özgürlük ufkuyla değiştiriyor. (…) Ödünç verilmiş bir mutluluk duygusu gibi.”

Cezaevindeki yaşamı “içe doğru yönelmiş bir sürgün” yaşamı olarak tanımlayan Kökden, cezaevinin “bir anda uzak geçmişi ‘yakın dün’ durumuna getiren büyülü bir güce sahip” olduğunu ekliyor. Kökden’in denemelerinin de böyle bir gücü var. 12 Mart Günleri, darbe dönemlerinde neler yaşandığının unutulur gibi olduğu günümüzde, darbe günlerini “yakın dün” durumuna getiriyor. Kökden’in günlük gazetelerden, radyo haberlerinden, cezaevindeki sohbetlerden ve olaylardan aktardığı kısa not ve izlenimler, darbe günlerindeki cezaevi ve ülke koşullarının birinci elden tanıklığı. Bir iki örnek vermek gerekirse, Mengele’yi anımsatan mahmuzlu cezaevi doktorunun, işkenceden tutukevine getirilen devrimci gençlerin hallerinin, ya da Deniz Gezmiş’lerin asıldıkları gecenin anlatıldığı satırlar toplumsal bellekte silinmeye yüz tutan olayları “yakın dün”e, hatta bugüne taşıyor. Öte yandan, Kökden’in aktardığı kimi olaylar ya da izlenimler ise bugünlerde de süren kimi tartışmaların yıllar içinde bir türlü “uzak geçmiş” olamadığının, sürekli “yakın dün”de, hatta bugünde kaldığının tanıklığı.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Eğlenceli Ve Dokunaklı Bir Hikâye – Daniel Wallace

Daniel Wallace’in Türkçede yayımlanan ilk romanı Büyük Balık’ın altbaşlığı baştan nasıl bir romanla karşılaşacağımızı duyuruyor: “Efsanevi Ölçülerde Bir Roman.” Büyük Balık’ta William’ın ağzından babası Edward Bloom’un hayatından efsanevi hikâyeler okuyoruz. Ama sadece babasının hayat hikâyesinden ibaret değil roman, aynı zamanda baba ile oğul arasındaki ilişkiye de roman boyunca değiniliyor.

Erkek çocukların babalarını gözlerinde büyütmesi olağandır, ilk rol-modeldir baba, onun yaptıklarını yapmak oğul için meşrudur. Zamanla aralarındaki çatışma ve çelişkiler artsa bile, baba figürü oğul için bir tür yol gösterici ya da işaret taşı olmayı sürdürür. Onunla çatışarak ilerler en azından. Edward da bir gün oğlunu alıp yaşadıkları şehri yukarıdan görebilecekleri bir yere götürdüğünde, “Bir gün bunların hepsi senin olacak,” diyor. “Bunlar” dediği şehir değildir, şehre bakarken gördüğü kendi hayatı, anılarıdır. Yaşantı, deneyim, hikâye… Ne dersek diyelim, oğluna bırakacağı en önemli şey bunlar olmuştur. William büyürken babasını yanında görmemiş, tanıyamamıştır. Onun baba figürü gördüğünden çok işittiği bir şey olarak şekillenmiştir. Babasının onun gözünde bir efsane, bir mit halini almasında bu dolaylılığın da etkisi var. William’ın babasına ilişkin anlatılan şeyleri aktarıyor olması, peş peşe anlatılan hikâyelerden oluşmasına rağmen romandaki bütünlük hissinin yitmemesi de sağlayan etmen.

Büyük Balık’ın ilk sayfasından itibaren Edward Bloom hakkında efsanevi olaylar anlatılmasına karşın gerçek bir hayat hikâyesi okuyormuşuz hissinden uzaklaşmıyoruz. Wallace’ın kurmacasının en büyük başarısı burada. İnanılmaz şeyleri gerçeklik duygusunu yitirmeden okuyor olmamızda. Bu yanıyla büyülü gerçekçilik akımını andırdığı söylenebilir Wallace’ın edebiyatının. Büyük Balık, bir başka edebi akımı, Faulkner ve Flannery O’Connor gibi yazarlarla adı anılan Güney edebiyatını da hatırlatıyor. Anlatılanların Amerika’nın güneyinde, taşrasında geçiyor olmasının yanı sıra, hatta ondan da önce, Güney edebiyatının güneye ilişkin yarattığı imgeyi bir hayli andıran bir şehir-kasaba imgesi var bu romanda da. Güney edebiyatında hiçbir şeyin değişmediği, durağan bir dünyanın içten içe nasıl kaynadığı, çoğunlukla sıradışı kişiler üzerinden anlatılır. Büyük Balık da bu geleneğin çağdaş bir sürdürücüsü olarak değerlendirilebilir. Ama bir farkla: Bu durağan, sıradan dünyanın büyüsünün azaldığı, neredeyse kalmadığı bir zamana da varıyor Wallace’ın romanı. William babasının hayatının son dönemini şöyle tanımlıyor: “Dünya onun görkemli bir hayat sürmesine izin veren büyüyü taşımıyordu artık.”

HİKÂYELERE DEĞİL, HİKÂYELERDE ANLATILANA İNANMAK

Dünya değişmiştir, büyü azalmıştır, belki de başka bir tür bir büyüsü vardır dünyanın artık. Dünyadaki değişimle paralel Edward’ın hayatı da değişmiştir. Uçarı, maceraperest adam hastadır. Oğlu onunla hayat üzerine “derin” sohbetler yapmak istemektedir, ama o sürekli fıkralar ve inanılmaz hikâyeler anlatır. Başlarda onun bu tutumundan bir şey anlamaz oğlu; onun kaçaklığına ya da kaçıklığına verir, ama sonradan sonraya babasının ne yapmak istediğini anlar. Edward bir büyük döngüyü ve bütünlüğü göstermek istiyordur oğluna. Kederle neşenin, abartılı ile sıradanın, efsane ile gerçeğin, olan ile anlatılanın aynı şeyin iki yüzü olduğunu. Bunu görüp anladıkça o sonsuz döngüyü de sezmeye başlayacaktır William: Hayatı.

Babası ona, “hikâyeye inanman gerekmiyor,” demiştir bir keresinde, “hikâyenin anlattığı şeye inanman gerekiyor.” Hikâyelerde neler olup bittiği değil, ne anlatıldığıdır önemli olan. William da romanın sonunda babasının hastalığının –hikâyeler gibi- başka bir şeye işaret ettiği, başka bir şey anlattığını sezecektir.

Romanda anlatılan olaylar kadar Wallace’ın dil ve anlatımı da çok eğlenceli. Tam da Edward Bloom’un hikâyeleri gibi; eğlenceli ile dokunaklının aynı şeyin iki yüzü olduğunu duyuruyor Büyük Balık.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Bir Çağ Dönümünden Öyküler – Antonio Tabucchi

Antonio Tabucchi, Zaman Hızla Yaşlanıyor’da yer alan “Şıp, Şıpp, Şıpp, Şıppp” adlı öyküde sırtındaki ağrı nedeniyle hareketini tamamlayamayıp “bir bakıma” havada kalan öykü kişisini İtalyan Barok ressamlarının yapıtlarındaki insan figürlerine benzetir. “O çılgın ressamlar ki,” der öykünün anlatıcısı, “sonradan dâhi sayılmışlardır, çizdikleri kişinin, ki o da gene çılgındır, tamamlanmamış hareketini yakalamakta olağanüstüdürler ve tablo denen mucize, yerçekimi gücüne direnircesine garip bir havada duruş biçimiyle gerçekleşir.”

Buradaki benzetmeyi birazcık değiştirerek Tabucchi’nin öyküleri için de kullanabiliriz: Öykü kişilerinin tamamlanmamış hareketlerini yakalıyor Tabucchi ve öykü denen mucize, zamanın akış gücüne direnircesine garip bir havada duruş biçimiyle gerçekleşiyor. Evet, sadece “tablo”yu “öykü”yle değil, “yerçekimi”ni de “zaman”la değiştirmek gerekir bu öykülerden söz ettiğimizde. Öykü kişilerinin çoğu, akıp giden zamanın bir anında kalakalmış gibidirler. Bu, bir öykü kişisi için aydınlanma anı olur: “Zaman” geçip gitmiştir; sezdiği, kafasına dank eden budur. Ne var ki zamanın geçmesi, günlerin, ayların, yılların geçip gitmesinden öte bir şeydir: “Zaman [balondaki] hava gibiydi ve kendisi de onun, farkına varmadığı minicik bir delikten kaçıp gitmesine izin vermişti.” Öteden beri yaşaya geldiği kendi zamanı değildir; ömrü boyunca kendi zamanı olmamıştır, o aydınlanma anında bunu fark eder. Ayaklarını bastığı yer de kendisinin değildir; o güne dek kendisinin olmayan sahte bir anıdan kaçmıştır; olduğunu sandığı kişi de değildir, bir başka benlikten kaçarken kendisine ait bir benlik edinmemiştir. Köksüzlüğünü, bir toprağa, bir ülkeye ait olmadığını ancak kendine ait bir zamanı olmadığını anlayınca fark edebilir. Takılıp kaldığı o zaman diliminde (“zamansızlıkta” da diyebiliriz), o aydınlanma anında, o güne dek olağan sandığı hiçbir şeyin olağan olmadığını, “dünyanın en doğal şeyi” diye bir şey olamayacağını da anlar. Genişleyen zamanın ışığı bütün bir geçmişe vurur, sadece kendi geçmişine de değil üstelik. Yaşamadığı halde kendi anısıymış gibi duyumsadığı, atalarına ve çok uzaklardaki topraklara ait geçmiş de etkilenir bundan.

Tabucchi’nin öykülerinin derinlerinde, saatlerin, takvimlerin çetelesini tuttuğu zamanın dışında, “duyumsanan zaman” diyebileceğimiz başka bir zaman algısının varlığı, zamanın çember gibi döndüğü, genişleyip daraldığı sıklıkla hissedilir. Çoğunluğu orta yaşı geçmiş öykü kişilerini, ellerinin arasından kayıp gitmiş zamanın ardından ne yapacaklarını bilemedikleri bir anda tanırız. “Bize bir zevk-i tahattur kaldı/ Bu sönen gölgelenen dünyada” der ya Haşim; onlar için anımsamanın da tadı yoktur. Anımsayacakları hoş şeyler değildir çoğu zaman, belki biraz bunun etkisiyle, ama daha çok belirli bir anda takılıp kaldıkları için, bir şeyler anımsamak yerine, anımsamanın ne olduğunu, ne olabileceğini sorgulamaktadırlar. Bir öykü kişisi örneğin, ilaçlarını içmeyi bırakmıştır; ilaçların anılarına geometrik bir düzen verdiğini düşünmektedir. “Belleği güzel bir geometrik çizim olarak hayal edemezsin,” der kendisini ziyarete gelen oğluna, “o, anına göre, zamanına göre, kim bilir neye göre, istediği biçimi alır, ama onlar, doktorcuklar, senin belleğini trigonometrileştirmek isterler.” Bir başka öykü kişisi, yazmadan önce kendi kendine anlattığı öykülerin zamanla “yaşamakta olduğu gerçekten daha gerçek” görünmeye başladığında söz eder. Bunları kâğıda dökebilmesi için hayal gücünün ona sunduğu, bu “içinde gerçek olan ama gerçekten gerçeğe dönüşemeyen şeyi” yaşaması gerekmektedir. Yollara düşmesine, anlattığı öyküdeki yerlere gitmesine neden olacaktır bu düşünce. Sadece yerleşik zaman algımız değil, hayat algımız da değişir bu öykü kişisini tanıdıkça. Bu hayat algısına “Generaller Arasında” adlı öykünün girişinde de rastlarız: “Öyküler her zaman bizden daha büyük oluyorlar, onlar yaşanıyor ve biz de farkına varmadan onların kahramanı oluyoruz, ne var ki başımızdan geçen olayın gerçek kahramanı biz değiliz, bizim yaşadığımız olay.”

Başımızdan geçen olayları seçemediğimiz, aksine, olayların yaşanabilmek için bizi seçtikleri düşüncesi de, esasında, zamanla, zamanın ruhuyla ilgili. Zamanın ruhu dediğimiz, bizi ve içinde yaşadığımız toplumu çepeçevre sarıp etkileyen şey, iradelerimizin ötesindeki bir güç olarak ne yapıp yapamayacağımızı belirleyebiliyor çoğu zaman. İnsanı aciz bir varlık olarak görmek midir bu? Sanmıyorum. Bu yaklaşım bize insanı koşullarıyla birlikte değerlendirmek gerektiğini hatırlatır. Tabucchi’nin öykü kişilerini tanıdıkça geçmişte yaptıkları bazı şeyler nedeniyle onlara kızabiliriz ama bir yandan da acımayla karışık bir sevecenlik duyarız. Olayların onları yaşadığını sezeriz. İyi kötü ders almışlardır yaşadıklarından; ne var ki o dersle yapacak çok şeyleri de yoktur artık. Hayatlarıyla, öyküleriyle bir dönemin, bir çağın havada yakalanmış figürleridir onlar.

“Bulutlar”ın yaşlı kahramanına, küçük bir kız çocuğu olan öykünün öbür kahramanı Isabella, “Bana biraz devre dışı kalmışsın gibi geliyor,” der. Adamın anlattıkları, içinde büyüdüğü ve ona öğretilen dünyayı düşündüğünde gerçek-dışı görünür kıza. Artık olmayan bir ülkede doğduğunu söyleyen, mesleği ev yıkmak olan, savaşırken barıştan yana olduğunu savunan birini algılamakta güçlük çeker. Adamın kendisi de yaşadıklarının ardından hayatına baktığında, kendini tanımlamak için seçtiği sözcüklerdeki mantıksızlığının farkındadır, ne var ki tam da söylediği gibidir her şey. Kızın mantığını takdir ederken, “dünya mantığını yitirmiş durumda” diyebilir ancak.

Tabucchi’nin “devre dışı” kalmış öykü kişilerinin başlarından geçenleri düşününce, Zaman Hızla Yaşlanıyor için bir çağ dönümü kitabı denilebilir. Bu kitapta bir araya gelen öyküler, dünyada (kitap özelinde Avrupa’da) yaşanan büyük bir değişimin, dönüşümün insanların hayatlarındaki sarsıcı izlerini saptıyor. İnsan ömründeki çağların tamamlanması gibi, zamanla toplumların, toplulukların da devirleri, çağları sona eriyor, yenileri başlıyor. Çoğu kez devirlerdeki bu değişim, dönüşüm bir anda olmuyor; on yılları ya da daha fazlasını bulan bir süreçte gerçekleşiyor. Tabucchi’nin öyküleri, devirlerin de öykü kişileri gibi, “havada kaldığı” bu süreci anlatıyor. Başlamış ama tamamlanmamış bir değişimin sürdüğü, bir devrin geride kalırken, gelmekte olanın neye benzeyeceğinin belirsizliğini koruduğu bir aralıkta, Avrupa’nın farklı şehirlerinde yaşayan öykü kişileri, geçen zamanın acımasızlığını duyarak geçmişlerine ve şimdilerine bakıyorlar. Bu öyküleri okurken hissettiğimiz sadece geçen zamanın hızı ve acımasızlığı değil; devir değişse de değişmeyen vahşet zamanın akmakta olduğu konusunda kuşku da uyandırıyor. Zamanın hızlanan ve ağrılaşan akışında geçen yüzyılın trajik bir portresi çıkıyor ortaya.

Yorum bırakın

Filed under Kitap