Kurt Vonnegut Jr’ın Romanları

KURTKurt Vonnegut Jr.’ın eserlerinde sıkça rastlanan bir söyleyiş var: “Falan filan.” Bunu neden yeğlediğini Şampiyonların Kahvaltısı‘nın (April Yayınları, çev: Algan Sezgintüredi, 2015) anlatıcısı izah eder. Vonnegut’un başka romanlarından da tanıdığımız bilimkurgu yazarı Kilgore Trout’un, plastik şarapnel üreten bir fabrikanın atıklarıyla kirlenmiş bir çaydan geçtikten sonra ayaklarının plastikle kaplandığını okuruz önce. Peşinden anlatıcı plastiğin moleküler yapısını çizip, “Molekül[ün] sürekli kendini tekrarlayarak sağlam ve gözeneksiz bir tabakaya dönüş[tüğünü]” belirtir. “Sonsuz aynılık” söz konusudur ve hayat da böyle bir hal almıştır dünyada. “İnsana dair her hikâye, sırf paşa gönlüm istiyor diye kocaman yazdığım aynı terimle bitmeliymiş gibi geliyor bana,” dedikten sonra bu terimi bildirir: “FALAN FİLAN.”

“Falan filan”ı andıran bir başka söz daha var değinilmesi gereken: “Hayat budur.” Buna özellikle Mezbaha No:5‘te (E Yayınları, çev: Ali Şan, 1976) –neredeyse “falan filan”ın kullanıldığı sıklıkta– rastlarız. Sözün birisinin ölümüne ya da ölülere geldiği her yerde, “Allah rahmet eylesin,” dercesine, anlatıcı, “Hayat budur” deyiverir. Ölenin bir canlı olması da gerekmez, edebiyat eleştirmenlerinin romanın ölüp ölmediğinin tartıştıkları bir radyo programından söz ederken de paragrafı, “Hayat budur…” diyerek sonlandırır. (Charles J. Shields de hazırladığı Kurt Vonnegut biyografisine bu ismi vermiştir.)

Vonnegut’un romanlarında vazgeçmediği izleklerin başında savaş karşıtlığının geldiği onun hakkında yazılmış hemen yazıda vurgulanır. Kendisi de 2. Dünya Savaşına katılmış, Dresden Bombardımanına tanıklık etmiş, esir düşmüştür. Dresden’i Mezbaha No:5‘te ayrıntılarıyla anlatan Vonnegut, başka romanlarında da sözü savaşın ne denli insanlık dışı olduğuna, insan hayatının ne kadar ucuz olduğuna, savaşların güç ve egemenlik mücadelesi olduğuna getirir. Dresden bombardımanına başka kitaplarında da rastlamak mümkündür. Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater‘da (Can Yayınları, çev: Sinan Fişek, 2015) ve Hapishane Kuşu‘nda (Altın Yayınları, çev: Tomris Uyar, 1980) örneğin.

Mezbaha No:5‘in girişinde anlatıcı romanın yazılış hikâyesini aktarır. (Bir roman hakkında söz söylerken pek çok yönüyle yazara benzese de, anlatıcının yazarın kendisi olmadığını, onun da bir kurmaca kahraman olarak algılanması gerektiğini unutmamak lazım – Vonnegut’un anlatıcıyla yazar arasındaki bağı muğlaklaştırmaya özen gösterdiğini de akılda tutarak.) Anlatıcı, savaş zamanı Dresden’de yaşananları yazacağı kitap için anlaşma imzaladığı yayıncısı Seymour Lawrence’a seslenir bu bölümde. Lawrence, anlaşması olduğu yayıncının reddettiği Mezbaha No:5‘i yayınlayan kişidir.

“Kitap çok kısa, karışık ve dağınık, Sam,” der, “çünkü bir kıyım hakkında aklı başında hiçbir şey söylenemez. Herkesin bir daha hiçbir şeyi arzulamamak ya da herhangi bir şey söylememek için öldüğü sanılır. Bir kıyımın ertesinde her şeyin sakin olması gereklidir.”

Yukarıda değindim; hikâyesini Bay Rosewater‘da öğrendiğimiz, ama Vonnegut’un başka romanlarında (mesela Şampiyonların Kahvaltısı‘nda ve Mezbaha No:5′te) rastladığımız Eliot Rosewater da 2. Dünya Savaşına katılmıştır. Mezbaha No:5‘te romanın başkahramanı Billy Pilgrim’le Eliot Rosewater karşılaştırılır: “İkisi aynı sorunla ve de aynı biçimde karşı karşıyaydılar. İkisi de hayatın anlamı bulunmadığı, bir yanıyla bunun nedeninin savaşta gördükleri şeyler olduğu sonucuna varmışlardı.” Mavi Sakal‘da (Can Yayınları, çev: Handan Balkara, 2015) Rabo Karabekian da, aslında pek anlaşamadıkları, birbirlerinin eserlerini beğenmedikleri halde yazar arkadaşı Paul Slazinger’la arasındaki bağın ne olduğunu kendi kendisine sorduğunda şu yanıtı verir: “Yalnızlık ve İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, gayet ağır yaralar.”

Eliot, Alman askeri zannederek on dört yaşında bir çocuğu süngüleyerek öldürmüştür. Bunu öğrendiğinde, “sakin sakin gi[dip] hareket halindeki bir kamyonun önüne yat[ar,]” ama kamyon son anda durur. Savaştan sonra Amerika’ya döndüğünde yapıp ettikleri çok zaman başkaları tarafından normal görülmez, oysa yaptığı sadece insanlara iyilik etmektir. Bay Rosewater‘ın sonlarına doğru ciddi bir ruhsal rahatsızlık geçirecektir Eliot. Rahatsızlığının başladığı an Dresden Bombardımanının ardından çıkan devasa yangınla ilişkilidir. Otobüsle Rosewater kasabasından ayrılırken şehrin Dresden’deki gibi yangınlarla dolu olduğunu gördüğünü zanneder. Ne var ki babası ve avukatı delirmesiyle savaş arasında bir bağ kurmak yerine, başka nedenlere kafa yorarlar. Babası çocukken Eliot’ı itfaiyecilerle tanıştırmış olmasından ötürü suçluluk duyar mesela, oğlunun savaşta yaşadıkları akıllarına gelmez.

***

Vonnegut’un kendine özgü bir mizahı var; gücünü düşünce alışkanlık ve tembelliklerinin etkisiyle kanıksanmış olguların aslında ne kadar saçma olduklarını gözler önüne sermek için kurmacadan yararlanıp bilimkurgunun yapısını baş aşağı çevirmesinden alan bir mizah bu. Bilimkurgu, çoğunlukla başka dünyaları bize anlatır, bu dünya dışı hayatlarla ilgili olarak anlatılanlarda yaşadığımız dünyaya dair şeyler vardır. Bunları okuduğumuzda çok zaman kendi dünyamıza ait bir şeyler çıkarsamamız beklense de, olan bitenler dünyadakinin tersidir. Stanislaw Lem’in vurguladığı gibi, “bilimkurgunun boş oyunlarının yüzde doksan sekizi çok ilkel, çok naif, tek parametreli süreçlerdir ve pek çok durumda bir ya da iki kurala dayanırlar: Bu, yaratma yöntemi haline gelen ters çevirme kuralıdır. Böyle bir hikâye yazmak için mevcut kavram çiftlerinin bazılarını ters çeviririz. (…) Tersine çevirmelerdeki değişim dünyanın temel bir özelliğindeyse ilgi çekicidir. Zaman yolculuğu hikâyeleri bu biçimde oluşturulur, tersine dönmez bir şey olan zamana tersine çevrilebilirlik kazandırılır.”[1] Vonnegut’un romanlarında Kilgore Trout’un eserlerine yapılan göndermelerde de böyle bir yan var. Ancak benim söz ettiğim Trout’un değil, Vonnegut’un romanlarındaki yapı. Özellikle Şampiyonların Kahvaltısı‘nı okurken şöyle bir izlenim edinmemek mümkün değil. Sanki roman dünya dışı bir yerde yaşayanlara dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatmak için kaleme alınmış gibi. Özellikle Vonnegut’un çizimleri bunu hissettirir. Bir elma ya da yılandan söz ettikten sonra, “Elma böyle bir şey”, “Yılan da buna benzer,” der.

Bu yanıyla Vonnegut’un romanları kanıksadığımız gerçekliklere az biraz öteden bakma imkânı veriyor. İçindeyken olağan gelen şeyler, oradan bakıldığında olanca saçmalığıyla çıkar karşımıza.  Vonnegut’un değişmez izleği savaştan devam edelim. Mezbaha No: 5‘te romanın anlatıcısı oğullarına “hangi koşullarda olursa olsun kıyımlara katılmaya hakları olmadığını, düşmanların öldürüldüğü haberlerinin onlara ne hoşnutluk ne de herhangi bir sevinç sağlamaması gerektiğini” öğütledikten sonra, “Yok edici araçlar yapan şirketler hesabına çalışmamalarını ve bu tür araçlara ihtiyacımız olduğunu söyleyenlerden nefret ettiklerini göstermelerini” ister. Bu cümlelerdeki duygunun bir benzerine Mavi Sakal‘da rastlarız. Anne babası 1915 Ermeni Soykırımından sağ kurtulan Rabo Karabekian, babasının kendisini asker üniformasıyla görmediği için mutlu olduğunu anlatırken şunları söyler: “ ‘Hayatı boyunca tanımış ve sevmiş olduğu herkesi öldürenlerin, ebeveynleri tarafından nihayet bir baltaya sap olacakları düşüncesiyle uğurlanan askerler olduğunu unutma. Benim üniforma giydiğimi görecek olsaydı, kuduz bir köpek gibi dişlerini gösterirdi. (…) ‘Katil! Defol, gözüm görmesin seni!’ derdi.’” Rabo’nun babasının ve Mezbaha No:5‘in anlatıcısının mantığı çok sağlam görünüyor, ne var ki dünyada savaş görmüş nice insan hâlâ üniformalara, silahlara, hamasi sözlere hayran, “Öldüreceğiz, temizleyeceğiz” cümleleriyle neredeyse vecd haline giriyorlar. Falan filan.

***

Vonnegut’un çocukluğu 1929 ekonomik krizinin ardından yaşanan Büyük Buhran zamanında geçmiştir. Romanlarında sıklıkla bu krize de değinir. Şampiyonların Kahvaltısı‘nın ithafında (“Büyük Buhran sırasında Indianapolis’te beni avutan Phoebe Hurty’nin anısına…”) ve önsözünde bahsi geçer Büyük Buhranın. Ayrıca romanın başkahramanı Dwayne Hoover’ın sahip olduğu turistik bir mekânda sergilenen iskeletin 1929 Buhranında bir doktorun sattığı mallar arasından alındığı belirtilir. Yine Dwayne’ın sahip olduğu çiftlik zamanında azat edilmiş bir kölenin kurduğu bir yerdir, ne var ki çiftlik Büyük Buhran sırasında ipotek nedeniyle bankanın el koymasıyla soyundan gelenlerin elinden çıkmıştır.

Mavi Sakal‘da da Rabo’nun babası evini, dükkânını işini gücünü Buhran zamanı yitirir. Bina bir bankaya ipoteklidir, banka batınca borçlarını ödeyemezler ve binaya banka el koyar, borçlarını ödeyememiş olmalarının nedeni de bütün birikimlerini o bankaya yatırmış olmalarıdır! Bay Rosewater‘da Eliot’un uzak akrabası Fred Rosewater’ın babası da önce bütün malvarlığını 1929 Buhranında yitirdikten sonra intihar etmiş biridir. Büyük Buhran’a Hapishane Kuşu‘nda da değinilir. 1929’un ertesinde Harvard’a başlayan romanın anlatıcı-kahramanı Walter, okul ve sonrasındaki komünistlik yıllarını anlatırken Buhran’ın toplumsal hayattaki etkilerinden sıkça söz eder. Sevgilisi Sarah’nın dedesi de öbür romanlarda rastladığımız yan karakterler gibi borsa bunalımında intihar etmiştir. Hapishane Kuşu‘nda Buhran yıllarındaki işçi direnişleriyle savaş sonrası refah döneminin küresel şirket düzeni peş peşe aktarılır, ilki gerçekçi, ikincisi uçuk ve parodi bir kurguyla. Bu ikisi arasındaki bağın altı çizilmez, ama bunu Vonnegut kendine özgü yollarla sezdirir. Küresel şirketin en tepesindeki insan ancak bir evsiz olarak yaşadığında güvenliktedir. Küresel şirketin kazançlarının halkın menfaatine dağıtılması mümkün değildir, çünkü şirketin kâr için alıp sattıklarının halkın ihtiyaçlarıyla bir ilgisi yoktur.

Ekonomik düzenin yarattığı yıkımlar –savaşın yarattıkları gibi– Vonnegut’un romanlarında önemli yer tutar. Bütün bu yıkımlar, plastiğin moleküler yapısı gibi, kendini tekrarlayan gözeneksiz bir tabaka halini almıştır dünyada. Belki bu tabakadaki tek gözenek Eliot’tır. Servetini yoksul insanların ihtiyaçları için harcamayı seçmiştir. Onu tedavi etmeye kalkışan bir doktorun raporunda şu saptama yer alır: “Varlıklı bir sanayi toplumunun üst düzeylerindeki normal kişiler vicdanlarının seslerini hemen hemen hiç işiteme[mektedirler.]” Oysa Eliot’un “şefkat duyguları” fazlasıyla gelişkindir. Yardım ettiği insanlar bile, “Bize böyle ilgi gösterdiğiniz için deli olduğunuzu sanacaklar,” diyerek korkularını aktarırlar. Babasıyla avukatının tavrına değinmiştim. Avukatı geçmişte servetini yoksullara dağıtmak isteyen başkalarını da bu vicdanlı davranıştan vazgeçirmesiyle övünen biridir, hatta bu konuda bir de broşür hazırlamıştır. Temel tezi, yardım edilen insanların çalışmayacakları, “başları öne eğik (…) gurursuz ve özsaygısız” yaşayacaklarıdır. Ayrıca servetlerini dağıtanların da ileride yoksullaşıp onlara benzemesi kaçınılmazdır.

Doktorun raporu, avukatın broşürü… Bunların karşısındaysa Kilgore Trout’un tespiti vardır. İşin ironik yanı, Trout’un inanarak söylediklerini, Eliot’ın babası oğlunun deli olup olmadığına karar verecek olan mahkemede yapılacak savunma için uydurulmuş sözler zanneder. Trout, kasabadaki insanlara yardım ederken Eliot’ın önemli bir soruna çözüm aradığını iddia etmektedir: “Gereksiz insanları nasıl sevmeli?” Zamanla bütün insanlar makinelerin gelişmesi neticesinde “gereksiz” olacaklarsa, “insanları insan oldukları için sevmek” gerekmektedir, ne var ki bu toplumsal hayatta nasıl bir şey olduğu bilinmeyen bir muammadır. Eliot’ın bu soruya bir cevap aradığını, bir deney yaptığını iddia eder.

***

Edebiyat bahsinde de zihinsel alışkanlıklarımızı altüst etmekten geri durmaz Vonnegut. Daha doğrusu, bizim doğru kabul edegeldiklerimizin hiç de doğru olmayabileceğine dikkat çeker. Mesela, edebiyatın öyle ya da böyle (kırık ya da düz bir ayna gibi) hayatı yansıttığı söylenir. Burada hemen Trout’a dönelim. Trout, ayna yerine “sızıntı” kelimesini yeğlediğini söyler “Şampiyonların Kahvaltısı”nda. Ona göre aynaya baktığımız her anda başka bir evrene sızmaktayızdır. İşte, Vonnegut da hayat-edebiyat arasındaki yansıtma (ya da kırarak yansıtma) ilişkisini sorgular. Öncelikle ayna metaforundaki yanlışı düzeltmek gerekir. Yazarlar hayatta gördüklerini yazıya dökmüyordur, aksine okuyanlar yazılardaki gibi yaşamaya çabalıyorlardır.

“Hikâye kitaplarında uydurulmuş kişiler gibi yaşamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Amerikalıların birbirlerini bu kadar sık vurmalarının nedenini anlamıştım: Hikâye ve kitapları sonlandırmada gayet uygun bir edebi yöntemdi bu.” Hükümetlerin insanlara hayatları kâğıt mendil kadar değersizmiş muamelesi yapmasının nedeni de, “yazarların uydurma hikâyelerindeki yan rol karakterlerine böyle davranmaları”dır.

Edebiyat yapıtları iyi kötü bir düzen içerisinde olduğu için insanlar benzer bir düzeni arıyorlar, o zaman çare düzeni boş verip hayatta olduğu gibi kargaşayı, kaosu edebiyata taşımak… Şampiyonların Kahvaltısı‘nın anlatıcısı da buna karar vermiştir. “Tüm yazarlar böyle yapsa edebiyatla uğraşmayan vatandaşlar, yaşadığımız dünyada düzen bulunmadığını, kargaşanın gerektirdiklerine uyum sağlama mecburiyetimizi anlar belki.” Kitaplarda anlatılanlar da hayatlarımızdaki gibi kaotikse, belki de bir yansıma ilişkisi yoktur, söz konusu olan Trout’un bahsettiği gibi bir sızıntıdır.

***

Trout’un romanlarından birindeki tez ise şudur: Hepimiz robotuz; insan bedeni bir makine. Şampiyonların Kahvaltısı‘nın anlatıcısı da buna katılır, “Hepimizin birbirine çarpmaya ve çarpmaya ve çarpmaya mahkûm birer makine olduğu sonucuna varmıştım.” Peşinden kendisini de dışta tutmadığını vurgular. “Çarpışmalara dair bazen iyi yazmam, bakımlı bir yazı makinesi olduğum anlamına geliyordu.” Vonnegut’un eserlerinde toplumların işleyişi, savaşlar vs de makineler gibi, endüstriyel süreçlerle açıklanabilir. Mavi Sakal‘da Ermeni Soykırımı böyle bir bakışla anlatır Rabo Karabekian: Almanların 2. Dünya Savaşında yaptığı gibi, “o kadar çok sayıda büyük ve becerikli hayvanı ucuz ve hızlı biçimde öldürmenin, kimsenin kaçmadığına emin olmanın ve sonrasında oluşan et ve kemik dağlarını imha etmenin yolları”nı bulma konusunda 1915’te Türklerin “ne işi büyütme kabiliyetleri ne de bu iş için özel makineleri” olduğunu vurgulaması örnek verilebilir bu bakışa.

Vonnegut’un, gündelik hayata, ekonomik yapı ve toplumsal değerlere olduğu kadar roman kurguları ve edebi dile de zihinsel alışkanlıkları sarsan, hayli ters bir yerden (belki de dünya dışından) baktığı söylenebilir. Bu bakış açısı yeri geldiğinde millî değerleri, bayrak, ulusal marş vs gibi tabuları da yerlere çalma noktasına varır. Romanlarının üç yıldızla bölünmüş, bütünlükten uzak görünen (kendi deyimiyle kaosu edebiyata taşıyan) yapısına rağmen toplumsal hayattaki kaosa içkin olan bütünlüğün farkındadır. Savaşlara karşı olduğu için zenginleştikçe pervasızlaşanlara, ölüm tacirlerine, genç insanları ölüme göndermekten bir an bile duraksamayan hamasi dile, bekası için bireyleri kurban etmeyi varlığının şartı sayan devlete, devleti var eden ve devamını sağlayan millî değerlere karşıdır – tersi de geçerlidir elbette. Onun üslubuna öykünenlerin dikkat etmeleri gerekirken çevresinden dolanmayı yeğledikleri önemli bir noktadır bu.

[1] “Bilimkurgunun Yapısal Çözümlemesi Üzerine,” Virgül, Sayı: 26, Ocak 2000.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Eylül 2015 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s