Monthly Archives: Ekim 2014

Êzidiler, “Yıkıntılar Arasında” ve Kayıtsızlığımız

Yezidiler_daglara_sigindi_2Bu yazın en sıcak günlerinde memleket genelinde cumhurbaşkanlığı seçimi tartışılırken, sınırlarımızın az ötesinde vahşi bir soykırıma tanık olduk. Seçimlerin ardından İslam Devleti (İD) isimli terör örgütü militanlarının ne kadar vahşice insan öldürdükleri, ne amaçladıkları, uluslararası toplumun neler yapacağı, yapması gerektiği gibi konular, bu tartışmanın ucu güncel siyasete de değdiğinden olmalı, gündeme gelir gibi oldu, ama pasaportu olmayan Êzidilerin sınır kapılarında neler yaşadıkları, sınırdan geçip Türkiye’ye sığınan binlerce insanın bundan sonra nerede nasıl barınacakları, ne yiyip ne içecekleri konusu sürüp giden seçim sonrası tartışmalar arasında hak ettiği ilgiyi görmedi, sınırlı bazı çevreler dışında genel bir kayıtsızlıkla karşılandı. İD konusu açıldığında mümkünse sessiz kalmayı yeğleyip mecbur kaldıklarında mazeret beyanlarıyla yetinenler bir yana; –iyimser bir ifadeyle– kafalarını kuma gömen bu apolojistleri her fırsatta eleştirmekten geri durmayan kesimler de, bölgede kendileri gibi olmayan hiç kimse bırakmamaya kararlı bu çetenin vahşetinden can havliyle kaçanların halini görmezden geldiler.

İD’in katliamlarından önce Musul yakınlarındaki Şengal bölgesinde Êzidilerin yaşadığından haberimiz de yoktu pek; kim bilir, belki de Orta Doğu’nun en eski kavimlerinden olan Êzidilerin soyunun çoktan kırılmış olduğunu sanıyorduk. 1. Dünya Savaşı sırasında Misak-ı Milli sınırları içerisinde de büyük bir soykırıma uğramış oldukları ve sonrasında da Orta Doğu’nun savaş ve çatışmalarında isimleri geçmediği için böylesi bir yanılsamaya düşmüş olabiliriz. Oysa yakın zamanda Êzidilerle ilgili kitaplar yayınlanmıştı. Sabiha Banu Yalkut’un Melek Tavusun Halkı Êzidiler (Metis Yayınları, 2002; yeni baskısı Ağustos, 2014), Roger Lescot’un Yezidiler/ Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri Üzerine Alan Araştırması (Avesta, 2001; 2. Baskı, 2009) ile Amed Gökçen’in Abede-i İblis: Yezidi Taifesinin İtikadatı A’datı, Evsafı (Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014) ve Êzidiler: Kara Kitap Kara Talih başlıklı çalışmaları (Bilgi Üniversitesi Yayınları, Eylül 2014) sayılabilir.

yezidi_kurdsÊzidiler edebiyat eserlerinde de karşımıza çıkar. Refik Halid Karay’ın 1939’da yayınlanan Yezidin Kızı romanında Êzidilerden ayrıntılı olarak söz edilir, Êzidi prensesi Zeliha (Zeli della Yezdi) romanın anlatıcısına, kavminin tarihçesini ve itikadını uzun uzun anlatır. Daha yakın zamanlarda Murathan Mungan’ın yayınlanan ilk kitabı olan Mahmud ile Yezida isimli oyununda da rastlarız Êzidilere. Mungan’ın “Mezopotamya Üçlemesi”nin de ilk kitabı olan bu oyunda bir Êzidi kızı ile Müslüman delikanlının aşkı anlatılmıştır.

