Daniel Kehlmann’ın Romanları: Dünyada Tuhaf Şeyler Vardı

daniel-kehlman.jpgBir başkası olmak, bir başkasıyla yer değiştirmek ya da yaşayageldiğinden başka bir hayat yaşamak arzusu duyan roman kahramanlarına Daniel Kehlmann’ın yapıtlarında sıklıkla rastlarız. Bu arzu kimi roman kişileri tarafından açıkça ifade edilir, kimindeyse belli belirsiz sezdiğimiz bir şeydir; bazen de onların başlarına böylesi bir değişim geliverir ve kendilerini öncekinden başka bir hayatın içinde ya da kıyısında bulurlar. Kehlmann’ın, bu sorunsalın farklı görünümlerini didikleyen, böyle bir şeyin ne kertede imkân dâhilinde olduğuna, başkalarının böyle bir değişim olmuşçasına kandırılıp kandırılmayacağına, böyle bir kandırmacanın olası sonuçlarına ya da böylesi bir değişim başa geldiğinde buna engel olunup olunamayacağına dair muhakemeleri uç noktalara taşıyan kurmacalarında gerçeklik ile yanılsama arasındaki farkın da kıl kadar inceldiği anlar, durumlar anlatılır. Böylesi kritik anlarda roman kişilerinin “benim hayatım” dedikleri şey üzerinde ne ölçüde hâkimiyetleri olduğu sorusu öne çıkarken, bir yandan da seçimleri olmadığı hayli aşikâr olan türlü çeşit mecburiyeti nasıl olup da kendi seçimleriymiş gibi algıladıklarına tanık oluruz. Bu yanıyla Kehlmann’ın romanlarının bütün bu mekanizma ve süreçleri görmezden gelme ya da çevresinden dolanma yollarını çatallandıran kurmacalar olduğu da rahatlıkla söylenebilir.

Bir başkasıyla yer/ruh/benlik değiştirme hallerinin örnekleri daha çok kardeşler arasındadır bu romanlarda.  Dünyanın Ölçümü’nün (Can Yayınları, çev: Ayça Sabuncuoğlu, 2009) başlarında, henüz genç bir araştırmacıyken Alexander von Humboldt ağabeyine bir mektubunda şöyle yazar:

“Bizim kardeşliğimiz (…) niçin bana asıl bilmece gibi görünüyor? Hem biriz hem de çift, sen benim olmamam gereken şeysin, ben de senin olamayacağın şeyim, iki kişi varolmalıyız, birlikte, isteyelim ya da istemeyelim, başka herkesten daha yakınız.”

fİki kardeşin ilgi alanları çok farklıdır, ama bu farklılığın ikisi arasında bir bütün oluşturabileceğini düşünüyordur Alexander, şöyle devam eder mektubuna: “Hem niçin bana öyle geliyor ki, büyüklüğümüz sonuçsuz kalacak ve ne başarırsak başaralım bir hiçmiş gibi kaybolup gidecek, ta ki karşılıklı büyümüş isimlerimiz yeniden bir bütün olana, zayıflayana dek?” Bu mektubu yırtıp atacak, göndermeyecektir.

Aradan yıllar geçtikten, Alexander dünyaca meşhur bir kâşif, ağabeyi önemli bir dilbilimci olduktan sonra ağabeyinin ona gönderdiği mektuptaysa şunlar yazacaktır:

“Tekrar görüşsek de görüşmesek de, şimdi yine, aslında her zaman olduğu gibi, sadece ikimiz kaldık. Bir hayatın izleyicilere ihtiyaç duyduğu bize çok önceden tembih edildi. İkimiz de kendimizinkinin bütün dünya olduğunu sandık. Zamanla çemberler küçüldü ve çabalarımızın asıl hedefinin evren değil diğerimiz olduğunu kavramamız gerekti.” Ağabey, ikisi arasındaki ilişkinin rekabet olmadığının da altını çizme ihtiyacı duyar sonraki satırlarda:

“Ancak ikiye katlanan bir yaşamın ne demek olduğunu anlamayan aptalların aklına rekabet sözcüğü gelir.”

