Yalın ve Derin: Raymond Carver’ın Öyküleri

Novelist-Raymond-Carver-007Raymond Carver, öykülerini tanımlamak için kullanılan iki tabire de sıcak bakmamıştır. Bunlardan ilki “minimalizm”dir. Paris Review’de yayınlanan, Mona Simpson ve Lewis Buzbee’e verdiği mülakatta, minimalist kelimesinin “tadını sevmediği[ni],” bu kelimede “bakış açısı ve biçim darlığını çağrıştıran bir şeyler” olduğunu belirtir (Ateşler, çev: Zafer Aracagök, Adam Yayınları, 1990). Benzer bir görüşü, Milano’da yayınlanan Panorama’daki söyleşisinde Silvia del Pozzo’ya da ifade etmiştir. Bu kelimenin, “dar bir hayat görüşü, düşük hırslar ve sınırlı kültürel ufuklar tarzında fikirler ima ettiğini” belirtir. Bunların onun eserleri için uygun olmadığını vurgulamakla birlikte, “yazılarının cılız ve her türlü aşırılıktan kaçınmaya eğilimli” olduğunu da kabul eder aynı söyleşide.

“Kirli gerçekçilik” tabirine de Granta’nın Güz 1988 tarihli sayısında yayınlanan ve Tobias Wolff ve Richard Ford’la arkadaşlıklarını anlattığı “Arkadaşlık” başlıklı denemesinde itiraz eder (Call If You Need Me içinde, Harvill Press, 2000). Yazının başında Wolff ve Ford’la birlikte gülümsedikleri bir fotoğraf yer alır. Fotoğrafın Londra’daki bir okuma programının ardından çekildiğini belirtir Carver. “Bir süredir Britanya’daki gazete ve dergilerdeki eleştirmenler onlar için ‘kirli gerçekçiler’ demekteler, ne var ki Ford, Wolff ve Carver bunu ciddiye almıyorlar. Başka şeylerle dalga geçtikleri gibi bununla da dalga geçiyorlar. Kendilerini bir topluluğun parçası olarak hissetmiyorlar.”

Gerçekten de Carver’ın öykülerini bir toplulukla ya da edebi bir akımla birlikte anmak kolay değildir. Öykü geleneğinden çok uzak değildir oysa yazdıkları; denemelerinde Çehov, Babel, Hemingway, O’Connor gibi usta bildiği yazarlara duyduğu hayranlığı sıklıkla ifade etmiştir; Carver’ın üniversitelerdeki derslerini izlemiş öğrencileri de bu usta yazarların isimlerini derslerinde zikretmekten kaçınmadığını aktarmışlardır. Öykü geleneğindeki belirli bir kanalla kurduğu yakın ilişkiye rağmen kendine özgü, sonradan “Carveryen” denilen bir tarz geliştirmiştir. Bu tarzın belirleyici özelliği, öykülerin yansız, yorum yapmaktan kaçınan bir gözün gördüklerinin aktarılması biçiminde kurgulanmış olmasıdır. Birinci tekil anlatıcılar bile iç dünyalarına dair bir şeyler söylemekten çok yapıp ettiklerini aktarmakla yetinirler. Neyi neden yaptıklarını bilemeyiz çok zaman, bir şeyler hem belirsizdir hem de her an billurlaşacakmış gibidir. Bir söyleşisinde dediği gibi öyküde gizemin korunmasından yanadır. Bir denemesinde de, öyküde bir şeyler olacağı duygusunun bir tehdit gibi hissedilmesinin, böylesi ya da benzer bir gerilimin mevcudiyetinin önemli olduğunu belirtmiştir.

Öykülerin özellikle sonunda bir gizemin okurun çözümüne bırakılması, her şeyin yazar tarafından anlaşılmaması, bilindiği üzere, öykü sanatına esas olarak Çehov’un getirdiği bir tarzdır. Carver’ın Çehov’a olan hayranlığı Fil’de yer alan “Ayak İşi” öyküsünden de anlaşılır. Çehov’un son günlerinin anlatıldığı bir öyküdür bu. Bu öyküyü nasıl yazdığını anlattığı “Ayak İşi Üzerine” başlıklı yazısında, Henri Troyat’ın Çehov biyografisini eline geçer geçmez okumaya başlayıp günlerini ve gecelerini bu kitabı okumaya adadığından söz eder. Ölüm döşeğindeki Çehov’a doktorunun şampanya ikram ettiğini okuduğunda bu sahneden çok etkilendiği belirtir Carver. Bununla ne yapacağını o ilk anda bilememiş olsa da, yıllardır kendisi için çok büyük önem taşıyan Çehov’a bağlılığını, saygısını sunmak için bu ayrıntının bir imkân olduğu sezmiştir. Carver’ın çoğu öyküsünde olduğu gibi bu öykünün ne hakkında olduğunu saptamak kolay değildir. Çehov’dan söz ederken nelerden söz etmiştir? Ölümden, ölümlülükten ve ölümsüzlükten? Öykünün sonlarında ortaya çıkan genç otel görevlisinin şaşkınlığından ve “her türlü kılığa ve biçime bürünen ölümle tanışalı çok olmuş” yaşlı cenaze levazımatçısının alışmışlığından? Hepsinden, ama elbette fazlası da vardır.

Bütün bunların yanında bu öyküde edebiyat üzerine, öykü üzerine de bir dokundurma var gibidir. Çehov’un, hasta yatağında onu ziyaretine gelen Tolstoy’la arasındaki fikir ayrılıklarından söz edilir öyküde. Çehov’un bu ziyaretle ilgili sonradan “Tolstoy, hepimizin (insanların da, hayvanların da) özü ve hedefleri bizim için sır olan bir ilke (mantık ya da aşk gibi) çerçevesinde yaşamaya devam edeceğimizi varsayıyor… Bu türden bir ölümsüzlüğün benim için bir değeri yok,” diye yazdığı belirtilir öyküde. Bu alıntının ardından, öykünün anlatıcısı devam eder. “Tolstoy’un aksine, Çehov ölümden sonra yaşama inanmıyordu, hiçbir zaman da inanmamıştı. Beş duyusunun biriyle ya da daha fazlasıyla kavrayamayacağı hiçbir şeye inanmıyordu.” Anlatıcı, konuyu ölümden sonra hayatın olup olmadığı noktasında bırakmayıp usulca edebiyatın sularına çeker. “[Çehov] bir keresinde birisine ‘politik, dinî ve felsefi bir dünya görüşünden’ yoksun olduğunu söylemişti. ‘Her ay görüş değiştiriyorum, dolayısıyla kahramanlarımın nasıl sevdiklerini, evlendiklerini, doğum yaptıklarını, öldüklerini ve nasıl konuştuklarını tasvir etmekle sınırlandırmam gerekecek kendimi.’”

Bundan Fazlası Var

fil4_front_coverCarver’ın öykülerinde Çehov’a izafe ettiğine benzeyen böylesi bir “sınırlandırma”dan söz edilebilir. İnsanlık, hayat, yeryüzünde olmak, aşk vs üzerine büyük sözler söylemeyi değil, kahramanlarının nasıl sevdiklerini, evlendiklerini, doğum yaptıklarını, öldüklerini ve nasıl konuştuklarını tasvir etmeyi yeğlemiştir o da. Paris Review söyleşisinde, “İyi yazın kısmen bir dünyadan ötekine haberler getirmektir. Sanırım bu kendi başına ve kendi içinde iyi bir amaçtır,” diyerek bu amacın öykünün nasıl olması gerektiğine dair de bir şey ifade ettiğinin usulca altını çizmiştir. “Yazmak Üstüne” başlıklı denemesinde de bu “haber getirmek” sözünü olumsuz bir örnek üzerinden kullanmış, deneyselci edebiyat eserlerini eleştirirken, “Çoğu zaman bu tür edebiyat bizlere dünya ile ilgili hiçbir haber vermez,” demiştir. Gerçekten de, bize başka insanların dünyalarından haberler getirmeyi her zaman önemsemiştir Carver, ama bize haklarında haberler getirdiği bu başkaları, olağanüstü vasıfları olanlar (“Haberler”de rastlayacağımız türden kişiler) değildir. Paris Review söyleşisinde Çehov’un bir mektubundaki şu cümlelerden çok etkilendiğini belirtir:

“Dostum, olağanüstü ve hatırlanan işler becermiş, olağanüstü insanlar hakkında yazman gerekmiyor.” Carver’ın bunu düstur edindiği söylenebilir. Kimler hakkında yazmadığının yanında nasıl yazmadığından da söz etmek gerekirse şu söylenebilir: Altı çizilecek cümleler yok gibidir öykülerinde; güzel sözlerden, söyleyişlerden uzak bir üslubu vardır. Buna rağmen etkileyici, aklımızdan kolay çıkmayacak öykülerdir yazdıkları. “Bu Yatakta Her Kim Yatıyorduysa” başlıklı öykünün anlatıcı kahramanı, karısının kendisinden söz vermesini istediği konuda ne diyeceğini bilemez haldeyken, “Hemen bir şey söyleyemiyorum. Ne söyleyeyim ki? Henüz bunun kitabını yazmadılar,” der mesela. Kitaplarda yazılmamış, yazılmaya değer bulunmamış anları öyküleştirmiştir. Bu öykünün devamında, Carver’ın öyküleri hakkında ipucu olabilecek bir başka noktaya daha rastlarız satır aralarında. Öykü kişisi, karısının kendisinden istediği sözü vermesinde bir sakınca olmadığının da farkındadır, “Ne istiyorsa yapacağını söylemenin [ona] bir şeye mal olmayacağını biliyor[dur.]” O kadar basit değildir ne var ki. “Kelimeler basittir. Ama bundan fazlası var; benden dürüst bir cevap istiyor. Ve henüz bu konuda ne hissettiğimi bilmiyorum.”

“Bundan fazlası var.” Bu sözü de Carver’ın öykülerini değerlendirirken kerteriz alabiliriz. Anlatılan öykülerin her zaman fazlası vardır. Anlatılanların öncesinde de olabilir bu “fazla”, sonrasında da, ya da tam da anlattıklarının içerisindedir, ama yazar bunu gözümüze sokmamış, anlatılan başka şeylerin bir araya gelmesiyle bu fazlanın da ortaya çıkacağını ummuştur. Ortaya çıkmasa bile şu duyguyu hissettirmek istemiştir: Fazlası var, ne bilmiyorum, ama var. “Bu Yatakta Her Kim Yatıyorduysa”da böylesi bir fazlanın varlığının duyurulduğu ama ne olduğunun söylenmediği (belki de hiçbir zaman söylenemeyeceği) şu cümleler örnek verilebilir.

“Bir tür görünmez çizgiyi aşmışım gibi hissediyorum. Hiç gelmek zorunda kalmayacağımı sandığım bir yere gelmişim gibi hissediyorum. Ve buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Garip bir yer. Kısa, zararsız bir rüyanın, sonra da sabah erkenden yapılan uykulu bir konuşmanın beni ölüm ve yok oluş düşüncelerine sürüklediği bir yer.”

Öyküden konuşurken sıkça değinilen “aydınlanma ânı” sözüyle metin boyunca karanlıkta, gölgede kalmış bir şeylerin bir anlığına görünürlük kazanması ifade edilir. Carver’ın öykülerinden konuşurken gölgenin azalmasından söz etmek çok doğru olmaz. Onun öykülerinde de olağan akışın dalgalandığı ya da dalgalanmanın ardından durulduğu bir andır anlatılan; bir şeylerin açıklık kazanacağını sandığımız bir andır bu, böyle bir beklentiye gireriz. Ne var ki yazar bize sadece burada yolunda gitmeyen bir şeyler var, sonrasında neye bağlanır bilmek zor, demekle yetinir. Anlarız ki yazarın derdi gelecekte ne olacağı ya da o âna nasıl gelindiği, öncesinde neler yaşandığı değildir. Olağan akışın kırıldığı âna zum yapar, öykü kişisinin sıkıntısına çare olup olmayacağını bilemese de harekete geçişine, hareket geçtiğinde neler yaptığına ya da tam harekete geçecekken vazgeçişine çeker dikkatimizi. Bunlarda bir ders yoktur çok zaman, hayatın sırrına dair bir şeyler de bulunmaz.

Yukarıda “Bu Yatakta Her Kim Yatıyorduysa”nın anlatıcısından alıntıladıklarıma benzeyen bir ruh haline sokar bizi Carver. Bir çizgiyi aşmış gibiyizdir, garip bir yerdeyizdir, öykünün ve öykü kişisinin karanlıkta kalan yanlarını aydınlatmaya biraz daha yakın olduğumuzu hissederiz, sanki öykü yazarı bize bir şeyler fısıldamıştır bu konuda, ama fısıldadıklarının ne olduğundan emin olamayız. Aşmamız gereken ikinci bir çizgi varmış gibi gelir bize, ne var ki çok zaman o ikinci çizginin nerede olduğunu (hatta olup olmadığını) bilme şansımız yoktur. Sezginin alanındayızdır, aklımıza üşüşen soruların yanıtlarını sezebiliriz ancak; kısa, zararsız bir rüyayı hatırlamaya çalıştığımız o uçtu uçacak, dağıldı dağılacak andaki gibi, bir yere varabilsek bile başkasına anlatmamız zordur. Ulaşacağımızı, tutup kavrayacağımızı sandığımız anda her şeyin silinivermesi daha muhtemeldir – sadece ruh hali ya da atmosfer kalmıştır bize o rüyadan, onu bile ifade etmek, kelimelere dökmek zordur.

Hayretle Bakabilme İhtiyacı

Örneğin, “Çocuk Oyuncağı”nda karısının öykü anlatıcısını terk edeceği anda sisin arasından atların çıkıp gelmesini anlamlandırmak kolay değildir. Bu atlar gündelik hayatın olağanüstü biçimde kesintiye uğramasından başka bir anlama mı gelir, bir şeyin mi metaforudur, bilemeyiz. Bildiğimiz, anlatıcı ile karısı arasındaki gerilimin bir süreliğe askıya alındığı, ama bunun bir şeyleri değiştirmediğidir. Kadın yine gidecektir öykünün sonunda. Carver, bu öyküyü andıran bir başka öykü daha yazmıştır. Ölümünden sonra elyazmaları arasında bulunup yayınlanan “Gerekirse Ara Beni” başlıklı bu öykünün Türkçesi Kitap-lık’ın Mayıs-Haziran 2000 tarihli 41. sayısında Ülkü Tamer’in çevirisiyle yayınlanmıştı. Bu öyküde de evlilikleri dağılmak üzere olan, hayatlarına başkaları girmiş bir çift yaz sezonunda kiraladıkları dağ evine giderek yeniden bir arada olmayı denemeye çalışırlar. İşler yolunda gitmez, kadın bir akşam sürdüremeyeceğini fark edip bunu adama söyler. O akşamın ilerleyen saatlerinde adam pencereden baktığında kaldıkları yerin bahçesine atların doluştuğunu görünce, karısına haber verir, bir süre atlarla ilgilenirler, atlar uzaklaştıktan sonra kahve içip radyo dinler, sohbet eder ve sevişirler. Atların gelişinin yarattığı büyü kadının kararını değiştirmez yine de, belki sadece ayrılığın gerilimini düşürmüştür. “Çocuk Oyuncağı”nda da atların gelişinin böyle bir etkisi olmuştur. Gündelik, beklenen, olağan akış kesilivermiş, bu akışa kaptırmış öykü kişileri bir an silkinmişlerdir, sonrasında bir şey değişmemiştir, o silkinme ânı onların verdikleri kararı değiştirmelerini gerektirecek ölçüde bir şeyi fark etmelerini sağlamamıştır, ama gene de her şey eskisi gibi, öncesi gibi değildir. Belki akışa direndikleri takdirde yaşamaları muhtemel sürtüşmeye engel olmuştur ya da biten ilişkinin büsbütün olumsuz olarak hatırlanmamasını, öykü kişilerinin yaşadıklarıyla, başlarına gelenlerle, maruz kaldıklarıyla aralarına bir mesafe koyabilmesini sağlayacaktır.

“Menudo” başlıklı öyküde de hayatın akışının kırıldığı iki olay anlatılır, ilki yıllar önce krize girdiği bir akşam bir arkadaşının anlatıcıya “menudo” adı verilen bir yemek yaptığı zamandır, anlatıcı o yemekten yememiş de olsa, yemeğin yapılışını seyrederken sakinleşmiştir. Öykünün anlatı zamanında o akşamı hatırlar anlatıcı, gene ne yapacağını bilemez haldedir, içine dolan telaşla baş edemiyordur. Harekete geçer, bahçeye çıkıp tırmıkla otları temizler, duramaz, komşusunun bahçesinde de devam eder tırmıklamaya. Daha sonra ne olacağını, neye karar vereceğini bilemeyiz. Carver, odaklanmamız gerekenin sonrası olmadığını hatırlatır belki de. Hayat bazen şaşkınlıkla bakacağımız şeyler çıkarabilir karşımıza (iki öyküdeki atlar gibi); ya da şaşıracak ve başkalarını şaşırtacak şeyleri yapmak bize düşer “Menudo”nun kahramanının yaptığı gibi.

Ateşler’de yer alan “Yazmak Üstüne” başlıklı denemesinde şaşkınlıkla, hayretle bakabilmeyi yazarlara da öğütler Carver. “Yazarların ne hilelere ya da üçkâğıtlara ihtiyacı vardır, ne de en akıllı insanlar olmaları gerekir. Budalaca görünmek pahasına bile olsa, bir yazarın bazı zamanlar şuna ya da buna –bir gün batımına ya da bir ayakkabıya– tam anlamıyla basit bir hayretle bakabilmeye ihtiyacı vardır.”

Kuşkusuz, sadece bakmaktan ibaret değil yazma uğraşı, işin bir de kelimelere, cümlelere dökme yönü var. Aynı denemeyi şu sözlerle bitirir Carver: “Ayrıntıların somut olması ve anlamı verebilmesi için dilin doğru ve net kullanılmış olması gerekir. Sözcükler sığ denebilecek derecede net olabilirler, ama yine de yük kaldırabilecek güce sahiptirler; doğru kullanılmışlarsa, istenilen bütün notaları çıkartabilirler.”

Carver’ın öykülerini biz öykü severler için vazgeçilmez kılan da, sanırım, sığ denebilecek derecede net olabilen kelimelerin ne çok yük kaldırdığını, başka bir deyişle, yalın anlatılmış bir öykünün nasıl olup engin bir derinlik hissi yarattığını fark ettiğimizde duyduğumuz şaşkınlık olsa gerek.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Mayıs 2015 tarihli 8. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s