Monthly Archives: Eylül 2015

Kurt Vonnegut Jr’ın Romanları

KURTKurt Vonnegut Jr.’ın eserlerinde sıkça rastlanan bir söyleyiş var: “Falan filan.” Bunu neden yeğlediğini Şampiyonların Kahvaltısı‘nın (April Yayınları, çev: Algan Sezgintüredi, 2015) anlatıcısı izah eder. Vonnegut’un başka romanlarından da tanıdığımız bilimkurgu yazarı Kilgore Trout’un, plastik şarapnel üreten bir fabrikanın atıklarıyla kirlenmiş bir çaydan geçtikten sonra ayaklarının plastikle kaplandığını okuruz önce. Peşinden anlatıcı plastiğin moleküler yapısını çizip, “Molekül[ün] sürekli kendini tekrarlayarak sağlam ve gözeneksiz bir tabakaya dönüş[tüğünü]” belirtir. “Sonsuz aynılık” söz konusudur ve hayat da böyle bir hal almıştır dünyada. “İnsana dair her hikâye, sırf paşa gönlüm istiyor diye kocaman yazdığım aynı terimle bitmeliymiş gibi geliyor bana,” dedikten sonra bu terimi bildirir: “FALAN FİLAN.”

“Falan filan”ı andıran bir başka söz daha var değinilmesi gereken: “Hayat budur.” Buna özellikle Mezbaha No:5‘te (E Yayınları, çev: Ali Şan, 1976) –neredeyse “falan filan”ın kullanıldığı sıklıkta– rastlarız. Sözün birisinin ölümüne ya da ölülere geldiği her yerde, “Allah rahmet eylesin,” dercesine, anlatıcı, “Hayat budur” deyiverir. Ölenin bir canlı olması da gerekmez, edebiyat eleştirmenlerinin romanın ölüp ölmediğinin tartıştıkları bir radyo programından söz ederken de paragrafı, “Hayat budur…” diyerek sonlandırır. (Charles J. Shields de hazırladığı Kurt Vonnegut biyografisine bu ismi vermiştir.)

Vonnegut’un romanlarında vazgeçmediği izleklerin başında savaş karşıtlığının geldiği onun hakkında yazılmış hemen yazıda vurgulanır. Kendisi de 2. Dünya Savaşına katılmış, Dresden Bombardımanına tanıklık etmiş, esir düşmüştür. Dresden’i Mezbaha No:5‘te ayrıntılarıyla anlatan Vonnegut, başka romanlarında da sözü savaşın ne denli insanlık dışı olduğuna, insan hayatının ne kadar ucuz olduğuna, savaşların güç ve egemenlik mücadelesi olduğuna getirir. Dresden bombardımanına başka kitaplarında da rastlamak mümkündür. Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater‘da (Can Yayınları, çev: Sinan Fişek, 2015) ve Hapishane Kuşu‘nda (Altın Yayınları, çev: Tomris Uyar, 1980) örneğin.

Mezbaha No:5‘in girişinde anlatıcı romanın yazılış hikâyesini aktarır. (Bir roman hakkında söz söylerken pek çok yönüyle yazara benzese de, anlatıcının yazarın kendisi olmadığını, onun da bir kurmaca kahraman olarak algılanması gerektiğini unutmamak lazım – Vonnegut’un anlatıcıyla yazar arasındaki bağı muğlaklaştırmaya özen gösterdiğini de akılda tutarak.) Anlatıcı, savaş zamanı Dresden’de yaşananları yazacağı kitap için anlaşma imzaladığı yayıncısı Seymour Lawrence’a seslenir bu bölümde. Lawrence, anlaşması olduğu yayıncının reddettiği Mezbaha No:5‘i yayınlayan kişidir.

“Kitap çok kısa, karışık ve dağınık, Sam,” der, “çünkü bir kıyım hakkında aklı başında hiçbir şey söylenemez. Herkesin bir daha hiçbir şeyi arzulamamak ya da herhangi bir şey söylememek için öldüğü sanılır. Bir kıyımın ertesinde her şeyin sakin olması gereklidir.”

Yukarıda değindim; hikâyesini Bay Rosewater‘da öğrendiğimiz, ama Vonnegut’un başka romanlarında (mesela Şampiyonların Kahvaltısı‘nda ve Mezbaha No:5′te) rastladığımız Eliot Rosewater da 2. Dünya Savaşına katılmıştır. Mezbaha No:5‘te romanın başkahramanı Billy Pilgrim’le Eliot Rosewater karşılaştırılır: “İkisi aynı sorunla ve de aynı biçimde karşı karşıyaydılar. İkisi de hayatın anlamı bulunmadığı, bir yanıyla bunun nedeninin savaşta gördükleri şeyler olduğu sonucuna varmışlardı.” Mavi Sakal‘da (Can Yayınları, çev: Handan Balkara, 2015) Rabo Karabekian da, aslında pek anlaşamadıkları, birbirlerinin eserlerini beğenmedikleri halde yazar arkadaşı Paul Slazinger’la arasındaki bağın ne olduğunu kendi kendisine sorduğunda şu yanıtı verir: “Yalnızlık ve İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, gayet ağır yaralar.”

Eliot, Alman askeri zannederek on dört yaşında bir çocuğu süngüleyerek öldürmüştür. Bunu öğrendiğinde, “sakin sakin gi[dip] hareket halindeki bir kamyonun önüne yat[ar,]” ama kamyon son anda durur. Savaştan sonra Amerika’ya döndüğünde yapıp ettikleri çok zaman başkaları tarafından normal görülmez, oysa yaptığı sadece insanlara iyilik etmektir. Bay Rosewater‘ın sonlarına doğru ciddi bir ruhsal rahatsızlık geçirecektir Eliot. Rahatsızlığının başladığı an Dresden Bombardımanının ardından çıkan devasa yangınla ilişkilidir. Otobüsle Rosewater kasabasından ayrılırken şehrin Dresden’deki gibi yangınlarla dolu olduğunu gördüğünü zanneder. Ne var ki babası ve avukatı delirmesiyle savaş arasında bir bağ kurmak yerine, başka nedenlere kafa yorarlar. Babası çocukken Eliot’ı itfaiyecilerle tanıştırmış olmasından ötürü suçluluk duyar mesela, oğlunun savaşta yaşadıkları akıllarına gelmez.

***

Vonnegut’un kendine özgü bir mizahı var; gücünü düşünce alışkanlık ve tembelliklerinin etkisiyle kanıksanmış olguların aslında ne kadar saçma olduklarını gözler önüne sermek için kurmacadan yararlanıp bilimkurgunun yapısını baş aşağı çevirmesinden alan bir mizah bu. Bilimkurgu, çoğunlukla başka dünyaları bize anlatır, bu dünya dışı hayatlarla ilgili olarak anlatılanlarda yaşadığımız dünyaya dair şeyler vardır. Bunları okuduğumuzda çok zaman kendi dünyamıza ait bir şeyler çıkarsamamız beklense de, olan bitenler dünyadakinin tersidir. Stanislaw Lem’in vurguladığı gibi, “bilimkurgunun boş oyunlarının yüzde doksan sekizi çok ilkel, çok naif, tek parametreli süreçlerdir ve pek çok durumda bir ya da iki kurala dayanırlar: Bu, yaratma yöntemi haline gelen ters çevirme kuralıdır. Böyle bir hikâye yazmak için mevcut kavram çiftlerinin bazılarını ters çeviririz. (…) Tersine çevirmelerdeki değişim dünyanın temel bir özelliğindeyse ilgi çekicidir. Zaman yolculuğu hikâyeleri bu biçimde oluşturulur, tersine dönmez bir şey olan zamana tersine çevrilebilirlik kazandırılır.”[1] Vonnegut’un romanlarında Kilgore Trout’un eserlerine yapılan göndermelerde de böyle bir yan var. Ancak benim söz ettiğim Trout’un değil, Vonnegut’un romanlarındaki yapı. Özellikle Şampiyonların Kahvaltısı‘nı okurken şöyle bir izlenim edinmemek mümkün değil. Sanki roman dünya dışı bir yerde yaşayanlara dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatmak için kaleme alınmış gibi. Özellikle Vonnegut’un çizimleri bunu hissettirir. Bir elma ya da yılandan söz ettikten sonra, “Elma böyle bir şey”, “Yılan da buna benzer,” der.

Bu yanıyla Vonnegut’un romanları kanıksadığımız gerçekliklere az biraz öteden bakma imkânı veriyor. İçindeyken olağan gelen şeyler, oradan bakıldığında olanca saçmalığıyla çıkar karşımıza.  Vonnegut’un değişmez izleği savaştan devam edelim. Mezbaha No: 5‘te romanın anlatıcısı oğullarına “hangi koşullarda olursa olsun kıyımlara katılmaya hakları olmadığını, düşmanların öldürüldüğü haberlerinin onlara ne hoşnutluk ne de herhangi bir sevinç sağlamaması gerektiğini” öğütledikten sonra, “Yok edici araçlar yapan şirketler hesabına çalışmamalarını ve bu tür araçlara ihtiyacımız olduğunu söyleyenlerden nefret ettiklerini göstermelerini” ister. Bu cümlelerdeki duygunun bir benzerine Mavi Sakal‘da rastlarız. Anne babası 1915 Ermeni Soykırımından sağ kurtulan Rabo Karabekian, babasının kendisini asker üniformasıyla görmediği için mutlu olduğunu anlatırken şunları söyler: “ ‘Hayatı boyunca tanımış ve sevmiş olduğu herkesi öldürenlerin, ebeveynleri tarafından nihayet bir baltaya sap olacakları düşüncesiyle uğurlanan askerler olduğunu unutma. Benim üniforma giydiğimi görecek olsaydı, kuduz bir köpek gibi dişlerini gösterirdi. (…) ‘Katil! Defol, gözüm görmesin seni!’ derdi.’” Rabo’nun babasının ve Mezbaha No:5‘in anlatıcısının mantığı çok sağlam görünüyor, ne var ki dünyada savaş görmüş nice insan hâlâ üniformalara, silahlara, hamasi sözlere hayran, “Öldüreceğiz, temizleyeceğiz” cümleleriyle neredeyse vecd haline giriyorlar. Falan filan.

***

Vonnegut’un çocukluğu 1929 ekonomik krizinin ardından yaşanan Büyük Buhran zamanında geçmiştir. Romanlarında sıklıkla bu krize de değinir. Şampiyonların Kahvaltısı‘nın ithafında (“Büyük Buhran sırasında Indianapolis’te beni avutan Phoebe Hurty’nin anısına…”) ve önsözünde bahsi geçer Büyük Buhranın. Ayrıca romanın başkahramanı Dwayne Hoover’ın sahip olduğu turistik bir mekânda sergilenen iskeletin 1929 Buhranında bir doktorun sattığı mallar arasından alındığı belirtilir. Yine Dwayne’ın sahip olduğu çiftlik zamanında azat edilmiş bir kölenin kurduğu bir yerdir, ne var ki çiftlik Büyük Buhran sırasında ipotek nedeniyle bankanın el koymasıyla soyundan gelenlerin elinden çıkmıştır.

Mavi Sakal‘da da Rabo’nun babası evini, dükkânını işini gücünü Buhran zamanı yitirir. Bina bir bankaya ipoteklidir, banka batınca borçlarını ödeyemezler ve binaya banka el koyar, borçlarını ödeyememiş olmalarının nedeni de bütün birikimlerini o bankaya yatırmış olmalarıdır! Bay Rosewater‘da Eliot’un uzak akrabası Fred Rosewater’ın babası da önce bütün malvarlığını 1929 Buhranında yitirdikten sonra intihar etmiş biridir. Büyük Buhran’a Hapishane Kuşu‘nda da değinilir. 1929’un ertesinde Harvard’a başlayan romanın anlatıcı-kahramanı Walter, okul ve sonrasındaki komünistlik yıllarını anlatırken Buhran’ın toplumsal hayattaki etkilerinden sıkça söz eder. Sevgilisi Sarah’nın dedesi de öbür romanlarda rastladığımız yan karakterler gibi borsa bunalımında intihar etmiştir. Hapishane Kuşu‘nda Buhran yıllarındaki işçi direnişleriyle savaş sonrası refah döneminin küresel şirket düzeni peş peşe aktarılır, ilki gerçekçi, ikincisi uçuk ve parodi bir kurguyla. Bu ikisi arasındaki bağın altı çizilmez, ama bunu Vonnegut kendine özgü yollarla sezdirir. Küresel şirketin en tepesindeki insan ancak bir evsiz olarak yaşadığında güvenliktedir. Küresel şirketin kazançlarının halkın menfaatine dağıtılması mümkün değildir, çünkü şirketin kâr için alıp sattıklarının halkın ihtiyaçlarıyla bir ilgisi yoktur.

Ekonomik düzenin yarattığı yıkımlar –savaşın yarattıkları gibi– Vonnegut’un romanlarında önemli yer tutar. Bütün bu yıkımlar, plastiğin moleküler yapısı gibi, kendini tekrarlayan gözeneksiz bir tabaka halini almıştır dünyada. Belki bu tabakadaki tek gözenek Eliot’tır. Servetini yoksul insanların ihtiyaçları için harcamayı seçmiştir. Onu tedavi etmeye kalkışan bir doktorun raporunda şu saptama yer alır: “Varlıklı bir sanayi toplumunun üst düzeylerindeki normal kişiler vicdanlarının seslerini hemen hemen hiç işiteme[mektedirler.]” Oysa Eliot’un “şefkat duyguları” fazlasıyla gelişkindir. Yardım ettiği insanlar bile, “Bize böyle ilgi gösterdiğiniz için deli olduğunuzu sanacaklar,” diyerek korkularını aktarırlar. Babasıyla avukatının tavrına değinmiştim. Avukatı geçmişte servetini yoksullara dağıtmak isteyen başkalarını da bu vicdanlı davranıştan vazgeçirmesiyle övünen biridir, hatta bu konuda bir de broşür hazırlamıştır. Temel tezi, yardım edilen insanların çalışmayacakları, “başları öne eğik (…) gurursuz ve özsaygısız” yaşayacaklarıdır. Ayrıca servetlerini dağıtanların da ileride yoksullaşıp onlara benzemesi kaçınılmazdır.

Doktorun raporu, avukatın broşürü… Bunların karşısındaysa Kilgore Trout’un tespiti vardır. İşin ironik yanı, Trout’un inanarak söylediklerini, Eliot’ın babası oğlunun deli olup olmadığına karar verecek olan mahkemede yapılacak savunma için uydurulmuş sözler zanneder. Trout, kasabadaki insanlara yardım ederken Eliot’ın önemli bir soruna çözüm aradığını iddia etmektedir: “Gereksiz insanları nasıl sevmeli?” Zamanla bütün insanlar makinelerin gelişmesi neticesinde “gereksiz” olacaklarsa, “insanları insan oldukları için sevmek” gerekmektedir, ne var ki bu toplumsal hayatta nasıl bir şey olduğu bilinmeyen bir muammadır. Eliot’ın bu soruya bir cevap aradığını, bir deney yaptığını iddia eder.

***

Edebiyat bahsinde de zihinsel alışkanlıklarımızı altüst etmekten geri durmaz Vonnegut. Daha doğrusu, bizim doğru kabul edegeldiklerimizin hiç de doğru olmayabileceğine dikkat çeker. Mesela, edebiyatın öyle ya da böyle (kırık ya da düz bir ayna gibi) hayatı yansıttığı söylenir. Burada hemen Trout’a dönelim. Trout, ayna yerine “sızıntı” kelimesini yeğlediğini söyler “Şampiyonların Kahvaltısı”nda. Ona göre aynaya baktığımız her anda başka bir evrene sızmaktayızdır. İşte, Vonnegut da hayat-edebiyat arasındaki yansıtma (ya da kırarak yansıtma) ilişkisini sorgular. Öncelikle ayna metaforundaki yanlışı düzeltmek gerekir. Yazarlar hayatta gördüklerini yazıya dökmüyordur, aksine okuyanlar yazılardaki gibi yaşamaya çabalıyorlardır.

“Hikâye kitaplarında uydurulmuş kişiler gibi yaşamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Amerikalıların birbirlerini bu kadar sık vurmalarının nedenini anlamıştım: Hikâye ve kitapları sonlandırmada gayet uygun bir edebi yöntemdi bu.” Hükümetlerin insanlara hayatları kâğıt mendil kadar değersizmiş muamelesi yapmasının nedeni de, “yazarların uydurma hikâyelerindeki yan rol karakterlerine böyle davranmaları”dır.

Edebiyat yapıtları iyi kötü bir düzen içerisinde olduğu için insanlar benzer bir düzeni arıyorlar, o zaman çare düzeni boş verip hayatta olduğu gibi kargaşayı, kaosu edebiyata taşımak… Şampiyonların Kahvaltısı‘nın anlatıcısı da buna karar vermiştir. “Tüm yazarlar böyle yapsa edebiyatla uğraşmayan vatandaşlar, yaşadığımız dünyada düzen bulunmadığını, kargaşanın gerektirdiklerine uyum sağlama mecburiyetimizi anlar belki.” Kitaplarda anlatılanlar da hayatlarımızdaki gibi kaotikse, belki de bir yansıma ilişkisi yoktur, söz konusu olan Trout’un bahsettiği gibi bir sızıntıdır.

***

Trout’un romanlarından birindeki tez ise şudur: Hepimiz robotuz; insan bedeni bir makine. Şampiyonların Kahvaltısı‘nın anlatıcısı da buna katılır, “Hepimizin birbirine çarpmaya ve çarpmaya ve çarpmaya mahkûm birer makine olduğu sonucuna varmıştım.” Peşinden kendisini de dışta tutmadığını vurgular. “Çarpışmalara dair bazen iyi yazmam, bakımlı bir yazı makinesi olduğum anlamına geliyordu.” Vonnegut’un eserlerinde toplumların işleyişi, savaşlar vs de makineler gibi, endüstriyel süreçlerle açıklanabilir. Mavi Sakal‘da Ermeni Soykırımı böyle bir bakışla anlatır Rabo Karabekian: Almanların 2. Dünya Savaşında yaptığı gibi, “o kadar çok sayıda büyük ve becerikli hayvanı ucuz ve hızlı biçimde öldürmenin, kimsenin kaçmadığına emin olmanın ve sonrasında oluşan et ve kemik dağlarını imha etmenin yolları”nı bulma konusunda 1915’te Türklerin “ne işi büyütme kabiliyetleri ne de bu iş için özel makineleri” olduğunu vurgulaması örnek verilebilir bu bakışa.

Vonnegut’un, gündelik hayata, ekonomik yapı ve toplumsal değerlere olduğu kadar roman kurguları ve edebi dile de zihinsel alışkanlıkları sarsan, hayli ters bir yerden (belki de dünya dışından) baktığı söylenebilir. Bu bakış açısı yeri geldiğinde millî değerleri, bayrak, ulusal marş vs gibi tabuları da yerlere çalma noktasına varır. Romanlarının üç yıldızla bölünmüş, bütünlükten uzak görünen (kendi deyimiyle kaosu edebiyata taşıyan) yapısına rağmen toplumsal hayattaki kaosa içkin olan bütünlüğün farkındadır. Savaşlara karşı olduğu için zenginleştikçe pervasızlaşanlara, ölüm tacirlerine, genç insanları ölüme göndermekten bir an bile duraksamayan hamasi dile, bekası için bireyleri kurban etmeyi varlığının şartı sayan devlete, devleti var eden ve devamını sağlayan millî değerlere karşıdır – tersi de geçerlidir elbette. Onun üslubuna öykünenlerin dikkat etmeleri gerekirken çevresinden dolanmayı yeğledikleri önemli bir noktadır bu.

[1] “Bilimkurgunun Yapısal Çözümlemesi Üzerine,” Virgül, Sayı: 26, Ocak 2000.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Eylül 2015 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Bitmeyen Soru: Kurmacanın Ne Kadarı Gerçek

RothPhilip Roth’un alter-egosu olduğu iddia edilen Nathan Zuckerman’ı Türkiye’de Pastoral Amerika, Bir Komünistle Evlendim ve İnsan Lekesi‘nden oluşan üçlemeyle tanıdık. Bu romanların anlatıcısı olan Zuckerman, arada bu romanların başkahramanlarından rol çalarak kendi hikâyesini de anlatır. Zuckerman’ın kendi hayat hikâyesinden parçalar aktardığı romanlarsa daha sonra yayınlandı: Hayalet Yazar, Karşıt-Yaşam, Ve Hayalet Sahneden Çekilir. (Roth’un henüz Türkçeye çevrilmeyen üç Zuckerman romanı daha var.) Bir yazarın yaklaşık 30 yıl boyunca aynı roman kahramanının yer aldığı dokuz roman yazmış olması hayli şaşırtıcı.

Zuckerman’la Roth yaşıtlar; her ikisinin de aynı şehirde büyümüş Yahudi yazarlar olmaları ve ilerleyen yaşlarında benzer sağlık sorunlarıyla uğraşmaları nedeniyle Roth’un kendisini mi anlattığı sorusu öteden beri akıllara gelmiş, tartışılmıştır, sanırım ileride de tartışılacaktır. Bu soruyu Roth’un kendisiyle yapılan röportajlarda nasıl yanıtladığını bilmiyorum, ama kitaplarında bu tartışmayı kışkırtmayı, didiklemeyi, kimi zaman edebi bir oyuna çevirmeyi; bu oyunu oynarken (ya da sahnelerken) edebiyat, hikâye anlatmak, hayat-edebiyat ilişkisinin dolayımları üzerine düşünmeyi yeğlediği çok açık. Özellikle “Karşıt Hayat”, yazarla edebi metnin kahramanları arasındaki bağın ne kadar çetrefil, dolaylı, hatta dolaşık olduğunu gözler önüne seren bir roman. Karşıt Hayat‘ta bu meseleye dair verilmiş net bir yanıt yok, yanıtlar var – hepsinin de mümkün olduğunu, birini öbürüne yeğlememiz için bir nedenimiz bulunmadığını vurgulamak istemiş olmalı Roth.

Romanın girişinde Nathan’ın kardeşi Henry’nin başına gelenler, sonraki bölümlerden birinde Nathan’ın başına gelmiş olarak anlatılır; bu bölümde anlarız ki baştaki bölüm Nathan’ın yazdıklarıdır. (Öyle midir sahiden, emin de olamayız!) İkinci kurguda Nathan ölür ve cenaze töreninde editörü bir konuşma yapar. (Sonradan Henry, bu metnin bizzat Nathan tarafından kaleme alındığından kuşkulanacaktır.) Şöyle denir bu konuşmada: “İnsanların roman yazarlarında kıskandıkları (…) teatral öz dönüşüm kabiliyeti, yeteneğin ifade edilmesi yoluyla kendilerinin gerçek bir yaşamla bağını gevşetmeye ve muğlaklaştırmaya muktedir olmalarıdır. Üstün sanatçının teşhirciliği hayal gücüne bağlıdır; sanatçı için kurmaca aynı anda oyunsu bir varsayım ve ciddi bir faraziye, hayali bir sorgulama biçimi, teşhirciliğin alakalı olmadığı her şeydir. (…) Sanılanın aksine, hayal gücünün en ilgi çekici yönü, yazarın hayatıyla romanı arasındaki mesafenin ta kendisi değil midir?”

Nathan’ın ölümünün ardından Henry, ağabeyinin yazıp henüz yayınevine teslim etmediği romanı okuma imkânı bulur. Kendisinin roman kahramanı olduğu, birinde ameliyatta öldüğü, öbüründe İsrail’e gidip yerleştiği bu iki farklı kurguyu şaşkınlık, öfke ve dehşetle okuduğunda, “Onun hayatın gerçek karmaşasına en fazla yaklaşabildiği yerler, ona dair yarattığı bu kurmacalardı,” diye geçirir içinden. Ağabeyinin “kimsesiz odasında günbegün yalnızlaşa yalnızlaşa yalnız yazınsal buluşlar aracılığıyla, gerçek yaşamla yüzleşemeyecek kadar çok korktuğu şeyleri tahakküm altına almaya uğraşarak” yaşadığını düşünür.

Philip Roth, kurguyu daha da çapraşıklaştırır romanın devamında. Henry’nin ağzından anlatılan bölümü Nathan’ın genç sevgilisi Maria’yla yapılan bir konuşma izler. Soruları soranın kim olduğu belirsizdir, başlarda Nathan’dan “o” diye söz eder genç kadın, Nathan’ın romanının önceki bölümlerindeki kimi olayların yaşanıp yaşanmadığını ya da romandaki gibi yaşanıp yaşanmadığını sorar bu kim olduğunu bilmediğimiz kişi. Bu sohbet (daha çok röportaj dense yeridir) sırasında Maria şunları söyler. “İnsan böyle bir yazarda neyin gerçek, neyin sahte olduğunu nereden bilebilir ki? Bu kişiler fantezi meraklıları değil, bizatihi hayat virtuozlarıdırlar; bir teşhirci ile bir striptizci arasındaki fark gibi. (…) Olayları veya benim insanlar hakkında ona vermiş olduğum ipuçlarını gerçeğe, kendi gerçekliğine dönüştürmesi beni hayrete düşürür. Gerçekliğin saplantılı bir biçimde yeniden icadı bitmek bilmedi; ne olabilirdi suali, ne oluyor sorusundan önce geldi daima.” Bu sohbetin sonlarında Maria’nın Nathan’dan “sen” diye söz etmeye başladığını da dikkat çekmek gerek. Kiminle, yoksa Nathan’la, ölmüş olan adamla mı konuşuyordur? Kurgu bir kez daha dolaşık bir hal alır burada, ama bu soruya yanıt vermemize imkân sağlar Maria. “Konuşacağım. Hayalet nedir biliyorum artık. Konuştuğun kişidir. Hayalet budur. Hâlâ öylesine canlıdır ki, onunla konuşur da konuşursun, asla durmazsın. Bir hayalet bir hayaletin hayaletidir.”

Sorular yanıtlanmayıp yeni sorular doğurur Karşıt Hayat boyunca, ama Nathan’ın romanın sonlarına doğru başka bir bağlamda söyledikleri bu çoklu yanıtlara da bir anlam vermemize imkân sağlar. “Birbiriyle eşit ölçüde zor ve üzücü olasılıklar arasında bilinçli olarak bir seçim yapıldığı bir ya/ya da durumunda değildir sıkıntı; bir ve/ve/ve/ve/ve de halinde olmada. Yaşamın ta kendisidir ‘ve’: Rastlantısal ve durağan, kavranabilir ve kavranamayan, acayip ve öngörülebilir, asıl ve gizil, çapraşır, örtüşür, çarpışır, birleşir haldeki çoğalan gerçeklikler; artı çoğalan yanılgılar![1] Bu defalar bu defalar bu defalar bu… Zeki bir insanın diğerlerinden farkı yanlış anlamaları geniş ölçekte üretmekten ibaret değil midir neticede?” Roth’un roman boyunca farklı kurgular içerisinde, farklı roman kişilerine söylettiklerinden birini öbürüne yeğlememiz gerekmiyor; hepsinin arasına “yaşamın ta kendisi” olan bir “ve” koyabiliriz. Şunu da eklemeliyiz: yaşamın olduğu gibi, edebiyatın da ta kendisi olabilir “ve.”

Karşıt Hayat, sadece yazarla roman kahramanı arasındaki bağın ve/veya bağsızlığın sorunsallaştırıldığı bir roman değil; Roth’un romanlarında didiklemeyi çok sevdiği cinsellik, erkeklik rolleri, Yahudilik, –son dönem romanlarının değişmez izleği olan– ölümcül hastalıklar ve ölüm meseleleri de tartışılıyor. Bunlar başta söz ediğim kurmaca sorunuyla birlikte değerlendirilip ele alındığındaysa bir başka önemli noktaya varıyoruz: Kimliklerin de kurmaca (ya da “hayalet”) olabileceği. Nathan’ın Henry’e yazdığı mektuptaki şu satırlar mesela: “Aldatıcı hayal gücü herkesin sahip olabileceği bir şeydir; hepimiz bir diğerinin uydurmasıyız, her birimiz diğerini kendi zihninde oluşturur. Hepimiz bir başkasının yazarıyız.” Bu tespite de bir “ve” ekler sayfalar sonra. Sadece bir başkasının değil, kendimizin de yazarıyızdır, kendimizin de uydurmasıyızdır. Romanın sonunda Nathan’ın Maria’ya yazdığı mektupta vurgulanır bu: “En çok kendileri gibi görünenler, olmak istediklerini sandıkları, olmaları gerektiklerine inandıkları şeyi (…) karakterize ediyorlarmış gibi geliyorlar bana. Öylesine samimi davranıyorlar ki samimi davranmanın eylemin ta kendisi olduğunun farkına varmıyorlar. Bununla beraber, kendi kendisinin farkında olan kimi insanlar için bu mümkün değil: Kendilerini kendileri olarak tahayyül etmek ve kendilerine ait gerçek, hakiki ya da özgün hayatı sürmek, onlara her şeyiyle bir halüsinasyon gibi geliyor.”

Hayalet

Roth’un 1979’da yazdığı ilk Zuckerman romanı Hayalet Yazar‘da Nathan’ı genç bir yazar olarak tanırız[2]. 1956 yılında hayranı olduğu münzevi yazar E. I. Lonoff’u ziyarete gitmiştir. Roman bir yanıyla Nathan’ın ziyareti sırasında tanık olduğu, Lonoff’un evliliğindeki krizle ilgilidir. Bir yandan da Nathan’ın ailesindeki krizi de öğreniriz. Ailesinde yaşanmış bir olayı öyküleştirdikten sonra babasıyla ciddi bir tartışma yaşamış, Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden bir yargıçtan sinir bozucu bir mektup almıştır Nathan. Babası Nathan’ın yazdığı öykünün Yahudi olmayanlar tarafından okunduğunda cemaatlerine ilişkin önyargıların pekişeceğinden kaygılanıyordur. Bir yandan oğluna böyle bir öykü yazmaya yakıştıramıyordur. “Bu türden bir hikâye yazıp hakikat buymuş gibi davranacak birisi değilsin sen,” der mesela. Bir yandan da ona ne yazması gerektiğini telkin eder. “Ailemizde bundan çok daha fazlası, bu hikâyede olduğundan çok ama çok daha fazlası mevcut.” Nathan, “Ama hikâye onlar hakkında değil ki,” dediğinde onu anlayamaz.

Bu tartışmanın bir yere varmasının mümkün olmadığının farkında olan Nathan çareyi kaçıp uzaklaşmada bulur. Lonoff’un evinde önce yargıcın mektubuna yanıt yazmaya kalkışır, peşinden hayal gücü devreye girer, o gün tanıştığı, ünlü yazarın çalışmalarını tasnif eden Amy Bellette’e başka bir hayat yakıştırıp onunla evlenmeyi ve ailesinin ve cemaatinin yanına gittiğinde Yahudi cemaati için bir kahraman olan genç kız sayesinde yazdığı öykü nedeniyle kopan fırtınanın dineceğini düşler – kurmacanın yarattığı fırtınaya kurmaca vasıtasıyla çözüm. Hayalet Yazar‘da Lonoff’un hayat hikâyesi hakkında da bir şeyler öğreniriz; inzivayı seçmiş, kendisini okumaya ve yazmaya vermiştir, ama bunun karşılığında eşi Hope yıllarca mutsuz olmuş, tabir yerindeyse ünlü yazarın kahrını çekmiştir. Karşıt Hayat‘ta roman yazarlarının hayatlarına insanların neden imrendiklerinden söz edilmişti; Hayalet Yazar‘daysa bu hayatın, ne kadar güçlü eserler verilmiş olsa da, pek de öyle imrenilecek bir hayat olmadığı görülür, üstelik yazdıklarından tam anlamıyla tatmin olmuş da değildir Lonoff.

Lonoff’un (ve Nathan’ın) hayatında daha sonra neler olup bittiği ise dokuz yıl sonra yayınlanan Ve Hayalet Sahneden Çekilir‘de berraklık kazanır. Nathan yaşlanmış, kanser olmuş, Lonoff’un 1956 yılındaki evine yakın bir yerlerde bir ev satın alıp inzivaya çekilmiştir. Dış dünyayla bağlarını kesen Nathan kendisini okumaya ve yazmaya vermiştir. (Lonoff’tan Pastoral Amerika‘da da söz edilir. Yaşadığı yerden şöyle söz eder Nathan. “Ben daha yeni başlarken orada ünlü bir yazarla tanıştım. (…) Bir münzevi gibi yaşadı. İnziva bir çocuğa müthiş görünüyordu. O bunun sorunlarını çözdüğünü iddia ediyordu. Şimdi de benimkileri çözüyor.”) Ve Hayalet Sahneden Çekilir‘de Nathan’ın karşısına Lonoff’un biyografisini yazmak isteyen genç bir yazar çıkar. Nathan, ömür boyunca saklanmış olan Lonoff’un hayatının yazılmasını istemeyeceğini, bunun büyük bir saygısızlık olacağını düşündüğü için genç yazara yardım etmez, hatta engel olmaya çalışır. Lonoff’u tanıdığı zamandan bu yana yarım yüzyıl geçmiştir. “Romanlarda anlatılanlar kurmaca mıdır, gerçek midir?” sorusu yerini yazarın hayatındaki sırların keşfine bırakmıştır, gene yazarın eserlerinden yola çıkarak. Genç araştırmacı unutulmuş bir yazarı gündeme getirmeyi arzuladığını söylüyor olsa da, Nathan, onun esas derdinin ne olduğunun farkındadır. “Bir yazar olarak Lonoff’a itibarını iade ederken, insan olarak onu yerin dibine sokacaksın. Dehanın dehasının yerine dehanın sırrını koyacaksın.” Genç araştırmacı ise Karşıt Hayat’ta Henry’nin ağabeyine yönelttiği suçlamaya benzer bir iddiayla karşı çıkar Nathan’a. “Peki ya kurmaca adı altında başkalarının hayatlarını vahşice talan etmek?”

Anlatı Biçiminde Tefekkür

Buna cevabı yıllar sonra bu genç araştırmacı vasıtasıyla yeniden karşılaştığı Amy verecektir. Nathan’ın tanık olduğu krizin ardından Lonoff ölene kadar beş yıl boyunca Amy’le yaşamıştır. Amy hayranı olduğu yazarın bu şekilde harcanmasına itirazlarını gazeteye gönderdiği ama yayınlanmayan bir yazıyla vermiştir. “Doğası gereği ihlal edici olan yazınsal hayal gücü hakkında en ufak bir fikir sahibi olmayan kültür gazeteciliği (…) edebiyatın tarih boyunca işlediği özel hayata tecavüz suçuna karşı aşırı hassasiyet gösterirken, özel yaşamları tecavüze uğramış kurgu dışı şahsiyetleri delicesine ifşa etmeye adanmıştır.” Genç araştırmacı Lonoff’un yayınlanmamış romanındaki üvey kız kardeşle ensest olayının onun hayatını yansıttığını iddia etmektedir. Elinde yarım kalmış romanın yarısından başka bir delil de yoktur. Nathan ise, bu kurgunun esasında Hawthorne’un başından geçtiği iddia edilen ve zamanında sansasyon yaratan bir olay olduğu ve Lonoff’un çok iyi bildiği bu yazarın hayatını kendine mal ettiğini savunur. Amy’e bunları anlatırken edebiyat konusunda çok önemli bir noktanın altını çizer: “Kurmaca onun için asla bir temsil değildi. Anlatı biçiminde bir tefekkürdü. Bunu kendi gerçekliğim haline getireceğim diye düşünmüştü.” Roth, tartışmayı burada bitirmez ama; kıvrak bir manevrayla öbür olasılığın hepten ortadan kalkmayacağını da satır arasında belirtir. Nathan, bu tezi ileri sürdükten sonra şunları geçirir içinden: “Konuşmaya devam ettiğim bir saat boyunca bu argümanın mantığını göz alıcı bir biçimde savundum, ta ki buna kendimi de ikna edene dek.”

Nathan’ın Lonoff’a izafe ettiği “anlatı biçiminde tefekkür”ü Philip Roth için de düşünebiliriz. Kuşkusuz onun romanları sadece bu yazıda sözünü ettiğim kurmacayla gerçek arasındaki ilişkiye dair değil. Bu konudan daha sık değindiği meseleler de var, yukarıda değindim. Nathan’ın geri planda, daha çok bir anlatıcı olarak göründüğü romanlarda ABD’nin önemli tarihsel dönemlerini didiklemiştir Roth. Pastoral Amerika‘da Vietnam Savaşı yıllarında kızı bir marketi bombalayan sıradan bir Amerikalıyı anlatırken o yılları; Bir Komünistle Evlendim‘de Mc Carthy döneminde işini kaybeden bir radyocuyu anlatırken o dönemi ve İnsan Lekesi’nde Clinton’u 1990’lar Amerika’sını, akademiyi ve Vietnam gazilerini. Bunların yanı sıra Nathan’ın da bir yazar olması vesilesiyle yazma bahsine de sık sık değinir bu romanlarda. Mesela “Pastoral Amerika”da romanın başkişisi Lou Levov’un hayatını nasıl yazdığının, daha doğrusu bir başkasının hayatını nasıl tasavvur ettiğinin ipuçlarını da aktarır.

“[Lou] hakkında (…) düşündüm, kendi yalnızlığımı onunkiyle değiş tokuş ettim, bana en az benzeyen bu kişinin ruhuna girdim, onun içinde kayboldum, gece gündüz (…) bu kişinin ölçülerini çıkardım, (…) zaman yavaş yavaş ilerledikçe ona hayatımın en önemli şahsı olarak anlam verdim.” İnsan Lekesi’nde de Coleman Silk hakkında bilmediği noktaları hayal ettiğini belirtirken, “bildiğini sanan herkesin yaptığı[nın]” da hayal etmek olduğunu belirtir. Nathan, Sarıkafa ya da Coleman Silk hakkında değil, o günlerin Amerika’sı hakkında da anlatı biçiminde tefekkür ettiğini de söylemiş olur böylece. Elbette Philip Roth’un da bir başka düzlemde, işin içine Nathan’ı da katarak, onun ruhuna girerek, onun içinde kaybolarak hem onun tefekkürüne (ve hayaline) eşlik etmiş hem de onun hayatını anlatı biçiminde tefekkür (ve hayal) etmiştir. Roth ile Zuckerman’ın hayatlarının nasıl ve nerelerde kesiştiğinin bir önemi yok, ama gidiş yolları sanırım hayli benzeşiyor.

[1] Yanılgı/yanlış anlama bahsine Pastoral Amerika‘da da değinilir: “[Başkalarıyla] buluşmayı düşünürken, buluşmadan önce onları yanlış anlarsınız; onlarla birlikteyken yanlış anlarsınız; ve sonra eve gidip buluşma hakkında birisine bir şey anlatırsınız ve yine onları tamamen yanlış anlarsınız. (…) Peki, bu son derece önemli diğer insanlar meselesini ne yapacağız? (…) Hepimiz birbirimizin iç işleyişini ve görünmeyen maksatlarını tasavvur edemeyecek kadar kötü donanımlı mıyız? (…) Yaşamak insanları doğru anlamaktan ibaret değildir. Yaşamak onları yanlış anlamaktır. (…) Hayatta olduğumuzu böyle anlarız: Yanılırız. Belki de en iyisi insanlar konusunda haklı ya da yanılıyor olmayı unutup sadece yaşayıp gitmek olurdu. Eğer bunu yapabilirseniz – eee, şanslısınız.”

[2] Nathan, Roth’un eserlerinde ilk olarak My Life As a Man‘de (1974) görülür. Kitabın ilk bölümündeki iki öykünün kahramanıdır. İkinci bölümse bu iki öykünün yazarı olan Peter Tarnagod’un anlatısıdır.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Temmuz 2015 tarihli 10. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Yazar