An Uzar Ömür Olur – Yalçın Tosun

Yalçın Tosun’un Peruk Gibi Hüzünlü adlı öykü kitabı hakkında

Peruk Gibi Hüzünlü’deki öyküler an ile ömür arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. Art arda dizilen anlardan oluşur ömür dediğimiz şey, ama ömrümüzün bütününü –hayatımızı–düşündüğümüzde, bu anların hepsinin ağırlığının, yoğunluğunun bir olmadığını fark ederiz. Bazısının yoğunluğunu daha o anda fark ederiz, bazısının ise çok sonra, hatırlarken. İşte bu yoğun anların içerisinde sanki hayatımızın kodu, şifresi saklıymış gibi gelir bize. “Kader anı” sözünü günlük dilde yerli yersiz çok kullanırız, ama gerçekten de öyle anlar vardır ki sonradan kaderimizin billurlaştığını ya da cisimleştiğini düşünmemek elde değildir.

O anda bir şey olmuştur. Daha yaşarken bunun az ya da çok farkına varırız, öyle olmasa yıllar boyunca o anı niye hatırlayıp duralım. Bir şey olmuştur, ama olan bitenin ne olduğunu, o anın ışığının nereye düşüp neleri görünür kıldığını bilmemiz mümkün olmaz. Tosun’un “Yakup’un Bulduğu” adlı öyküsünde, kendisine verilen “yaşamındaki bir andan ya da herhangi bir anıdan” yola çıkarak bir senaryo yazma ödevi üzerinde çalışan Yakup’un hatırladığı an böyle bir andır: “Hafızasını zorlayarak o geceyi düşündü. Bir şeyler olmuştu o gece, yoksa neden hemen aklına gelsindi ki? Yaz rüzgârının ılık ılık esmesinden ya da yıldızların parlaklığından öte bir şeyler olmuş olmalı. Biri gelmiş ve o sessiz geceye dokunmuş, parmağının yaldızlı izini bırakıp gitmiş olmalı. Sonra gecenin ılık rüzgârı yaldızı uçurmuştur belki daha yukarılara.”

“Onat’ın Odası”nın anlatıcısı da böyle bir anı anlatır: “Hissediyordum, artık zamanı gelmişti. Ama neyin zamanıydı bu gelen, hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim şu ki o an, bir an için bile olsa her şey mümkün görünmüştü bana.” “Altın Günü”nde anlatılan da böyle bir andır. Evdeki yasağın ihlal edildiği o anda “küçük kıza göre artık her şey olabilir.” Zamanın yavaşladığı, yoğunlaştığı, hatta pıhtılaşıp yere döküldüğü bir andır bu. “Masumiyet”te ise iki ayrı âna tanık oluruz. İlki Alp’in doğum gününe davet etmediği öykü anlatıcısını kapıda gördüğü andır. O an büyüdüğünde Alp’in hayatını nasıl etkileyecektir, ileride hatırlayacak mıdır bilemeyiz, ama anlatıcı, “[Alp’in] beni gördüğünde yüzünde oluşan anlık değişimi hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum,” der. Bu öyküdeki ikinci kritik an ise anlatıcının Alp’i allak bullak eden ziyaretinin ardından eve döndükten sonra banyo aynasında kendini gördüğü andır. “Gözüm birden aynadaki çocuğun yüzüne takıldı. Hatları benimle tıpatıp aynıydı, ama bir o kadar da yabancıydı bana. (…) Aynadaki çocuk ben hariç her şeye benziyordu.” Havanın “ağır bir jöleymiş” gibi hissedildiği bir başka âna “Hantal Köpek”te rastlarız. Burada da önemli bir karar ânı gelmiş ve hızla geçip gitmiştir. Öykünün anlatıcısı sonradan o anda neler yapabileceğinden söz eder, neden yapmadığına ilişkin akıl yürütür. Ama öykünün ağırlık noktası öbür andadır, anlatıcının karar ânını kaçırmasının ardından “havanın yoğunlaştığı” sıralarda, “havanın jöle kıvamına gelmediği tek yön olan çıkış kapısına doğru” fırladığı an. “Tuhaf Adam”da ise anlatıcı çocuğun ablası elinde mavi çinko çaydanlıkla “mutfağın ortasında ne yapacağını unutmuşçasına kısa bir süre dur[ur.]” Bu kısa sürede anlatıcı, “mutfa[ğı] ablası[nın] gerçek yuvasıymış gibi hisse[der.]” “Bazı Köfteler”de de, “sonsuzluk kadar uzayan” bir öğle sonrasından söz ediliyor. Burada da an uzamıştır; küçük çocuğun yarım köfte ile bakıştığı o ânın ileride onu nasıl etkilemiş olduğundan hiç söz edilmese de, bu hüsran ânının izlerinin kalıcı olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz.

BİR GÖK BAKIMLIK ZAMANDA

Öykülerdeki bu gibi anlar uzuyor, yoğunlaşıyor, jöle halini alıyor, ama ne kadar sürüyor bilmiyoruz. Köfte ile çocuk kaç dakika, saat bakıştılar bilmiyoruz, ya da abla mutfakta kaç saniye, dakika boyunca öyle durdu vs. Bu anlar içerisinde sadece birinin süresi hakkında çok şiirsel bir ifade var: “Bir Gök Bakımlık” adlı öyküde, “Orada öyle dururken –bir gök bakımlık zaman geçti geçmedi– birden kaşlarını çattı (…) Aklına birden bir şey gelmişçesine, ani bir kırılmayla yere düşerek parçalandı yüzündeki tüm huzur,” deniliyor. Öyküdeki iki kadından “biraz deli” olanı, “yokuşlu sokağa doğru” baktığı ve “yorgun güneş[in] bulutların ardına gizlenip çıkarak o ânı taml[adığı]” sırada oluşturduğu huzurlu resmin birden bozulduğu andır bu. Öbür kadın bu resmin hem oluşmasına hem de bozulmasına tanık olmuştur. Biraz sonra onu bekleyen bir başka kritik an anlatılır: “Genç kız bir an nefes alamaz gibi olup durdu, otobüsün insanı boğan havasından mı yoksa kafasındaki bu sorulardan mı daha çok sıkılmıştı karar veremiyordu.” Bu kritik anda “bir süredir ayaklarının dibinde oluştuğunu duyumsadığı o derin, karanlık kuyu”nun yeniden farkına varmıştır.

Çocukluğa ve çocuklukta yaşanan kırılmalara odaklanan Anne, Baba ve Diğer Şeyler isimli ilk öykü kitabıyla karşılaştırıldığında Yalçın Tosun’un, Peruk Gibi Hüzünlü’nün odağına aldığı insanlık hallerinin daha geniş bir kesime ait olduğunu düşünmek mümkün. Çocuklar yine var, ama yanı sıra akıl hastaları, yaşlılar, hayatlarındaki önemli bir adımı atmak üzere olup atamayan gençler, travestiler, eşcinseller, mutsuz kadınlar… Yaşlarındaki, cinsiyetlerindeki, toplumsal konumlarındaki çeşitliliğe karşın bu öykü kişilerinin hepsini hayatlarındaki önemli bir kırılma anında tanırız. Hepsi için bu an –önemli önemsiz– bir şeylerin raydan çıktığının, bir daha da oturmayacağının anlaşıldığı andır. Bir anlamda hayatlarının artık “tam” bir şey olamayacağının bu kritik anlarda billurlaştığı düşünülebilir. Bu nedenle kitabın son öyküsü olan “Madam Marini’nin Tamamlanmış Bir Resmi”ndeki metaforu öykülerin geneline teşmil etmekte sakınca yok. Güzel Sanatlar Fakültesinde modellik yapan yetmiş yaşındaki dul Madam Marini’nin dönem boyunca çizilen resimlerinin tamamlandığını göremeyecek olması çok manidar, çünkü ömrümüzün resmini tamamlanmış olarak görmemiz mümkün değil. Bu dediğim kaderci bir söz olarak algılanmamalı. Hayatlarımızın anlamını, kaderimizi vs görmemiz, bilmemiz imkânsız, demiyorum. Hayatlarımız boyunca o kadar çok, o kadar irili ufaklı kırılma yaşarız ki artık tamlığımızdan, bütünlüğümüzden söz etmek imkânsız hale gelir. Dolayısıyla hayatlarımız üzerine bütünlüklü büyük sözler söylemek yerine, kırılma anlarında oluşan çiziklerin birbirine bağlanmasıyla oluşan bir çizimden söz etmek çok daha anlamlı olur.

TAM OLMANIN İMKÂNSIZLIĞI

Yalçın Tosun’un öyküleri de bu işi görüyor. Kitap boyunca çizikler, kırıklar, sızılar sıralanıyor peş peşe. Çoğunlukla toplum tarafından “tam” bir birey olarak görülmeyenlerin, çocukların, kadınların, akıl hastalarının, yaşlıların, hâkim cinsiyet rollerinin dışında olanların hayatlarından anlar… Bu öykülerde (ve hayatta) kendisini onlardan saymayanlar da var elbette; bunun da bir yanılsama olduğunu seziyoruz Tosun’un öykülerinin satır aralarında. Onlar görüntüyü kurtarıyorlar ancak.

Peruk Gibi Hüzünlü’deki öykülerle ilgili son olarak şuna değinilebilir. Öykülerdeki kırılma anlarının çoğunu anlatıcılar sonradan hatırlayıp anlatıyorlar; yaşandıkları anlara pek tanıklık etmiyoruz. Hemen her öyküde anlatılan an ile yaşanan an arasındaki mesafe hissediliyor. Anlatıcıların o ânı tanımlarken kullandıkları kuşatıcı ve tumturaklı dil de yıllar boyunca o ânı düşünüp taşındıklarını gösteriyor. Belli ki anlatıcılar, tam da bizim hep yaptığımız gibi, bu zaman zarfında, hatta anlatırken, bir ölçüde o ânı yeniden kurmuşlar, kuruyorlar. Öykülerde bu mesafenin korunmuş olması, yaşadıklarımızla onları anlattığımız an arasındaki dolayımı da görünür kılıyor.

(Taraf Kitap‘ın 11 Kasım 2011 tarihli 10. sayısına yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s