Monthly Archives: Mayıs 2012

Umutsuz Gelecek Planları – Zehra Çiğdem

ImageZehra Çiğdem’in Eli İşte Gözü Aşkta isimli romanı hakkında

Olayların bir işyeri çevresinde geliştiği ya da işyerinin mekân olarak edebi bir metnin kahramanları arasındaki bağı sağladığı hikâye ve roman hayli az yazılıyor günümüzde. Özellikle beyaz yakalı çalışanları işyerlerinden çok gece hayatları ya da iş dışındaki saatlerde yapıp ettikleriyle görüp tanıyoruz. Bu durumun edebiyatın bir boş zaman faaliyeti olarak algılanmasıyla bir ilişkisi var mı bilinmez; ama mesai saatlerinin ve mesaide olan bitenlerin edebiyatın ilgi alanına pek girmediği açık. Emekleriyle geçinen roman ya da hikâye kişilerinin iş yerlerine seyrek olarak girsek bile orada uzun süre kalmıyoruz, hele ki işyerlerinin söz ettiğim anlamda olayların geliştiği bir mekân olmak gibi bir işlevi pek yok.

Zehra Çiğdem’in Eli İşte Gözü Aşkta isimli romanında ise, son dönemde yazılan roman ve hikâyelerden farklı olarak, işyeri önemli bir yer tutuyor. Roman kişilerinin büyük bölümü aynı işyerinde çalışıyorlar. Büyükçe bir hukuk bürosunda çalışan üç genç avukat, Ulaş, Özge ve İhsan romanın başkahramanları. Onların patronları olan karı kocayı, Mehmet Bey ve Emine Hanım’ı da roman ilerledikçe yakından görüp tanıyoruz, hatta büronun öbür çalışanlarını da – romanın olay örgüsüne katıldıkları, genç avukatlarla patronlarının hayatlarına değdikleri ölçüde “işveli sekreter” ve “emektar Hayriye Hanım” hakkında da bir şeyler öğreniyoruz.

Bu hukuk bürosu her ne kadar roman kahramanlarının birbirleriyle karşılaştıkları yer olsa, hatta romanın gerilimini doğuran olay bu işyerinde gerçekleşse de, Eli İşte Gözü Aşkta’da anlatılanları sadece o işyerine ya da hukuk bürolarına özgü görmemek gerekir. Birbirleriyle hem benzeşen hem de pek çok noktada ayrılan bu genç avukatların hayatları, beklentileri, sıkışmışlıkları, kendilerini avutmak, oyalamak için seçtikleri şeyler mesleklerinin ve yaş gruplarının ötesinde, yaygın ve bildik bir hayat tarzını gözler önüne seriyor. Romanın isminin ima ettikleri önemli bu noktada. Evet, işi gücü olan insanlar var bu romanda, ama henüz iş hayatlarının başlarındalar, aşk da onlar için işleri kadar önemli; evlenip çoluğa çocuğa karışıp duygu dünyalarını dondurmamışlar. Başka bir deyişle, meslekleri var, çalışıyorlar ama ileride ne olacakları, nerede çalışacakları belirsiz; aynı şekilde ilişkileri var, ama ileride hayatlarını bu kişilerle sürdürecek değiller. Geleceğe dönük kariyer ve aile planlarını hayata geçirmemiş durumdalar; bu yönde bir şeyler yapabildiklerini söylemek bile kolay değil. Bir geçiş dönemindeler, kendilerini nasıl bir gelecek beklediği konusunda öngörüleri var, kimi zaman umut dolular, kimi zamansa yılgınlık ve bıkkınlık kaplıyor içlerini. Çoğu zaman geleceği düşünmek yerine günü geçirmeyi yeğliyorlar. Özge için söylenenler, öbürleri de için de az ya da çok geçerli sayılabilir: “Tek şansı hazları çoğaltıp, birini ötekinin üstüne bindirip bu niceliksel mutluluktan yorgun düşerek düştüğü yerde uykuya dalmaktı.”

İhsan bu konuda Ulaş ve Özge’den farklı, onun gelecek planları daha net, adımlarını daha sağlam atmaya çalışıyor; ama onun gelecek planları da başkalarının, örneğin patronu Mehmet Bey’in şimdisinden pek bir farklı değil. Bunun İhsan’a ait bir şey olduğunu söylemek zor – genel, çoklarınca kabul edilebilir bir gelecek projesini hayata geçirmenin peşinde. Ulaş öbürlerinden daha entelektüel, iş arkadaşlarıyla karşılaştırıldığında okumuş-yazmış bir aileden geliyor. Bu durum onun gelecekle ilgili kaygılarını ortadan kaldırmıyor olsa da, en azından bu kaygılarla baş etmek için daha sinik olmak gibi bir şansı var. Özge, kadın olması ve zamanın geçip gitmesinin onun için öbürlerine kıyasla daha olumsuz sonuçlar doğurma olasılığı nedeniyle belki de en umutsuzları. Nitekim öbür ikisinin geleceklerini kurtarmak için yaptıkları plan onun canını daha çok acıtacaktır.

GÜNDELİK HAYATTAN AYRINTILAR VE İRONİ

Eli İşte Gözü Aşkta roman kişilerinin gündelik hayatlarındaki ayrıntılar üzerinden ilerliyor. Ne yiyip ne içtiklerini, nasıl yerlerde yaşadıklarını, kimlerle yatıp kalktıklarını, okuyorlarsa neler okuduklarını, televizyonda gözlerine çarpan görüntülerin onlara neler çağrıştırdığını, popüler imgelere, kişilere nasıl tepkiler verdiklerini ufak, ilk anda önemsiz gibi görünen ayrıntılar üzerinden öğreniyoruz. Zihinlerinde güncel ya da popüler olandan siyasi olana, oradan medyatik olana vs nasıl hızla zıpladıklarına tanık oluyoruz. Hoşlandıkları ya da beraber olmak istedikleri insanlara karşı neler hissettikleri de uzun uzadıya anlatılmıyor; bu gibi konularda anlatıcının bildikleri çoğu kez kahramanların bildikleri kadar ve onlar da çok şey bilmiyorlar. Kendilerini bir akışa bırakmış gibiler, bu akışın içerisinde kendilerini, hayatlarını sorgulamaya kalkışsalar da, bunu uzun boylu sürdürmüyorlar. Geçmişleri hakkındaki kimi ayrıntıları da çoğunlukla bir şeyler hatırladıklarında, o an hatırladıkları kadarıyla öğreniyoruz. Çok farklı yerlerden gelip aynı işyerinde buluşmuş, farklı kişilik ve gelecek beklentilerine rağmen benzer bir umutsuzluk içerisinde ayakta kalmaya çalıştıkları söylenebilir.

Zehra Çiğdem’in romanın gerilimi oluşturmak için seçtiği olay da çalışma hayatıyla ilgili. Bu gerilim aynı zamanda ahlaki bir tutuma da işaret ediyor. Ulaş’ın işiyle ilgili bir ihmalinin neden olacağı zararları önlemek için patronunun kendisinden istediklerini mi yapacağı, yoksa aklına yatan bir başka çözümü mü seçeceği sorusu, bu iki seçim arasında ne kadar fark olduğu gibi ahlaki bir soruyu da yanında getiriyor. Her iki durumda da Ulaş’ın yapacaklarının hukuki ve ahlaki olduğunu iddia etmenin mümkün olmadığını belirtmek gerek. Ulaş’ın seçimiyle sadece bu gerilim çözülmüyor, baştan itibaren birbiriyle ilgisi olmadığı düşünülebilecek kimi ayrıntılar da birbirine bağlanıyor.

Ulaş’la Özge’nin ortak bir yönleri daha var: Gerek iç dünyalarına döndüklerinde, gerekse dışarıda dikkatlerini çeken olgu ya da durumları anlamlandırmaya çalışırken ironik bir bakıştan güç alıyorlar. İçe döndüklerinde kimi zaman canlarını yaksa da, gördükleriyle ya da görmeyi umarken göremedikleriyle baş etmelerine bu ironi yardımcı oluyor. Roman daha çok Ulaş’ın ve Özge’nin gözünden ilerlediği için metnin geneline yayılan bir ironiden de söz edilebilir. Bu ikisinin roman boyunca tuhaf ayrıntıların, şaşkınlık ya da panik anlarında ağızdan çıkıveren saçma sözlerin, nedensizce bir araya getirilmiş şeyler arasındaki olası ilişkilerin peşinden giden akıl yürütmeleri, saçmalıkları, tuhaflıkları nasıl normal ve olağan karşılandığımızın da bir ifadesi. Onların bakışlarındaki ironi ve abartı saçmanın üzerindeki olağanlık örtüsünü sıyırıyor.
Başka zamanlarda kendileri gibi olmayanlara, özellikle kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı (hınç duydukları zamanlarda kendilerinden yukarıda gördüklerine karşı da elbette) alaycı bakışları kıyıcı bir ton kazanıyor olmalı, romanda bunun örnekleri de var; ama içinde bulundukları kişisel kriz zamanlarında daha çok kendilerine yönelmişken tanıyoruz onları. Böyle anlarda ironi saldırı değil savunma işlevi görüyor.
Öte yandan sadece hâkimleri, avukatları, adliye personeli ve yargılamalarıyla bütün bir hukuk dünyasının değil; düzenin türlü çeşit nimetinden yararlananlardaki düzene muhalefet iddialarının, toplumsal hayatın her alanını bir ağ gibi sarmış küçücük hesapların, kadın-erkek ilişkilerinde üstlenilen rollerin, kesilen poz ve ahkâmların da payına çok şey düşüyor bu ironiden.

Taraf Kitap‘ın 11 Mayıs 2012 tarihli 16. sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Edebiyat ve Hayat İlişkisi – David Toscana

ImageDavid Toscana’nın Son Okur isimli romanı hakkında

Meksikalı yazar David Toscana’nın Son Okur adlı romanının girişine çevirmen Pınar Savaş’ın koyduğu çok yerinde bir uyarı notu var. Toscana’nın, birçok noktalama işaretini, özellikle de konuşma çizgisi ya da tırnakları kullanmayarak, kitabın kişileri arasında geçen diyalogları cümlelere yedirdiği belirtiliyor bu notta. Yazarın bu seçimi romanın doğasından kaynaklanıyor; bu seçimin sonucunda üslup aynı zamanda romanın içeriğini de etkileyen bir hal alıyor.

Edebiyatla hayatın nerede kesiştiği, nerede çeliştiği, nasıl bir ilişkileri olduğu gibi soruların peşinden giden bir metin olarak değerlendirmek mümkün Son Okur’u. Metinde sözü edilen kitaplardan yapılan alıntılar ve bu kitaplardaki kimi diyaloglar Son Okur’un kahramanlarınca da okunuyor ya da yineleniyor. Kimi yerde kahramanlarının söylediklerinin ken-di sözleri mi, okudukları kitaplardan alıntılar mı olduğunun belirsizleşmesi, romanın meselelerini daha somut biçimde algılamamızı, fark etmemizi sağlıyor. Metin ile hayat arasındaki sınırların nerede, nasıl ihlal edilebildiğini görmek, bu sınırların hem farkına varmamıza hem de bu sınırları yok saymamıza imkân veriyor.

Toscana’nın romanının başkahramanı Lucio bir kütüphaneci; tek bir kişinin bile gitmediği bir köy kütüphanesinde çalışıyor. Okuduğu kitapları kendi kafasına göre uygun buluyor ya da “sansürlüyor”, yani kütüphanenin raflarına değil öbür tarafa atıyor. Romanda ironinin yükseldiği yerlerin başında, Lucio’nun okuduğu kitaplarla ilgili düşünceleri ifade ettiği kısımlar geliyor. Tahsili olmayan bir köylü olmakla birlikte çok sağlam eleştiriler getiriyor okuduğu romanlara. Bu eleştirilerin temelinde de gene edebiyat-hayat ilişkisini görmek mümkün. Yazarın yapıtına serpiştirdiği kimi cümlelerin, kelimelerin o metinle ilgisi olmadığını, yazarın daha çok kendisinin nasıl biri, nasıl bir yazar olduğunu vurgulamak için bunları kaleme aldığını gördüğünde, kitabı kaldırıp atıyor. Bu kitaplar hamamböceklerine yem oluyor.

BİR KÜTÜPHANECİ, BİR CESET

Romanın gerilimi de edebiyat-hayat ilişkisi üzerine kurulmuş. Lucio’nun oğlu Remigio bir gün bahçedeki su kuyusunun dibinde bir kız çocuğunun cesedini bulunca babasından yardım istemeye gidiyor. Katil olarak suçlanacağından korkuyor, cesedi ne yapacağını bilemiyor. Babasının da bu konularda ne yapılacağına dair pek bir bilgisi, görgüsü yok – okuduğu kitaplardan başka. Lucio hatırladığı kimi kitaplardaki sahneleri örnek almanın işe yarayabileceği düşüncesiyle oğluna cesetten kurtulmak için sıradışı bir yol öneriyor. Ne var ki bir zaman sonra, yaşadıkları köye kaybolan kızını arayan bir kadının gelmesiyle işler karışıyor, çünkü bu kadın da Lucio’nun okuduğu romanların bazısını okumuş.

Son Okur’da metnin gerilimini cesedin bulunup bulunamayacağı sorusu oluşturmakla birlikte, roman bunun peşinden gitmiyor. Romanın derdi bu değil, aksine net yanıtlar bulmak yerine soruların peşinden gitmeyi yeğliyor Toscana. Sınırlar çizmek yerine, sınırları aşmayı, ihlal etmeyi; çelişik sanılan olguların her zaman çelişmediğini, aralarında çok boyutlu bir ilişki, farklı bir gelgit olduğunu hissettirmeyi tercih ediyor. Sadece edebiyatla hayat değil, ölümle hayat arasındaki ilişki de böyle.

 “Hayal gücünün yaşananlardan daha parlak, arzunun hazdan daha yoğun, kuşkunun kanıttan daha baskın olduğunu biliyoruz,” diyor Lucio. Edebiyatla hayatı yarıştırmaya gerek yok. Edebiyat mı hayatı takip/taklit ediyor; tersi mi daha doğru? Bu sorulara mutlak yanıtlar vermek zor, ama bu soruların peşinden gitmek, bu ikisi arasındaki uğrakları, gelgitleri sorgulamak, edebiyat ve hayata dair yepyeni bulgular koyabilir önümüze.

İyi Kitap‘ın Mayıs 2012 tarihli 39. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap