Monthly Archives: Ağustos 2011

Sanatta ve Hayatta Kayıp Parça – Pedro Mairal

Pedro Mairal, Kayıp Parça adlı romanı hakkında

Tamamlamak için altmış yıl boyunca çalışılmış bir tablo; uzunluğu neredeyse dört kilometreyi buluyor. Pedro Mairal, Kayıp Parça’nın daha ilk sayfasında böyle bir tablonun hikâyesini anlatacağını duyuruyor okura. İnsanı dehşete düşürecek bir emek ve sabır. Mairal, romanda asıl anlatılacak olanın ne olduğunu da ilk sayfada ifade etmekten çekinmiyor: Romanın anlatıcısı Miguel (bu tabloyu yapan adamın oğlu), birisinin bu tabloyu yapmak için altmış yıl uğraştığını söylemenin yanlış anlaşılabileceğini vurguladıktan sonra, bu sürede “tablonun baba[sını] oluşturduğunu söyleme[nin]” daha uygun olacağının altını çizerek başlıyor anlatmaya.

Çocukken geçirdiği ve konuşma yeteneğini yitirmesine neden olan kaza, Salvatierra’nın hayatını başka nedenlerle de bir hayli etkilemiştir. Onu tedavi eden doktor kendisine suluboya takımı hediye etmiş, daha da önemlisi, babası bütün çocuklarına nasıl yaşamaları gerektiğini dikte ederken, onu bundan muaf tutmuştur. Böylece profesyonel olarak ressam olmasa da, resim çizebilmesi için zaman bırakan bir masabaşı işinde çalışma şansı yakalamıştır.

Kayıp Parça, adından da anlaşılacağı üzere, ressamın ölümünün ardından oğlunun bu devasa resimde kayıp olduğunu fark ettiği parçayı aramasının hikâyesi; ama salt bundan ibaret değil. Bu olay örgüsünün yanında, roman sanat-hayat ilişkisi üzerinde de düşünmeye yöneltiyor bizi. Aynı zamanda başkalarının hayatları hakkında neleri bilip bilemediğimizi, yakınlarımızın hayatlarında bile bizim için “kayıp parçalar” olup olmadığını sorduruyor.

Kayıp Parça’da olduğu gibi, iyi edebiyat yapıtlarının çoğunda farklı anlam katmanları bulunur. Yüzeysel bir okumayla sadece sürükleyici bir olay örgüsünden ibaret sanılabilecek bu gibi edebi metinler, biraz dikkatli okuyucular için başka sorunları da tartışan zihin açıcı yapıtlardır aynı zamanda. Bunlar, karakterlerin psikolojileri, olayın geçtiği toplumun yapısı, genel insanlık durumları olabileceği gibi, edebiyatın kendine özgü sorunları da olabilir. Kayıp Parça için de geçerli bunların çoğu. Batılıların novella dedikleri türden sayılabilecek bu kısacık roman oldukça akıcı bir üslupla kaleme alınmış. Olayın sürükleyiciliği de eklenince bir çırpıda okunuyor.

YALIN BİR ANLATI

Sözünü ettiğim konulara büyük laflar etmeden değinip geçiyor anlatıcı. Hatta kimi zaman, olayın kendisi bir şeyler anlatıyor bize: Tablodaki kayıp parçayı ararken, babasının hayatının bilmediği “kayıp” bir parçası çıkıyor Miguel’in karşısına. Anlatıcı bunlar üzerine uzun uzadıya ahkâm kesip hayatla sanat arasındaki yakınlık ve uzaklık gibi konuları tartışmak yerine, durumu saptayıp gerisini okura bırakıyor. Roman, bu olağanüstü tablonun tasvirleri ve tablonun Miguel’de yarattığı hislerin aktarılmasıyla ilerliyor. Bir görsel sanat yapıtında anlamın nerede ve nasıl aranacağı gibi konularda farklı bakış açıları sunmanın ötesinde, başka bir şeyler de anlatılıyor bu sırada. Ressamın hayatı, dünya görüşü, hayatı nasıl algıladığı… Örneğin, Miguel babasının tablosunda bir parçanın kayıp olduğunu tablonun sürekliliğinin kesilmesiyle fark ediyor. Tablo rulolardan oluşuyor ve birbirini takip eden ruloların bitişme yerleri kesintisiz. Bu kesintisizlik aynı zamanda büyük bir akış hissi veriyor. Öyle ki babasının yapıtına “tablo” demenin doğru olmayacağını, tablo sözcüğünün bir çerçeveyi çağrıştırdığını, oysa babasının yapıtında sınırlar bulunmadığını belirtiyor kahramanımız. Benzer biçimde, ressam da dönüp daha önce yaptığı çizimlerde düzeltme yapmamış, bir şeyi değiştirecekse yenisini çizerek bunu sağlamış. Bu süreçte babası hakkında bilmediği şeyler öğrenirken onu neredeyse hiç tanımamış olduğunu bile düşünüyor Miguel. Sonraları “kayıp parça”yı nasıl bulacağı konusunda bile ona tablo yardımcı oluyor. Latin Amerika edebiyatının yeni isimlerinden biri Pedro Mairal. Kayıp Parça yalın ama olağanüstü kurgusuyla bu geleneğe pek çok noktadan eklenebilecek bir roman. Büyük bir tablo değil belki ama insana, sanata ve hayata dair minik fırça darbeleriyle çizilmiş esaslı bir resim.

(İyi Kitap‘ın 30. sayısında yayımlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Anlamlı Paralelliklerin İzinde – Roni Margulies

Roni Margulies’in Ya Seyahat! adlı öykü kitabı hakkında

Bakmayın öykü ile romanın sıklıkla karşılaştırılmasına, ‘öykücüler büyüyünce romancı olur’ söylentisinin ağızlara sakız olmasına, romandan çok şiire yakındır öykü. Bu nedenle şairlerin öykü yazmasını yadırgamamak gerekir. Söz konusu şair Roni Margulies olunca, bu durum daha az şaşırtıcı; ne de olsa onun şiirlerinde de hikâye hiç eksik değil. Öte yandan, baştan  söylemek gerek; Margulies’in öyküleri ‘şairane’ bir dille kaleme alınmış şiirsel metinler değil.

Ya Seyahat!’te yer alan öyküleri iki ana grupta değerlendirmek mümkün. Birinci gruptakiler Margulies’in yıllar önce yayımlanan anı kitabı Gülümser Çocukluğum Ardından’ı andırıyor; bu nedenle ilk bakışta bunların da anı olduğu yanılsaması doğabilir. Bu öykülerin anıdan farkı şurada:  Anlatılanlar arasında Margulies’in hayatından izler, kesitler olsa da (belki de tamamı böyle, “İstanbul’un Yerlileri”nde arkadaşlarının isimlerinden söz ederken bir ismin bile uydurma olmadığını vurguluyor anlatıcı) tek bir yaşantının aktarılmasından oluşmuyor bu metinler. Birbirini çağıran, görünür ya da görünmez bağlarla birbirine  teğellenmiş farklı yaşantılardan kalan izler, tortular var öykülerde, daha da önemlisi bu yaşantıları anımsayanın (öykü anlatıcısının) ruh hali de, en az anımsanan yaşantılar kadar öne çıkıyor. Örneğin “Ya Seyahat!” isimli öyküde anlatıcı gençlik yıllarından bir dolu seyahatini hatırlamaktadır, bize bunları anlattığı anda o seyahatlere katılan, bir bölümünü planlayan kendisi değilmiş gibi hayatından seyahat etmeyi çıkarmış gibidir. “Seyahat etme isteğini çok uzun zamandır duymadım ben içimde,” diyen anlatıcının geçmiş seyahatleri kadar bunları hatırlarkenki ruh durumunun alttan alta hissedilen öyküsüdür anlatılan.

“Babam Amerika’da” isimli öyküde de babasıyla ilgili kimi anılarını, babasıyla ilişkisinin farklı hallerini, veçhelerini aktarır öykünün anlatıcısı. Ama satır aralarında anlatıcının başka konuları da sorguladığını fark ederiz. Aktardığı anılara rağmen babasıyla ilgili kimi kritik noktalar belirsizliğini koruyordur. Neyi neden yaptığını, hayatındaki kritik seçimlerde nelerin etkili olduğunu tam olarak bilemiyordur. Bu belirsizliğin yanı sıra, artık bu soruların yanıtını öğrenme imkânının kalmamasının kederini de duyarız öykü boyunca. Sadece bunlardan ibaret değil. Anlatıcının babasıyla ilgili sorulara bulacağı (olası) yanıtların kendi hayatıyla ilgili kimi soruların da yanıtı olacağını sezeriz.

YANIT YERİNE SORU BULMAK

Margulies’in başka öykülerinde de peşinden gittiği bir sorunsal var. Yaşadıklarımızın, başımıza gelenlerin bir anlamı olup olmadığı sorusu sıkça karşımıza çıkıyor onun öykülerinde. Hayatlarımız hakkında, ‘hayat’ hakkında  böylesi yanıtsız soruların peşinde geçiyor ömürlerimiz. Yanıtlayamasak da, yanıtlayamayacağımızı bilsek de, yanıt aramaktan vazgeçmediğimiz bu gibi sorular hiç eksik olmuyor. Kimisi bu soruları yüksek sesle sorar. Karanlıktan korkan insanın bağırarak şarkı söylemesi gibi. Bazılarıysa, Margulies gibi, bu soruları fısıldamakla yetinirler. Bu soruları unutmamaktan güç alırlar. Unutamazlar oysa, gündelik hayatın ayrıntılarının neredeyse tamamı bu soruları hatırlatır, işaret eder. Bakma, görme biçimleridir bunun nedeni. Bu sorulara yanıt bulmak yerine, bu soruları gizlendikleri yerde bulup sobelenmekle yetinirler – yanıtı değil soruyu bulmakla.

Roni Margulies’in Ya Seyahat!’teki bazı öykülerdeyse metinlerin kurmaca yönü öne çıkıyor. Öbür öykülerdeki gibi yazarın hayatından izler, anılar yok bunlarda. ‘Olmayacak şeyler’ anlatılıyor bu öykülerde, denilebilir. “Yürürken Kitap Okuyan Adam” ve “Kitap Okurken Yanan Adam” başlıklarıyla bunu duyuran öyküler. Kitabın ilk öyküsü, “Doğumgünü” ile “Karısını Öldürmeden Hemen Önce Katilin Aklından Geçenler”i de bu grupta sayabiliriz.

Bu tarz öyküler daha baştan insanda metnin metaforik, simgesel bir anlamı varmış izlenimi yaratır. Okurken (ya da öykünün sonunda) yazarın öyküdeki metafor ve simgeleri neyi vurgulamak için, hangi amaçla kurguladığını keşfedeceğimizi düşünürüz. Margulies’in öykülerinde de ilerledikçe bir şeyler seziyor, anlatılanların bir yere varacağı izlenimine kapılıyoruz. Öte yandan öykünün devamında neler olacağı sorusu, ‘Bu öykünün bir alt metni var mı, varsa nedir?’ sorularının önüne geçiyor ve anlıyoruz ki yazarın da metaforla, simgeyle pek bir ilgisi yok. ‘Olmayacak şeyler’in yaşandığı öykü evreninin bizim evrenimizle yakınlığının yarattığı ürpertiden ya da bu öykülerin işaret ettiği anlamlardan söz edilebilir belki, ama daha çok hayata benzetmek mümkün bu kurguyu. Hayatın da bir nedeni varmış gibi gelir insana bazen, bir akışı, bir yönü. Ama hiçbir zaman kesinkes vardır diyemeyiz; hayatla anlam arasında mesafe sabit değildir, açılır kapanır zamana, duruma göre – bu öykülerdeki mesafe de sabit değil.

ANLAMLI PARALELLİKLER VE SAÇMA

“Yürürken Kitap Okuyan Adam”ın kahramanı yürürken “başı, ortası ve sonu olan, uzun, ama insanı bir yerden alıp düzgün adımlarla götüren romanları sev[iyordur.]” Bunun üzerine düşünürken hayat görüşünün de bu seçimiyle uyumlu olduğunu fark eder. “Hem insanlığın tarihini, hem kendi hayatını bir yerden bir yere atılmış bir ok gibi düşünü[yordur.]” Öykünün devamında ise böyle bir okun varlığından kuşku duyarız iyice; hatta böyle bir ok varsa bile, okun (ya da okun atılmasının) amacı, menzili saçma gelir bize.

“Paralellikler” adlı öyküde de benzer bir gerilim var. Hayatlarımızdaki kimi rastlantılar, başımıza gelen ve/veya tanık olduğumuz olaylar arasındaki paralellikler nedeniyle bunların arasında bilemediğimiz bir bağ, bir amaç birliği bulunduğunu hissederiz, ama bu çok enderdir. Bir anlam veremediğimiz olaylar, durumlar çok daha sık çıkar karşımıza. Bu rastlantıların -biz bilemesek de- bir anlamı olabileceğini düşünmek, hayatlarımızdaki saçmalıklar karşısında kendimizi büsbütün korumasız hissetmemize engel olur. Ama bize anlamsız gelen olaylar da karşılaştığımız paralelliklere bir anlam atfetmemizin önüne geçer. Sürgit bir gerilimdir bu.

Margulies’in öykülerinin derinlerinde de buna benzer gerilimlere sıkça rastlıyoruz. Anılara, geçmişle ilgili sorgulamalara, zamanın geçerken yıprattıklarına, yok ettiklerine, değiştirdiklerine bu kadar sık değiniliyor olması, imkânsızlığını bilerek bu gibi sorulara anlamlı bir yanıt bulma çabası belki de.

(19 Ağustos 2011 tarihli Radikal Kitap‘ta yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Katransurat Fil’e Göz Kırpıyor – Elio Vittorini

Elio Vittorini’nin Fil isimli romanı hakkında

Daha ilk cümlesiyle yoksulluğun anlatılacağını duyuran bir roman Fil: “Bir ev dolusu insandık, ama içimizde çalışıp aldığı haftalığı eve getiren tek kişi kardeşim Euclide’di.” Bir ev dolusu insan, kalabalık bir İtalyan ailesi, yoksulluk, açlık…

Evde sözü geçen, anlatıcının annesidir, ama evin en büyüğü o değildir, büyükbabadır -annenin babası. Kocaman, dev gibi bir adamdır büyükbaba. Anne ondan söz ederken “Fil gibi” demektedir. Zamanında ülkenin en önemli inşaatlarında, kol gücü gerektiren en ağır işlerde çalışmış, o zamanki gücü kuvveti efsane gibi anlatılan biridir büyükbaba. Şimdiyse yaşlandığı için neredeyse hiç kımıldamadan geçirmektedir gününü. Hiç kımıldamasa bile, herkesten daha çok gereksinimi vardır yemeğe. Eve giren para sadece ekmeğe yetmektedir, çoğunu büyükbaba yemektedir eve giren ekmeğin. Yanında katık olarak yakındaki ormandan topladıkları hindibadan başka seçenekleri yoktur.

Büyükbaba o kadar çok ekmek yemese neleri katık edebileceklerinden konuşurlar arada; her seferinde anne kızar öbürlerine, ama onun aklı da arada sırada bu soruya verilebilecek yanıtlara kayar. “Fil”in gücünün kuvvetinin yerinde olduğu günleri anımsayarak kovar anne aklına gelenleri. Bir efsane halini almıştır büyükbabanın gençlik yılları, ama romanın anlatıcısı efsanenin sadece büyükbabasıyla ilgili olmadığının, o zamanların dünyasıyla ilgili olabileceğinin de farkındadır. “Nerede o insanların filler gibi yaşadığı günler!” diye eseflenip “Serin havanın, güneş ışığının, gecenin karanlığının insanı mutlu kıldığı, hayatın olduğu gibi yaşandığı günler” olarak tanımlar o zamanları.

Vittorini’nin romanı anlatıcının gözlemleriyle ilerliyor başlarda. Evde olup bitenler, yaşanan tartışmalar, annenin, özellikle büyükbaba ve onun geçmişiyle ilgili gurur duyarak ve ötekilerin de yaşamadıkları zamanlara ilişkin bir şeylerle gurur duymalarını sağlayarak anlattıkları, fazla ayrıntıya girmeden, vurucu ayrıntılar, jest ve mimiklerle aktarılıyor. Anlatılanlar ailenin günlük hayatına dairdir, ama konu hep açlığa gelir, büyükbabanın yemek ihtiyacına. Ona ilişkin efsaneler de ekmeğin çoğunu onun yemesini aklileştirmek için gündeme geliyordur.

Somut bir yer ve zaman duyurulmayan romanda “fil”in alegorik olup olmadığı sorusu akla geliyor. Ne var ki Vittorini bunu hissettirmekle birlikte, “fil”in neyi/kimi temsil ettiği sorusuna roman boyunca doyurucu bir yanıt vermiyor. Köylülük de olabilir, emek yoğun üretim de, modernizm öncesi yaşantı da… Hepsi de olabilir, hiçbiri de… Roman ilerledikçe Vittorini’nin derdinin alegorik bir anlatı aracılığıyla politik ya da toplumsal bir olguya dikkat çekmekten çok yoksulluğun ne olduğunu, yoksul insanların nasıl yaşadıklarını anlatmak olduğu anlaşılıyor.

Yaşadıkları yoksulluğun nasıl bir şey olduğu sofraya birini davet etmek zorunda kaldıklarında daha bir görünürlük kazanır. Yakınlardaki yolun onarımında çalışan, yüzü gözü katran içerisinde kalmış bir işçi (Katransurat) bir sabah evlerine ziyarete gelir. Her gün evin önünden geçerken devasa adamla, “Fil”le selamlaştıklarını, ona göz kırptığını söyler. Evdekiler çok uzun süredir büyükbabanın yemek yediği zamanlar dışında bilincinin yerinde olup olmadığını, konuşup konuşmadığını, çevresinde olanı biteni görüp görmediğini bilmiyorlardır. Çok şaşırırlar.

Katransurat büyükbabayla her sabah bakıştıklarını, büyükbabaya her geçişinde göz kırptığını iddia eder. (Romanın orijinal adı olan Il Sempione strizza l’occhio al Frejus’un Türkçesi “Sempione Frejus’a göz kırpıyor” anlamına gelmektedir.) Katransurat’ın ziyareti, yoksulluklarını değilse de evin ve evdekilerin havasını, yaşantılarını değiştirir.

Vittorini’nin anlatıcısı soğuk bir dille anlatıyor hikâyeyi. Duygulara pek yer vermeyen, diyaloglarla ve hareketlerin saptanmasıyla yetinilen bu anlatım, yoksulluğu anlatmak için dilin eğilip bükülmesi, süslenip püslenmesi gerekmediğini hatırlatıyor bir kez daha. Üstelik bu soğuk dilin büyüleyici, şiirsel bir yanı var.

Anlatılanların ötesinde, hayata ve dirime dair ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir alana dikkat çekiyor Fil. Metnin boşlukları, sordurduğu sorular sadece romanda neler olduğu, bundan sonra neler olacağına ilişkin değil – çok daha genel. İnsanın gereksinimlerinin, yaşam koşullarının, açlığın, yoksulluğun, insan emeğinin karşılığının ne olduğu gibi soruların toplumsal bilimlerin ya da siyasetin değil, edebiyatın da konusu olduğunu unutturmayan bir roman Fil.

(AltÜst‘ün Nisan 2011 tarihli 1. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Küçük İnsan Büyük Tacir – Willem Elsschot

Willem Elsschot’un Peynir isimli romanı hakkında

Gogol’un ve Çehov’un öykülerinde sıkça rastlarız onlara; Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’nın kahramanının da onlarla bir akrabalığı var gibidir. Toplumsal yapının yukarılarında değillerdir, varlıklı sayılmazlar. İşleri güçleri gereği kendilerinden daha zengin ve daha yukarıda olanlarla temas içerisindedirler. Bu temasta onları sıkıntıya sokan şeyler vardır. Kendilerini beğendirmek isterler; bu isteğin altında onlar gibi olma arzusu, onların sahip olduklarına, yaşam tarzlarına duyulan imrenmeyle karışık kıskançlık hissedilir. Bu hislerle öbürlerinin karşısına çıktıklarında sürekli bocalarlar. Kendilerini beğendirmek ister, takdir görmek arzusuyla yapmacık davranışlarda bulunurlar. Aralarındaki farkın kolayca kapanmayacağını bildikleri için bu yapmacıklığın anlaşılmasından çekinir, korkarlar. Korktukça elleri ayaklarına dolanır. Çoğu kez tam bu bocalama anlarında tanırız onları; üstlerindekilere hem hayran hem düşmandırlar; kendileri hakkında da sağlıklı değerlendirmelerde bulunamazlar. Kendilerini hor gördükleri için başkaları tarafından da hor görüldüklerini sanır, gülünç duruma düşmekten çekindikleri için gülünç duruma düşerler. Bizim gülünçlük dediğimiz şeyi trajedi olarak yaşarlar. Kimi zaman içindeki çıkamadıkları bu sarmallar felaketlerini hazırlar.

Bu gibi bocalamalar edebiyatçıların anlatmayı, araştırmayı sevdikleri insanlık durumlarındandır. Böylesi yapıtlarda insanın çelişkili iç dünyasının ve çapraşık ruh hallerinin yanı sıra, toplumsal yapıdaki eşitsizlik ve katı hiyerarşik yapıların insanı ne hale getirdiğinin hikâyesi de çıkar ortaya. Hollandalı yazar Willem Elsschot’un neredeyse 80 yıl önce yazdığı Peynir de bu tarzdaki kitaplardan. 19. yüzyılda kaleme alınan hikâye ve romanlarda daha çok küçük memurun amirleri karşısında düştüğü haller anlatılmıştır. 20. yüzyılın başlarında geçen Peynir’de ise tersanede kâtip olarak çalışan Laarmans’ın varlıklı insanların karşısındaki bocalamasına tanık oluyoruz. Gündelik hayatta bir araya gelmeyeceği bir grup insanla rastlantı görüşmeye başladıkça onlardan ne kadar farklı bir hayatı olduğunu fark eder. Bu farkın ayırtında olan varlıklı ahbabı Van Schonbeeke’nin işgüzarlığı sonucunda tuhaf bir ticaret işine girişir. Sadece Van Schonbeeke’nin işgüzarlığı değildir elbette olup bitenler; Laarmans da onlardan biri olma düşüne kendini kaptırır ve birkaç gün içerisinde peynir tacirine dönüşür. Bir peynir üreticisinin “Belçika ve Lüksemburg Büyük Dükalığı”daki temsilcisi olmuştur; satması gereken yirmi ton peyniri vardır artık.

GERÇEKLİKLE BAĞI YİTİRMEK

Bu işe hiç uygun biri değildir oysa. Laarmans’ın nasıl biri olduğunu romanın başında annesinin cenazesi sırasında düştüğü zorluklar nedeniyle az çok öğreniriz. Daha sonra da Van Schonbeeke ve arkadaşlarına kendini beğendirmeye çalışırken düştüğü haller ve roman boyunca tanık olduğumuz iç sesi, peynir işinde pek de başarılı olamayacağını bize hissettirir. Büsbütün kendini bilmez birine dönüşür gün geçtikçe. Tüccar ve zengin olma hayaline kapıldıkça hayal ile gerçeği birbirine karıştırmaya başlar; özellikle pohpohlandığı anlarda gerçeklikle bağını iyice yitirir. Dışarıdan her şeyi yoluna koymuş görüntüsü vermeye başlasa da içerisi hiç öyle değildir. Laarmans da bunu gün geçtikçe sezecektir.

Laarmans’ın gerçeklik duygusunu iyiden iyiye yitirdiği anlarda romanın ironisi zirveye çıkıyor. Ondan çok daha gerçekçi olan karısının uyarılarını hor görüp içi kof bir kendine güvenle kendisini büyük bir tacir sanmaya, ticaret üzerine ahkâm kesmeye başlar örneğin; peynirleri satmaya çabalamak yerine, antetli kâğıt bastırmak, ofisini düzenlemek gibi işlerle zaman geçirir. Elsschot, Laarmans’ın kişiliğinde sınıf atlama hayaliyle gerçeklik duygusunu yitirmeye her an teşne olan orta sınıfın geneliyle, hatta iş dünyasının çeşitli halleriyle dalga geçiyor. Laarmans’ın bir kilo peynir satamamışken gıda mamülleri tacirleri derneğinin başına getirildiğini söylemek yeterli olacaktır.

Peynir, eğlenceli bir roman. 80 yıl önce yazılmış, ama günümüzü de anlatıyor. Edebiyatın ülkeler ve yıllar aşan gücünün güzel bir örneği. Ülkemizde pek bilinmeyen Hollanda edebiyatını tanımak için de mütevazı bir başlama noktası.

(İyi Kitap’ın Ağustos 2011 tarihli 30. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Geçtiğimiz Yüzyılın Bir Entelektüel Kahramanı – Urs Widmer

Urs Widmer’in Babamın Kitabı adlı romanı hakkında

Urs Widmer’in Babamın Kitabı adlı romanı girişteki birkaç cümleyle okuru içine çekiveriyor: “Benim babam komünistti. Hep komünist olmamıştı tabii, öldüğünde artık komünist değildi zaten. Aslına bakılırsa, sadece birkaç yıl, 1944’ten aşağı yukarı 1950’ye kadar Komünist Parti üyesiydi. O tarihten sonra bütün partilere lanet okudu, bütün politikacılara sövüp saydı. (…) Babamın ileride komünist olacağı doğuştan belli değildi. Babası ömründe sadece tek bir kitabı, İncil’i okumuştu -annesi İncil’i bile kulaktan dolma biliyordu- ve İmparator II. Wilhelm’e duyduğu o muğlak hayranlık sayılmazsa, politikayla alakası yoktu.” Bu birkaç cümle kitabın devamında hangi dönemin ve nasıl bir roman kahramanının bizi beklediğinin ipuçlarını veriyor. Romanda anlatılan hikâye -anlatıcının babası Karl’ın hikâyesi- 20. yüzyılda Avrupa’nın orta sınıf entelektüellerinin düşünsel seyrinin bir hikâyesi olarak da okunabilir. Tabii, oldukça sıradışı bir adamın ironik bir dille anlatılmış hikâyesi bu.

Karl’ın çocukluğu henüz efsanelerin, dinsel ritüellerin büyüsünün büsbütün bozulmadığı, asırlardır süregelen geleneklerin gündelik hayattan büsbütün sürülmediği yıllarda geçiyor – belki bunun son demlerinde. Karl’ın on iki yaşa giriş töreninin anlatıldığı bölüm, bir çağın içerisinde başka çağların da yaşandığının, çağlardan çağlara keskin sınırlarla, devrimlerle, kopuşlarla geçilmediğini hatırlatıyor. Gerek dini tören gerekse onu izleyen coşkulu karnaval sırasında günün kahramanı olarak baş tacı edilen Karl, törenin ardından köydekiler tarafından neredeyse hiç farkına varılmayan, herhangi bir genç olarak algılanır. Kendisini dünyanın merkezinde gören çocuğun benzerleriyle dolu bir dünyada yaşadığını hissetmesini andırır bu deneyim. Tören sırasında da yetişkinlerin dünyasının nasıl bir şey olduğuna, yetişkin bir insanı nelerin beklediğine dair ilk bilgi ve deneyimlerini edinmiştir zaten. Törenin ardından kendisine verilen “Beyaz Kitap”a her gün bir şeyler yazması gerekiyordur ve bu yazdıklarını ölene kadar kimse okumayacaktır. “Kitapların en gizlisi olacaktır.” Bu beyaz kitabın yetişkinliğine ilk adımlarını atmakta olan genç adamı iç dünyasını temsil ettiğini düşünebiliriz. Karl’ın roman boyunca yakından tanık olacağımız kitap düşkünlüğünü hesaba kattığımızda bir anlam daha eklenebilir buna. İnsanın geçmiş deneyimlerini ve bunlar hakkındaki düşünceleri kuşaklardan kuşaklara aktaran kitaplara bir saygı. Böylesi beyaz bir kitaba yazmadığımız deneyim ve düşüncelerimiz ölümle birlikte büyük oranda yok olacaktır. Hayatı boyunca eşinden, çocuğundan esirgediği ilgi ve ihtimamı kitaplara gösteren Karl’ın beyaz defterini bu nedenle hayat-kitap ya da hayat-kültür ilişkisi çerçevesinde de değerlendirmek mümkün.

Karl gençlik yıllarından itibaren kendisini bir entelektüel olarak yetiştirir. Onun entelektüel çabalarında, hayatının merkezine bunu koymasında bir kuşağın aydın tutumunun/duruşunun ironik bir anlatımını bulmak mümkün. Büyük bir öğrenme açlığı, bir şeyler öğrenmenin verdiği coşku, öğrendiklerinin kendisinde yarattığı coşkuyla sürekli artan bir şeyler yapma arzusu… (Karl’da bu arzu çeviri yapmak ve kitap yayınlama şeklinde tezahür eder.) Belki de buna bir şeyler yapma açgözlülüğü, maymun iştahlılığı diyebiliriz. Kendisini işine kaptırdığında gözünün sağlık, maddi zorunluluklar ve aile dahil hiçbir şey görmemesi, bunların hepsinden fedakârlık etmesi. Roman boyunca bütün bu adanmışlığın yanında içsel bir boşluk da kendini hissettirmiyor değil. Sanki bütün çabası biraz da bu boşluğu doldurmak için. Âşık olduğunda duyduğu coşku ve adanmışlık hissi ile okuyup yazdığı ya da bu yönde bir şeyler yapmayı planladığı zamanlarda içine dolan hisler de birbirinden bağımsız değildir elbette.

Karl’ın kendini siyasal tutum almak zorunda hissetmesi de 20. yüzyıl Avrupalı aydınlarındaki hâkim eğilimle paralel. Bununla birlikte Karl’ın siyasal tutum alışı da çoğu zaman coşku merkezli, kendi benzerleriyle birlikte oluşturduğu grupla birlikte kapıldığı bir serüven. Coşkulu, kısmen sanatsal etkinliklerle iç içe geçmiş siyasal mücadelenin zamanla siyasal erke evrildiğini ilk fark edenlerden biri olacak kadar da kendi siyasi adanmışlığına mesafeli biri Karl. Coşkusu bu konuda onu bütünüyle kör etmiyor. Belki de böylesi bir erkle sanatsal/entelektüel çabanın uyuşmasının imkânsızlığından.

