Monthly Archives: Kasım 2012

Aynı Cehennemden Farklı Görünümler – Jorge Franco

Image

Jorge Franco’nun Yara İzleri adlı romanı hakkında

Jorge Franco’nun romanı Yara İzleri bir yangın sahnesiyle başlıyor; peşinden Jennifer’ın ablası Amanda’yı yanmakta olan evden çıkmaya ikna edemediğine tanık oluyoruz. Yangının bütün eve yayılmasının ardından Jennifer bir an pencerede ablasının siluetini gördüğünü sanıp ayağa kalkar; ne var ki “ateşin içindeki hilekâr gölgelerden, tüm trajedinin içinde var olan alaydan, her zaman felaketlerin tam ortasında belirip gülen şeytandan başka bir şey” göremez. Bu alıntının romanın ruhunu ifade ettiği söylenebilir. Jorge Franco, trajik bir roman kaleme almış; üç kız kardeşin başlarına gelen felaketler roman boyunca eksilmeden sürüyor; “hilekâr gölgeler” bir biçimde üç kız kardeşin hayatlarında önemli yer tutuyor; bunlara romanın “alaycı” dili, ince mizahı ve Franco’nun bize “şeytan”ı ve şeytanlıklarımızı gösterdiği eklenebilir.

Roman, babalarını hiç tanımamış Kolombiyalı üç kız kardeşin, Jennifer, Amanda ve Leticia’nın hayatlarından aktarılan kesitlerden oluşuyor. Yoksul bir köy olan Enterríos’ta yaşarlarken, anneleriyle birlikte şehre, ünlü uyuşturucu imparatoru Escobar’ın memleketi ve imparatorluğunun merkezi olan Medellín’e gelmiş, hayat mücadelesine orada devam etmişlerdir. En küçükleri Leticia’nın trajedisi daha köydeyken başlamış, çok küçük yaşta tecavüze uğramıştır. Romanda öbür iki kız kardeşin Enterríos’ta neler yaşadıklarından pek söz edilmiyor; ama bu durum ablalarının şehirde başlarına gelenler nedeniyle acı olaylara, yaralanmalara sürüklendikleri anlamına gelmemeli. Kaderleri daha doğarlarken yazılmış gibidir – yoksulluk, kadın olmaları, hayatı sürdürebilmek için gerekenleri tedarik etmenin zorluğu.

“Hem sıkıntıdan hem de açlıktan öleceğimiz gün de gelip çattı,” diye hatırlar köydeki yıllarını Leticia; ne var ki anneleri Medellín’e kızlardan sadece birini götürebilecektir, Jennifer’ı seçer. Sonrası daha yoğun bir sıkıntı olacaktır Leticia için; kendisini ağaçtan atıp kolunu kırmasını, “o yılın başarısı, yeniliği ve anlatılacak olayı” diye nitelendirecek kadar yoğun bir sıkıntı. “Sıkıcılığı bir yara yahut kırık bir kolla dağıtmak istemişti[r.]” (Vurgu eklenmiştir.)

Fiziksel “yara” konusu sonraları Leticia’nın değil de, Jennifer’ın hayatında belirleyici olur. Bir depremde başını çarparak yaralandıktan sonra sokakta onun halini görenlerin para vererek yüreklerini soğuttuklarına şahit olur ve zamanla bunu iş edinir. Kafasını duvarlara vurarak yaralayıp sokaklarda, caddelerde insanların “ruhlarında yaralar açarak” merhamet duygularına seslenir. Ona para verenler rahatlarken, o da geçimini sağlar.

Kız kardeşlerin en “normali” Amanda, aralarında tek okuyan ve düzenli işi olandır. Onun yaralanması ise elli yaşına geldiği sıralarda gerçekleşir. Âşık olduğu adamla birkaç kez birlikte olduktan sonra adamın onu aramaması üzerine eve kapanır. Son buluşmalarında, “Seni arayacağım,” diyen adamın telefonunu evden hiç çıkmadan yıllarca bekler. Romanda Amanda’nın hikâyesini bu adama yazdığı ve yangın sırasında Jennifer’a teslim ettiği mektuplardan öğreniyoruz. Jennifer’ın hikâyesini ise kimi zaman kendisi anlatıyor, kimi zaman da romanın anlatıcısı. Leticia’nın neler yaşadığı ise intihar etmek için ilaç aldıktan sonraki iç konuşmalarında veriliyor.

Yara İzleri’nin önemli bir (daha doğrusu iki) figürü de Jennifer’ın ikizleri. Tek yumurta ikizidirler ve aynı anda akıllarına gelen rakamların lotodaki rakamlar olacağına dair yaygın bir inanç şehirde yayılmaktadır. Roman boyunca Jennifer onların bu yeteneğini pazarlamaya çalışır; ya da bu şayiayı duyan birileri kapısını çalar. İkizlerin yetenekleriyle ilgilenenlerin çeşitliliği nasıl bir dünyada yaşadığımızın da bir resmini sunuyor.  Aralarında spritüel bir önder, televizyonda Show programı yapımcısı, mafyaya bulaşmış bir senatör, kumarbaz, rahip, ünlü bir yazar ve benzerlerinin bulunduğu, işleri şansa kalmış ya da önlerine çıkan fırsattan istifade etmek isteyen bu insanların anlatıldığı bölümlerde romanın ironisinin de hayli yükseliyor.

“TEK GERÇEK OLAN, BU HAYATTA GÖKYÜZÜNDEN ÇOK CEHENNEM OLDUĞUYDU”

Amanda göndermeyeceği mektuplardan birinde, “Zavallı Leticia, zavallı Jennifer, zavallı ben. Birden çok kez inandık bulutlara değeceğimize ve her zaman orada kalacağımızı zannettik melek yüzlü çocuklar gibi. Oysa tek gerçek olan, bu hayatta gökyüzünden çok cehennem olduğuydu. Üçümüz de ant içebilirdik bunun üzerine,” diye yazar. Hayatının baştan sona değiştirecek adamla karşılaşana kadar ne mutlu olmuştur, ne de bedbaht bir hayat sürmüştür, öylesine yaşamıştır. Ölmek üzereyken bahtsız ömrünün muhasebesini yapıp, “zamanın kölesi olmayacağına yemin [etmişken] kibrinin kölesi olduğunun farkına” varmadığını anlayan Leticia’nın çok başka bir bağlamda söyledikleri onun için de geçerlidir belki de. Çoğu mafyaya bulaşmış birçok erkekle birlikte olup her seferinde daha lüks diskolara takıldığı yılları hatırladığında Leticia, “ortamdaki gerginlik, risk, belirsizlik, rumba çılgınlığı hayatımın son sürat gidiyor hissini veriyordu ama bir sürü şeyin olup bitmesi onların benim başıma geliyor oldukları anlamına gelmiyordu,” diye geçirir içinden.

Amanda’nın gençliğindeki sessiz sakin, annesinin “normal” bulduğu hayatı ya da sonraları kendisini eve kapattığı yıllar ile kız kardeşinin pek de uzun sürmeyen debdebeli zamanları çok da farklı değildir birbirinden. Aynı kaderin (“cehennemin”) farklı görünümleridir. Öbür kız kardeşleri Jennifer’ın hayatı ise yalan üzerine kurulmuştur; ne var ki onun yaralanmış, saldırıya uğramış rolü yaparken yaşadıklarının büsbütün sahte olduğunu söyleyebilir miyiz? Çok büyük, ölümcül yaraların görünmez hale gelip kanıksandığı dünyada “yaralı” rolü oynayanın hali hiçbir gerçekliğe karşılık gelmiyor mu? Romanın anlatıcısı bu durumu şöyle ifade eder: “Herkes yalan söyler ama kaç kişi yalanlarını yaşar? Jennifer, yalanın da hakikat kadar gerçek olduğunu öğreniyordu; hatta belki daha gerçek, çünkü yanlışın doğruya dönüşüm sürecinde yalan söyleyen kişi, Jennifer’da olduğu gibi, körü körüne söylenen bir gerçek kadar can yakıcı bir dönüşüm geçirir.”

Amanda da bir mektubunda, Jennifer’ın yaralarıyla kendi ruhunda oluşan yarayı kıyaslar: “Hatıranız bir hasım, yarayla birlikte delip geçen bir zaman,” diye seslenir yazdıklarını hiçbir zaman okumayacak olan adama, “Jennifer, ‘Hiçbir yara tamamen iyileşmez, ya deride ya da ruhta daima varlığını anımsatan bir iz kalır,’ derken haklı. Belki de Jennifer’ın yaraları benimkinden daha az acıyordur. Mosmor ama halinden memnun dolanıp duruyor. Oysa ben canım yanmadan nefes bile alamıyorum.” Bir başka mektubunda ise âşık olduğu adamın telefonunu beklemek için kendini eve kapatmadan önce çalıştığı adliyede tanık olduğu boşanmak üzere oraya gelmiş çiftlerin kavgalarından söz ederken, “Onlar yaralarını kazırken ben notlar alıp, her şeyin bir ‘seni seviyorum,’ ile başladığını düşünüyordum,” diye yazar.

ŞAŞIRTICI OLAN İLE SIRADAN OLAN

Yara İzleri’nde anlatılanlar sıradan olan ile şaşırtıcı olan arasındaki gelgitin sürekliliğini, aralarındaki sınırın çok kez hayli belirsizleştiğini, sırt sırta durduklarını, başka bir deyişle, insan hayatlarından söz ederken hiçbir şeyin ne sıradan ne de şaşırtıcı olduğunu duyuruyor. Latin Amerika edebiyatının karakteristik özelliği sayılabilecek bir nokta bu: Bize, “Bu kadar da olmaz artık” dedirten şeylerin nasıl da olabilir olduğunu görür ya da bize vakayi adiyeden gelen şeylerle nasıl da benzeştiklerini fark ederiz. “Büyülü” ama “gerçekçi” bir edebiyattan söz ederken, gerçekliğin içinde saklı duran büyüyü (tersi de geçerli elbette) fark etmemizi sağladıklarını anlatmaya çalışıyoruzdur belki de.

Jennifer’ın bir annenin başına gelebilecek en büyük acıya neden olan adama  duyduğu çekim belki de romandaki en şaşırtıcı olaylardan biri. Annesine şöyle söz eder bu durumdan: “Kendimi çok tuhaf hissettim; sanki ondan saklanmam gerekirken düşmanıma koşuyormuşum gibiydi.” Yara İzleri’nde Amanda mektuplarında, Leiticia ise kendisiyle konuşurken iç dünyalarını olabildiğince ifade ediyorlar; ama böyle bir durum Jennifer için pek söz konusu değil. Onun, hayatını altüst adama, Alvaro’ya ilgisinin, duyduğu çekimin nasıl bir şey olduğu, onu affedip etmediği de pek belirgin değil. Bedeninde açtığı yara bereleriyle hayatını kazanan Jennifer’ın ruhunu derinden yaralayan adama düşkünlüğünün nedenini Amanda’nın bir mektubunda görebiliriz belki de. “Beni dibe batıran güç aynı zamanda yüzeye çıkaracak olandı. Panzehir de zehirden yapılmıyor mu?” Sadece panzehir arayışı değil ama; çok zengin bir adam olan Alvaro’nun içine düştüğü, geleceğe güvenle bakamama, ne yapacağını bilememe halleri ile kendi hayatı arasında bir benzerlik –“hayattaki cehennemlerin” benzerliğini– sezmiş de olabilir.

Marquez’in “meşaleyi devretmek istediğim Kolombiyalı yazarlardan biri” olarak nitelendirdiği Jorge Franco’nun romanı sadece üç kız kardeşin acılar ve yaralarla dolu hayatlarını anlatmıyor; Yara İzleri, yaşadığımız ve yarattığımız bu cehennemi, sebep olduğumuz ve taşıdığımız yaralarla ilişkimizi, acıtarak ve kimi zaman da buruk bir gülümsemeyle hissettiren bir roman.

YARA DEMİŞKEN…

Sürekli kanayan ortak, büyük bir yarası var bu ülkede yaşayanların. Bugünlerde bu yaranın daha da derinleşmesi, yeni yaralar açılması ihtimali gündemde ve bu ürkütücü ihtimali hesaba katmayanları şaşkınlıkla seyrediyoruz. Herkesin kendi yarasına bakarken kendine acıyıp ötekilere öfkelendiği mevcut durum ise hiç yeni değil ve bu durumun bugüne dek kimseye bir çare sunmadığı çok açık. Jennifer’ın seçimi ona önceleri korkunç acılar veriyor olsa da, zamanla panzehir de oluyor Yara İzleri’nde. Ölümü ya da ölümcül yaralar almayı göze alarak başladıkları eylemlerini sürdüren cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin kaderleri ile kaderlerimizin bir olduğunu, aynı cehennemi yaşadığımızı görebilsek, onların karşı çıktıkları tecritin bizim için de geçerli olduğunu ve aynı cehennemde yaşadığımız insanları bizden ayırdığını fark edebilsek, belki de ortak zehirlerimize karşı birbirimize panzehir olmanın yollarını bulabiliriz. Aksi takdirde, korkarım, yaralarımız ve yara izlerimiz ilelebet payidar kalacak.

Yara İzleri, Jorge Franco, İthaki Yayınları, çev: Seda Ersavcı, 2012.

(Taraf Kitap‘ın 16 Kasım 2012 tarihli 22. sayısında yayımlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap