Dipsiz Bir Kuyu Ağzı Gibi – Şenay Eroğlu Aksoy

Şenay Eroğlu Aksoy’un Evlerin Yüreği adlı öykü kitabı hakkında

Şenay Eroğlu Aksoy’un öykülerindeki kimi sesler ve görüntüler başka yerlerden yankı buluyor. Hatıralar harekete geçiyor örneğin. Süleyman, babasının resmini parçalara ayırdıktan sonra hatıralar ayaklanıp görüntüye giriyor. “Kalktı tam ortasından ayrılmış kafaya, parçalanmış kollara bastı, çamurun içine gömdü parçaları. Kırbaç şakladı. İçinin derinliklerinden çıkan ak güvercinler göğü doldurdu.” Bir başka öyküde, zaman değil mekândır genişleyen. Beraber olmak için bir hayat kadınıyla anlaşıp onunla tarlaya doğru yürüyen yaşlı adamı izlediğimiz sırada, görüntüye önce yakınlardaki inşaat girer, çevredeki köpeklerin sesleri duyulur; peşinden görüntü bütün şehri dolaşır. “Şehrin dört bir yanında evlerinde, ofislerinde, barlarda, kahvelerde oturan erkekler başlarını çevirip tarlaya baktılar. Başakların arasında yürüyen adamı ve kadını gördüler. Şehrin dört bir yanında kadınlar, dikkat kesilen erkeklerin baktığı yere döndürdüler başlarını. Başakların arasında yürüyen yaşlı adamı ve kadını gördüler. Bir süre bekleyip, ‘Nereye bakıyorsun?’ dediler. ‘Yok bi’ şey!’ dedi erkekler önleriyle oynarken.” “Şehir” adlı öyküdeyse sadece şehrin değil, belki de ülkenin her yanı giriyor görüntüye. Anlatıcı hastanede, babasının yanındadır, babasının yüzünde gördüğü şey dört bir tarafta, bütün şehirdedir; onları izleriz öykü boyunca; anlatıcının gözleri onun bütün görünümlerine dokunur.

Şenay Eroğlu Aksoy olaylar arasında bağ kuracak sözleri eksiltmiş öykülerinde. Öykülerin anlatıcıları, “O sırada şunları düşündüm, hatırladım, bunlar aklıma geldi, çağrıştı,” demiyorlar pek. İlk anda, aralarında bağlantı olmayan cümlelerin, görüntülerin dağınık bir zihni andırırcasına sıralandığı sanılabilir, oysa büsbütün bağsız olmadıkları anlaşılıyor – kiminde hemen birkaç cümle sonra, kiminde öykünün bitmesine yakın. Bazısında da daha okurken görüyoruz aralarındaki bağı. Şehrin dört bir yanında kadınla adamın yürüdüğü tarlaya bakan adamlarda olduğu gibi. Şiire yaklaşan bir üslup bu. Bir öykü kitabından söz ederken şiire atıfta bulunmak çoğu kez ağdalı bir dil ve duygusallık dozunun yüksekliğini çağrıştırabilir, Aksoy’un öykülerini şiire yakınlaştıransa bunlar değil, çağrışıma verilen önem ve metinlerdeki boşluklar. Öykü ile şiirin yakınlığını duyuran şeyler.

Çoğu zaman kendimizi her şeyden kopuk hisseder, bütünlüğümüzü yitirdiğimizden, parçalı hayatlar yaşadığımızdan şikâyet ederiz. Aksoy’un öyküleriyse başkalarıyla aramızdaki bağların sandığımızın aksine hepten yok olmadığını, olmayacak şeylerle aramızda kopmaz bağlar bulunduğunu düşündürüyor. Bu daha zorlayıcı aslında: Söze gelince karşı çıktığımız şeylerle aramızdaki bağı fark etmek, karşı çıktığımızı iddia ettiğimiz şeyleri farkında olmadan çoğalttığımızı, kötülükteki payımızı görmek. Belki de parçalanmışlığı, soyutlanmışlığı yeğleyeceğimiz bir durum bu. Evlerin Yüreği’ndeki öyküler böylesi bağların izini sürüyor, görmek istemeyeceğimiz bağların varlığını yakıcı biçimde hatırlatıyor.

Şenay Eroğlu Aksoy’un bazı öyküleri bildiğimiz yerlere, ülkelere ait değil, anlatılanlar da öyle, –gırtlakları delinen kadınlar, kayaları oyup yeraltına saklanan insanlar, ırmağa giren kadınların karşıdaki tepeye dizilmiş erkekler tarafından seçildiği bir ülke–; ama bu öyküler de bize uzak yakın çok şey hatırlatıyor. Bu tarzdaki öykülerde anlatıcı ile başkaları arasında çoğunlukla bir savaş var. Çok kolay “düşman” diyorlar birbirleri için, böyle anıyorlar öbürlerini. Öyleler de; öldürmeye, avlamaya kalkışıyorlar. Kendilerini yok etmeye azmetmiş avcılardan kaçıyorlar.

