Bitmeyen Soru: Kurmacanın Ne Kadarı Gerçek

RothPhilip Roth’un alter-egosu olduğu iddia edilen Nathan Zuckerman’ı Türkiye’de Pastoral Amerika, Bir Komünistle Evlendim ve İnsan Lekesi‘nden oluşan üçlemeyle tanıdık. Bu romanların anlatıcısı olan Zuckerman, arada bu romanların başkahramanlarından rol çalarak kendi hikâyesini de anlatır. Zuckerman’ın kendi hayat hikâyesinden parçalar aktardığı romanlarsa daha sonra yayınlandı: Hayalet Yazar, Karşıt-Yaşam, Ve Hayalet Sahneden Çekilir. (Roth’un henüz Türkçeye çevrilmeyen üç Zuckerman romanı daha var.) Bir yazarın yaklaşık 30 yıl boyunca aynı roman kahramanının yer aldığı dokuz roman yazmış olması hayli şaşırtıcı.

Zuckerman’la Roth yaşıtlar; her ikisinin de aynı şehirde büyümüş Yahudi yazarlar olmaları ve ilerleyen yaşlarında benzer sağlık sorunlarıyla uğraşmaları nedeniyle Roth’un kendisini mi anlattığı sorusu öteden beri akıllara gelmiş, tartışılmıştır, sanırım ileride de tartışılacaktır. Bu soruyu Roth’un kendisiyle yapılan röportajlarda nasıl yanıtladığını bilmiyorum, ama kitaplarında bu tartışmayı kışkırtmayı, didiklemeyi, kimi zaman edebi bir oyuna çevirmeyi; bu oyunu oynarken (ya da sahnelerken) edebiyat, hikâye anlatmak, hayat-edebiyat ilişkisinin dolayımları üzerine düşünmeyi yeğlediği çok açık. Özellikle “Karşıt Hayat”, yazarla edebi metnin kahramanları arasındaki bağın ne kadar çetrefil, dolaylı, hatta dolaşık olduğunu gözler önüne seren bir roman. Karşıt Hayat‘ta bu meseleye dair verilmiş net bir yanıt yok, yanıtlar var – hepsinin de mümkün olduğunu, birini öbürüne yeğlememiz için bir nedenimiz bulunmadığını vurgulamak istemiş olmalı Roth.

Romanın girişinde Nathan’ın kardeşi Henry’nin başına gelenler, sonraki bölümlerden birinde Nathan’ın başına gelmiş olarak anlatılır; bu bölümde anlarız ki baştaki bölüm Nathan’ın yazdıklarıdır. (Öyle midir sahiden, emin de olamayız!) İkinci kurguda Nathan ölür ve cenaze töreninde editörü bir konuşma yapar. (Sonradan Henry, bu metnin bizzat Nathan tarafından kaleme alındığından kuşkulanacaktır.) Şöyle denir bu konuşmada: “İnsanların roman yazarlarında kıskandıkları (…) teatral öz dönüşüm kabiliyeti, yeteneğin ifade edilmesi yoluyla kendilerinin gerçek bir yaşamla bağını gevşetmeye ve muğlaklaştırmaya muktedir olmalarıdır. Üstün sanatçının teşhirciliği hayal gücüne bağlıdır; sanatçı için kurmaca aynı anda oyunsu bir varsayım ve ciddi bir faraziye, hayali bir sorgulama biçimi, teşhirciliğin alakalı olmadığı her şeydir. (…) Sanılanın aksine, hayal gücünün en ilgi çekici yönü, yazarın hayatıyla romanı arasındaki mesafenin ta kendisi değil midir?”

Nathan’ın ölümünün ardından Henry, ağabeyinin yazıp henüz yayınevine teslim etmediği romanı okuma imkânı bulur. Kendisinin roman kahramanı olduğu, birinde ameliyatta öldüğü, öbüründe İsrail’e gidip yerleştiği bu iki farklı kurguyu şaşkınlık, öfke ve dehşetle okuduğunda, “Onun hayatın gerçek karmaşasına en fazla yaklaşabildiği yerler, ona dair yarattığı bu kurmacalardı,” diye geçirir içinden. Ağabeyinin “kimsesiz odasında günbegün yalnızlaşa yalnızlaşa yalnız yazınsal buluşlar aracılığıyla, gerçek yaşamla yüzleşemeyecek kadar çok korktuğu şeyleri tahakküm altına almaya uğraşarak” yaşadığını düşünür.

