Yeryüzü Yeniden Düzleşirken – Jaume Cabré’nin romanı “İtiraf Ediyorum”

CAbreKatalan yazar Jaume Cabré’nin romanı İtiraf Ediyorum (çev: Suna Kılıç, Alef Kitap, 2015) iç içe geçmiş, birbirlerine tuhaf, şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı biçimde bağlanan hikâyelerle yüz yılların kat edildiği bir yapıt. Hikâyeler gibi romanın anlatımı da iç içe. Romanın başlarında elimizdeki metnin Adriá Ardévol’un kaleminden çıktığını anlıyoruz, ama daha o anda Adriá bizi uyarıyor: “Tek bir okura yazılmış bir hatırat olarak yalana bu denli açık bir türde, kediler gibi hep dört ayak üzerine düşmeye düşerim, biliyorum; ama uydurmamak için çaba göstereceğim.” İlerleyen sayfalarda bir başka uyarı daha bekliyor bizi: “Habire bir şeyler uydurduğumu biliyorum.” Adriá’nın uydurmamak için ne denli çaba gösterdiğini bilme şansımız yok, ama onun çabasını da aşan bir durum söz konusu. Adriá bu hatıratı yazdığı sıralarda önemli bir nörolojik rahatsızlığa duçardır, bir şeyleri hatırlamakta zorlanmaya, olayları kişileri karıştırmaya başlamış ve hatıratı bu haldeyken yazmıştır.

İtiraf Ediyorum‘un en çarpıcı yanı da bu – geçişler. Adriá’nın rahatsızlığının sonucu olduğunu düşünebileceğimiz atlamalar, zıplamalar… İlginç biçimde okumayı zorlaştıracağı düşünebilecek bu ani geçiş ve değişimler aksine anlatıma heyecan ve merak kattığı gibi romanın sorunsalını da daha derinden sezmemize imkân sağlıyor. Adriá’nın hatıratı, bütün hatıratlar gibi birinci tekil kişinin ağzından başlıyor, ancak böyle devam etmiyor, Adriá’nın başından geçenleri, hissettiklerini, düşündüklerini bazen dışarıdan bir anlatıcı, üçüncü tekil kişinin ağzından anlatıyor. Üstelik anlatıcıdaki bu değişim aniden oluyor, öyle ki kimi zaman bir cümlenin ilk yarısıyla ikinci yarısı farklı anlatıcıların ağzından aktarılıyor. Bu değişim sadece Adriá’nın yaşadıklarının anlatıldığı bölümlerde çıkmıyor karşımıza, başka kişiler söz konusuyken de karşılaşabiliyoruz. Roman kişisine ilişkin bir durumun anlatılmasıyla başlayan cümle, tek bir virgülün ardından o kişinin sözüyle sürebiliyor. Ya da Adriá ya da anlatıcı bir olayı aktarırken bir sonraki cümlede kendimizi anlatılan olayın içinde buluyoruz. Bazen de isimler, unvanlar değişiyor. Kimi zaman da bu geçiş (sıçrayış) Adriá’nın bir başka roman kişisiyle sohbeti sırasında karşımıza çıkıyor, bu sohbetin arasında birdenbire bambaşka bir zamanda başkalarının yaşadıkları anlatılmaya başlıyor ve devamında sohbet kaldığı yerden sürüyor.

İtiraf Ediyorum, hacmiyle okumak isteyeni ürkütebilir (825 sayfa), buna bir de yukarıda söz ettiğim geçişler, sıçramalar, değişimler eklendiğinde okuması çok zor bir metin olduğu kanısı uyanabilir, ama hiç öyle değil, romanın kurgu ve yapısı ilk sayfalarla birlikte kavrandıktan sonra çok rahat ilerliyor; metnin akıcılığı bahsinde çevirinin de ayrıca övgüyü hak ettiğini vurgulamak gerek. Bununla birlikte okurun özel bir dikkatine de muhtaç. Farklı bir okuma deneyimi sunuyor Cabré; metnin sürükleyiciliğini sağlayan sadece olayların nasıl gelişeceği sorusu değil, olayların nasıl anlatıldığı, kimin anlattığı, geçişlerin nasıl bu kadar doğal sağlandığı gibi sorular da bir o kadar önemli.

Birkaç örnek daha vermek gerekirse: İki farklı konuşmadaki diyalogların birbirine karıştığı bölümlerden söz edilebilir. Konuşma tirelerinin roman kişisinin bir başkasıyla yaptığı pazarlığı aktardığı satırlara birdenbire aynı roman kişisinin sevgilisiyle konuşması giriyor; birbirini takip eden konuşma tireleri iki kişinin karşılıklı konuşmasını değil, iki ayrı konuşmayı neredeyse eşzamanlı olarak aktarıyor. Sözünü ettiğim geçişler, bazen babasından dinlediği, bazen tahmin, çok zaman da tahayyül ettiği olayları, konuşmaları, hatta o anlardaki atmosferi, çevreyi, doğayı, bilme imkânı olmayan Adriá’nın, bütün bunları hatıratına oradaymış gibi aktarmasını sağlıyor – beyninin, hafızasının ona oynadığı oyunların bu geçişlerin faili olduğunu düşünmek de mümkün. Bu sıçramalar ve geçişler büsbütün bağlamdan kopuk değil; kimi zaman bir nesne vesile oluyor, kimi zaman sadece bir ruh hali, iki farklı zamandaki aynı şey, mesela “sessizlik”.

Adriá’nın zihnindeki zaman geçişleri sadece beyninin oyunu da değil, bu, biraz da onun mizacından kaynaklanıyor. Bu durumu roman kişilerinden biri ona şöyle ifade ediyor. “Hep başka yerde oluyorsun.” Dünyayla, nesnelerle ilişkisi aynı anda başka yerlerde, başka zamanda olmak üzerine kurulu Adriá’nın. İleride neden “fikirler tarihçisi” olmak istediği sorusunu yanıtlarken söyledikleri de bunun göstergesi: “Ben her şeyi bilmek istiyorum. Şimdi ve bir zamanlar bilineni. Ve nasıl biliniyordu ya da nasıl oluyordu da bilinmiyordu.” Bilme arzusu, hatta iştahı sadece şimdiki zamanla ilgili değil, şimdiki zamanın bütün bir tarihin kat edilerek ulaşılmış bir an olduğunu iyi bilen Adriá, bir şey üzerine düşünürken onun tarihini de sürekli hesaba katıyor. Bunun yanı sıra “nasıl bilindiği” ya da “nasıl bilinmediği” de önemli onun için. Kafasını her daim kurcalayan bilginin kuşaklardan kuşaklara nasıl aktarıldığı sorusu; bu aktarımın sadece iyi şeylerle ilgili olmadığını, kötülüğün de sonraki kuşaklara çok farklı biçimlerde, hatta bazen bilinçsizce geçtiğini, benzer şeylerin yüzyıllar sonra çok da değişmeden yaşandığını fark etmesini sağlamıştır. Hiç zikredilmese de Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı Üzerine”de yer alan meşhur sözünün roman boyunca kendini hissettirdiği söylenebilir. “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan.” (Son Bakışta Aşk içerisinde, yay. haz: Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1993)

Bu düşünce alışkanlığı babasından geçmiştir. Bir koleksiyoncu, antika avcısı ve taciri olan babası, bu işi esasında para kazanmak için yapsa da, eski eşyayla ilişkisi çok farklı olan biridir. Eşyanın –henüz şekil verilmeden öncesi, hammadde hali de dâhil olmak üzere– bir tarih ve hikâyeler barındırdığına; ona dokunmanın, koklamanın, bakmanın insana bu tarihe ilişkin bir şeyler söyleyeceğine, dikkatli bir insanın bunu hissedebileceğine inanıyordur. Daha çocukken Adriá’ya da öğretir bunu. Babası, çok zaman o değerli eşyaya dokunmasını yasaklamış, dokunmak yerine eşyanın “taşıdığı hikâyeleri düşün[meşini]” istemiştir. Roman (“hatırat”) boyunca Adriá’nın “uydurduklarım” dedikleri de babasından öğrendiği biçimde dokunurken, bakarken, koklarken hissettikleri, eşyanın o özel temas sırasında ona anlattıklarıdır.

Özellikle 1764 senesinde yapılmış olan bir kemanın Adriá’yla birlikte romanın başkahramanı olduğu söylenebilir. Kemanın yapıldığı zamandan öncesi, kemanın yapıldığı ağacı bulup kesen kişinin köyünden ayrılmak zorunda kalışı da dâhildir kemanın anlattıklarına. Sonrasında kemanın yapılışı, ilk sahibinin başına gelenler, elden ele geçişleri, yirminci yüzyılın başlarında önce bir Yahudi kemancının onu edinmesi, peşinde toplama kampında bir kez daha el konulması, orada yeniden zorbalıkla el değiştirmesi… İtiraf Ediyorum’un temel meselesi de zaten kemanın zaman içinde yaşadıklarına, “taşıdığı hikâyelere”, tanıklıklarına bir biçimde sirayet etmiş olan zorbalıklar, kırımlar, soykırımlar, katliamlar.

Yetişme romanı

cabrelOrtaçağ’dan günümüze yaşanan bu gibi katliamların iç içe geçmiş hikâyelerinin bir geçit resmi olmanın yanı sıra İtiraf Ediyorum, Adriá’nın çocukluktan gençliğe ve yetişkinliğe geçişinin hikâyesiyle bir olgunlaşma romanı (Bildungsroman) olarak da değerlendirilebilir. Adriá’nın çocukluk arkadaşı Bernat’la ömür boyunca süren dostluğu düşünüldüğünde “hatırat” boyunca okuduğumuz aynı zamanda bir arkadaşlık hikâyesi. Birlikte büyümüş, sadece keman çalmayı değil, hayatta onlara gizemli gelen şeylerin anlamlarını birlikte öğrenmişlerdir. İkisi arasındaki arkadaşlık ilişkisi hemen her zaman gerilimli olmuştur. Aralarında çocuksu bir rekabet vardır ilk tanıştıkları yıllarda, çekişmeyle hayranlığın iç içe geçtiği karmaşık bir duyguyu ikisi de yoğun biçimde hissederler. Sonraki yıllarda birbirleriyle dayanışma içerisine girer, öbürünün dertlerine çare ararken bile kavgaları, tartışmaları eksik olmaz. Birbirlerine ayna tutmuş, ayna olmuşlardır çok zaman. Adriá’nın sancılı geçen çocukluk ve gençlik yılları boyunca “yetişme”sinde ona en büyük yardım okuyup öğrendiklerinin yanında arkadaşı Bernat’tan gelmiştir. Mesafeli bir insan olan babasının erken ölümü ve mesafelilikte babasını aratmayan annesinin tavır ve yaklaşımları nedeniyle yalnızlaşırken yegâne yakın ilişkiyi, aralarındaki çatışmalara ve anlaşamadıkları pek çok konuya rağmen (belki de bunlar sayesinde) Bernat’la kurabilmiştir. Bu arada, Adriá’nın kendisinin “ruhsal ve zihinsel akıl hocası” olduğunu aklından geçiren Bernat’ın hemen peşi sıra onu “hayatta en güvendiği ve en güvenmediği kişi” olarak nitelendirdiği de vurgulanmalı.

Çocuk olmanın bildiğimiz zorluklarının yanında Adriá’nın ayrı sıkıntıları vardır; ailesi, özellikle babası onun dâhi olduğuna inanmış, neler yapacağına, neler öğreneceğine oğluna sormadan karar vermiştir. İlgi alanları (dil öğrenme tutkusu, keman çalıyor olması vs) nedeniyle Bernat dışındaki yaşıtlarıyla sorunlar yaşamış, zor bir çocukluk geçirmiştir. O zamanlar nasıl bir hayat sürdüğü şöyle anlatılır: “Kendisini bir erkekmiş gibi gösteren ve erkeklerin umurunda olmadığı farz edilen şeyler kendisinin de umurunda değilmiş gibi yapan, ama aslında çok da umurunda olduğunu anlayıp saklamak zorunda kalan bir çocuk olmak çok zordur, çünkü ötekiler senin ne kadar umurunda olduğunu görürse gülüp ne kadar da bebeksin Bernat, süt çocuğu Adriá, der.” Bütün bu zorluklara Adriá’nın babasının ölümüne neden olduğu düşünmesinden kaynaklanan bir suçluluk duygusu da eklenmiştir.

Eşyanın Anlattığı Zulüm

Büyürken önceleri his düzeyinde, sonraları da eline geçen belgelerden babasının edindiği malı mülkü temiz yollardan ele geçirmediğini öğrenir Adriá. Zor durumda kalmış olanlardan yok pahasına almıştır sahip olduğu değerli eşyanın çok büyük bölümünü. Bunların yüz yılları bulan elden ele geçme maceraları çok zaman benzer yağmaların, barbarlıkların ve özellikle savaşların sonucudur. “Savaşın getirdiği felaketler, milyonlarca ölü ve yerle bir olmuş şehirler, insanları nezaketi bir yana bırakmaya, herhangi bir yol ağzında, birden fazla hayatı belirleyecek anlaşmaları ayaküstü halledivermeye alıştırmıştı[r].”

Bu yağma/barbarlık hikâyelerini Jaume Cabré büyük bir ustalıkla iç içe geçirerek, saklı bağlantıları sayfalar sonra açık ederek aktarıyor. Bu hikâyelerin bütününden Avrupa tarih ve kültürünün nasıl karanlık, kötülükle, kıyımla dolu olduğu da ortaya seriliyor. Başta belirttiğim gibi Adriá’nın beyninin oynadığı oyun nedeniyle olaylar, kişiler birbirine geçiyor, karışıyor – Ortaçağ’dan bir engizisyon yargılamasını anlatırken işin içine SS komutanları giriyor, vahşi bir sorgucu rahiple bir Nazi subayı yer değiştiriveriyor ya da karşılıklı konuşmaya başlıyorlar. Yine Adriá’nın zihninin bir oyunu sanılabilecek kimi hatalar, sürçmeler faşizmin aklının dibini görmemizi sağlıyor. Gaz odalarına gönderilen Yahudilerden söz eden subayın insanlar yerine farelerden söz etmesi mesela tarih boyunca zalimlerin zulümlerini nasıl meşrulaştırdıklarının bir ifadesi – insan değil ki onlar, öyleyse onlara her şey müstahak. Bu bakışın sonucunda insanların katledilmesinden çok bu katliamların planlandığı gibi yapılıp yapılamamasının daha önemli olduğu algısı yerleşiyor faşist subaylarda. Benzer biçimde, insan olmadıkları için mal mülk edinme hakları da yok “farelerin”, ellerindeki her şeyi yağmalamak da bu nedenle meşru ve mubah.

Jaume Cabré, İtiraf Ediyorum‘da insanlık tarihinin hemen her sayfasına sinmiş barbarlıkları, dinsel- felsefi boyutlarıyla birlikte tartışmakla ya da farklı dinlere mensup ya da farklı siyasi görüşlerde olsalar da insanların başkalarının (her zaman ötekilerin değil üstelik, kendi din kardeşlerinin de) ölümü pahasına servet edinmeyi, arzularını tatmin etmeyi kutsallık atfettikleri şeylerin ardına sığınarak nasıl meşrulaştırdıklarını anlatmakla yetinmiyor. Eşyanın anlattığı hikâyeler böylesi genel sonuçlara uzanmakla birlikte, yeniden insana dönerek yaşananların bireyler üzerindeki etki ve sonuçları üzerinden suçluluk duygusu, pişmanlık ve intikam meselelerine de bağlanıyor.

Elbette aşk da, iki insan arasındaki en yakın, en mahrem, en kelimelere dökülmez duygu da, bağışık değil insanın insana yaptıklarından ve bunların tarihinden. Adriá’nın hatıratı kederli bir aşk hikâyesi aynı zamanda. Genç yaşta vurulduğu Sara’ya duyduğu aşk ömrü boyunca sürüyor, ne var ki ikisi arasındaki duygunun gücü her şeye –kendilerine bile– yetmiyor. Romanın başkahramanlarından biri olduğunu belirttiğim kemanın yağmalanma hikâyesi, onların aşklarına da umulmadık biçimde dâhil olmuştur. Üstelik sonradan sonraya değil, Adriá o zaman bilmese, aklına gelmese de, ta ilk tanıştıkları zamanlarda.

Edebiyat Oyun Değildir

Keman virtüözü olan Bernat’ın aynı zamanda edebiyatla ilgilenip öyküler yazması Adriá’nın pek hoşuna gitmez (oysa Bernat için en çok onun değerlendirmeleri önemlidir), arkadaşının yazdıklarını beğenmiyor, derinliksiz buluyordur. Şöyle söyler bir keresinde: “Edebiyat oyun değildir. Ya da sadece oyun olan ilgimi çekmiyor. Anlıyor musun?”

İtiraf Ediyorum‘un da oyuncul yanları var. Hikâyelerin, kahramanların, diyalogların iç içe geçişi, zaman kiplerinin, öznelerin ansızın değişmesi, tesadüflerin, rastlaşmaların yoğunluğu, hatıratı bilgisayara geçiren Bernat’ın bu sırada yapıp ettiklerinin anlatılmasıyla romanın “hatırat”ın dışına çıkması, metin içinde metin kurgusu vs. Fakat bütün bu oyunlar insana ve yeryüzünün tarihine dair Cabré’nin vurgulamak istediklerinin birer aracı – kendi başına bir hoşluk olsun diye kurgulanmış, tasarlanmış değil. Başka bir deyişle insanın insana yaptıklarının gerekçesini anlamanın bir yolu. Tıpkı Adriá’nın Bernat’a dediği gibi:

“Açıklamayı bilemediğim şeyler var. (…) Zalimliğin gerekçesi. Anlatı yoluyla yapılmadığında izah edemediğim şeyler.” Hatıratın “tek okuru”nun bunu okuma imkânı kalmamışken Adriá’yı yazmaya iten de anlatı yoluyla izah edemediklerini bilme çabası belki de. Akademik çalışmalarının birinde de, üzerinde çalıştığı, birbirlerinden çok farklı üç düşünürün birleştikleri noktanın, “okuyup araştırıp çalışmayla dünyayı düzene koyma istenci” olduğunu belirtir.

Cabré’nin romanda birkaç kez kullandığı “yeryüzünün düzleşmesi” ve “yeryüzünün yuvarlaklaşması” metaforları da insanlık tarihindeki iniş ve çıkışların yarattığı salınımı işaret ediyor. Mesela Nazilerin Yahudileri katlettikleri dönem “yeryüzünün tekrar düzleştiği” bir zaman olarak tanımlanır. “Yeryüzü tekrar düzleşirken ve onlar, Führer’in serinkanlı bakışlarının yardımıyla insanlığa gücün, iktidarın, hakikatin ve istikbalin nerede olduğunu göstermekteyken ve ideali kusursuz bir biçimde elde etmek için merhametin hiçbir türüne müsamaha etmemelerini öğrettikleri şu anda (…). Reich’ın gücü artık sınırsızdı ve tarihin bütün Eimeric’lerinin [romanda hikâyesi anlatılan engizisyon sorgucusu] eylemlerini bir çocuk oyununa dönüştürüyordu.”

Tarihin Eimeric’lerinin biteceği yok, özellikle yaşadığımız çağda her gün yeni Eimeric’lerle tanışıyor, karşılaşıyoruz; onlar da Eimeric (ve Nazi subayları) gibi yaptıklarının meşruluğunu “her şeyin üstünde olan Hakikat’e hizmet” ettikleri inancında (ya da yalanında) buluyorlar. Ama unutmamak lazım; bu bir salınım. Yeryüzü düz kalmayacak, yeniden, bir kez daha yuvarlaklaşacak. Bunun yolu, Adriá Ardévol’un yaptığı gibi, yeryüzünün düzleşmesinin tarihini öğrenmekten, bilmekten geçiyor.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Ekim 2015 tarihli 13. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s