Öyküler ister bize tanıdık gelen yerlerde, ister bilmediğimiz yerlerde geçsin, Aksoy’un öyküleri “evlerin yüreğini görmenin acısını” duyuruyor. Bir zamanlar barınmak için icat edilmiş olabilir evler ama bugün bizi başkalarından ayırmaya yarıyor, daha fenası bir hâkimiyet alanı olarak görülüyor. Hükümdarının tebaasına istediğini yapabildiği, öbür ülkelerden yalıtık birer ülke halini almış durumdalar. Şöyle bir ev içi görüntüsüyle başlıyor “Evlerin Yüreği” isimli öykü: “Bir adam, hızlı adımlarla odayı arşınlıyordu. İri gövdesi, ürkmüş bir hayvan gibi kendine kapanmış birinin üzerine eğiliyor, elleri bir tırpan gibi duvardaki ışığı biçiyordu. Evin ormana bakan odalarından birinde, iki çocuğun sıska bedeni, rüzgârda bir yaprak gibi, titriyordu. Ellerini sımsıkı kulaklarına kapatmışlardı.” Öykünün anlatıcısı evin pencerelerinden görür bunları. Eve girdiğinde bu görüntü değişiverir, pencereden gördüğü evlerin yüreğinin halidir; içeri girmesiyle evden olmayan yabancıya sunulan yapmacık yüzünü kuşanmıştır ev.

Bu öyküde dışarıdakinin rastlantı eseri içerisini görmesini sağlayan pencereler başka zamanlarda, başka öykülerde içeridekilerin dışarıyı görmesine imkân sağlıyor. “Evlerin Yüreği”nin sonunda “dipsiz bir kuyu ağzı”na benzetilen “evlerin kapıları[nın]” aksine, pencerelerin başka bir özelliği dikkat çekiyor Aksoy’un öykülerinde. Çıkamadıkları, gönüllerince çıkamadıkları kapılar tutsaklığı duyururken, pencereler dışarısına ilişkin sunduğu kısmi görüntülerle hayallerini besliyor öykü kişilerinin, iç dünyalarını harekete geçiriyor. (Hayal gücünü harekete geçiren kısmi görüntüler; bunlarda genel olarak edebi bir tür olarak öykünün gücünü, etkisini, işleyişini andıran bir yan yok mu?) Ne var ki tam da bu yüzden pencereler onların en yaralanabilir, en kırılgan yanları aynı zamanda.

“Yeraltı” adlı öyküde pencereye her çıkışında sapanlarla kendisine taş yağdırılan anlatıcı, “Yeni bir ev kazmalıyım, yeraltına doğru,” diyor. Bu öykünün içinde yer alan masalda yeraltında yaşayanlardan şöyle söz ediliyor. “Dedik ya yeraltına inen kayalara, yeraltına inen evler oydular. Siz hayatı boyunca bir kez bile gizlenmek zorunda kalmayanlar, o evlerde yürüyemez, gizli geçitleri bulamazdınız.” “Sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemiş” bu insanların, “başkanları yoktu. Başları yok. Hiç para basmamışlardı.”
Dışarıdan gelen saldırının ne olduğunu ya da nasıl bir şey olduğunu da anlarız bu noktada. Başkanları olan, para basabilmiş bir şeydir saldıran, onların gizlenme ihtiyaçları olmamıştır hiç; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmemiştir. Buradan bakıldığında sadece kamusal bir güçten söz edilmediğini anlarız; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmeyenler sadece kamu gücünü elinde tutanlar değildir, kadınların karşısında erkeklerin, çocukların karşısında yetişkinlerin, güçlülerin, çoğunlukta olanların, hâkim pozisyonda olanların her zaman söz söyleme özgürlükleri vardır, saklanmadan, gizlenmeden ifade edebilecekleri. Evlerin Yüreği’nde daha çok ev içlerinde saklı kalan hal anlatılıyor: kadınların ve çocukların söz söyleyememe, gönüllerince davranamamalarının yarattığı yaralar ile buna cesaret etmiş olanların peşinden sürdürülen sürek avları.

Peki ya yeraltı? Şenay Eroğlu Aksoy’un ‘yeraltı’ ile kendi içimize dönmemizi, orada kendi evimizi inşa etmemizi önerdiğini söylemek aşırı bir yorum mu olur? Dipsiz bir kuyu ağzına benzeyen sadece evlerimiz mi?

Taraf Kitap‘ın 13 Nisan 2012 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s