Philip Roth, kurguyu daha da çapraşıklaştırır romanın devamında. Henry’nin ağzından anlatılan bölümü Nathan’ın genç sevgilisi Maria’yla yapılan bir konuşma izler. Soruları soranın kim olduğu belirsizdir, başlarda Nathan’dan “o” diye söz eder genç kadın, Nathan’ın romanının önceki bölümlerindeki kimi olayların yaşanıp yaşanmadığını ya da romandaki gibi yaşanıp yaşanmadığını sorar bu kim olduğunu bilmediğimiz kişi. Bu sohbet (daha çok röportaj dense yeridir) sırasında Maria şunları söyler. “İnsan böyle bir yazarda neyin gerçek, neyin sahte olduğunu nereden bilebilir ki? Bu kişiler fantezi meraklıları değil, bizatihi hayat virtuozlarıdırlar; bir teşhirci ile bir striptizci arasındaki fark gibi. (…) Olayları veya benim insanlar hakkında ona vermiş olduğum ipuçlarını gerçeğe, kendi gerçekliğine dönüştürmesi beni hayrete düşürür. Gerçekliğin saplantılı bir biçimde yeniden icadı bitmek bilmedi; ne olabilirdi suali, ne oluyor sorusundan önce geldi daima.” Bu sohbetin sonlarında Maria’nın Nathan’dan “sen” diye söz etmeye başladığını da dikkat çekmek gerek. Kiminle, yoksa Nathan’la, ölmüş olan adamla mı konuşuyordur? Kurgu bir kez daha dolaşık bir hal alır burada, ama bu soruya yanıt vermemize imkân sağlar Maria. “Konuşacağım. Hayalet nedir biliyorum artık. Konuştuğun kişidir. Hayalet budur. Hâlâ öylesine canlıdır ki, onunla konuşur da konuşursun, asla durmazsın. Bir hayalet bir hayaletin hayaletidir.”

Sorular yanıtlanmayıp yeni sorular doğurur Karşıt Hayat boyunca, ama Nathan’ın romanın sonlarına doğru başka bir bağlamda söyledikleri bu çoklu yanıtlara da bir anlam vermemize imkân sağlar. “Birbiriyle eşit ölçüde zor ve üzücü olasılıklar arasında bilinçli olarak bir seçim yapıldığı bir ya/ya da durumunda değildir sıkıntı; bir ve/ve/ve/ve/ve de halinde olmada. Yaşamın ta kendisidir ‘ve’: Rastlantısal ve durağan, kavranabilir ve kavranamayan, acayip ve öngörülebilir, asıl ve gizil, çapraşır, örtüşür, çarpışır, birleşir haldeki çoğalan gerçeklikler; artı çoğalan yanılgılar![1] Bu defalar bu defalar bu defalar bu… Zeki bir insanın diğerlerinden farkı yanlış anlamaları geniş ölçekte üretmekten ibaret değil midir neticede?” Roth’un roman boyunca farklı kurgular içerisinde, farklı roman kişilerine söylettiklerinden birini öbürüne yeğlememiz gerekmiyor; hepsinin arasına “yaşamın ta kendisi” olan bir “ve” koyabiliriz. Şunu da eklemeliyiz: yaşamın olduğu gibi, edebiyatın da ta kendisi olabilir “ve.”

Karşıt Hayat, sadece yazarla roman kahramanı arasındaki bağın ve/veya bağsızlığın sorunsallaştırıldığı bir roman değil; Roth’un romanlarında didiklemeyi çok sevdiği cinsellik, erkeklik rolleri, Yahudilik, –son dönem romanlarının değişmez izleği olan– ölümcül hastalıklar ve ölüm meseleleri de tartışılıyor. Bunlar başta söz ediğim kurmaca sorunuyla birlikte değerlendirilip ele alındığındaysa bir başka önemli noktaya varıyoruz: Kimliklerin de kurmaca (ya da “hayalet”) olabileceği. Nathan’ın Henry’e yazdığı mektuptaki şu satırlar mesela: “Aldatıcı hayal gücü herkesin sahip olabileceği bir şeydir; hepimiz bir diğerinin uydurmasıyız, her birimiz diğerini kendi zihninde oluşturur. Hepimiz bir başkasının yazarıyız.” Bu tespite de bir “ve” ekler sayfalar sonra. Sadece bir başkasının değil, kendimizin de yazarıyızdır, kendimizin de uydurmasıyızdır. Romanın sonunda Nathan’ın Maria’ya yazdığı mektupta vurgulanır bu: “En çok kendileri gibi görünenler, olmak istediklerini sandıkları, olmaları gerektiklerine inandıkları şeyi (…) karakterize ediyorlarmış gibi geliyorlar bana. Öylesine samimi davranıyorlar ki samimi davranmanın eylemin ta kendisi olduğunun farkına varmıyorlar. Bununla beraber, kendi kendisinin farkında olan kimi insanlar için bu mümkün değil: Kendilerini kendileri olarak tahayyül etmek ve kendilerine ait gerçek, hakiki ya da özgün hayatı sürmek, onlara her şeyiyle bir halüsinasyon gibi geliyor.”

Hayalet

Roth’un 1979’da yazdığı ilk Zuckerman romanı Hayalet Yazar‘da Nathan’ı genç bir yazar olarak tanırız[2]. 1956 yılında hayranı olduğu münzevi yazar E. I. Lonoff’u ziyarete gitmiştir. Roman bir yanıyla Nathan’ın ziyareti sırasında tanık olduğu, Lonoff’un evliliğindeki krizle ilgilidir. Bir yandan da Nathan’ın ailesindeki krizi de öğreniriz. Ailesinde yaşanmış bir olayı öyküleştirdikten sonra babasıyla ciddi bir tartışma yaşamış, Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden bir yargıçtan sinir bozucu bir mektup almıştır Nathan. Babası Nathan’ın yazdığı öykünün Yahudi olmayanlar tarafından okunduğunda cemaatlerine ilişkin önyargıların pekişeceğinden kaygılanıyordur. Bir yandan oğluna böyle bir öykü yazmaya yakıştıramıyordur. “Bu türden bir hikâye yazıp hakikat buymuş gibi davranacak birisi değilsin sen,” der mesela. Bir yandan da ona ne yazması gerektiğini telkin eder. “Ailemizde bundan çok daha fazlası, bu hikâyede olduğundan çok ama çok daha fazlası mevcut.” Nathan, “Ama hikâye onlar hakkında değil ki,” dediğinde onu anlayamaz.

Bu tartışmanın bir yere varmasının mümkün olmadığının farkında olan Nathan çareyi kaçıp uzaklaşmada bulur. Lonoff’un evinde önce yargıcın mektubuna yanıt yazmaya kalkışır, peşinden hayal gücü devreye girer, o gün tanıştığı, ünlü yazarın çalışmalarını tasnif eden Amy Bellette’e başka bir hayat yakıştırıp onunla evlenmeyi ve ailesinin ve cemaatinin yanına gittiğinde Yahudi cemaati için bir kahraman olan genç kız sayesinde yazdığı öykü nedeniyle kopan fırtınanın dineceğini düşler – kurmacanın yarattığı fırtınaya kurmaca vasıtasıyla çözüm. Hayalet Yazar‘da Lonoff’un hayat hikâyesi hakkında da bir şeyler öğreniriz; inzivayı seçmiş, kendisini okumaya ve yazmaya vermiştir, ama bunun karşılığında eşi Hope yıllarca mutsuz olmuş, tabir yerindeyse ünlü yazarın kahrını çekmiştir. Karşıt Hayat‘ta roman yazarlarının hayatlarına insanların neden imrendiklerinden söz edilmişti; Hayalet Yazar‘daysa bu hayatın, ne kadar güçlü eserler verilmiş olsa da, pek de öyle imrenilecek bir hayat olmadığı görülür, üstelik yazdıklarından tam anlamıyla tatmin olmuş da değildir Lonoff.