Türkçe edebiyatın büyük çınarı Yaşar Kemal ise Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana[1] isimli romanında geçen yüzyılın başlarında yaşanan Êzidi soykırımından sahneler aktarmıştı. Usta yazar birkaç paragrafta Êzidiler ve başlarına gelenleri özlü biçimde hatırlatmıştı kitabında. Katliamlara katılmış olan, romanın başkahramanı Poyraz Musa’nın sığındığı emirin şu sözleri de aklımızdan çıkmış olmalı:

“Bak yavrum, iyi dinle. Biliyorsun ben Sünni Müslümanım. Ben bir tek insanım. Bir tek insan acı çekiyorsa, bütün insanlar acı çekiyordur. Bu Yezidiler yüzlerce yıldır acı çekiyorlar, öldürülüyorlar, soylarını tüketiyorlar. Dünyada bir tek Yezidi kalmadı, diye düğünler, bayramlar ediyorlar. Uzun bir süre de Yezidiler ortalarda gözükmüyorlar. Herkes artık onların soylarının tükendiğini sanırken bir de bakıyorlar ki Yezidiler kurt sürüleri gibi dağlardan çöle inmişler, Şeyh Adi Bin Misafirin dergâhına yüz sürüyorlar. Sen de gördün herhalde, yıllardır, önüne gelen Yezidi öldürüyor. Çocuk demiyor, bebek, genç kız, delikanlı, yaşlı, hasta demiyor, dağları, çölleri, mağaraları, delikleri bir bir arayarak Yezidi bularak öldürüyorlar. Gene de tükenmiyor, yılmıyor direniyorlar. Ve bütün insanlar, haberleri olsa da, olmasa da, onlarla birlikte öldürülüyor, acı çekiyor, aşağılanıyor, tükeniyor ya onlar tükenmiyor. Öldürenler de onlar kadar, onlar gibi onlarla birlikte ölüyorlar ya öldüklerinin, çürüdüklerinin farkına varmıyorlar.”

Êzidilerin varlığını (ya da tükenmediklerini) yüz yıl sonra yaşanan yeni bir soykırımla öğrenmenin utancı bir yana, haklarında da ne kadar az şey biliyoruz. Emir’e kulak vermeye devam edelim:

“Bunlar şeytana, güneşe, toprağa, ateşe tapıyorlarmış. O şeytan ki Allaha başkaldırmış. Kim gördü şeytanı? Allahın huzuruna kim gitti ? Bir yandan bakarsan, Yezidiler haklı. Vareden ve yaratan ki topraktır, güneştir, sudur, havadır. Yezidiler günde üç kere, bir sabah gün doğarken, bir kez de öğleyin, güneş tepedeyken, bir de gün batarken yönlerini güneşe dönerler, dualarını okurlar. Yüzyıllardır bu insanlar öldürüldüler, o kadar sürgün edildiler, o kadar işkence gördüler, o kadar aşağılandılar, gene de yılmadılar, tükenmediler. Şu insanoğlunda öylesine bir güç var ki tükenmiyor, çürümüyor, ölmüyor, toprak gibi, ışık gibi, su gibi. Ben Yezidi değilim, ama onların direnme güçlerini, insanlıklarını, dostluklarını seviyorum, onların dirençlerine saygı duyuyorum. Onlar adam öldürmezler. Adam öldürenler Yezidilikten çıkarılırlar. Onlar savaşı bir toplu kırım sayarlar. Savaşa katılmamak için direnirler. Yüzyıllardır kan revan içindedirler, durmadan durmadan kanları seller gibi akmıştır. Ottan başka yiyecek bulamamışlar, ama yürekleri kararmamış, sevinçlerini yitirmemişler, hangi koşul içinde olurlarsa olsunlar, yüce dağların kovuklarında kartallar gibi yaşamışlardır.”[2]

BİR EDEBİYATÇININ SOYKIRIM RAPORU

Armenians_marched_by_Turkish_soldiers,_1915Êzidilerin ülke gündeminde kendisine yer bulamadığı günlerde, Agos’ta 1915 Ermeni soykırımıyla ilgili yeni bir belge yayınlandı.[3] Tarihçi Ümit Kurt ile gazeteci Alev Er’in Paris’teki Nubaryan Kütüphanesindeki araştırmaları sırasında ulaştıkları bu belge de sınırlı bir çevrenin gündeminde yer aldı. Geçtiğimiz Mart ayında yayınlanan Yıkıntılar Arasında[4]’nın yazarı Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan ve Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonunu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 11 sayfalık rapor, 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı korkunç muameleyi anlatıyordu. Ermeni Soykırımı konusunda önemli bir belge olmakla birlikte, bu rapordaki bazı bölümlerin yüz yıl sonra Êzidilerin Şengal ve çevresinde yaşadıklarına çok benziyor olduğunun da altını çizmek gerek.

“Birçok kadın ve çocuk, doğdukları şehir ve köylerden kaçırıldı. (…) Yaşadıkları panik sırasında başıboş çocuklar anında kaçırıldı, genç kızlar zorla götürüldü. (…)

İnsanlar şehir veya köyünden uzaklaştırıldıktan sonra erkekleri kadınlardan ve  çocuklardan ayırdılar; erkekler acımasızca katledildi, çocuk, genç kız ve genç kadınlarsa caniler tarafından kaçırıldı. Bu onursuz durumdan kaçmayı başaranlar, bu kez de yollarda öldürüldü. Konvoylara refakat eden jandarmalar, onları 1-2 gün yürüttükten sonra bir su kaynağı yanında durduruyor, ama su içmelerini engelliyorlardı. Suya kavuşma izni elde etmenin bedeli, bilmem kaç tane bakire ya da genç kızın kendilerine teslim edilmesiydi.”

Son yüz yılda dünyadan yaşanan büyük değişimlerden sıklıkla söz edilir, sosyal, ekonomik, teknolojik sayısız devrimden dem vurulurken bir asır sonra neredeyse aynı yöntemlerle aynı bölgede bir başka soykırımın yaşanması, insanlık tarihi ve değişim konusunu başka bir gözle değerlendirmek gerektiğini düşündürüyor. Pek çok nedeni var elbette bu gibi durumların değişmemesinin, ama sanırım en önemli neden önceki soykırımların açıklıkla tartışılmamış olması, tartışılmak bir yana neler yaşandığının bu topraklarda yaşayanlardan özenle saklanması.

1915’e dair raporu kaleme alana Zabel Yeseyan’ın 1912’de kaleme aldığı Yıkıntılar Arasında, 1909’da Adana bölgesinde yaşanan Ermeni kıyımına dair önemli gözlem ve tanıklıklar içeriyor. Katliamların ardından Patrikhane heyetiyle Adana’ya giden Yeseyan’ın amacı sağ kalanlara yardım etmektir. Bir yandan da daha sonra Yıkıntılar Arasında’yı oluşturacak mektupları yazmıştır. Yeseyan’ın 1915 raporunda ve 2014 Êzidi soykırımına ilişkin haberlerde okuduklarımıza hayli benzeyen vahşet sahneleriyle bu kitapta da karşılaşıyoruz.

Zabel Yeseyan’ın ismiyle Türkiyeli okurlar 2012’de yayınlanan Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913’te[5] de karşılaşmışlardı. İstanbul ve Anadolu’daki Ermenilere uygulanan soykırımın kısa bir süre öncesinde, Ermeni edebiyatından örnekler eğitimci, siyasetçi ve yayıncı Sarkis Srents tarafından tercüme edilip önce Kasım 1912 ile Mart 1913 tarihleri arasında Servet-i Fünun dergisinde, sonra da Ermeni Edebiyatı Numuneleri isimli kitapta yayınlanmış. Burada yer alan sekiz Ermeni yazarın on dört öyküsü, 2012’de yeniden, günümüz Türkçesine çevrilmiş halleri de eklenerek Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913’te yer almıştı. 1913’te çok önemli bir boşluğu doldurarak geleceğe dönük büyük umutlara, yan yana yaşayan ama pek etkileşim içerisinde olmayan iki kültürün, iki edebiyatın buluşmasına vesile olan bu kitaptaki öykülerden biri de Yeseyan’ın “Âşık” başlıklı öyküsüydü.

Sanırım 1912’de yayınlanan bu öyküyü Yeseyan’ın 1909’da tanık olduğu katliamlardan sonra yazdığını düşünebiliriz. Siyasi, toplumsal bir göndermesi olmayan, şiirsel bir dille kaleme alınmış bu öykü, Âşık’ın bir konak penceresini örten kafesin ardında olduğunu bildiği, ama görmediği bir kadına söylediği sevda sözleriyle başlar. Devamındaysa artık o kafesin ardında bir kadın olmadığını, kendisini beklemediğini bilen Âşık’ın kırgın aşk nağmelerini okuruz. Aşırı bir yorum olmakla birlikte, Yeseyan’ı böylesi kırgın tonda bir öykü yazmaya sevk eden duygu, belki de Adana’da tanık olduklarıyla da ilişkilidir diye düşünmek çok mu abes olur? Ayrılık ve acı Âşık’ı altüst etmiş, onun dünyasında her şey bir daha eski haline dönmemek üzere değişmiştir. 1895 ve ardından 1909 kırımlarıyla Anadolu’da kırılıp dökülen çok şey gibi.

Karin Karakaşlı’nın haklı olarak vurguladığı gibi,[6] Zabel Yeseyan’ın Yıkıntılar Arasında’daki ses tonu da, bakışı da iyimserdir, çok büyük acılara, insanlığa sığmayacak katliamlara, annelerinin gözü önünde bulabildikleri bütün erkek çocuklarının öldürülmesine vs. tanık olduğu halde geleceğe umutla bakmayı bırakmamıştır. 1915 raporu ile Yıkıntılar Arasında’daki umutlu ses tonunu karşılaştıran Karakaşlı, “Belli ki Zabel Yesayan 1909’dan 1919’a varan o on yıl içinde birlikte yaşama rüyasını ve inancı kaybetmiştir,” diyor. Edebiyat Numuneleri 1913’deki öyküsü de “birlikte yaşama rüyasına duyduğu inanç” kaybının başladığı sıralarda yazılmış olabilir.

GEÇMİŞE VE GELECEĞE UZANAN EDEBİYAT

Yikintilar-Arasinda_1393500823(1)Yıkıntılar Arasında, usta bir edebiyatçının kaleminden çıkmış bir metin; 1909’da yaşananlar hakkında olmasına rağmen 1915 hakkında da çok şey söylüyor. Sadece tanıklıkların aktarılmasından ibaret değil kitap. Önsönde Marc Nichanian, “Yesayan’ın tasarladığı şey, bir an kendi görevini ve bu görevin verdiği acıyı, sıkıntıları unutmak, duruma ait ayrıntıları silip sadece milli kederi, Ermenilerin derin acısını tasvir etmekti,” dedikten sonra bu kitabın edebi bir metin olup olmadığını sorguluyor. “Eğer edebiyatın kaynağında ayıklayıp dışarıda bırakma varsa, evet,” diye yanıtlıyor bu soruyu. Nichanian, bu sorunun Hagop Oşagan’ı da meşgul ettiğini, Oşagan’ın Yıkıntılar Arasında’yı izlenimci edebiyat, vakayiname ya da röportaj olarak nitelendirmekte zorlandığını aktarıyor. Oşagan, Yeseyan’ın “kıyıma uğratılmış o yurttan işittiklerini, gördüklerini edebiyatımıza ölümsüz bir tanıklık olarak miras bırak[tığını], ama bu[nun] aynı zamanda kendisinin ve de halkının değerlerine ve bedbahtlığına da tanıklık” olduğunu vurguladıktan sonra şu tespiti yapmış: “Yıkıntılar Arasında, (…) gerçekliği nedeniyle Dante’ninkini bile gölgede bırakan bir nevi cehennemdir.”

Doğrudan anlattığı tanıklıkları aşıp çok daha geniş bir zamana ve uzama uzandığına göre, Yeseyan’ın kitabının edebi bir gücü olduğunu düşünebiliriz. Yeseyan’ın kalemi edebi gücünü tanık olduklarını, işittiklerini daha geniş bir bağlam içerisinde değerlendirme yetisinden, 1909 kırımında evlatlarını yitirmiş annelerin duydukları acının içinde daha önce yitirilmiş sayısız evladın acısının da saklı olduğunu gözlemleyebilmiş olmasından alıyor.

“Ve bu tarifsiz felakette telafisi mümkün gibi gözükmeyen şey, kül olmuş evler, yıkılmış bağlar değildi, ne de ölenlerin sayıca çokluğuydu; onulmaz olan şey, tüm zavallılığı ve umutsuzluğuyla hepsinin gözlerine yansıyan o hüsran dolu iç duyguydu; ve bu, ayaklar altına alınmış, vahşice çiğnenmiş bir halkın duygusuydu.”

Bir başka yerde de şöyle ifade ediyor:

“Tek bir kişi sadece kendi hikâyesiyle bir dünya sefaleti gözler önüne serebiliyordu.”

Yeseyan tanık olduklarının iç dünyasını nasıl etkilediğini, içine düştüğü çaresizlik girdaplarından neler yaparak çıkmaya çalıştığını; yaşanan katliamlar geride kaldıktan sonra oradaki Ermenilerin hayatının yeniden normale dönüp dönemeyeceğine dair umutla umutsuzluk arasında gidiş gelişlerini de anlatıyor.

“Daha da mahcup, o yaralı sakat kadınlardan çok daha ıstırap içinde, yüreğimiz parça parça, avuntusuz bir acıyla odaları dolaşırken, içlerinde inatla yaşama ve varlığını devam ettirme arzusunu her fırsatta gördüğümüz felaketzedelerle kıyaslandığımızda, kısırlaşmış burjuva ruhlarımızın ne denli acınası ve fakir olduğunu çok daha iyi hissediyoruz.”

Yeseyan, Adana’da sadece katliamlardan sağ kurtulanları değil, gerek cezaevi ziyaretlerinde gerekse Adana’da ve sonrasında Hatay’a kadar yaptığı seyahatte bu katliamlara karışmış olanları da gözleyip aktarıyor. Bu ikincilerle ilgili farklı gözlemleri var: “Burada da fark ettim,” diyor Karspazar’da (bugünkü Kadirli), “Türklerin görüntüsü daha az kederli değildi. Sanki hepsi iradeleri dışında, bilerek ya da bilmeyerek memleketlerinin üzerinden geçen korkunç felakete dahil olmuşlardı.” Hamidiye’deyse şunu gözlüyor: “Araba çarşının içinden geçti, cinayetle itham edilen insanlar dükkân önlerinde taburelere oturmuş, rahat rahat nargilelerini çekiyorlardı.”

Yüz yıl sonra Şengal’de yaşanan soykırıma dönersek, Yıkıntılar Arasında’da okuduklarımızdan çok farkı olmayan katliamlar yaşandı; sağ kalanların hali de Yeseyan’ın gözlediklerinden çok farklı değil. Uzaktan, gazete, internet siteleri ve televizyonlardan kısmen, bir parçasına tanık olduğumuz bir başka “dünya sefaleti.” Yeseyan’ın metni sadece geçmişe değil, geleceğe de uzanıyor ne yazık ki. Sadece bir halkın derin acısını değil, halkların derin acısını aktarma gücü de var Yeseyan’ın kaleminin. Güney sınırımızın yakınlarında sadece Êzidiler değil, Ermeniler, Şii Türkmenler, Kürtler, Kakailer, Nusayriler, hatta İD’e biat etmeyen Sünniler de katlediliyor. İD çeteleri, kendilerinden önceki soykırımcıları örnek alarak farklı inanç topluluklarının kutsal yapılarını ve kültürel eserlerini de yerle bir ederek, neredeyse onların bütün izlerini silmeye çalışıyorlar – kaçabilenler için yeryüzünün bu kısmını dönecek bir yer olmaktan çıkarmak azmindeler. Bu yaşananlar biz başımızı başka taraflara çevirince ortadan kalkmıyor.

Denebilir ki, 2014 yazı Zabel Yeseyan’ın sözünü ettiği “dünya sefaleti”ne kimlerin karşı çıktığına, kimlerin ilgisiz, kayıtsız kaldığın da tanıklık ettiğimiz bir yaz oldu.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat’ın Ekim 2014 tarihli 2. Saysında yayınlanmıştır.)

[1] Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Yaşar Kemal, Adam Yayınları, 1998, s. 243

[2] age, s: 244

[3] “Bu Feryat Yüz Yıldır Duyulmayı Bekliyor”, Ümit Kurt – Alev Er, Agos, 22 Ağustos 2014

[4] Yıkıntılar Arasında, Zabel Yeseyan, çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yayıncılık, 2014

[5] Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913, Sarkis Srents, Aras Yayıncılık, 2012, çev: Mahir Ünsal Eriş – Ari Şekeryan.

[6] Karin Karakaşlı, “Zabel Yeseyan’ın On Yılı,” Agos, 29 Ağustos 2014

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel