Karanlık Dünyada Ateş Artığı Aramak – George Orwell’in Romanları

 

Orwell.pngPhilip Roth’un pek çok romanından tanıdığımız Nathan Zuckerman, Ve Hayalet Sahneden Çekilir’de öldüğünü yeni öğrendiği arkadaşını anarken onu George Orwell’le karşılaştırır. Orwell’in “gittiği her yerde gözüne takılan, ister büyük ister küçük toplumsal farklılıklardan birini bile ıska geçmeyen” “modern çağın hayret uyandırıcı bir algı kapasitesine sahip olan ilk ‘katılımcı ‘gazeteci’si” olduğunu belirten Nathan, Orwell’in Paris ve Londra’da Beş Parasız’ını (Can Yayınları, 2015, çev: Berrak Göçer) hatırlayarak bunu söyler.  Nathan’ın cümleleriyle devam edersek, Orwell bu kitabında, “doğrudan doğruya olaylara odaklanıp gördüklerini ve gördüklerinin işleyiş şekillerini yalın bir biçimde betimlemeye çalışmış ve böylece okurun durumu idrak edebilmesini sağlamıştı[r.]” (…) “Gürültülü patırtılı mezbelelerde gaddarca davranılan bir köle seviyesine indirgenerek yoksulluktan ibret almak uğruna Paris’teki restoranların pis ve ziyadesiyle sıcak mutfaklarında en pespaye işlerde kelle koltukta çalışmış [ve] İngiltere’de bir serseri misali yollara düştüğü zaman[larda] dibe vurmanın ne demek olduğunu birinci elden tecrübe etmeye uğraş[mıştır.]”

parifront_cover.jpgBu çarpıcı kitapta sadece yaşadıklarını anlatmaz Orwell, “modern dünyanın köleleri”nden söz ederken onların neden böyle ölümüne çalıştırıldıklarını dair fikirlerini de paylaşır. Yoksulların böyle köle gibi çalıştırılmasının nedeni, “ayaktakımı korkusudur”, zenginlerin ayaktakımından olanlara daha çok özgürlük verilmesi halinde kendi özgürlüklerinden olacaklarına dair duydukları tehdittir. Eğitimli insanlar bu kölelik düzenine kendi gelecekleri konusunda duydukları güvensizlik nedeniyle razı olmaktadırlar. “İş dışında diye bir zaman diliminin” bulunmadığı bu düzende Orwell de günde on yedi saatlik bir mesaiyle çalışmış, bu şekilde ömrünü çürütenlerin Paris’te böyle köle gibi çalışmak zorunda olan on binlerce insanın daha olduğunu bilmek dışında bir avuntuları bulunmadığına doğrudan tanıklık etmiştir. Beri yandan, modern çağın kölelerinin hizmet ettiği insanların durumunu da pek iç açıcı bulmaz Orwell. Bu otellerdeki iş yükünü yaratan olgu temel ihtiyaçlar değildir, “sözde lüksü temsil eden sahtekârlıklar[dır.]” “Şık bir otel, özetle, iki yüz kişi aslında istemediği şeyler için yolunabilsin diye yüz kişinin saçını başını süpürge ettiği yer[den]” başka bir şey değildir Orwell’e göre.

Orwell’in “katılımcı gazeteciliğinin” daha bilinen örneğiyse İspanya İç Savaşına katıldığında yaşadıklarını anlattığı Katalonya’ya Selam’dır (bgst Yayınları, 2011, çev: Jülide Ergüder). Orwell İspanya’ya gazetecilik yapmaya değil, faşist Franco taraftarlarıyla savaşmaya gitmiş, döndükten sonra yaşadıklarını yazması gerektiğini düşünmüştür. Balinanın Karnında’da (Sel Yayıncılık, 2015, çev: Zafer Avşar) yer alan “İspanyolların Sırlarını Saçmak” başlıklı makalesinde İspanya’da yaşananlar hakkında doğru bilginin verilmiş olması halinde İngiltere halkının faşizmin ne olduğunu daha erken öğrenebileceğini savunur.

katalanKatalonya’ya Selam’ın İspanya İç Savaşında neler yaşandığını birinci elden aktarmanın yanında bir başka önemi ise Orwell’in, dünyanın (özellikle İngilizlerin) bildiğinden başka bir sosyalizmin de mümkün olduğuna dair tanıklığını içermesidir. “Sosyalizmin eşitlik ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığının moda haline geldiği” günlerde Orwell sendikalara dayanan işçi milisleri arasında “kimsenin bir başkasının efendisi olmadığı,” “umudun, uyuşukluk ya da her şeyde kötülük görmekten daha normal sayıldığı, ‘yoldaş’ sözünün çoğu ülkede olduğu gibi zıpırlık için değil, gerçekten yoldaşlık anlamında kullanıldığı,” “İngiltere’nin para kokan havasıyla karşılaş[tırılamayacak]” bir başka havayı teneffüs etmiştir. Bu havayı aktardığı satırların devamındaysa şunları yazmıştır:

“Sıradan insanı sosyalizme çeken ve hayatını bu yolda tehlikeye atmaya hazır kılan sosyalizmin ‘mistiği’ eşitlik fikridir. Halkın büyük çoğunluğu için sosyalizm sınıfsız toplum demektir; eğer bu değilse başka hiçbir anlamı yoktur.” Büyük Buhranla 2. Dünya Savaşı arasında İngiliz işçi sınıfına dair araştırma ve gözlemlerini aktardığı Wigan İskelesi Yolu başlıklı çalışmasında da, gerçek sosyalistin tiranlığın yıkılmasını etkin biçimde çalışarak arzulayan kişi olduğunu belirtmiştir. Orwell’in bu yazıda değineceğim romanlarından çok daha meşhur olan 1984, bilindiği üzere, böylesi bir tiranlığın; Hayvan Çiftliği ise tam da “sosyalizmin mistiği” olduğunu vurguladığı eşitlik fikrinin ortadan kalktığı bir düzenin eleştirisidir.

Güvenlik Duygusunun Yitimi

Nathan Zuckerman’ın Paris ve Londra’da Beş Parasız bağlamında sarf ettiği “ister büyük ister küçük toplumsal farklılıklardan birini bile ıska geçmeyen” şeklindeki sözlerinin Orwell’in  Aspidistra (Can Yayınları, 2005, çev: Şemsa Yeğin) ve Boğulmamak İçin (Can Yayınları, 2015, çev: Suat Ertüzün) isimli romanları için de geçerli olduğu söylenebilir. İkinci Dünya Savaşının gelmekte olduğunun kesinleştiği zamanlarda geçen her iki romanda da İngiltere’deki toplumsal hayat, toplumsal sınıflar, insanların nasıl bir hayat sürüp neler hedeflediği, toplumda güvenlik duygusunun nasıl yittiği ve bunun sonuçları açık biçimde anlatılır. Orwell, Balinanın Karnında’da yer alan, 1941’de yaptığı bir radyo konuşmasında edebiyatla güvenlik duygusunun yitirildiği zamanlar arasındaki ilişkiye değinirken 1930’u bir milat gibi anmıştır.

“1930’dan bu yana güvenlik duygusu bir daha gelmedi. Hitler ve ekonomik çöküş, Birinci Dünya Savaşı ve hatta Rus Devrimi’nin başaramadığı şeyi yapıp onu yerle bir etti. 1930’dan bu yana yazarlar, yalnızca insan yaşamının değil, tüm değerler şemasının tehdit altında olduğu bir dünyada yaşıyorlar. Bu tür durumlarda tarafsızlık mümkün değildir. Sizi öldüren hastalığın yalnızca estetik tarafını göremezsiniz, gırtlağınızı kesecek birine karşı sıfır duygu besleyemezsiniz.” Bu makalesinde Orwell sanatın salt estetik bir yargıyla değerlendirilmeyeceğinin altını çizerken, propagandaya indirgenmiş edebi metinleri de ağır biçimde eleştirir. “Tıpkı 1930’larda yaşamış birçok yazarın güncel olaylara karşı tarafsız kalınamayacağını keşfettiği gibi, 1939’daki yazarların birçoğu da politik itikat uğruna entelektüel dürüstlüğü kurban edemeyeceklerini –en azından böyle kalarak yazar kalınamayacağını– keşfettiler. Estetik titizlik yeterli değildir, siyasi doğruluk da öyle.” Nitekim, “Neden Yazıyorum?” başlıklı yazısında da kendi adına 1936’dan sonra “yazdığı ciddi eserlerin her satırı[nın], doğrudan ya da dolaylı olarak, totalitarizme karşı durarak ve –[onun] anladığı biçimiyle– demokratik sosyalizmi destekleyerek yazıldı[ğını]” belirtir (Neden Yazıyorum?, Sel Yayıncılık, 2013, çev: Levent Konca). Aynı yazıda, “politik yazarlığı sanata dönüştürme[yi]” amaçladığını belirtirken Orwell yazmanın estetik bir deneyim olmasının kendisi için taşıdığı önemin de altını çizer. “Yazmak istiyorum çünkü ortaya çıkarmak istediğim bir yalan, dikkat çekmek istediğim bir olgu var. (…) Ancak aynı zamanda estetik bir deneyim de olmasaydı asla bir kitap, hatta uzun bir dergi yazısı yazma işinin üstesinden gelemezdim.”

Çığrından Çıkan Dünya

1936’da yayınlanan Aspidistra ve 1939’da yayınlanan Boğulmamak İçin’i yazarken Orwell’in bu ikisini –estetik titizlikle siyasi doğruluğu– birini öbürüne kurban etmeden gözettiğini, en azından böyle bir çaba içerisinde olduğunu düşünebiliriz. Değindiğim radyo konuşmasında, “Faşizm ile sosyalizmin birbiriyle savaştığı bir dünyada düşünen herkes tarafını belirlemek zorundaydı,” diyen Orwell’in bu iki romanı, bir süredir insanları köleleştiren vahşi kapitalizm ve faşizmin ayak seslerinin iyiden iyiye duyulmasıyla insan hayatlarının madden ve manen ne hale gelddiğini net biçimde gözler önüne serer.

bog_front_cover.jpgBoğulmamak İçin’de romanın başkahramanı ve anlatıcısı George Bowling güvenlik duygusunun yitirilmesinden şöyle söz eder: “Aptal değilim, entel de sayılmam ve normal zamanlarda, haftada yedi pound kazanan iki çocuklu orta yaşlı bir babadan beklemeyeceğiniz ilgilerim de yoktur. Ama yine de alıştığımız eski hayatın kökünün kazındığını görecek kadar kafam çalışıyor. (…) Benim gibi milyonlarcası var. Her yerde karşılaştığımı sıradan insanlar (…) dünyanın çığrından çıktığını seziyor. Ayaklarının altında yerin çatırdayıp çöktüğünü hissedebiliyor.”

Bowling’in hayatı Birinci Dünya Savaşıyla altüst olmuştur, bu nedenle yeni savaşın neler getireceğinin ve savaşın sona ermesinin ardından eski düzenin gelmeyeceğinin farkındadır. Savaştan öncesiyle sonrası arasındaki önemli farkı şöyle ifade eder: “Ama [savaştan önce yaşayan] insanlarda olup da bizim şimdi mahrum kaldığımız bir şeyin olduğu da doğru. Neydi o? Basit bir ifadeyle, geleceği korkulacak bir şey olarak görmüyorlardı.” Savaştan önce de insanlar “bir güvenceleri olmasa bile kendilerini güvende hissediyorlardı[r.] Daha doğrusu, bir süreklilik duygusu vardı[r.]”

İlk savaşın ardından zamanın ruhu değişmiş, “başarı furyası”na kapılmıştır insanlar, Bowling o tipte biri olmadığı halde bundan etkilenmiş olduğunu itiraf eder, ancak 1929 bunalımıyla bambaşka bir hal almıştır hayat. Süreklilik ve güvenlik duygusu o noktadan sonra yitmiştir. Başkaları gibi Bowling de “modern hayatın gerçekleriyle” yüz yüze gelmiştir. “Nedir peki modern hayatın gerçekleri?” diye sorduktan sonra şöyle yanıtlar: “En başta geleni, bir şeyler satmak için daimi, delice bir çaba içerisinde olmaktır. Çoğu insanda bu kendini satmak şeklini alır; yani bir iş bulup onu sürdürmek. (…) Durmamacasına uğraşıp didinmek zorunda olduğunuz, bir başkasının elinden kapmadıkça hiçbir şeye sahip olamayacağınız, işinizin peşinde hep bir başkası olduğu, gelecek ay veya daha sonraki ay personel çıkaracakları ve bu sefer piyangonun size vuracağı hissi… işte bu, kalıbımı basarım, savaştan önceki hayatta yoktu.” Böylesi bir ortamda yaklaşan yeni bir dünya savaşının herkes farkındadır ama bu yeni savaşın sonrası konusunda Bowling’in öngörüsü hiç de olumlu değildir. Bowling’in öngörülerinin nasıl bir şey olduğunun en net yanıtı olarak Orwell’in 1984’ünü hatırlamak yeterli.

Romanda Bowling’in duygularını paylaşmayan kişiler, tam da Orwell’in radyo konuşmasında eleştirdiklerinin somutlaşmış halleridir. Biri estetik düşkünü bir entelektüeldir. “Hitler’in de Stalin’in de gidici ama ‘edebi hakikatler’ dediği şeylerin temelli olduğunu” söyleyen Porteous’un aksine bir kitap kulübündeki antifaşist toplantıda gördüğü üçü Stalinist, biri Troçkist olan dört komünist genç Hitler’in gelmekte olduğundan korkmaktadırlar, ama onlar da savaşta ne çok genç insanın öleceği ve savaştan sonra nasıl bir dünyada yaşayacakları, bildikleri dünyanın yeni savaşla birlikte bir daha dönmemek üzere yiteceği gibi konularda Bowling’in kaygılarını anlamaktan uzaktırlar. Kendi aralarında da anlaşamayan bu komünist gençler, savaş ve sonrası yerine “proleter dayanışma, diyalektiğin diyalektiği” gibi konuları önemsiyorlardır. Bowling onları anlamaktan uzak değildir, ilk savaş zamanı coşkuyla orduya yazılanlardandır, gençlerden Troçkist olanın nasıl bir dünyası olduğunu tahayyül edebilmektedir. “İnsafsız bir banliyöde bir banka memuru olarak buzlu camın gerisinde oturuyor, muhasebe defterine rakamlar giriyor, banknot destelerini sayıyor, müdüre yalakalık yapıyor. Hayatının çöpe gittiğini hissediyor. Ve bu arada bütün Avrupa büyük olaylarla çalkalanıyor. (…) Bazı arkadaşları İspanya’da çarpışıyor olmalı. Elbette savaşı istiyordur. Onu suçlayabilir misiniz?”

Çoktan Başlayan Savaş

Orwell’in Boğulmamak İçin’de çizdiği orta sınıf hayatı hayli karanlıktır. Yaşadığı sokağı, “Yan yana hücrelerin dizildiği bir hapishane. Haftada beş-on pound kazanan, kuyruğunu patrona kaptırmış, karısı bir kâbus gibi üstüne çöken ve çocukları sülük gibi kanını emen zavallıların ürperip titrediği bir sıra yarı müstakil işkence odaları” olduğunu belirtir. Kendisi “gibi insanların asıl sorunu[nun], kaybedecek bir şeyleri olduğunu sanma[larıdır.]” Sokağın sakinlerinin onda dokuzu evlerine sahip olduklarını düşün[mektelerse de] “evleri[n]in mülkiyetinin [kendilerinde] olduğu ve ‘ülkenin kaderinde söz sahibi oldu[kları]’ yanılsamasıyla (…) ebediyen sadık kölelere dönüştürül[müşlerdir.]” Evlerin son taksitleri ödenmeden önce başlarına bir şey gelme korkusu içlerini kemiriyordur. “Hepimizi satın almışlar,” der, “hem de kendi paramızla.” Bowling kapitalizmin geldiği yeni aşamada yeni bir tür köleliğin başladığının farkındadır, üstüne üstlük Hitler faşizmi kapıdadır. Geleceğin dünyası bu ikisinin karması olacaktır.

Bowling’in ağzından Orwell 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan toplumsal ve ekonomik dönüşümün resmini çizer, bunu çizerken toplumsal sınıflardaki altüst oluşu nedenleri ve sonuçlarıyla anlatır. Mesela Bowling’in babası rekabet dünyasına dayanamayarak iflas etmiş bir küçük esnaftır. Askerliğini yaparken İngiliz bürokrasisinin saçmalıklarına tanık olmuştur, yukarıda değindiğim gibi birinci savaş sonrası toplumu kasıp kavuran “başarı furyası” ve on yıl kadar sonra insanların analarından emdikleri sütü burunlarından getirecek olan “ekonomik durgunluk” romanda “zamanın ruhu”nu belirleyen temel etmenler olarak sayılır.

Beri yandan böylesi bir toplumsal-ekonomik düzenin insanların ruhlarını ne hale getirdiği de ön plandadır romanda. Mesela yoksul memur sınıfından geldiği belirtilen Bowling’in karısı Hilda’nın içinde “yaşam sevinci namına hiçbir şey” yoktur, sürekli olarak ait olduğu sınıftan gelen “güçlü bir yoksulluk duygusu” içerisindedir. Bowling, kendisinin de sevdiği şeyleri yapmadığı bir hayat sürdüğünün farkındadır, böyle olmasının gerçek bir nedeni de yoktur üstelik. İç dünyasının kurumuş olması, hayattan esaslı bir beklentisi kalmamış olmasıdır. “Sürdüğümüz şu hayatta –genel olarak insan hayatını değil, şu çağda ve şu ülkedeki hayatı kastediyorum– yapmak istediğimiz şeyleri yapmıyoruz. Hep çalıştığımız için değil. (…) Sebep bizi sonu gelmez aptallıklara koşan içimizdeki şeytan. Her şeye vakit vardır ama yapmaya değer şeyler hariç.”

Bowling’in kapılıp gittiği gündelik hayatın hayhuyundan sıyrılarak çocukluğunu, gençliğini düşünmesi de işe gitmediği bir gün mümkün olabilir. Hilda’nın bilmediği bir miktar parası vardır ve onu bir fırsat yaratıp çocukluğunun geçtiği şehre gitmek için harcamaya karar verir; boğulmamak için su yüzüne çıkması gerekiyordur, bunu sağlayacak tek şeyin bu kaçamak olduğunu düşünür. Ne var ki bu yolculuk çok daha büyük bir hayal kırıklığına neden olacaktır.

Doğup büyüdüğü kasaba yeni kurulan mahallelerce “yutulmuş” olduğunu fark eder oraya gittiğinde; “eski hayat bitmişti[r.]” Bunca yıldır farkında olmadan hayalini kurup bir gün gitme umudunu beslediği “çekilebileceği sakin kuytu”nun yerinde yeller esiyordur. Dönüş yolunda berrak biçimde geleceği gördüğünü düşünür Bowling. Savaş yaklaşmaktadır, bu kaçınılmazdır ve “başka ülkelerde yaşanacağı” düşünülen her şeyin hepsi İngiltere’de de olacaktır. “Tek bildiğim,” diye geçirir içinden, “küfretmeye bile değer bulduğunuz bir şey varsa ona artık veda edin; çünkü alışageldiğiniz her şey çamura batacak, batacak ve bu arada makineli tüfekler hiç durmadan takırdayıp duracak.”

Boğulmamak İçin Bowling’in karanlık gelecek kâbusuyla bitmez, eve döndüğünde karısıyla yeni bir sinir harbi yaşaması gerekecektir. Bu sinir harbinde onun moralini asıl bozansa, çocukluğunun geçtiği şehre gerçek gitme nedenini karısına ya da bir başkasına anlatmasını imkânsız kılan “zihinsel iklim”dir. Kendisi bile anlayamayacaktır, çünkü yaşadığı yerde “gaz faturaları, okul harçları, haşlanmış lahana ve pazartesi günü gidilecek iş dışında hiçbir şeyin gerçekliği yoktu[r.]” Makineli tüfekler takırdamıyor olsa da savaş çoktan başlamıştır.

Suyun Yüzeyi Yerin Altı

aspi_front_coverAspidistra’nın kahramanı Gordon Comstock da yaşadığı hayat ve çevresinde gözlemlediği hayat konusunda Bowling’inkilere benzeyen saptamalar yapar, sıklıkla “modern hayatın boşunalığı, berbatlığı ve ölümcüllüğü” hakkında konuşur. “Londra! Millerce yapayalnız ev, kat kat ya da oda oda kiraya verilmiş; yuva denen bir şey yok, sadece mahmur bir kaos içinde mezara sürüklenen anlamsız yaşantılar.” Gordon’un, Bowling’in aksine çocukluğundan hatırladığı bir asrısaadet de mevcut değildir. Ailesi ve içinden geldiği sınıfın zaafının farkındadır. Orwell, Gordon’un ağzından Comstock soyunun sınıfsal konumunu da adlı adınca belirtir. “Comstocklar sınıflar arasında en kasvetlisinden, topraksız zenginler, yani orta-orta sınıftandırlar. Sefil yoksulluklarında, kendilerini kötü günde yoksul düşmüş ‘köklü’ bir aile olarak görmek şeklindeki züppece avuntuları bile” yoktur. Canlılıktan yoksun, “yarı-kibar bir başarısızlık atmosferinde” büyümüştür Gordon. Tanıdığı, bildiği aile bireylerinin yüreklerinde “aşağı sınıfların yaptığı gibi para olsun olmasın, şöyle dışarı fırlayıp sadece yaşamak duygusu hiç yeşermemiştir.” Aşağı sınıflara imrenir hatta, onların damarlarında para değil kan akıyordur hiç değilse. “Gerçek yoksullara hiçbir zaman acımamış” olan Gordon, “asıl acınması gerekenler[in], siyah ceketli yoksullar, orta-orta sınıflar” olduğunu düşünür.

Gelgelelim, paranın egemen olduğu dünyaya, paranın hükümranlığına kişisel hayatında kendince savaş açmış olmasına rağmen sosyalizme mesafelidir. Sosyalizmi bildiğinden değil, toplumsal mücadelelerden bir şey çıkmayacağına, insanın ancak kendi hayatında parayı reddedebileceğini düşünen biri olmasından ötürü uzaktır sosyalizme, sosyalizmin onun için Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı gibi bir şey olduğunu belirtir. Gordon’un az sayıdaki arkadaşlarından sosyalist yayıncı Ravelston da olumlu bir tip olarak çıkmaz karşımıza. Gordon varlıklı insanlara çocuk yaşlarından itibaren duyduğu haset ve hınç neticesinde dünya görüşünü oluşturmuştur, Ravelston ise yoksullar karşısında duyduğu vicdan azabı nedeniyle sosyalizmi seçmiş olmasına rağmen lüks bir hayattan uzak duramamaktadır.

Gordon, para-dünyasında ruhunu paraya satmayanların durumlarının değişmeyeceğine inandığı için, Bowling’in aksine suyun yüzeyin çıkmayı değil, boğulmayı yeğler. “Başarma meselesini tümüyle redde[tmeyi]” seçmiş, “başarmamayı en büyük amacı haline getir[miştir.]” Zamanla bir “yeraltı insanı”na dönüşür. “Yerin altı”nı, “toprağın güvenli yumuşak rahmi” olarak tanımlar, “iş bulmanın, işten atılmanın söz konusu olmadığı, seni durmadan rahatsız etmediği, umudun, korkunun, hırsın, onurun, yükümlülüklerin bulunmadığı, alacaklıların kapına gelmediği” bu yere batmak ister. Bunu “başarır” da. “Yaşam onu yenmişti[r], ama o da “başını başka tarafa çevirerek yaşamı yenebil[eceğini]” düşünür. “Yükselmektense batmak iyidir” onun yeni hayat görüşünde.

Gordon, yerin altına doğru battıkça, Bowling’in delicesine korktuğu savaşı da bir umut olarak görmeye başlar, içini kaplayan hınç nedeniyle savaşı istemekte, beklemektedir, savaş çıkınca herkesin mutlu görünen hayatı altüst olacak, yaşamanın boşunalığını herkes kavrayacaktır.

Ama Gordon orada, yerin altında kalmaz. Para-dünyasını reddetmenin doğru bir seçim olmadığını kavrayacaktır. Aslında yeraltına doğru çekildiği sıralarda da meselenin sadece parasızlık olmadığını biliyordur, durumlarının “daha çok, paraları olmadığı halde zihinsel olarak para-dünyasında, paranın erdem, yoksulluğun suç olduğu bir dünyada yaşamalarından kaynaklan[dığının]” farkındadır. Sevgilisi Rosemary vasıtasıyla suyun yüzüne çıkmayı, yaşamayı seçer, parayı reddetme biçiminin hayatı da reddetmek olduğunu sezmiştir. Sıradan insanların, aşağı-orta sınıftan insanların daha önce tiksindiği, baştan sona boşunalık ve berbatlıktan öte bir anlamı olmadığını düşündüğü hayatlarını başka bir gözle görmeye başlar. Parayı reddetme biçiminin ölmeden önce ölmek olduğunu, ama onların canlı olduklarını düşünür.

“Uygarlığımız açgözlülük ve korku üzerine kurulmuştu, ama sıradan insanların yaşamlarında açgözlülük ve korku, gizemli bir şekilde daha soylu bir başka şeye dönüşmüştü. Aşağı-orta sınıf insanları (…) para-yasasına uygun bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı mutlaka, ama yine de ahlâklarını korumayı başarıyorlardı.”

Totalitarizm vs Canlı Olduğumuzu Hatırlatan Her Şey

Orwell, bu iki romanında Roth’un roman kahramanının saptadığı gibi “ister büyük ister küçük toplumsal farklılıklardan birini bile ıska geçmeden” ama bununla yetinmeyip toplumsal-ekonomik sistemin insanların hayatlarında ve ruhlarında nasıl erozyonlar yarattığını, nasıl yaralar açtığını çarpıcı biçimde gösterir. Karamsardır, geleceğe ilişkin çizdiği toplumsal resim hayli karanlıktır, bu nedenle ziyadesiyle gerçekçidir. Toplumsal sistemi, bu sistemi ayakta tutan ilişki ağlarını, bu sistemi ayakta tutan zihinsel alışkanlıkları vs acımasızca eleştirir, ama umudunu bütünüyle kestiği söylenemez Orwell’in. Umudunu diri tutan tarihin akış yönü vs gibi büyük sözler değildir; bu karanlık içerisinde bile insanların içlerinde kurumadan kalan dirimdir. Romanlarındaki karanlık gelecek tasavvuru bu dirimi, bu canlılığı da yok etmek isteyen tiranlığın Doğu’da ve Batı’da çok yaklaştığını sezmiş olmasındandır.

Belki de Bowling’in çocukluğunun geçtiği şehre doğru yola çıkarken yol kenarında gördüğü “ateş artığı” gibi şeylerdir Orwell’in umudunu koruyan, diri tutan.

“Beyaz küle dönmüş dallar hâlâ dal biçimini korur ve külün altında canlı bir kızıllık seçilir. Kızıl korun insana daha canlı gelmesi, hayat duygusunu canlı bir şeyden daha fazla vermesi ilginçtir. Onda bir şey var, bir tür yoğunluk, bir titreşim… tam kelimeyi bulamıyorum. Ama size canlı olduğunuzu hatırlatan bir şey.”

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Aralık 2015 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.)

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s