Monthly Archives: Mayıs 2014

Yersiz Yurtsuzluğun Romanı – Fırat Cewerî

Image

Fırat Cewerî’nin romanında iki ayrı anlatıcı var, isimleri gibi pek çok özellikleri birbirine benzeyen iki kişi: Ferda ve Ferîd. Romansa, esas olarak Ferda’nın romanı; Ferda’nın hayatını en ince ayrıntılarına kadar okuyor, iç dünyasını, mücadelesini, hayallerini, hayal kırıklıklarını vs öğreniyoruz. Cewerî, Ferda’nın hayatını tek bir anlatıcının ağzından ve kronolojik bir sırayla vermiyor. İlk bölümde Ferda, oğlu Cengo’ya sürgün yıllarında yaşadıklarını anlatıyor. İkinci bölümdeyse, Ferîd’in ağzından dinlediğimiz Ferda’nın sürgüne gitmeden önceki yılları ile Ferda’nın ülkesine döndükten sonra Ferîd’e yazdığı mektuplar paralel olarak akıyor.

Anlatıcının çokluğuna ve romanın kimi bölümlerinin “anlatılanlar” kimi bölümlerinin ise “mektuplar” biçiminde kurgulanmasına karşın romanda anlatım genel olarak çok değişmiyor. Bunun bir nedeni birlikte büyümüş çok iyi arkadaş olan Ferda ile Ferîd birbirlerine benziyor olmaları, ama asıl neden anlatılanların anonimliği olsa gerek. Roman, Ferda’nın romanı olduğu kadar bir kuşağın da romanı. İsmin Ferda ya da Ferîd olması çok şey değiştirmiyor. Anlatıcıların ortak sesi bunu düşündürüyor insana. Anlatılanlar bir kuşağın hikâyesi, bu yanıyla romanın bu bölümlerini Ferda’nın olduğu kadar Ferda’nın kuşağının da yetişmesinin romanı olarak tanımlamak mümkün belki de. Öte yandan bu kuşağın içinde Ferda’nın arkadaşlarından, yoldaşlarından ayrıldığı ayrıksı tutum ve ruh halleri de mevcut. Genel hatlarıyla, yaşadıkları, karşılaştıkları, gördükleri, başına gelenler açısından tipik olmakla birlikte Ferda, bunlara verdiği tepkiler göz önüne alındığı pek de tipik sayılmaz. Ferda’nın bütün romana sinen yalnızlığı, sanırım, sözünü ettiğim durumdan; tipiklikle ayrıksılığı bir arada yaşamasından kaynaklanıyor. Romanda Ferda’nın ideal bir tip olarak çizilmediğini de belirtmek gerek. Yalnızlığı ve ayrıksılığı nedeniyle Geç Bir Sonbahardı‘yı Ferda’nın kuşağının bir eleştirisi, ya da Ferda’yı bu kuşağın hatalarının karşısına yerleştirilmiş örnek alınası bir kahraman olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bu hisse kapılır gibi olduğumuz anlarda Cewerî, roman kişisinin iç dünyasındaki çelişkileri de bize göstererek onu olumlu bir tip olmaktan çıkartıyor. Ataerkillikle arasındaki mesafe buna örnek verilebilir. Ferda ataerkil ilişkilere ve zihniyete karşı uzunca süre belirli bir mesafede durmuş, bu zihniyeti çoğaltan arkadaşlarını, yoldaşlarını eleştirmiş biri; ne var ki evliliği içerisinde öyle anlar geliyor ki bu aydınlanma anlarında kendi tavrındaki ataerkil yaklaşımın farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra da çok şeyi değiştiremiyor.

Ferda’nın ait olduğu kuşağı net biçimde görmemize, tanımamıza imkân tanıyan düşünce ve duygularıyla bu kuşakla çeliştiği hallerin birlikte verilmesi nedeniyle Geç Bir Sonbahardı, “arada kalmışlığın romanı” olarak tanımlanabilir. Romanın kurgusunda bile bir tür arada kalmışlık var gibi. Anlatım klasik romana yakın -anlatan birinin ağzından olup bitenleri dinliyor ya da okuyoruz sürekli olarak- ama postmodern romanın parçalı yapısından söz etmek de mümkün. Son yirmi beş senedir yaşananlara kulaklarını tıkamamış olanlara hayli tanıdık gelecek kimi göndermeler nedeniyle bir yanıyla neredeyse yarı-belgesel bir tutumdan bile söz edilebilir romanda. Ama aynı zamanda okuduğumuzun bir anlatı olduğunu sürekli olarak hissetmemize neden olan bir kurgusu var romanın. Bütün bunların yanında, “arada kalmışlık” sözünü asıl olarak Ferda’nın neredeyse bütün hayatı boyunca yaşadıkları için kullanabiliriz.

Arada kalmışlık kulaklarda çoğu zaman olumsuz bir çınlama yaratır, hiçbir yere ait olamamayı, ait hissedememeyi, kişinin bastığı zeminin kayganlığını duyurur. Böyledir de, aidiyet yoksunluğu toplumsallaşamama, başkalarıyla derin ilişkilere girememe gibi yan sonuçların yanında, kişinin kendini tanımasını/tanımlamasını ve bunlar üzerinden arzularının ne olduğunu bilip gerçekleştirmesini de -en iyimser deyişle- zorlaştırır.

Öte yandan, arada kalıp da hiçbir yerde tam anlamıyla olamayan, bulunamayan kişinin aynı zamanda iki yerde birden durduğunu da unutmamak gerek. Arada kalmışlık çoğul bir duruş imkânıdır aynı zamanda. Evet, eksiklidir, yaralıdır, dengesizdir, ama bütün bunların yanında iki yerle birden temasın sürmesi anlamına da gelir. Bir araya gelemez, birbirini duyamaz, duysa da anlayamaz olanların bir biçimde iletişimini mümkün kılabilecek olanlar, iki yanla da temasını büsbütün yitirmemiş olan arada kalmışlardır çok zaman. Her ikisinin de diline iyi kötü vâkıftırlar, bunun sonucunda birinin dediğini öbürünün anlayacağı işaretlere çevirebilirler – koşullar ve taraflar el verirse. Bu çekinceyi vurgulamamak olmaz. Kulağını karşı tarafa olduğu kadar arada kalmış olanlara (“tercüman”lara) da kapatanlar karşısında yapacak çok fazla bir şey yoktur. Bu durum arada kalmış olanın acısını artırır. İşin kötü yanı, o kulağını kapatmış olanı bile bir parça anlamaktadır, öbür tarafı da… Ama kulaklarını arada kalmışlara kapatanlar başka manalar verirler onların arada kalmışlığına. Daha doğrusu tek bir mana vardır – bizden olmak ya da olmamak. Arada kalmışlık kategorisi tanınmaz, arada kalan o veciz sözdeki muameleye uğrar: “Bitaraf olan bertaraf olur.”

Geç Bir Sonbahardı’nın kahramanı Ferda’nın arada kalmışlığı da çoğul bir arada kalmışlık – katmerli, neredeyse her yerde ve zamanda; kader gibi. Romanın kronolojik akmadığını belirtmiştim; Ferda’nın mültecilik yıllarını öğreniriz en önce. Mültecilik bizatihi bir arada kalmışlık değil midir? Koptuğu, kaçtığı ülke, bu ülkenin değer yargıları, beğenileri, dili, şusu busu hepsi mültecinin iç dünyasında onunla beraber gelmiştir, ama dışarıdadır artık, yabancıların arasındadır. Ne ayrıldığı ülkededir artık, ne de kaçıp göçtüğü ülkede – aradadır. Ferda’nın mültecilik yıllarındaki arada kalmışlığı bununla sınırlı da değil; İsveç’e geldikten sonra yoldaşlarıyla girdiği fikir ayrılıkları nedeniyle (şiddeti reddeden pasifist bir çizgiyi benimsemiştir zaman içinde) bir başka arada kalmışlık yaşamıştır. Aynı biçimde, İsveç kültürüne nispeten daha kolay uyum sağlaması sonucunda yoldaşlarından, arkadaşlarından, hemşerilerden hayli farklılaşmış, ama tam bir İsveçli de olamamıştır, İsveçlilerin yanında da, girdiği en mahrem ilişkilerde bile yabancılığını, yurtsuzluğunu muhafaza eder. Evliliğinde de sürer arada kalmışlığı.

Ferda, ülkesindeyken de belirli ölçülerde arada kalmıştır. İlk olarak, köyden şehre geldiği yıllarda da köy ile şehir arasında bir tür arada kalmışlık yaşamıştır, ama daha derin bir arada kalmışlığı ileriki yıllarda solcu arkadaşlarıyla düştüğü bir ayrımda yaşar. Haksızlıklara, eşitsizliklere karşı mücadele ederken okuduğu bütün kitapların Türkçe olması nedeniyle ana dilini giderek unutmakta olduğunu fark etmiştir. Bu konudaki hassasiyeti nedeniyle bir kez daha bastığı zemini, sabitesini yitirir. Kimi arkadaşları, yoldaşları tarafından milliyetçilikle suçlanır o yıllarda.

Ferda’nın başka bir arada kalmışlığı ise ülkesine döndükten sonra ortaya çıkar. Sürgünde geçen yirmi sekiz yılda pek çok şey değişmiştir. Bir zamanlarki en yakın arkadaşlarından biri korucubaşı olmuştur, bir başkası ise gerilla lideridir. Ferda’nın yaşadığı bu son arada kalmışlık bölge halkının arada kalmışlığının da bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Ferda’nın yaşadığı arada kalmışlıklarının mekanik olmadığının vurgulanması gerekir. Kendini ait hissetmediği her iki tarafın “Dante gibi ortasında” durmaz. Aynı biçimde, iki taraf arasında simetrik bir ilişki de kurmaz, bir tür denge siyaseti gözetmez. Eşit mesafede durmak zorunda hissetmez kendini, bir tarafın topraklarına daha ağır basar ayaklarını, ama yine de o topraklara da tam anlamıyla ait olmadığının farkındadır. Belki de farkında olduğu kendisi için bu saatten sonra ait olmanın imkânsız bir şeye dönüşmüş olduğu gerçeğidir. Kendini bir yere ait hissedenlere hayranlıkla karışık bir şaşkınlık da duyar sanki.

Ferda, yaşadığı arada kalmışlığı başta belirttiğim anlamda bir olumluluğa çeviremez, koşullar buna uygun değildir, bir tarafın söylediklerini ötekinin diline tercüme edemez. Arada kalmış olanlara yapılan muamele ve yapılan suçlamalar malum – hain, hasım, ötekinin uşağı… Sürekli güvensizlikle karşılanır. Kendini tehdit altında hisseder. Bu güvensizliğin nasıl yaygın olduğunu gözlemler. Umut dolu şeyler yazamaz Ferîd’e, kendisinin peşinden dönmek isteyenlere ya da geçici olarak da olsa oralara gelmek isteyecek olanlara gelmemeleri öğütler.

Ferda arada kalmışlığını, yersiz yurtsuzluğunu umutlu bir olumluluğa çeviremediği için bize bir yandan büyük bir çaresizliği duyurur, ama Geç Bir Sonbahardı’yı değerlendirirken bu saptamayla yetinemeyiz. Belki Ferda bir tarafın dilini ötekine tercüme edememiştir, ama Cewerî’nin romanı bir kuşağın hayatını, bu kuşağın yaşadıklarını edebi bir kurgu içerisinde başka kuşaklara tercüme etmeyi başarıyor. Üstelik bu tercüme sadece ötekiler için yapılmış bir tercüme değil. Bir yanıyla kuşkusuz böyle, Cewerî’nin romanı Ferda’nın kuşağını (ve belki ardından gelen kimi kuşakları da) anlamak isteyenlere çok şey anlatacak bir metin. Nasıl bir hayat sürdükleri, nelerin hasretini duydukları, neyin acısını çektikleri, kimliklerini, kendiliklerini nasıl kurdukları, hayatlarının hangi uğraklarında nelerle karşılaştıkları, ideallerinin ne olduğunu, bu ideallerin peşinden neleri göze aldıkları vs… Bu kuşakla, bu kuşağın bireyleriyle, onların idealleriyle, acıları ve sevinçleriyle yüzleşmeyi göze alanlar için bu anlamda gerçek bir tercüme Geç Bir Sonbahardı.

Ama tercüme kimi zaman da bir dilden öbür dile yapılmaz. Aynı dil içerisinde bir tercüme işlevi görür edebiyat. Daha doğrusu, dilsizlikten dile yapılan bir tercümedir. Dile getirilmeyen, sezilen, hissedilen, acısı duyulan, ama tam olarak ifade edilmeyen, edilemeyen bir şeylerin, bunların ne olduğunu tanımlamak gibi bir işe kalkışmadan, yaraların sızlamasını göze alan bir cesaretle görünür kılmak, su yüzüne çıkarmak; bunları yeni bir kurgu içerisinde farklı ve çoğul açılardan gören yeni bir perspektif içinde sunmak… Çoğu zaman böyle bir perspektifi sunmak için tipik olanların hikâyeleri değil de, Ferda ve onun gibi arada kalmış, yersiz yurtsuzluk hissini sürekli duyanların hikâyeleri daha elverişlidir.

(Virgül’ün Mayıs 2008 tarihli 118. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap