Monthly Archives: Kasım 2011

An Uzar Ömür Olur – Yalçın Tosun

Yalçın Tosun’un Peruk Gibi Hüzünlü adlı öykü kitabı hakkında

Peruk Gibi Hüzünlü’deki öyküler an ile ömür arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. Art arda dizilen anlardan oluşur ömür dediğimiz şey, ama ömrümüzün bütününü –hayatımızı–düşündüğümüzde, bu anların hepsinin ağırlığının, yoğunluğunun bir olmadığını fark ederiz. Bazısının yoğunluğunu daha o anda fark ederiz, bazısının ise çok sonra, hatırlarken. İşte bu yoğun anların içerisinde sanki hayatımızın kodu, şifresi saklıymış gibi gelir bize. “Kader anı” sözünü günlük dilde yerli yersiz çok kullanırız, ama gerçekten de öyle anlar vardır ki sonradan kaderimizin billurlaştığını ya da cisimleştiğini düşünmemek elde değildir.

O anda bir şey olmuştur. Daha yaşarken bunun az ya da çok farkına varırız, öyle olmasa yıllar boyunca o anı niye hatırlayıp duralım. Bir şey olmuştur, ama olan bitenin ne olduğunu, o anın ışığının nereye düşüp neleri görünür kıldığını bilmemiz mümkün olmaz. Tosun’un “Yakup’un Bulduğu” adlı öyküsünde, kendisine verilen “yaşamındaki bir andan ya da herhangi bir anıdan” yola çıkarak bir senaryo yazma ödevi üzerinde çalışan Yakup’un hatırladığı an böyle bir andır: “Hafızasını zorlayarak o geceyi düşündü. Bir şeyler olmuştu o gece, yoksa neden hemen aklına gelsindi ki? Yaz rüzgârının ılık ılık esmesinden ya da yıldızların parlaklığından öte bir şeyler olmuş olmalı. Biri gelmiş ve o sessiz geceye dokunmuş, parmağının yaldızlı izini bırakıp gitmiş olmalı. Sonra gecenin ılık rüzgârı yaldızı uçurmuştur belki daha yukarılara.”

“Onat’ın Odası”nın anlatıcısı da böyle bir anı anlatır: “Hissediyordum, artık zamanı gelmişti. Ama neyin zamanıydı bu gelen, hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim şu ki o an, bir an için bile olsa her şey mümkün görünmüştü bana.” “Altın Günü”nde anlatılan da böyle bir andır. Evdeki yasağın ihlal edildiği o anda “küçük kıza göre artık her şey olabilir.” Zamanın yavaşladığı, yoğunlaştığı, hatta pıhtılaşıp yere döküldüğü bir andır bu. “Masumiyet”te ise iki ayrı âna tanık oluruz. İlki Alp’in doğum gününe davet etmediği öykü anlatıcısını kapıda gördüğü andır. O an büyüdüğünde Alp’in hayatını nasıl etkileyecektir, ileride hatırlayacak mıdır bilemeyiz, ama anlatıcı, “[Alp’in] beni gördüğünde yüzünde oluşan anlık değişimi hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum,” der. Bu öyküdeki ikinci kritik an ise anlatıcının Alp’i allak bullak eden ziyaretinin ardından eve döndükten sonra banyo aynasında kendini gördüğü andır. “Gözüm birden aynadaki çocuğun yüzüne takıldı. Hatları benimle tıpatıp aynıydı, ama bir o kadar da yabancıydı bana. (…) Aynadaki çocuk ben hariç her şeye benziyordu.” Havanın “ağır bir jöleymiş” gibi hissedildiği bir başka âna “Hantal Köpek”te rastlarız. Burada da önemli bir karar ânı gelmiş ve hızla geçip gitmiştir. Öykünün anlatıcısı sonradan o anda neler yapabileceğinden söz eder, neden yapmadığına ilişkin akıl yürütür. Ama öykünün ağırlık noktası öbür andadır, anlatıcının karar ânını kaçırmasının ardından “havanın yoğunlaştığı” sıralarda, “havanın jöle kıvamına gelmediği tek yön olan çıkış kapısına doğru” fırladığı an. “Tuhaf Adam”da ise anlatıcı çocuğun ablası elinde mavi çinko çaydanlıkla “mutfağın ortasında ne yapacağını unutmuşçasına kısa bir süre dur[ur.]” Bu kısa sürede anlatıcı, “mutfa[ğı] ablası[nın] gerçek yuvasıymış gibi hisse[der.]” “Bazı Köfteler”de de, “sonsuzluk kadar uzayan” bir öğle sonrasından söz ediliyor. Burada da an uzamıştır; küçük çocuğun yarım köfte ile bakıştığı o ânın ileride onu nasıl etkilemiş olduğundan hiç söz edilmese de, bu hüsran ânının izlerinin kalıcı olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz.

BİR GÖK BAKIMLIK ZAMANDA

Öykülerdeki bu gibi anlar uzuyor, yoğunlaşıyor, jöle halini alıyor, ama ne kadar sürüyor bilmiyoruz. Köfte ile çocuk kaç dakika, saat bakıştılar bilmiyoruz, ya da abla mutfakta kaç saniye, dakika boyunca öyle durdu vs. Bu anlar içerisinde sadece birinin süresi hakkında çok şiirsel bir ifade var: “Bir Gök Bakımlık” adlı öyküde, “Orada öyle dururken –bir gök bakımlık zaman geçti geçmedi– birden kaşlarını çattı (…) Aklına birden bir şey gelmişçesine, ani bir kırılmayla yere düşerek parçalandı yüzündeki tüm huzur,” deniliyor. Öyküdeki iki kadından “biraz deli” olanı, “yokuşlu sokağa doğru” baktığı ve “yorgun güneş[in] bulutların ardına gizlenip çıkarak o ânı taml[adığı]” sırada oluşturduğu huzurlu resmin birden bozulduğu andır bu. Öbür kadın bu resmin hem oluşmasına hem de bozulmasına tanık olmuştur. Biraz sonra onu bekleyen bir başka kritik an anlatılır: “Genç kız bir an nefes alamaz gibi olup durdu, otobüsün insanı boğan havasından mı yoksa kafasındaki bu sorulardan mı daha çok sıkılmıştı karar veremiyordu.” Bu kritik anda “bir süredir ayaklarının dibinde oluştuğunu duyumsadığı o derin, karanlık kuyu”nun yeniden farkına varmıştır.

Çocukluğa ve çocuklukta yaşanan kırılmalara odaklanan Anne, Baba ve Diğer Şeyler isimli ilk öykü kitabıyla karşılaştırıldığında Yalçın Tosun’un, Peruk Gibi Hüzünlü’nün odağına aldığı insanlık hallerinin daha geniş bir kesime ait olduğunu düşünmek mümkün. Çocuklar yine var, ama yanı sıra akıl hastaları, yaşlılar, hayatlarındaki önemli bir adımı atmak üzere olup atamayan gençler, travestiler, eşcinseller, mutsuz kadınlar… Yaşlarındaki, cinsiyetlerindeki, toplumsal konumlarındaki çeşitliliğe karşın bu öykü kişilerinin hepsini hayatlarındaki önemli bir kırılma anında tanırız. Hepsi için bu an –önemli önemsiz– bir şeylerin raydan çıktığının, bir daha da oturmayacağının anlaşıldığı andır. Bir anlamda hayatlarının artık “tam” bir şey olamayacağının bu kritik anlarda billurlaştığı düşünülebilir. Bu nedenle kitabın son öyküsü olan “Madam Marini’nin Tamamlanmış Bir Resmi”ndeki metaforu öykülerin geneline teşmil etmekte sakınca yok. Güzel Sanatlar Fakültesinde modellik yapan yetmiş yaşındaki dul Madam Marini’nin dönem boyunca çizilen resimlerinin tamamlandığını göremeyecek olması çok manidar, çünkü ömrümüzün resmini tamamlanmış olarak görmemiz mümkün değil. Bu dediğim kaderci bir söz olarak algılanmamalı. Hayatlarımızın anlamını, kaderimizi vs görmemiz, bilmemiz imkânsız, demiyorum. Hayatlarımız boyunca o kadar çok, o kadar irili ufaklı kırılma yaşarız ki artık tamlığımızdan, bütünlüğümüzden söz etmek imkânsız hale gelir. Dolayısıyla hayatlarımız üzerine bütünlüklü büyük sözler söylemek yerine, kırılma anlarında oluşan çiziklerin birbirine bağlanmasıyla oluşan bir çizimden söz etmek çok daha anlamlı olur.

TAM OLMANIN İMKÂNSIZLIĞI

Yalçın Tosun’un öyküleri de bu işi görüyor. Kitap boyunca çizikler, kırıklar, sızılar sıralanıyor peş peşe. Çoğunlukla toplum tarafından “tam” bir birey olarak görülmeyenlerin, çocukların, kadınların, akıl hastalarının, yaşlıların, hâkim cinsiyet rollerinin dışında olanların hayatlarından anlar… Bu öykülerde (ve hayatta) kendisini onlardan saymayanlar da var elbette; bunun da bir yanılsama olduğunu seziyoruz Tosun’un öykülerinin satır aralarında. Onlar görüntüyü kurtarıyorlar ancak.

Peruk Gibi Hüzünlü’deki öykülerle ilgili son olarak şuna değinilebilir. Öykülerdeki kırılma anlarının çoğunu anlatıcılar sonradan hatırlayıp anlatıyorlar; yaşandıkları anlara pek tanıklık etmiyoruz. Hemen her öyküde anlatılan an ile yaşanan an arasındaki mesafe hissediliyor. Anlatıcıların o ânı tanımlarken kullandıkları kuşatıcı ve tumturaklı dil de yıllar boyunca o ânı düşünüp taşındıklarını gösteriyor. Belli ki anlatıcılar, tam da bizim hep yaptığımız gibi, bu zaman zarfında, hatta anlatırken, bir ölçüde o ânı yeniden kurmuşlar, kuruyorlar. Öykülerde bu mesafenin korunmuş olması, yaşadıklarımızla onları anlattığımız an arasındaki dolayımı da görünür kılıyor.

(Taraf Kitap‘ın 11 Kasım 2011 tarihli 10. sayısına yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yeraltında Göçmen Bir Böcek – Rawi Hage

Rawi Hage’ın Hamam Böceği adlı romanı hakkında

Mültecilik geçen yüzyılın sonlarında dünyanın başlıca sorunlarından biri haline gelmişti, bu yüzyılda daha da yaygın, daha da trajik bir hal aldı. Savaşlar, iç savaşlar ve bölgesel çatışmalar sürdükçe önümüzdeki dönmelerde de kitlesel nüfus hareketleri azalacağına artacağa benziyor. İnsanlar yaşayabilmek, hayatlarını sürdürebilmek uğruna dünyanın öbür ucuna gitmeyi göze aldıkları için artık dünyanın her yanı daha kozmopolit. Bütün dünyada değişmeyen bir şeyse, göçmenlerin, mültecilerin yerleşik olanlar tarafından her zaman suç işlemeye meyilli insanlar olarak görülmeleri, ikinci-üçüncü sınıf işlere layık görülüp her durumda horlanmaları. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinden Batı’ya göç etmek zorunda kalanlar için değişmez bir kader halini alıyor bu durum.

Batı’da son yıllarda öne çıkan edebiyatçılar arasında kendisi ya da ailesi Batı’ya şu ya da bu nedenle göç etmek zorunda kalmış üçüncü dünya kökenli yazarların sayısı hiç az değil. Bunun birkaç nedeni olsa gerek. Göçmenlerin edebiyatı bir direniş odağı olarak gördükleri için yazma uğraşına ciddiyetle eğiliyor olduklarını düşünebiliriz; bir başka neden de Batılı yazarların yapıtlarında öne çıkan kaygıların yanında, göçmen ya da göçmen kökenli yazarların yapıtlarındaki kaygıların insanlık durumlarına daha derinden değmesi olabilir. Bu ikisi dışında bir başka önemli neden de göçmen yazarların iki kültürde birden yaşamış olmanın avantajından yararlanmaları.

Rawi Hage de göçmen yazarlardan; çocukluk ve gençliğini iç savaş yıllarında Lübnan’da ve Kıbrıs’ta geçmiş, yirmi yaşında ABD’ye gitmiş, sonra Kanada’ya yerleşmiş. 2008’de Uluslararası Dublin IMPAC ödülünü kazanan ilk kitabı De Niro’nun Oyunu’nun (Everest Yayınları, 2010) ardında ikinci romanı Hamam Böceği de geçtiğimiz aylarda Türkçeye çevrildi. Hamam Böceği başlığı ve romanın anlatıcısının kendisini bir hamam böceği olarak görmesi/anlatması kaçınılmaz olarak ilk anda Kafka’yı anımsatıyor olsa da Hage’in yapıtını sadece Kafka bağlamında ele almak doğru olmaz. Kafka’dan çok Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ına gönderme var romanda. Hatırlanırsa, Yeraltından Notlar’ın başında da anlatıcı, “Evet baylar, dinlemek isteseniz de, istemeseniz de, neden bir böcek bile olamadığımı anlatmak istiyorum size. Önce gurur duyarak söyleyeyim ki, böcek olmayı birçok kez istedim,” diyerek başlar hikâyesini anlatmaya. Öte yandan Hamam Böceği’nin anlatıcısının sinizmi yirminci yüzyılın başka önemli yazarlarını, Celine’i, Genet’yi ve benzerlerini de andırıyor. Işıktan kaçıp durması, kendisini intihara sürükleyen şeyin “penceremden giren ve yatağıma, yüzüme vuran parlak ışıktı,” demesi de Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault’nun işlediği cinayetin gerekçesini andırıyor.

Hamam Böceği’nin anlatıcısını intihar girişiminin ardından yasa zoruyla gittiği psikiyatrın karşısında tanırız. Psikiyatrın klişelere düşkünlüğünden ve önyargılarından sıkılmıştır. Esas derdi Kanada’da olmaktır: “Neredeyim ben?” diye sorar, “Burada ne işim var benim? Nasıl oldu da kendimi sürekli titreyen, ürperen bir cesede hapsolmuş bir halde, tepeme durmaksızın ıslak pamuk yağdıran, buz gibi bir kentte yürürken buldum? Yetmezmiş gibi, karnım aç, meteliksizim ve kimsem, hiç kimsem yok.” Bir başka yerde de şöyle ifade eder sorununu: “Benim sorunum hayata karşı kayıtsız olmam değil, her nedense onun tarafından yok sayıldığımı hissetmemdi.” Kanada’da olmak kadar bu dünyada
olmaktan, böyle bir hayat sürdürmekten bıkmıştır.

Bu sözleri bir göçmenin gittiği ülkedeki yalnızlığı, kimsesizliği olarak görmek de mümkün, ama romanın ilerleyen sayfalarında başka insanlara da onun gözüyle bakıp onun gördüklerini gördüğümüzde sorunun çok daha büyük olduğunu kavrarız. Roman boyunca tanıdığımız Batılılar, psikiyatr kadın, üçüncü dünyadan gelenlere turistik ilgilerini esirgemeyen seçkinler, hatta Batıda tutunabilmiş üçüncü dünya kökenliler… herkes yaşanan bütün sıkıntıların aynı zamanda nedenidir. Hepsine öfke duymaktadır Hage’in kahramanı. Hepsiyle bir sürtüşme içerisindedir. Ama asıl sorun kendisiyle sürtüşmesidir. “Sanki bir başkasının ikiziydim” der bir yerde. Hayalindeki böcekle kendi durumu hakkındaki giriştiği tartışma da aslında yaşadığı iç çatışmanın ifadesidir. Bir yanı kendisine acımakta, yapıp durduğu her şeyin, var kalma mücadelesinin beyhudeliğini anlatmaktadır; öbür yanıysa bu yaptıklarının boyunduruk altına girmemek olduğunu, özgür seçimi olduğunu söyler. Böcek yanı daha gerçekçi, daha acımasızdır. Bütün nihilizminin yanında kadınlarla ilişkisindeki beğenilme dürtüsünü, kıskançlıklarını, kibrini hatırlatır.

Bütün bu zorlukların içerisindeyken kendisi gibi göçmen olan İranlı bir kadına, Şoreh’e âşık olur. Roman boyunca hem kendisinin hem de Şoreh’in ülkelerinde neler yaşayıp nasıl kaçtıklarını öğreniriz; kendi başından geçenleri psikiyatra anlatırken, Şoreh’inkileri de ondan dinlerken. Şoreh’in bir yakınının, Macit’in şu sözleri durumlarının temel nedeninin ifadesidir: “Biliyor musun, buralara sığınmak, daha iyi bir yaşama kavuşmak için geliyoruz, oysa bizi memleketimizden edenler de zaten burası gibi ülkeler.”

Hamam Böceği okurun merak duygusunu kışkırtarak ilerleyen sürükleyici bir roman, ama bir yandan da hem varoluşsal hem de toplumsal meselelerin tartışıldığı bir metin. Ne bu tartışmalar, ne de anlatıcının iç konuşmaları, kendine dönük analizleri ve dış dünyaya ilişkin çıkarımları romanın sürükleyiciliğini sekteye uğratmıyor. Olayların nereye varacağı sorusu da metnin düşünsel yanını gölgede bırakmıyor. Bunların dengesinin çok iyi kurulup korunduğu bir roman çıkıyor ortaya.

(Notos‘un Ekim-Kasım 2011 tarihli  30. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Umutsuz İç Savaş Gençleri – Rawi Hage

Rawi Hage’in De Niro’nun Oyunu adlı romanı hakkında

Yaz başında yayımlanan Bildiğin Gibi Değil / 90’lı Yıllarda Güneydoğu’da Çocuk Olmak’ın (Metis Yayınları) başlığı ve altbaşlığı kitabı gayet güzel tanımlıyor: Çocukluk ve ilkgençliklerini 90’lı yıllarda Güneydoğu’da geçirmiş olan kadınlar ve adamlar, Güneydoğu’da yaşanan kirli savaşın gündelik hayattaki görünümlerini, bizzat başlarına gelenler ve tanıklıkları üzerinden anlatıyor. Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın hazırladığı kitap 90’larda yaşananların gerçekten de bildiğimiz gibi olmadığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Kitapta anlatılanlar kadar, anlatanların ruh halleri de insanı etkiliyor. İçselleşmiş umutsuzluk, öfke, duygusuzlaşma gibi ruh halleri satır aralarından hissediliyor. Savaşın sadece ölümlere ve maddî yıkımlara neden olmadığını; insanların, ama özellikle çocukların ve gençlerin ruhsallıklarını da nasıl olumsuz etkilediğini bir kez daha görüyoruz.

Lübnan doğumlu Kanadalı yazar Rawi Hage’in anavatanındaki iç savaş sırasında geçen De Niro’nun Oyunu adlı romanı da benzer bir işlev görüyor, iç savaşın nasıl bir yıkıma neden olduğunu iki delikanlının hikâyeleri üzerinden aktarıyor. George ve Bessam isimli iki genç bunlar – De Niro, George’un lakabı. Beyrut’un Hıristiyan Arapların yaşadığı Doğu Yakasındadırlar; orada bulunmaları seçimleri değildir, doğumla edindikleri aidiyetleri nedeniyle oradadırlar. Roman boyunca bunun tek istisnası olarak Bessam’ın komünist amcasını tanırız, o Batı Yakası’nda, Müslümanların yanında savaşmayı yeğlemiştir.

Hage, Bessam’ın ağzından bu iki arkadaşın hallerini şöyle özetliyor romanın başında: “Sonra yeniden motosiklete atladık. Askeri marşların, hepsi de zaferini ilan eden bin radyo istasyonunun arasından ilerledik. Kadın savaşçıların kısa eteklerine baktık, kız öğrencilerin baldırlarının yanından geçtik. Amaçsız, hedefsizdik; dilenci ve hırsız, kıvırcık saçlı, yaka bağır açık, gömleklerinin kıvrık manşetlerine Malboro sokmuş, iki abazan Arap; okulu bırakmış, merhametsiz, tabancalı, açlıktan nefesi kokan, Amerikan malı bol paçalı kot pantolonlar giyen nihilistler.”

Milis ya da Mülteci

İyi iki arkadaş olmalarına karşın birbirlerinin kopyası değillerdir, aralarındaki farklılıklar da zamanla derinleşir. George önce bir kumarhanede çalışır, patronu Hıristiyan milislerin komutanı olduğu için bir zaman sonra milislere katılır. Bessam’ın savaşmaya niyeti yoktur, aklı fikri Beyrut’tan kaçıp kapağı Roma’ya atmaktadır. Orada ne yapacağını bilmemesine, kendisini bekleyen zorlukların farkında olmasına rağmen savaşın sürdüğü bir ülkede olmaktansa başka bir yerlerde mülteci hayatı sürmeyi yeğliyordur. Savaşın olduğu yerde bir gelecek olamayacağının farkındadır. Milis olup savaşmayı seçen George’un gözüyse savaşın ganimetlerindedir. Seçtikleri bu gelecekler dışında bir gelecek tasavvur etmeleri bile mümkün değildir savaş sürerken.

Her ikisinin de ideallerini gerçekleştirmek için paraya ihtiyacı vardır, bunun için birlikte kanundışı işler yaparlar.

Buradaki ‘kanundışı’ sözü lafın gelişi tabii. Önce George’un çalıştığı kumarhaneyi dolandırırlar; daha sonra George milislere katılıp savaşçı olmayı seçince Bessam’a yeni bir iş önerir. Batı Yakası’na gizlice yapılan içki satışına aracılık edecektir. Savaşan taraflar arasında gizlice de olsa ‘ticaret’ sürmektedir; düşman bazıları için tüketici ya da ticarî partner olmayı sürdürmektedir.

İç savaş yaşanan bir ülkede her türlü iktidarın zamanla elinde en çok silah ve asker olanlara geçtiğini, her türlü ilişkinin silah gücüyle şekillendiğini, savaşın kirinin savaşan, savaşmayan ülkedeki herkesin üzerine sıçradığını görüyoruz De Niro’nun Oyunu’nda. Böyle bir ortamda Bessam’ın (ve yaşıtlarının çoğunun) umutsuz, nihilist olması da kaçınılmazdır. Bu nihilist, vurdumduymaz ton roman boyunca hissediliyor. Gerek Beyrut’tayken gerek Beyrut’tan ayrıldıktan sonra Bessam pek çok kez ölümle burun buruna gelir. Onu koruyan, hayatta olmaya bir değer atfetmeyen nihilizmi olur çoğunlukla.

Savaş bir kez başladığında

Gerek iç savaşın kanlı sahnelerini (örneğin Sabra ve Şatilla baskınlarını) gerekse iç savaşın gündelik hayattaki yansımalarının gerçekçi tasvirlerini sunuyor olmasına karşın, De Niro’nun Oyunu sadece “Beyrut iç savaşını anlatan bir yapıt” olarak tanımlanacak bir roman değil. Avrupa’ya gidişiyle birlikte Bessam’ın sorunları sona ermez; Kavafis’in şiirindeki şehir gibi, bu savaş da onun arkasından gelecektir, yeni bir ülke bulamayacaktır.

Rawi Hage’in de Beyrut’tan genç yaşta kaçmış olması nedeniyle insanın aklına Bessam’ın hikâyesiyle onun hayatı arasında bir paralellik olup olmadığı sorusu geliyor. Montreal Review of Books’ta yapılan söyleşide de ilk olarak bu sorulmuş. Hage, Bessam’ın savaştan kaçma konusundaki kararlılığının kendisininkiyle aynı olduğunu, her şeyin anlamının yittiği, politika ve dine olan inancının kalmadığı, sürekli boşlukla yüz yüze gelip her şeyin amaç haline geldiği varoluşçu ruh halinin de o yaşlardaki kendi ruh haline yakın olduğunu belirtmiş. Hage, IMPAC Dublin ödülünü kazandığında yaptığı konuşmada da Lübnan’dan genç yaşta ayrılmanın kendisini sınırlardan ve bayraklardan tiksinen bir yaratığa dönüştürdüğünü vurgulamış. Belli ki Hage’in edebiyatı gücünü, yaşadıkları ve tanık olduklarının yanı sıra, bu yaşadıklarının ona kazandırdığı bu bakış açısından da alıyor.

Yöneticilerin savaştan çok büyük bir rahatlıkla söz ettikleri günlerden geçiyoruz. Belli ki savaşmamışlar, ama belli ki savaşın ne olduğunu anlatan romanlar da okumamışlar. Savaş hakkında bütün bildikleri tarih kitaplarındaki tanımlardan, efsanelerden, mitolojilerden ibaret.

AltÜst‘ün 3. sayısında (Eylül-Ekim 2011) yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap