Monthly Archives: Eylül 2012

Eksik Kalmalarımızın Romanı – Akif Kurtuluş

ImageAkif Kurtuluş’un Mihman adlı romanı hakkında

Çok anlatıcılı bir roman Mihman. Akif Kurtuluş, ondan fazla anlatıcının ağzından anlatıyor olayları. Anlatıcılar olan bitenin farklı gözlerden nasıl görüldüğünü ifade ettikleri gibi, kimi zaman da başka bir anlatıcının bıraktığı yerden hikâyeyi sürdürüyorlar. Farklı anlatıcılar bir yandan da öncekilerin anlattıkları olaylardaki kimi boşlukları tamamlıyorlar. Roman boyunca oluşan soru işaretleri sonraki bölümlerin satır aralarında cevaplanıyor. Özetini vermenin okuma tadını kaçıracağı romanlardan Mihman; olay örgüsü kimi kesişme ve rastlantılarla ilerliyor. Kimin kim olduğu sorusu ya da o anlatıcının ana hikâyenin neresinde durduğu gibi sorular sayfalar ilerledikçe anlaşılıyor. Yine de tadını kaçırmadan romanın başlıca iki kahramanı hakkında bir şeyler söylemek mümkün.

İlki orta yaşlı bir avukat; gençliğinde sol harekette yer almış, meslek hayatına başladıktan sonra da siyasetten bütünüyle kopmamış, İHD Genel Kurulunda Vedat Aydın’ın gözaltına alınışına tanık olmuş, sonrasında cenazesine gitmiş, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Ermeni Konferansında bulunmuş biri. Edebiyatla hayli ilgili; cüzdanında uzun süre Edip Cansever’in “Pesüs” şiirini taşımış, eşi dostuyla konuşurken ya da bir başınayken, okuduğu kitaplardan cümleler, dizeler geliyor aklına; hayatındaki kimi anları ve kişileri o sırada hakkında konuştukları kitaplarla yâd ediyor. Gelgitli bir aşk hayatı olmuş; onu böylesi bir gelgitin yükseldiği bir zaman diliminde tanıyoruz zaten. Bu gelgitin etkisiyle içine dönüp kendini deştiği, neden böyle olduğunu sorguladığı ya da sorgular gibi yapıp kaçtığı anlara tanık oluyoruz. Roman boyunca söz sıklıkla futbola geldiği için belirtmek gerek, sıkı bir Fenerbahçe taraftarı ve canı sıkıldığında amatör küme maçları seyrederek teselli arıyor.

Öbür kahramansa bir istihbaratçı: “Müdür” olarak anılıyor romanda. Sıra dışı olduğunu düşünebileceğimiz bir istihbaratçı ama. Avukatla benzeştikleri yanlar var – içkiye düşkünlükleri, spora ilgisi (istihbaratçı masa tenisine düşkün), kadınlarla (aslında kendisiyle) ilişkisinde yaşadığı kaçaklık. Romanın sonlarına doğru yaptığı siyasi analizler de onu sıra dışı saymamızı gerektirecek bir başka sebep. Avukat’ın onu “muzip ve uçarı ruhlu” diye andığı da eklenebilir bunlara.

Okuma tadını kaçırmadan, olay örgüsündeki yerlerine çok değinmeden öbür kahramanların bir bölümünü saymak gerekirse: Avukat’ın ayrıldığı sevgilisi (aynı zamanda eski eşi), bu kadının eski bir DP’li olan babası, Avukat’ın okul yıllarından arkadaşı olan ve oğlu zorunlu askerliğini yaparken öldürülen bir başka kadın, dağa giden bir gerilla, onun sorumlusu, dağdaki öbür gerillalar, Müdür’ün muhbiri, Müdür’ün ofisinde getir-götüre bakan kadın, Avukat’ın eski stajyeri… Bütün bu karakterlerin bir parçasını aktardığı ve anlattıkları yan hikâyelerin desteklediği ana hikâye ise Avukat’ın Van’da kaçırılması.

GÜNCELLİKLE BAĞ VE RUH HALLERİ

Soru işaretleri yaratarak ilerleyen, gerilimin sürekli korunduğu Mihman’da gerilimin nasıl çözüleceği, soruların nasıl yanıtlanacağı gibi konular çok fazla ön planda değil yine de. Akif Kurtuluş, güncel olaylara, özellikle memleketin gündeminden otuz yıldır eksilmeyen ağırlığıyla çökmüş olan Kürt Sorununa ve bu sorunun çevresindeki gelişmelere oldukça yaslanan bir metin kurgulamış. Güncellikle olan bağ ayrıntılı olarak verilen sokak-mekân isimleri ve maç skorlarıyla daha ilginç bir hal almış. Polisiyelerin olmazsa olmazı sayılan “kim yaptı, ne oldu?” sorularının bu romanda çok fazla öne çıkmasına engel olansa kişilerin ruh hallerinin taşıdığı ağırlık; özellikle Avukat’la Müdür’ün gelgitli, tereddütlü, içe dönük ruh halleri. Olayların nereye varacağı kadar, bu ruh hallerinin onlara ne seçimler yaptıracağı da roman boyunca merak konusu oluyor. Bu ikisi arasındaki esas benzerlik de çok derinlerde, iç dünyalarında zaten. Müdür, “Üçe bölünmüş bir adamdım,” derken, Avukat, “Ne yapsam sıyrılamadığım ağır bir yorgunluk sarmıştı ruhumu. Kirliydim ve temizlenmeye mecalim yoktu. Kararsız kaldığım her dakika, daha fazla kirleniyordum,” diyor. Biri iş-güçle, öbür gönül meseleleriyle ilgili olsa da, her ikisini de alttan alta rahatsız eden böylesi tereddütler. Müdür, “O darlanmalarımı, bir yerde duramamalarımı, kimseyi dinleyememe hallerimi iyi bilirim,” diyor mesela. Avukat ise, ayrıldığı sevgilisine yazdığı mektupta, “Çekildiğim arka odalarımın duvarlarını sessizce yıkar, yeniden yapar, çevremi rahatsız etmediğim için bir özür borcu kalmazdı üzerimde. Bu sözcüklerin arasına saklanmış o gizli şiddeti, ancak ben kendi kendime anlatabilirdim,” diye yazıyor. Çoğunlukla iç seslerinde sakladıkları, nadiren başkalarının da tanık olduğu mizah duyarlıkları da benzeşiyor. Küçük ayrıntıların içerisindeki saçmalıkları daha da saçma bir kurgu içerisinde ifade ediyorlar. Avukat’ın mizahı Müdür’den farklı olarak dil ve sözle de ilgili. İnsanların neyi, nasıl söyledikleri hakkında keskin bir dikkati ve buna dayanan bir dalga geçişi var – taksicinin “yarayan kan” sözünü mesela anında fark edip kendince bir mim koyuyor. Bu arada kendine dönük alayda da Avukat’ın daha acımasız olduğu eklenmeli.

Dil ve söyleyişten söz ederken, PKK’li gerillaların iç ses ve diyaloglardaki dillerine, kullandıkları kavramlara ya da kavramlaştırma biçimlerindeki kendine özgülüğe de değinmek gerek. Mihman’da bu dilin karakteristik yanlarının görülebildiği çarpıcı örnekler var ve bu dilin sadece bir iletişimi değil, bilmediğimiz, bilmemiz istenmeyen ya da bilmeye çekindiğimiz bir dünyayı içerdiğini, kurduğunu ve ifade ettiğini fark etmemek mümkün değil. Bu dile uzaklığımız bu dünyaya da uzaklığımız aslında.

SAVAŞ ÖNCE RAKAMLARI ÇİRKİNLEŞTİRİR

Mihman’da kızı dağa gitmiş olan Ayfer, oğlu gerillalar tarafından öldürülen çocukluk arkadaşına yazdığı mektupta, “Kimse kendini bir başkasının yerine koyamıyor Nalân,” diye sesleniyor, “tıpkı şimdi kendimi senin yerine koyamadığım gibi. Evlat acısı yaşamamış olan, seni nasıl anlayamazsa, ben de sana eksiğim (vurgu sonradan eklenmiştir).” Mihman, siyasi ve toplumsal eksikliklerimizin yanı sıra, kişisel ilişkilerimizde de birbirimize ne kadar eksik olduğumuzu, bununla birlikte birbirinden çok farklı hayatlar yaşarken, derinlerde bir yerde ortak bir kaderin bizi kovaladığını duyuruyor. Birbirimize eksiğiz; daha da acısı, kendimize bile eksiğiz. Savaşın otuz yıldır sürdüğü bir ülkede savaşın tahribatının sadece sıcak çatışmaların yaşandığı yerlerde ya da ülke ekonomisi üzerinde olduğunu düşünmenin yanlışlığını, eksikliğini duyuruyor roman kişileri. Savaş benliklerimizi de harap ediyor; üstelik bu bir iç savaş. Kendi kendimizle savaşıyoruz; kendi gerçekliğimizle yüzleşmekle kaçtığımız için bu iç savaşların hiçbiri sona ermiyor. Bu durum sadece Avukat, Müdür ya da öbür roman kişilerinden bir kısmı için geçerli değil; kendimizle, geçmişimizle ve bizden olmayanla yüzleşme korkusu toplumun geneline yayılmış, doksan-yüz yıldır devlet politikası halini almış durumda. Mihman’da Müdür’ün sevdalandığı kadının Ordu’dan göçmüş bir Rum ailenin kızı olması boşuna değil, ya da Avukat’ın öğrencilik yıllarından yakın bir arkadaşıyla Ermeni sorununu konuşurken tamamen zıt kutuplara gelmiş olmaları… Bu küçük ayrıntılar, romanın merkezinde yer alan Kürt sorunu ve otuz yıllık savaşla birlikte bu halin altını çiziyor. Mihman, birbirimize olduğumuz kadar, kendimize de eksik olduğumuzu hatırlatıyor bir yandan. Belki ânı kurtarmak için birbirimize ve kendi içimize bakmamayı yeğliyoruz, ama bu temel soruna toslayıp allak bullak olmaktan kurtulamıyoruz. Şanslı olanlarımız süreğen bir iç sıkıntısı ve nedenini tam bilemediğimiz bir gerginlik, şanssızlarımız çok büyük, derin, ölümcül acılarla yaşıyoruz eksikliğimizi.

Bu eksikliğimizi azaltmak yerine her yeni durumda çoğaltıyoruz üstelik. Asker annesi ile gerilla annesinin scılarını paylaşmalarını bile yasak ediyoruz mesela; ya da bunu kendilerince yaşamalarına izin vermek yerine bu halden politik bir beklentiyle sonuçlar almayı ümit ediyoruz. Paylaşmayı geçtim, yaşamayı bile. Aynı zamanda masa tenisi hocası olan Müdür, babası askerler tarafından öldürülen sporcusuyla ilgili olarak, “Bu ölüm, çocuğun elinden, ona hiç hissettirmeden, kendisine ait olabilecek bir hayatı alır (…) Babasının ölüsü herkesin ölüsü olacağı için, hiçbir zaman aşabileceği bir ölüm duygusunu da yaşayamayacaktır,” derken, savaşın anbean insanların ruh dünyalarında yarattığı yıkımlardan sadece birini ifade ediyor aslında. Bu yıkımın bir başka görünümü de Ayfer’in mektubunda şöyle dile gelir: “Savaş, ilk önce rakamları çirkinleştirir. Sayılar senin yüreğine, Şefika Abla’nın canına bir yumruk gibi oturur.”

Mihman’da şöyle bir görünüp geçen Ruhi’nin neden gerilla olmayı seçtiğini izah ederken söyledikleri ise eksikliğimizin, savaşın sona ermesiyle azalacak olsa da, tamamen ortadan kalkmasının çok daha zorlu olacağının, esas sorunun ne kadar derinlerde olduğunun ifadesi. Hayatın dağ dışında ona sunduğu yegâne yolun ancak başkalarını ezip sömürerek “çirkin bir adam”a dönüşmek olduğunun farkına varmıştır Ruhi. Bu trajik durumun farkında olmasına rağmen romanın devamında kendini özgürce ifade etme, inisiyatif alma imkânı bulamayacak, buna cesaret edemeyecek, önüne çıkan şansı “mundar” edecektir. Avukat’ın “Pesüs”ten hatırladığı dizeler, Ruhi’nin halinin de ifadesi: “Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de/ Değişen bir şey olarak ve değiştiren/ Bir anlamım var/ Peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar.” Başkalarının onu tanımladığı yerde kendi olmak ve kendini ifade etmek şansı yoktur Ruhi’nin. Benzer bir durumu Delila’nın hikâyesinde de görürüz.

“Pesüs”ün son bölümündeki dizeleri de anmak mümkün romanın bütününü düşününce. “Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı/ Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların/ Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben.” Mihman da eksik kalmalarımızın romanı. Kendimize ve birbirimize.

Mihman, Akif Kurtuluş, İletişim Yayınları, 2012, 271 s.

(Taraf Kitap‘ın, 14 Eylül 2012 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap