Monthly Archives: Ocak 2012

Av, Avcı ve Şiir – Sjon

Sjon’ün Mavi Tilki adlı romanı hakkında

Başrolünde Björk’ün oynadığı Karanlıkta Dans filminin şarkı sözlerini de yazmış olan İzlandalı edebiyatçı Sjon (Sigurjon Birgir Sigurosson) büyülü şiirsel bir hikâye anlatıyor Mavi Tilki’de. Bir tilki avıyla başlıyor roman. Mavi tilki hayli seyrek görülen ve çok değerli bir tür; avlanması da hiç kolay değil. Bu işin zorluğu romanın girişinde şöyle anlatılıyor: “Mavi tilkiler o kadar şeytanice benzerler ki taşa, büyülenir insan. Kışın onları yattıkları kayadan ayırmanın imkânı yoktur; hatta beyaz tilkileri seçmek bile daha kolaydır, çünkü onların illa ki gölgeleri düşer ya da daha sarımsı durur kar üstünde.”

Romanda tilki avının anlatıldığı bölümlerde bazen sayfada tek bir cümle var, bazı sayfalar da birkaç satırdan ibaret. Sjon, kısa, kesik ve şiirsel cümlelerle atmosferi duyururken sayfalardaki boşluklardan da yararlanıyor. Sayfalardaki boşlukların yarattığı tenhalığın romanda anlatılan iklimi ve doğa koşullarını andırdığı, en azından bunların yarattığı algımızı desteklediği söylenebilir. Bu ilk bölümde henüz avcıyı tanımıyoruz, ondan “adam” diye söz ediliyor. Av ve avcının yanı sıra ilk başta yaklaştığından, sonra da başladığından söz edilen kar fırtınası da romanın üçüncü karakteri gibi işlev görüyor. Tilkinin bir görünüp bir yok oluşu, avcının kendini ona göstermemek için avının gösterdiği özeni andırır bir özenle saklanışı, karın yağarken avcının görüşünü düşürüp, beyazlığıyla avı saklayışı, avcının işini önceleri zorlaştırırken sonradan onu kurtarışı; av, avcı ve kar arasında geçen bir roman okuyacağımız izlenimi uyandırıyor.

İkinci bölümde bambaşka iki insan çıkıyor karşımıza. Bir adam bir başka adamın evine geliyor. Avcıyla tamamen ilişkisiz değiller. Gelen kişinin avcının, Peder Baldur Skugasson’un “eblehi” Halfdan Atlanson olduğunu öğreniyoruz. Öbür adam da şifalı bitkiler uzmanı Fridrik B. Fridjonsson’dur. Halfdan, Fridrik’ten “kadının cesedini” almaya gelmiştir.

Roman kardaki izleri takip ediyormuşuz hissi uyandırarak ilerliyor. Anlatıcı bir yandan Fridrik’in Halfdan’la karşılaştığı günü anlatırken bir yandan da onun geçmişinden parçalar aktarıyor. Buraya nasıl geldiğini öğreniyoruz, bir yandan da Halfdan’ın cesedini almaya geldiği kadının kimin nesi olduğunu. Giderek parçalar birbirini tamamlıyor.

Üçüncü bölümde yeniden Peder Baldur’la karşılaşıyoruz, onu bıraktığımız yerde. Tilkiyi vurmuştur, ama silahın sesiyle tetiklenen bir çığ onu sürükleyip aşağılara atmıştır. Bu kez ava dönüşen Peder Baldur’un kendisidir ve doğa onu kovalamaktadır. Yaralanmış, karların içinde sıkışıp kalmıştır, ama ölmemiştir. Onun yaşam mücadelesine tanık olduğumuz bu bölümde bir yandan da Peder’i daha yakından tanırız. Anlatıcı bize Peder’in gördüğü sanrıları aktarır, bunlara yaralandığı için zayıflayan belleğindeki son kırıntılarla zihnini açık tutmaya çalışırken ağzından dökülen sayıklama benzeri sözler de eklenince Peder’in hayatından yeni izler çıkar karşımıza.

Romanın sonunda bütün parçalar yerlerini buluyor ve hikâyenin bütününü roman biterken, Fridrik’in bir ahbabına yazdığı mektupla öğreniyoruz. Roman boyunca neden anlatıldığını tam bilemediğimiz, ya da bize birbiriyle ilgisiz gelen anlatımlar böylece yerlerini buluyor. Bir macera ve gizem romanı izlenimi uyandıran Mavi Tilki’nin ahlaki temeli de ancak hikâyenin tamamını gördüğümüzde ortaya çıkıyor. Hayata saygı! Bir tilkinin olduğu kadar bir insanın hayatına da…

İki ana kahramanının Fridrik ve Peder Baldur’un kişiliklerinde iki zıt hayat görüşünün, ahlaki tutumun karşılaştığı bir roman Mavi Tilki. Doğa ve şiiri de katmak gerekir bunlara. İlk anda doğanın bu iki ahlaki tutumun çatışmasında taraf olmayacağını sanabiliriz, ama doğa basit bir fon gibi bu çatışmanın arka planında kalmıyor. Şiirle, dille birlikte taraf oluyor, hayattan, hayatın bütünlüğünden yana tutum alıyor.

Bir şairin kaleminden çıkan bu kısacık romanda sadece anlatılanlar ve üslup masalsı değil. Kurgunun bütünü ve doğanın da bir karakter gibi anlatıda yer alışıyla Mavi Tilki Kuzey ülkelerinden gelmiş bir masal tadı bırakıyor. Hem şiir, hem masal, hem de merakla okunacak sürükleyici bir macera.

İyi Kitap‘ın Ocak 2012 tarihli 35. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Gübre Çukurunun Üstünde Yatıp Marş Dinlemek – Heinrich Böll

Heinrich Böll’ün Yolcu Sparta’ya Varırsan Eğer adlı hikâye kitabı hakkında

Heinrich Böll’ün “X’teyken” adlı öyküsünün anlatıcısı, savaşa gitmek için tren beklerken karşılaşıp birlikte olduğu kadın ne düşündüğünü sorduğunda şu yanıtı verir : “Yetmiş yıl sonra bu odada kimin yatacağını, bu yarım metrekarede kimin oturacağını veya uzanacağını ve seninle benim hakkımda ne bileceğini düşünüyordum tam. Hiçbir şey bilmeyecek, (…) sadece savaşta olduğumuzu bilecek.” Savaşın her şeyin önüne geçtiğinin farkındadır bu genç adam. Savaş varsa başka bir şey yoktur! İnsanlık tarihinde savaşların olduğu yıllar sadece o savaşlarla anılır çoğunlukla; otuz yıl savaşlarıdır, bilmemne muharebeleridir – bu kadar. İnsan hayatları istatistiki bilgilere indirgenmiş; bir ülkeyi, kıtayı ya da gezegenenin tamamını sadece savaş kelimesi özetler hale gelmiştir. Hayatın önüne geçip geri kalan her şeyi önemsizleştiren savaşlar, insan öldürmenin, bir insanın hayatına son vermenin “meşru” sayıldığı dönemlerdir; daha ötesini söylemeye gerek var mı?

“Savaş” kelimesini siyasetin, iktidar mücadelesinin, yüce olduğu savunulan kimi değerlerin bir parçası, uzantısı gibi görüp, bir mimari projeden ya da bir yasa metninden söz edercesine rahatlıkla telaffuz edenler de var elbette. Savaşın ve insan öldürmenin meşru sayıldığı alana bir kere geçmişsek, dönüş yoktur zaten, gerisi teferruattır. Hatta savaşın kendisi bile asıl olduğuna inanılan başka şeylerin yanında bir teferruat halini alır. Savaşın yok ediciliği de böylece görünmezleşir, hayatın sonu değil, doğal bir parçası olduğu yanılsaması yaygınlaşır. Edebiyatın yapmaya çalıştığı ise tam tersine başka olgularda olduğu gibi savaşın üzerindeki görünmezlik pelerinlerini de kaldırmaktır.

HİÇLİĞE İNDİRGENMEK

Heinrich Böll’ün Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer başlıklı kitabında bir araya getirilen öykülerin savaşla ve savaşın görünmezleştirdiği hayatlarla –savaşan askerlerin ya da savaş meydanlarının dışında var kalma mücadelesi veren sivillerin hayatlarıyla– ilgili olduğu söylenebilir. Ancak bu şekilde ifade ettiğimizde Böll’ün öykülerinin gücünü ve önemini yeterince vurgulamış olmayız. Bu öyküler savaşa, savaş zamanına, savaşanlara ya da onları bekleyenlere ait anekdotlar aktardıkları için değil, bütün bunlara edebiyatın ışığını tutarak baktıkları için önemliler. Savaşların ve savaş bezirgânlarının göz boyayıcılıklarını alaşağı edebilmek için başka şeyler gerekiyor çünkü. Öbür türlüsü, yani sadece yaşantıların anlatılması kolaylıkla savaşın kapsama alanının içerisinde kalabiliyor; savaşı olağan bir olgu olarak gösteren mekanizma, savaşın yarattığı acıları da işine geldiğince kullanıyor. Savaşın barışa ulaşmak için kullanılabilecek bir yöntem olduğu yalanının yaygınlaşmasını mümkün kılan çoğu kez savaşın neden olduğu acıların bu şekilde kullanılmış olmasıdır biraz da. Nitekim son yıllarda yapılan büyük askeri operasyonların çoğunda, yeni bir savaşın, önceki savaş ve çatışmaların yol açtığı acılara son vermek için yeğlendiği iddiası, bir meşruluk kazanma çabası olarak pek çok kez ifade edildi, ediliyor.

Böll’ün öyküleri ise savaşların olumlu sonuç doğurmasının mümkün olmadığına dikkat çekiyor ve daha önemlisi, bunun neden böyle olduğunu hatırlatıyor: Çünkü savaş insanlarda anlam duygusuna zarar verir, hiçlik duygusunu artırarak insanların yaşama sevincini yok eder. Sadece savaş meydanlarında ölümlere, öldürmelere tanık olanlarda değil, savaş zamanlarında sivil olanlarda da. Savaş sonrasının anlatıldığı “İş İştir”adlı öyküde şunu görürüz örneğin. Savaş sırasında açılan duygusal yaraların asıl sızısı savaştan sonra hissediliyordur. İnsanlar kendileriyle birlikte “hiçliğin kurşun gibi kütlesini” de sürüklemektedirler. Dokuz yıl savaşmış olan anlatıcı, savaşın öncesi ile sonrası arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar:

“O zamanlar [savaştan önce] bir mesleğim olsun isterdim, tüccar olmaya çok hevesim vardı. Ama o zamanlar – bundan bahsetmenin ne anlamı var ki; artık tüccar olmak bile istemiyorum. En iyisi yatağa uzanıp hayal kurmak. O zaman bir köprüyü veya büyük bir binayı kaç yüz bin iş gününde yaptıklarını hesaplıyorum ve tek bir dakikada köprüyü veya binayı yıkabileceklerini düşünüyorum. Bunun için ne diye çalışmalı? (…) Sanırım yine bir kafe inşa edebilsinler diye taş taşırken ya da enkaz kaldırırken beni delirten bu.”

“Bacaklarımı onardılar ve bana oturarak yapabileceğim bir görev verdiler: Yeni köprünün üstünden geçen insanları sayıyorum,” cümleleriyle başlayan “Köprüde”nin anlatıcısı ise,  “yararlıklarını sayılarla kanıtlamaktan hoşlan[an], birkaç rakamın oluşturduğu bu anlamsız hiçlikle başları dön[en]” işverenlerinin her akşam ondan aldıkları istatistiklerle gelecek zamanı öngörmeye çalıştıklarını belirtir. Oysa her seferinde yanlıştır verdiği rakamlar. Çoğu kez keyfi nedenlerle rakamları değiştirmektedir, ama hoşlandığı kadın köprüden geçmişse onu hiçbir zaman katmamıştır çizelgeye. “Küçük sevgili[sinin] çarpmalara, bölmelere ve yüzde hesaplarındaki bir hiçliğe dönüşme[sine]” izin vermez. Bu kısacık öykü sadece savaşta yaralanmış bir askerin savaş sonrasındaki duygu dünyasını aktarmıyor, savaş zamanlarında uygulanan yöntemlerin –insanların birer rakama, bir tür hiçliğe indirgenmesinin– savaş bittikten sonra da değişmediğini duyuruyor.

KOYU BİR KASVET

Böll’ün öykülerine kasvetli bir atmosfer hâkim. Savaşla birlikte canlılığını yitirmiş şehirlerin, kasabaların anlatıldığı bu öykülerde birkaç cümle ile buraların ne durumda olduğunu okuduğumuzda metnin ve/veya kahramanların duygusu da geçiyor bize. “X’teyken” adlı öykünün anlatıcısı, “Üzerime dört bir yandan kasvet, koyu bir kasvet çöküyordu, insanların yüzlerini canlıların yüzleri gibi gösteren çok az ışık vardı,” diyor örneğin. Öykülerin çoğunda bu ışıksızlık (cansızlık olarak da okunabilir) dikkat çekiyor. Yaşadıkları yere döndüklerinde oraları tanıyamamalarının tek nedeni bombardımanlarla yıkılan binalar değil; başta kendi gözleri olmak üzere, insanlarda ve mekânlarda o eski can ışığı kalmadığı için yabancılık çekiyorlar. “Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer” adlı öyküde anlatıcı, döndüğü yeri “ölüler şehri müzesine” benzetip, “gözlerime tanıdık gelse de,” diyor, “hem önemsiz, hem yabancı bir dünyadan geçirmişler gibi soğuk ve önemsiz görünüyordu her şey.” Bir başka öykünün kahramanlarından Renée’nin sözleri de savaşın atmosferini anında hissettiriyor: “Artık dayanamıyorum, gübre çukurunun üstünde yatıp marş dinlemek beni hasta ediyor.”

“Mumlar Meryem Ana İçin” ise savaşın bir başka sonucuna odaklanıyor. Savaş her şeyin önüne geçerken ondan uzak durmak, her yeri kirletirken temiz kalmak pek de kolay değildir. Bu öykünün anlatıcısı ve eşi savaşta harap olan evlerinin önünde yanan bir kamyondan kurtardıkları ve sonradan kimsenin geri istemediği stearin (hayvan ve bitkiden elde edilen bir tür yağ) yığınından mumlar yapmışlardır. Adam bunları satmak için başka bir şehre gitmiş, ama alıcı adayı mumların nasıl imal edildiğinin öğrenince almaktan vazgeçmiştir. Bu şehirdeki kilisede günah çıkartan genç bir çifti seyrederken günah çıkartmasını gerektirecek bir günahı olmadığını düşünür önce, ama bir yandan da kendini kirli hissettiğini fark eder. Halini şöyle ifade eder: “Kendimi uzun süre açık havada kalmış bir damacana su gibi hissediyordum: Temiz, şöyle bir bakıldığında içinde görünen hiçbir şey yok: Kimse içine taş, pislik veya çöp atmamış, hali vakti yerinde bir evin holünde veya mahzeninde duruyor; (…) ama ne var ki bu suya elinizi soktuğunuzda herhangi bir şekil, bir kalıp almayan adeta hacimsiz bir şey, akıl almaz tiksinçlikte ince bir pislik parmaklarınızın arasından kayıp gidiyor.”

Savaşın kirinden uzak durmanın imkânsızlığını sadece bu öyküde değil, Böll’ün öykülerinin çoğunda hissediyoruz. Savaşların insanları sadece mağdur etmediğini, savaşın başlamasının ardından temiz kalmanın artık kimse için çok mümkün olmadığını görüyoruz. Savaş sonrasının anlatıldığı öykülerde bu kirin savaş zamanlarına özgü olmadığının altı ısrarla çiziliyor. Barış sandığımız şey çoğu zaman mütarekeden başka bir şey değil, insanların yüzlerini canlıların yüzleri gibi görmemize imkân veren ışığın olmadığı yer ve zamanda savaş sürüyor ve savaşın kiri bütün gezegeni kaplıyor.

Taraf Kitap, sayı: 12, 13 ocak 2012

Yorum bırakın

Filed under Kitap