Monthly Archives: Nisan 2012

Dipsiz Bir Kuyu Ağzı Gibi – Şenay Eroğlu Aksoy

Şenay Eroğlu Aksoy’un Evlerin Yüreği adlı öykü kitabı hakkında

Şenay Eroğlu Aksoy’un öykülerindeki kimi sesler ve görüntüler başka yerlerden yankı buluyor. Hatıralar harekete geçiyor örneğin. Süleyman, babasının resmini parçalara ayırdıktan sonra hatıralar ayaklanıp görüntüye giriyor. “Kalktı tam ortasından ayrılmış kafaya, parçalanmış kollara bastı, çamurun içine gömdü parçaları. Kırbaç şakladı. İçinin derinliklerinden çıkan ak güvercinler göğü doldurdu.” Bir başka öyküde, zaman değil mekândır genişleyen. Beraber olmak için bir hayat kadınıyla anlaşıp onunla tarlaya doğru yürüyen yaşlı adamı izlediğimiz sırada, görüntüye önce yakınlardaki inşaat girer, çevredeki köpeklerin sesleri duyulur; peşinden görüntü bütün şehri dolaşır. “Şehrin dört bir yanında evlerinde, ofislerinde, barlarda, kahvelerde oturan erkekler başlarını çevirip tarlaya baktılar. Başakların arasında yürüyen adamı ve kadını gördüler. Şehrin dört bir yanında kadınlar, dikkat kesilen erkeklerin baktığı yere döndürdüler başlarını. Başakların arasında yürüyen yaşlı adamı ve kadını gördüler. Bir süre bekleyip, ‘Nereye bakıyorsun?’ dediler. ‘Yok bi’ şey!’ dedi erkekler önleriyle oynarken.” “Şehir” adlı öyküdeyse sadece şehrin değil, belki de ülkenin her yanı giriyor görüntüye. Anlatıcı hastanede, babasının yanındadır, babasının yüzünde gördüğü şey dört bir tarafta, bütün şehirdedir; onları izleriz öykü boyunca; anlatıcının gözleri onun bütün görünümlerine dokunur.

Şenay Eroğlu Aksoy olaylar arasında bağ kuracak sözleri eksiltmiş öykülerinde. Öykülerin anlatıcıları, “O sırada şunları düşündüm, hatırladım, bunlar aklıma geldi, çağrıştı,” demiyorlar pek. İlk anda, aralarında bağlantı olmayan cümlelerin, görüntülerin dağınık bir zihni andırırcasına sıralandığı sanılabilir, oysa büsbütün bağsız olmadıkları anlaşılıyor – kiminde hemen birkaç cümle sonra, kiminde öykünün bitmesine yakın. Bazısında da daha okurken görüyoruz aralarındaki bağı. Şehrin dört bir yanında kadınla adamın yürüdüğü tarlaya bakan adamlarda olduğu gibi. Şiire yaklaşan bir üslup bu. Bir öykü kitabından söz ederken şiire atıfta bulunmak çoğu kez ağdalı bir dil ve duygusallık dozunun yüksekliğini çağrıştırabilir, Aksoy’un öykülerini şiire yakınlaştıransa bunlar değil, çağrışıma verilen önem ve metinlerdeki boşluklar. Öykü ile şiirin yakınlığını duyuran şeyler.

Çoğu zaman kendimizi her şeyden kopuk hisseder, bütünlüğümüzü yitirdiğimizden, parçalı hayatlar yaşadığımızdan şikâyet ederiz. Aksoy’un öyküleriyse başkalarıyla aramızdaki bağların sandığımızın aksine hepten yok olmadığını, olmayacak şeylerle aramızda kopmaz bağlar bulunduğunu düşündürüyor. Bu daha zorlayıcı aslında: Söze gelince karşı çıktığımız şeylerle aramızdaki bağı fark etmek, karşı çıktığımızı iddia ettiğimiz şeyleri farkında olmadan çoğalttığımızı, kötülükteki payımızı görmek. Belki de parçalanmışlığı, soyutlanmışlığı yeğleyeceğimiz bir durum bu. Evlerin Yüreği’ndeki öyküler böylesi bağların izini sürüyor, görmek istemeyeceğimiz bağların varlığını yakıcı biçimde hatırlatıyor.

Şenay Eroğlu Aksoy’un bazı öyküleri bildiğimiz yerlere, ülkelere ait değil, anlatılanlar da öyle, –gırtlakları delinen kadınlar, kayaları oyup yeraltına saklanan insanlar, ırmağa giren kadınların karşıdaki tepeye dizilmiş erkekler tarafından seçildiği bir ülke–; ama bu öyküler de bize uzak yakın çok şey hatırlatıyor. Bu tarzdaki öykülerde anlatıcı ile başkaları arasında çoğunlukla bir savaş var. Çok kolay “düşman” diyorlar birbirleri için, böyle anıyorlar öbürlerini. Öyleler de; öldürmeye, avlamaya kalkışıyorlar. Kendilerini yok etmeye azmetmiş avcılardan kaçıyorlar.

Öyküler ister bize tanıdık gelen yerlerde, ister bilmediğimiz yerlerde geçsin, Aksoy’un öyküleri “evlerin yüreğini görmenin acısını” duyuruyor. Bir zamanlar barınmak için icat edilmiş olabilir evler ama bugün bizi başkalarından ayırmaya yarıyor, daha fenası bir hâkimiyet alanı olarak görülüyor. Hükümdarının tebaasına istediğini yapabildiği, öbür ülkelerden yalıtık birer ülke halini almış durumdalar. Şöyle bir ev içi görüntüsüyle başlıyor “Evlerin Yüreği” isimli öykü: “Bir adam, hızlı adımlarla odayı arşınlıyordu. İri gövdesi, ürkmüş bir hayvan gibi kendine kapanmış birinin üzerine eğiliyor, elleri bir tırpan gibi duvardaki ışığı biçiyordu. Evin ormana bakan odalarından birinde, iki çocuğun sıska bedeni, rüzgârda bir yaprak gibi, titriyordu. Ellerini sımsıkı kulaklarına kapatmışlardı.” Öykünün anlatıcısı evin pencerelerinden görür bunları. Eve girdiğinde bu görüntü değişiverir, pencereden gördüğü evlerin yüreğinin halidir; içeri girmesiyle evden olmayan yabancıya sunulan yapmacık yüzünü kuşanmıştır ev.

Bu öyküde dışarıdakinin rastlantı eseri içerisini görmesini sağlayan pencereler başka zamanlarda, başka öykülerde içeridekilerin dışarıyı görmesine imkân sağlıyor. “Evlerin Yüreği”nin sonunda “dipsiz bir kuyu ağzı”na benzetilen “evlerin kapıları[nın]” aksine, pencerelerin başka bir özelliği dikkat çekiyor Aksoy’un öykülerinde. Çıkamadıkları, gönüllerince çıkamadıkları kapılar tutsaklığı duyururken, pencereler dışarısına ilişkin sunduğu kısmi görüntülerle hayallerini besliyor öykü kişilerinin, iç dünyalarını harekete geçiriyor. (Hayal gücünü harekete geçiren kısmi görüntüler; bunlarda genel olarak edebi bir tür olarak öykünün gücünü, etkisini, işleyişini andıran bir yan yok mu?) Ne var ki tam da bu yüzden pencereler onların en yaralanabilir, en kırılgan yanları aynı zamanda.

“Yeraltı” adlı öyküde pencereye her çıkışında sapanlarla kendisine taş yağdırılan anlatıcı, “Yeni bir ev kazmalıyım, yeraltına doğru,” diyor. Bu öykünün içinde yer alan masalda yeraltında yaşayanlardan şöyle söz ediliyor. “Dedik ya yeraltına inen kayalara, yeraltına inen evler oydular. Siz hayatı boyunca bir kez bile gizlenmek zorunda kalmayanlar, o evlerde yürüyemez, gizli geçitleri bulamazdınız.” “Sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemiş” bu insanların, “başkanları yoktu. Başları yok. Hiç para basmamışlardı.”
Dışarıdan gelen saldırının ne olduğunu ya da nasıl bir şey olduğunu da anlarız bu noktada. Başkanları olan, para basabilmiş bir şeydir saldıran, onların gizlenme ihtiyaçları olmamıştır hiç; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmemiştir. Buradan bakıldığında sadece kamusal bir güçten söz edilmediğini anlarız; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmeyenler sadece kamu gücünü elinde tutanlar değildir, kadınların karşısında erkeklerin, çocukların karşısında yetişkinlerin, güçlülerin, çoğunlukta olanların, hâkim pozisyonda olanların her zaman söz söyleme özgürlükleri vardır, saklanmadan, gizlenmeden ifade edebilecekleri. Evlerin Yüreği’nde daha çok ev içlerinde saklı kalan hal anlatılıyor: kadınların ve çocukların söz söyleyememe, gönüllerince davranamamalarının yarattığı yaralar ile buna cesaret etmiş olanların peşinden sürdürülen sürek avları.

Peki ya yeraltı? Şenay Eroğlu Aksoy’un ‘yeraltı’ ile kendi içimize dönmemizi, orada kendi evimizi inşa etmemizi önerdiğini söylemek aşırı bir yorum mu olur? Dipsiz bir kuyu ağzına benzeyen sadece evlerimiz mi?

Taraf Kitap‘ın 13 Nisan 2012 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Auster’ın Kış Günlüğü – Paul Auster

ImagePaul Auster’ın Kış Günlüğü adlı anı kitabı hakkında

Dünyaca ünlü Amerikalı yazar Paul Auster, ilk olarak Türkçede yayınlanan Kış Günlüğü adlı anı kitabını hayatındaki bir kapının kapanıp bir başkasının açıldığı günlerde yazdığını belirtiyor. Açılan kapıyı da, “Hayatının kışı” olarak tanımlıyor. Auster’ın geçtiğimiz yıl, altmış dört yaşındayken kaleme aldığı Kış Günlüğü bildiğimiz anı kitaplarından ilk olarak anlatıcısıyla ayrılıyor. Anı kitaplarında yazarların birinci tekil kişinin ağzından anlatmasına alışmışızdır. Auster ise ikinci tekil kişiyi yeğlemiş; kendi kendisine sesleniyor, anlatıyor, daha çok da hatırlatıyor. Metnin girişindeki şu cümle bu seçimin ardındaki niyete dair bir şeyler söylüyor gibi: “Anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.”

Anlıyoruz ki Auster’ın niyeti hayatı boyunca yapıp ettiklerini sıralamak değil – anı kitaplarının çoğu böyledir oysa. Kış Günlüğü’nde de olaylar, okul hikâyeleri, kazalar, hastalıklar, aşklar, evlilikler, kaybedilen yakınlar, çalışmaya ve işsizliğe dair hatırlananlar, dostlar, evler, şehirler var elbette; ama eksiksiz ve kronolojik olarak bu gibi yaşantıları sıralamaktan çok, yaşadıklarının yarattığı ya da içerdiği duyguların peşinden gitmiş Auster. Anlatan ile yaşayan arasında kurgusal bir ayrım yaratmayı bu duyguları biraz dışarıdan görüp anlatabilmek için yeğlemiş olmalı. Yaşadıklarını doğrudan kâğıda dökmek yerine, onların üzerinde yoğunlaşıp, neler olduğundan çok anlattığı olayın kendisinde nasıl bir duygu yarattığı sorusunun peşine düşüp ulaştığı sonuçları kaleme almış. Bu nedenle, “şunları yaşadım” demek yerine, “şunu yaşadın, bunu yaşarken şunları hissettin, bu olay sende şu duygusal tepkilere neden oldu” demeyi daha uygun bulmuş.

Auster hayatını düz bir çizgi şeklinde de kaleme almamış. Kitap boyunca kronolojik bir hat var elbette, ama sıklıkla anlattığı olayla benzeşen (duygudaş!) başka olaylara da sıçrayıp onları da anlatıyor. Örneğin küçük yaşta başına gelen bir kazayı anlatırken, daha ilerideki yaşlarında başına gelen benzer olayları da sıralıyor; denebilir ki bütün bir altmış dört yılı kaza parantezine alıp ortaya seriyor. Sergilenen kazalardan bütünlüklü bir sonuç çıkartmıyor olsa da bunları art arda okuyunca sadece bir yazarın ömrü boyunca başına gelenleri öğrenmiyoruz, ister istemez kaza/şans ve hayat üzerine bir şeyler düşünüyor, belki de kendi başımıza gelenleri, kendi hayatımızı da yoklamak durumda kalıyoruz.

Kış Günlüğü’nde oturduğu evlerin listesine hayli geniş bir yer ayırmış Paul Auster. Altmış dört yaşına kadar yirmi bir evde yaşamış; son oturduğu evde on sekiz yıl yaşadığı düşünülürse, kırk altı yaşına kadar sıkça mekân değiştirmek zorunda kalmış. “Yirmi farklı mola yeri, yirmi farklı konaklama” diyor. Evlerin hikâyesi aynı zamanda o evde oturduğu dönemlerin de hikâyesini sunuyor. Yaşadığı evin durumu o günlerdeki koşulları hakkında bilgi verdiği gibi, yaşama tarzı ve neler yaptığını anlatmasına da imkân tanıyor. Auster sıklıkla bir şeyler sıralıyor anılarında. Oturduğu evler olabileceği gibi sevdiği şekerlemeler de olabiliyor sıraladıkları. Çıktığı seyahatleri de sayıp döküyor uzun bir cümlede, altı yaşından sonra karşı cinsle kurduğu ilişkileri de. Bu sayıp dökmeler boyunca Auster’daki değişimi de görüyoruz, kimi zaman yaşadığı ülkede ve dünyadaki değişimi de.

Yaşananlar böylesine sıralanırken bazı anlarda yoğunlaşıyor anlatı. Zaman yavaşlıyor; Auster o ânı adeta yaşadığı ritimle aktarıyor. Bunlar hayatının kritik anları, üzerinde çok durduğu, yıllar boyu yeniden hatırladığı, hatırladıkça didiklediği, o andaki iç dünyasını zaman geçtikçe daha net görebildiği anlar. Auster’ın sıralayarak hızla anlattığı bölümlerde de, ağır çekime aldığı bu gibi anlarda da sadece kendi hayatına değil, hayata, hayatta olmaya, bu dünyada başımıza neler geldiğine, gelebileceğine, sonrasında bu yaşadıklarımızda bizde neler kaldığına odaklanıyor. İyi edebiyat yapıtları gibi; onlarda da sadece o romanın, o hikâyenin kahramanının yapıp ettiklerini değil, kendimizi ve başkalarını da düşünmeden edemeyiz. Kitabı kapattığımızda sadece rastgele birinin hikâyesini değil, hayata dair bir şeyleri okumuş olduğumuz sezeriz.

İyi Kitap‘ın Nisan 2012 tarihli 38. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Genel

Hayat Apartımanı’nın Katlarında – Mehmet Fırat Pürselim

ImageMehmet Fırat Pürselim’in Hayat Apartımanı adlı öykü kitabı hakkında

Hayat Apartımanı Mehmet Fırat Pürselim’in ilk öykü kitabı. İlk kitabını otuzlarının ortasında yayınlamış olsa da, Pürselim edebiyat dergilerini ve ödüllerini takip edenler için yeni bir isim değil. Nitekim, öykülerin sonuna eklenen tarihlerden bu öykülerin 1999-2010 arasında kaleme alındığı anlaşılıyor. Öykü kitaplarında, âdettendir, ad olarak genellikle öykülerden birinin ismi seçilir. Pürselim de öyle yapmış, ama öykülerin tamamı okunduğunda bu ismin rastgele seçilmediği anlaşılıyor. Hayatla ilgili aklımıza takılan farklı soruları hatırlatıyor Pürselim’in öyküleri.
Hayatının şaheserini yapmak için yıllarını veren bir saatçinin öyküsü örneğin, “Bir insan hayatını neye adamalı?” sorusunun peşinden gidiyor. Aynı şekilde hayatlarımızdaki kritik seçimleri nasıl yaptığımız sorusu ya da bu seçimlerin sonuçları gibi konulara odaklanmış öyküler de var kitapta. Pişmanlıklar da önemli bir yer tutuyor Pürselim’in öykülerinde. Pişmanlık, insanın dönüp geçmişe baktığında, hayatının izlediği yolu sonradan edindiği deneyimlerin ışığında tarttığında kapıldığı bir duygudur. Aynı biçimde, hayattaki trajik rastlantıların ve şaşırtıcı paralelliklerin peşinden gitmek ya da bunları anlayabilmek için de edebiyatı bir arayış olarak görmüş olmalı Pürselim.
HAYAT HİKÂYELERİ
Öyküleri kısa anlara ilişkin değil Pürselim’in. O klasik tanımın dışında aramış yazar öyküyü – ‘bir ânın anlatımı’ndan çok hayatların, ömürlerin içerisinde. Çoğu kez aylar, yıllar geçiyor öyküler ilerlerken. Kuşkusuz, anlatıcının odaklandığı kısa anlar da var bu öykülerde, ama bu kısa anların öncesinde neler olduğunu, öykü kişilerinin odaklanılan o âna gelene kadarki hayat hikâyelerinin belli başlı olaylarını da öğreniyoruz. Öykülerin gerilimi bunu gereksiniyor. Öykü kişilerinin kimi özellikleri, özlemleri, düşleri, duyduğu yoksunluklar, geçen yılların onda bıraktığı tortular vs odaklanılan andaki gerilimi, duyguyu daha açık seçik kavramamızı sağlıyor. Böyle bir kurguyu yeğliyor Pürselim öykülerinde; boşluk bırakmıyor pek. Neler olup bittiğine ilişkin belirsiz noktalar bırakıp okurun bu noktaları kendince görmeye çalışması yerine, ilelebet belirsiz kalacak soruları hatırlatıyor öyküleriyle. Geride kalmış yılları düşündüğümüzde aklımızın bir köşesine takılıp kalan, “Başka türlü olabilir miydi?”ya da “Neden yaşıyoruz?” gibi soruları…
Hayat Apartımanı’nda dikkat çeken bir yan da kişi ve mekân çeşitliliği. Maden işçisi, saatçi, demiryolu görevlisi, piyango bileti satıcısı, cellat, yazar ya da Afrikalı bir kadın olabiliyor öykü kişisi. Hatta bir gemi ya da bir bina da olabiliyor. Sonuçta hayatlarımızda mekânlar ve nesneler de önemli bir yer tutuyor ve hayatlarımıza onların (kurgusal) tanıklığıyla bakmanın da ilgi çekici bir yanı var. İnsanların bir hayli hareketli olduğu günümüz toplumlarında binalar ve mekânlar nispeten daha sabit durumdalar. İnsanlar geçip gittiklerinde hikâyeleri de onlarla gitmiyor her seferinde, kalıyorlar; en azından hikâyelerinden parçalar kalıyor. Bu hikâyelerden kalan parçaları onların yerlerine gelenler ya da gitmeyip kalanlar yaşıyor, sürdürüyor, kendi hikâyelerine katıyor, ekliyorlar.
BİREYSEL VE TOPLUMSAL ACILAR
Hayat Apartımanı’nın katlarında insanların insanlara çektirdikleri türlü çeşit acının öyküleri anlatılıyor. Bireysel acılar kadar toplumsal acılar da… Kadınların gördüğü zulüm, haksızlık ya da azınlıkta ve güçsüz olanların başlarına gelenler. Hayat Apartımanı’nda oturmak o denli keyifli bir şey değil, aksine hayli çileli. Edebiyat da insanları eğlendirmek için değildir zaten, görür gibi olup başımızı çevirdiğimiz ya da bizim görmememiz için bir dolu dolap çevrilen acıların, zulümlerin başkalarının hayatları olduğunu bize hatırlatmak için de yazılır öyküler.

İyi Kitap‘ın Mart 2012 tarihli 37. sayısında yayınlanmıştır

Yorum bırakın

Filed under Genel