Urs Widmer, Babamın Kitabı’nda okundukça açılan bir kurgu yeğliyor. Karl’ın ölümüyle başlayan romanın daha ilk sayfalarında onun hayatının belli başlı dönemleri birer ikişer cümleyle anlatılıyor. Peşinden çocukluğundan başlayarak nispeten kronolojik bir şekilde ölümüne kadarki hayatını takip ediyoruz. Bu kronolojik akış boyunca Karl’ın hayatının kritik anlarında neler olacağını baştaki özetten ötürü biliyoruz. Merak duygumuzu cezbeden neler olup biteceği değil ayrıntılar oluyor. Karl’ın nasıl biri olduğunuysa ancak kitabın sonunda tam anlamıyla kavrayabiliyoruz. Romanı sürükleyici kılan biraz da bu.

Sadece Karl’ın hikâyesinden ibaret değil Babamın Kitabı; yeri geldikçe Karl’ın yolunun kesiştiği ressamların, heykeltıraşların, yayıncıların, müzisyenlerin hayatlarının izlediğini çizgiyi de takip ediyoruz. Böylece roman sadece Karl’ın değil, geçen yüzyılın Avrupalı entelektüellerinin hikâyesine dönüşüyor. Roman boyunca kimi tanıdık simalara rastlıyoruz arka planda. Çocuğunu Hans Zulliger’e götürüp psikolojik sorunları olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor Karl. Düzenlediği edebiyat toplantılarına ilk katılanlar arasında Henrich Böll de var. Arkadaşlarından biri ise Kirchner’in öğrencisidir. Hans Magnus Enzensberger de tıfıl bir edebiyatçı olarak kısacık bir an görünüyor romanda. Bütün bu ayrıntılarla Widmer gerçek bir biyografi yazıyormuş izlenimi uyandırmaya çalışıyor. Öte yandan Widmer’in günlük hayattaki tuhaflıkları işaret eden ironik anlatımı okuduğumuzun bir biyografi parodisi olduğunu hatırda tutmamızı sağlıyor. Widmer’in cümle yapılarında da ironik bir göz kırpış saklı sanki: Sıklıkla iki tire arasına ya da parantez içine aldığı yan cümlelerle bir şeyleri açıklıyor, kimi zaman bir önceki cümleyi açıklamak için açtığı parantezlerin arasında bir başka konuyu açıklamak için yeni yan cümle kurduğu da oluyor. Bunlar açıklamalardan çok ince ironik birer dokunuş; anlatılan olaylar sırasında gözden yitebilecek tuhaflıklara dikkat çekiyorlar, parantezler, tireler olup bitenlere başka bir açıdan bakma imkânı veriyor.

Karl üç ayrı dilin, üç ayrı kültürün kesiştiği İsviçre’de büyüyüp yetişmiş (kendini yetiştirmiş), hem Alman kültürüne hem Fransız kültürüne ilgi duymuş, bu kültürleri birbiriyle buluşturmayı önemsemiş, ömrünü bu uğurda çeviriler yapıp kitaplar yayınlamaya adamış biri. Bu nedenle onu entelektüel bir bileşim olarak da görebiliriz. Urs Widmer’in derdi entelektüel dünyaları kıyaslamak ya da çözümlemek olmadığı için bu iki kültür ya da bu iki kültürde yetişmiş entelektüeller arasındaki farklılıklara çok değinmiyor. Yine de Karl’ın hayatının farklı dönemlerindeki – örneğin Fransa ve Almanya gezilerindeki- ton farklılıklarının kültürel farklılığa da işaret ettiği, Karl’da cisimleşen entelektüel heyecan ve coşkunun kültürel farklılıkları yatay olarak kestiğini düşünülebilir.

Babamın Kitabı, geçen yüzyılın Avrupa’sında entelektüel heyecan döneminde bu heyecanı duymuş, bununla kendini var etmiş isimsiz birinin, Karl’ın hikâyesi. Oldukça kişisel bir hikâye üstelik; aşkları, acıları, kaygılarıyla.

(Taraf Kitap‘ın 13 Ağustos 2011 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yeryüzünde Yer Edinmek – Vivet Kanetti

Vivet Kanetti’nin Huysuzun Teki isimli romanı hakkında

Huysuzun Teki, büyüme çağındaki bir kızın hikâyesi, ama büyüdükten sonra dönüp o yıllara bakarak anlatılan bir hikâye. Romanın anlatıcısı “o zamanlar şöyleydi böyleydi” diyerek anlattığı olayların yaşandığı zamanla bunların anlatıldığı zaman arasındaki farkı unutmamıza izin vermiyor, ama biz yine de bu kız çocuğunun kendisini, ailesini, okulunu, büyüklerin dünyasını onun o yaşlardaki gözünden görüp tanıyoruz… Anlatının zamanındaki bu kayma romanın ironisini güçlendiriyor. Bir yetişkinin anlattığını biliyoruz, ama anlatılanların o kız çocuğunu nasıl etkilediğini de çok yakından hissedebiliyoruz. Anlatıcı ile hikâyesini anlattığı kız çocuğu (kendi gençliği) sıklıkla üst üste gelse de, aradaki mesafe bütünüyle ortadan kalkmıyor.

GÜNDELİK HAYATA SİNMİŞ OLAN SAÇMA

Çocukların, gençlerin ağzından anlatılan öykü ve romanlarda, onların bilemeyecekleri kavramlar kullanıp yaşlarının ötesindeki akıl yürütmelerle düşündüklerine rastlarız kimi zaman. Gücünü abartı ve saçmadan alan bu tarz da ironiktir, ama Vivet Kanetti böylesi “büyümüş de küçülmüş” çocuk-anlatıcı yerine, çocukluğunu anımsayan bir anlatıcı tercih etmiş romanında. Birinci durumda okuru güldüren çocuğun yaşı ile kullandığı kavram arasındaki aykırılık, saçmalıktır. Kanetti’nin metninde ise saçmalıklar farklı boyutlarıyla ifade ediliyor. Kanetti’nin anlatıcısı, çocukları belirli davranışlara yönlendirmek amacıyla anlatılan abuk sabuk hikâyeler için “kara propaganda” tabirini kullandığında bu yakıştırmayı çocuğun yapmadığını biliyoruz örneğin. Öte yandan, anlatıcı çocuğun (romanın kahramanın) çok yakınından sesleniyor, onun gözlemlerini aktarıyor. Anlatıcı ile kahramanın arasındaki mesafenin azalması nedeniyle çocuğun olup bitenin adını koyamamakla birlikte ortada bir saçmalık olduğunu sezdiğini anlıyoruz. Bu sayede büyümekte olan çocuğun/gencin dünyayı anlamaya çalışırken yaşadığı şaşkınlık ve bocalamayı daha açık seçik ve daha net bir biçimde görebiliyoruz. Böylesi bir kurguda ironi gücünü çocuğun yaşı ile kullandığı kavram arasındaki çelişkiden değil, çocuğun kendisine öğretilenlerle gözlemledikleri arasındaki yarılmadan alırken saçmanın gündelik hayata nasıl sinmiş olduğu da görünürlük kazanıyor.

ÇOCUKLUK YARALARIMIZ

Huysuz’un anlamlandırmakta zorlandığı dış dünyaya belirli bir mesafeden baktığını belirtmek gerek. Yaşadığı yıkımları, üzüntüleri, yerin dibine geçmeleri üzerine basıp altını çizerek anlatmıyor. O anda olup bitenleri, kimin ne tepki verdiğini ya da vermediğini sayıp dökmekle yetiniyor. Çok çok “acımıştım” diyor kendisi için; o kadar. Bu anlatım tarzı o sıkıntılı anda kendisine bakarken de bir mesafeyi koruduğunu sezdiriyor. Sanki bir tutulma yaşıyor böyle anlarda, donup kalıyor. Peşinden o anı derinlemesine tasvir etmek yerine bu yaşadığı sıkıntıyı nasıl atlattığına geçiyor. Tam olarak atlatamıyor elbette; çocukluk yaraları ince bir sızı olarak kalıyor hepimizde olduğu gibi. O anı anlatışındaki bu mesafe sayesinde büyümenin nasıl bir şey olduğunu hatırlıyoruz. Öğleden sonrasında yıkıldığımızı sandığımız bir günün akşamında ya da ertesi gününde yıkıldığımız yerden kalkabilmişsek, bunun büyümekle, iç dünyamızda an be an yaşadığımız değişimle ve olan bitenle aramıza mesafe koyabilme yeteneğimizle bir ilgisi olmalı. Bu yeteneğimiz büyüklerin pek sevdikleri “uf oldu geçti” yapmacıklığı değil, daha çok yaralarımızı kabullenmemizle gelişiyor. Vivet Kanetti, çok genç yaşta kaleme almış ama yayınlamamış Huysuzun Teki’ni. Önsözde, başka yazarlardan etkilendiğini fark ettiği için yayınlamak istemediği romanı yıllar sonra yeniden okuduğunda bu etkilenmelerden rahatsız olmadığını, hatta bunları başkalarının da görmesini arzuladığını belirtip ekliyor: “Sanki çok gençken delice aradığım dalgacılığın kıyısına belki yeni yaklaşacakmışım, yaklaşıyormuşum gibi.” Yazarın dalgacılığı ipuçlarını çok genç yaşta kaleme aldığı romanında da saklı aslında; metne hâkim olan ironi, Huysuz’un ve yazarın hayata bakışındaki dalgacılığın bir işareti. “Huysuz”u “uyumsuz” olarak da okumak mümkün. Büyüklerin dünyasındaki iki yüzlülüklerle uyum sağlayamadığı için tepkisini saklamıyor; büyüklerin ona “huysuz” demesi bundan. Bir yandan da bu yapmacıklıkların arasından kendisine sahici bir benlik kurmaya, kendisine yeryüzünde bir yer edinmeye çalışıyor. Huysuzun Teki, işte bunun, bir çocuğun yeryüzünde yer edinmesinin romanı.

Yorum bırakın

Filed under Kitap