Lonoff’un (ve Nathan’ın) hayatında daha sonra neler olup bittiği ise dokuz yıl sonra yayınlanan Ve Hayalet Sahneden Çekilir‘de berraklık kazanır. Nathan yaşlanmış, kanser olmuş, Lonoff’un 1956 yılındaki evine yakın bir yerlerde bir ev satın alıp inzivaya çekilmiştir. Dış dünyayla bağlarını kesen Nathan kendisini okumaya ve yazmaya vermiştir. (Lonoff’tan Pastoral Amerika‘da da söz edilir. Yaşadığı yerden şöyle söz eder Nathan. “Ben daha yeni başlarken orada ünlü bir yazarla tanıştım. (…) Bir münzevi gibi yaşadı. İnziva bir çocuğa müthiş görünüyordu. O bunun sorunlarını çözdüğünü iddia ediyordu. Şimdi de benimkileri çözüyor.”) Ve Hayalet Sahneden Çekilir‘de Nathan’ın karşısına Lonoff’un biyografisini yazmak isteyen genç bir yazar çıkar. Nathan, ömür boyunca saklanmış olan Lonoff’un hayatının yazılmasını istemeyeceğini, bunun büyük bir saygısızlık olacağını düşündüğü için genç yazara yardım etmez, hatta engel olmaya çalışır. Lonoff’u tanıdığı zamandan bu yana yarım yüzyıl geçmiştir. “Romanlarda anlatılanlar kurmaca mıdır, gerçek midir?” sorusu yerini yazarın hayatındaki sırların keşfine bırakmıştır, gene yazarın eserlerinden yola çıkarak. Genç araştırmacı unutulmuş bir yazarı gündeme getirmeyi arzuladığını söylüyor olsa da, Nathan, onun esas derdinin ne olduğunun farkındadır. “Bir yazar olarak Lonoff’a itibarını iade ederken, insan olarak onu yerin dibine sokacaksın. Dehanın dehasının yerine dehanın sırrını koyacaksın.” Genç araştırmacı ise Karşıt Hayat’ta Henry’nin ağabeyine yönelttiği suçlamaya benzer bir iddiayla karşı çıkar Nathan’a. “Peki ya kurmaca adı altında başkalarının hayatlarını vahşice talan etmek?”

Anlatı Biçiminde Tefekkür

Buna cevabı yıllar sonra bu genç araştırmacı vasıtasıyla yeniden karşılaştığı Amy verecektir. Nathan’ın tanık olduğu krizin ardından Lonoff ölene kadar beş yıl boyunca Amy’le yaşamıştır. Amy hayranı olduğu yazarın bu şekilde harcanmasına itirazlarını gazeteye gönderdiği ama yayınlanmayan bir yazıyla vermiştir. “Doğası gereği ihlal edici olan yazınsal hayal gücü hakkında en ufak bir fikir sahibi olmayan kültür gazeteciliği (…) edebiyatın tarih boyunca işlediği özel hayata tecavüz suçuna karşı aşırı hassasiyet gösterirken, özel yaşamları tecavüze uğramış kurgu dışı şahsiyetleri delicesine ifşa etmeye adanmıştır.” Genç araştırmacı Lonoff’un yayınlanmamış romanındaki üvey kız kardeşle ensest olayının onun hayatını yansıttığını iddia etmektedir. Elinde yarım kalmış romanın yarısından başka bir delil de yoktur. Nathan ise, bu kurgunun esasında Hawthorne’un başından geçtiği iddia edilen ve zamanında sansasyon yaratan bir olay olduğu ve Lonoff’un çok iyi bildiği bu yazarın hayatını kendine mal ettiğini savunur. Amy’e bunları anlatırken edebiyat konusunda çok önemli bir noktanın altını çizer: “Kurmaca onun için asla bir temsil değildi. Anlatı biçiminde bir tefekkürdü. Bunu kendi gerçekliğim haline getireceğim diye düşünmüştü.” Roth, tartışmayı burada bitirmez ama; kıvrak bir manevrayla öbür olasılığın hepten ortadan kalkmayacağını da satır arasında belirtir. Nathan, bu tezi ileri sürdükten sonra şunları geçirir içinden: “Konuşmaya devam ettiğim bir saat boyunca bu argümanın mantığını göz alıcı bir biçimde savundum, ta ki buna kendimi de ikna edene dek.”

Nathan’ın Lonoff’a izafe ettiği “anlatı biçiminde tefekkür”ü Philip Roth için de düşünebiliriz. Kuşkusuz onun romanları sadece bu yazıda sözünü ettiğim kurmacayla gerçek arasındaki ilişkiye dair değil. Bu konudan daha sık değindiği meseleler de var, yukarıda değindim. Nathan’ın geri planda, daha çok bir anlatıcı olarak göründüğü romanlarda ABD’nin önemli tarihsel dönemlerini didiklemiştir Roth. Pastoral Amerika‘da Vietnam Savaşı yıllarında kızı bir marketi bombalayan sıradan bir Amerikalıyı anlatırken o yılları; Bir Komünistle Evlendim‘de Mc Carthy döneminde işini kaybeden bir radyocuyu anlatırken o dönemi ve İnsan Lekesi’nde Clinton’u 1990’lar Amerika’sını, akademiyi ve Vietnam gazilerini. Bunların yanı sıra Nathan’ın da bir yazar olması vesilesiyle yazma bahsine de sık sık değinir bu romanlarda. Mesela “Pastoral Amerika”da romanın başkişisi Lou Levov’un hayatını nasıl yazdığının, daha doğrusu bir başkasının hayatını nasıl tasavvur ettiğinin ipuçlarını da aktarır.

“[Lou] hakkında (…) düşündüm, kendi yalnızlığımı onunkiyle değiş tokuş ettim, bana en az benzeyen bu kişinin ruhuna girdim, onun içinde kayboldum, gece gündüz (…) bu kişinin ölçülerini çıkardım, (…) zaman yavaş yavaş ilerledikçe ona hayatımın en önemli şahsı olarak anlam verdim.” İnsan Lekesi’nde de Coleman Silk hakkında bilmediği noktaları hayal ettiğini belirtirken, “bildiğini sanan herkesin yaptığı[nın]” da hayal etmek olduğunu belirtir. Nathan, Sarıkafa ya da Coleman Silk hakkında değil, o günlerin Amerika’sı hakkında da anlatı biçiminde tefekkür ettiğini de söylemiş olur böylece. Elbette Philip Roth’un da bir başka düzlemde, işin içine Nathan’ı da katarak, onun ruhuna girerek, onun içinde kaybolarak hem onun tefekkürüne (ve hayaline) eşlik etmiş hem de onun hayatını anlatı biçiminde tefekkür (ve hayal) etmiştir. Roth ile Zuckerman’ın hayatlarının nasıl ve nerelerde kesiştiğinin bir önemi yok, ama gidiş yolları sanırım hayli benzeşiyor.

[1] Yanılgı/yanlış anlama bahsine Pastoral Amerika‘da da değinilir: “[Başkalarıyla] buluşmayı düşünürken, buluşmadan önce onları yanlış anlarsınız; onlarla birlikteyken yanlış anlarsınız; ve sonra eve gidip buluşma hakkında birisine bir şey anlatırsınız ve yine onları tamamen yanlış anlarsınız. (…) Peki, bu son derece önemli diğer insanlar meselesini ne yapacağız? (…) Hepimiz birbirimizin iç işleyişini ve görünmeyen maksatlarını tasavvur edemeyecek kadar kötü donanımlı mıyız? (…) Yaşamak insanları doğru anlamaktan ibaret değildir. Yaşamak onları yanlış anlamaktır. (…) Hayatta olduğumuzu böyle anlarız: Yanılırız. Belki de en iyisi insanlar konusunda haklı ya da yanılıyor olmayı unutup sadece yaşayıp gitmek olurdu. Eğer bunu yapabilirseniz – eee, şanslısınız.”

[2] Nathan, Roth’un eserlerinde ilk olarak My Life As a Man‘de (1974) görülür. Kitabın ilk bölümündeki iki öykünün kahramanıdır. İkinci bölümse bu iki öykünün yazarı olan Peter Tarnagod’un anlatısıdır.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Temmuz 2015 tarihli 10. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s