Bu iki kardeşin ömürlerini verecekleri uğraşlarının seçimi Goethe sayesinde belirlenmiştir. Daha doğrusu Goethe’nin bu iki kardeşle ilgili söyledikleri, birinin bilim insanı öbürünün kültür insanı olması gerektiği şeklinde anlaşılmış, hangisinin neyle uğraşacağıysa yazı-turayla belirlenmiştir. Yani esasında belirleyici olan şanstır. Kehlmann’ın yıllar sonra F (Can Yayınları, çev: Özden Özberber, 2015) romanının odağına alacağı şans mı kader mi, sorusunun Dünyanın Ölçümü’nde de bu biçimde sorunsallaştırıldığı söylenebilir. Aynı biçimde “ikiye katlanan bir yaşam” meselesi de F’de yine kardeşler arasında karşımıza çıkacaktır.

“Sen başka biri bense hiçbiri olmak istiyordum”

İki kardeş arasındaki özel bağ, ilişki bahsi, Kehlmann’ın Türkçede yayınlanan ilk romanında, En Uzak Yer’de de (Can Yayınları, çev: İsmet Sait Damgacı, 2008) dikkat çeker. Bu romandaki kardeşlerin birbirlerine benzedikleri pek söylenemese de, zıtlıkların keskinleştiği yerde ortak bir duyguları olduğu anlaşılır. Romanın başkahramanı Julian, bir gün herkesin kendisinin ölmüş olduğunu sanmasını sağladıktan sonra başka bir hayat yaşama kararını itiraf ettiğinde bilgisayar oyunları yazan ağabeyi Paul aralarındaki şöyle bir benzerliğe işaret eder: “Sen başka biri bense hiçbiri olmak istiyordum. Her ikisi de düşünüldüğü kadar kolay değil.” Oysa Julian işler planladığı gibi gider ve ölmüş olduğuna karar verilirse, kendisine “yeni bir yaşam eklenmiş ol[acağını]” umuyordur. Ağabeyiyse bunun bir yanılsamadan öte bir şey olmayacağını savunur: “Başka biri olabileceğini düşünüyorsun. Ama ne yaparsan yap, daima gözleri iyi görmeyen, unutulan bir Barok düşünürü ile ilgili kötü bir kitap yazan ve annesinin ölümünden sorumlu olan o genç adam olarak kalacaksın.”

“Dokuz Öykülü Bir Roman” alt başlığı taşıyan Sesler’deki (Can Yayınları, çev: Yeşim Tükel Kılıç, 2010) öykülerden birinde de, aşağıda daha ayrıntılı değineceğim üzere, iki erkek kardeş arasındaki gerilimden bahis vardır, ama kardeşler arasındaki bu yakın, özel ve gerilimli ilişkinin çeşitli halleri en çok F’de karşımıza çıkar. Bu romanın başkahramanları ikisi ikiz olan (Eric ve Iwan) üç erkek kardeştir; üçüncü kardeş, en büyükleri Martin babalarının önceki evliliğindendir. Üveydirler, ama babaları Arthur; Martin ve annesini terk ettiği gibi, daha sonra ikizleri de terk etmiş, üç kardeş biraz da kaderlerindeki bu benzerliğin etkisiyle aralarındaki bağı korumuş, hatta pekiştirmişlerdir. İkizler arasında kendi olmak-öbürü olmak meselesi küçüklüklerinden itibaren zaman zaman kafalarını karıştırmıştır. Birileri “Siz bir misiniz, iki misiniz?” diye sorduğunda ne yanıt vereceklerini bilememişlerdir. Yine o yıllarda kum havuzunda oynadıkları bir gün hissettiği böylesi bir yer değiştirme (benlik değiştirme?) meselesini Iwan şöyle anlatır:

seslerfront_cover“Hatırlıyor musun, hani ikimiz kum havuzundaydık. Sen kuleler yapıyordun, ben de onları bozuyordum, sonra ağlayan sen değil, ben olmuştum, ta ki babamız gelip de, ‘Eric kes şunu,’ diyene kadar, oysa sen ağlamamıştın.” Ben ve öteki,  hem kendilerinin hem de üçüncü kişilerin algılarını alt üst ederek yer değiştirir gibidir aralarında. Ağabeyleri Martin de, mesela, onları ilk gördüğünde “optik bir yanılsama” duygusu yaşamıştır.

Başta da değindim, kardeşlik, Kehlmann’ın esas meselesinin –başkası olmak, başkasının hayatını yaşamak, kendi hayatından çıkabilmek– görünümlerinden biri sadece. Bunun bir başka görünümü, kişinin kendi içinde yaşadıkları, kendisine, hayatına yabancılaşması, bir yandan bir hayat yaşarken bir yandan da o hayata –bir başkasıymış gibi– dışarıdan bakması durumudur.

F’de, Kehlmann bu kendi benliğinden çıkma, çıkar gibi olma meselesine hipnoz üzerinden yaklaşır. Üç kardeşin babalarıyla birlikte gittikleri bir hipnoz gösterisi dördünün de hayatını sonraki yıllarda etkileyecektir. Çocuklardan Iwan ve babaları Arthur hipnoz gösterisi için sahneye çıkarlar. Hipnoz anına ilişkin Iwan’ın hissettikleri tipik Kehlmann hadisesidir. Hipnozcu Iwan’a adını sorduğunda, adını hissedebildiği halde söyleyemez. “Bu adı taşıyan kişi [hipnozcunun] sorduğu kişiden farklı biri gibiydi.” Iwan hem kendisidir o anda, hem de kendisine dışarıdan bakmaktadır, bu iki benliği eşanlı hissettiği/yaşadığı için karmaşa içerisindedir. Kehlmann’ın kurmaca yoluyla anlamaya çalıştığı esaslı meselelerden biridir bu, hem bir kişi olmak, hem de o kişiye dışarıdan bakmak, yani bir anlamda o kişi olmamak.

Aynadaki Yabancı

En Uzak Yer’de Julian da gençlik yıllarında kız arkadaşı Clara’yla yalnız kaldığında benzer bir karmaşa duyar. “[Clara’nın] şampuan kokan saçlarını yüzünde hissetti, sonra da kendi üzerinde kızın ağırlığını (…) ama aynı zamanda bütün bunları uzaktan seyrediyormuş gibi geliyordu ona. Elleri kıza dokundu, ellerinin kendiliğinden doğru şeyleri yapmasını umdu, kız saçlarını geriye doğru attı, izleyen saniyeler odanın karanlığını silip süpürdü. Julian ya bir başkası olmuştu ya da hiç kimse.” Julian, başka bir hayat yaşama imkânı elde ettiği düşüncesiyle bulunduğu yerden kaçıp evine döndüğünde böylesi bir deneyim daha yaşayacaktır. Koridordaki aynaya baktığında gözüne ilişen adam onu ürkütecektir. “Bir yabancıydı; kendisinden hayli gençti ve bakışına sakin bir merakla karşılık veriyordu. Julian yavaşça ellerini kaldırdı, bir türlü bitmek bilmeyen bir saniye boyunca sanki öbür kişi aynı hareketi tekrarlamayacakmış gibi duraksadı… Ama yine de tekrar etmekte geri kalmadı. (…) Birdenbire yer değiştirmişler gibi geldi ona, görünürde diğeri onu değil, o diğerini yansıtıyordu ve de karşı taraftaki koridorda beliren, geometrik konumu tersine çevrilmiş bir dünyanın öğesi izlenimi veren bu yanıltıcı görüntü sanki aslından farksız bir suretten ibaretti.”

Kendi olmak-başkası olmak meselesinin uç noktaya taşındığı metinlerden biri de Sesler’de yer alır. Bu romanı oluşturan dokuz öyküden birinde ünlü sinema oyuncusu Ralf Tanner meşhurların taklitlerinin yarıştığı yarışmada Ralf Tanner’i taklit edenler arasında birinci olamaz, hatta devamında onu en iyi taklit eden kişi Tanner’in yerine geçer, Tanner kimseyi kendisinin gerçek Ralf Tanner olduğuna ikna edemez. Bu öyküde de kardeş-ağabey bahsine ucundan da olsa değinilir. Tanner, öykünün başında “kendine gerçekdışı hale geldi[kten]” sonra bir çıkış yolu ararken sinemayla ilgili forumlarda kendisi hakkında yazılanları okumaya başlar. “Bu forumlarda yabancı insanlar onun yıllar önce ağabeyiyle arasının gerçekten bozulup bozulmadığını tartışıyorlardı[r], ağabeyine hiç tahammül edememiş olan Ralf Tanner ise, sanki bunlar arasında kendi yaşamı açısından önem taşıyan bir açıklama bulunma ihtimali varmış gibi, onların görüşlerini oku[r].” Bu da tipik bir Kehlmann sahnesi ya da tipik bir Kehlmann kahramanının arayışında vardığı noktadır. Kendi dışına çıkma arzusunun bir başka yüzüdür bu: kişinin kendine gerçekdışı gelmeye başlaması. Bu hissin insanı götüreceği yerin parodisi de, gerçeği olmayacak yerde aramak, yabancıların ağabeyiyle ilişkisi hakkında onun bilmediği bir şeyi söyleme ihtimaline prim vermektir.

en-uzakfront_coverAktardığım birkaç örnekte görüldüğü gibi, Kehlmann gerçeklikle yanılsama arasındaki kıl inceliğinde bir mesafe bulunduğunu sürekli olarak hatırlatıyor. Romanlarında gerilimin yükseldiği, roman kişilerinin bocaladıkları anlar da bu mesafenin silikleştiğinin hissedildiği anlar. Bunun yanı sıra, Kehlmann’ın özellikle üzerinde durduğu bazı haller, olgular var. Sanal âlem, şöhretlerin dünyası, kültür endüstrisi ve sanat piyasası sayılabilir bunlar arasında. Belli ki Kehlmann bunların gerçeklik duygusunda kırılma yaratan başat olgular olduğunu düşünüyor, ya da çağın kaçınılmaz halinin özellikle buralarda daha net görüldüğü kanaatinde. Sesler’de Leo’nun kadın arkadaşı Elizabeth’in bir öyküye girmek istemediğini söyleyip, ondan kendisini bir öyküye sokmamasını, kendisinden bir imge yaratmamasını istemesinde bu meselenin başka bir yönüne dikkat çekilir. Leo, yaratılacak imgenin o olmayacağını söylediğinde şu yanıtı verir Elizabeth: “Ben değilsem de ben o. Sen de çok iyi biliyorsun bunu.” Elizabeth’in ne ima ettiği, Leo’nun neyi iyi bildiği söylenmez öyküde, ama anlarız, özellikle bu romanı oluşturan ve birbirleriyle tuhaf noktalarda yolları kesişen dokuz öykünün tamamını okuduğumuzda. Bir tür “şüyuu vukuundan beter” halidir. İnsanlar kurmaca metindeki kadının Elizabeth olduğunu düşündükçe Elizabeth o kadına dönüşecektir. Elizabeth’in kendisi de giderek inanacaktır buna belki de. Kehlmann’ın kahramanlarının çoğu başkaları olmaya, kendi hayatlarından kaçıp bir başkasının hayatını yaşamaya can atarlar, demiştim başta, ama hepsi değil, Elizabeth ikincilerden. Onun böyle bir şey istememesi bu meseleden uzak kalabileceği anlamına gelmez elbette. Yine Sesler’de yer alan “Doğu” öyküsünde Leo’nun yerine bir Orta Asya Cumhuriyetine giden kadın polisiye yazarı Maria’nın, kayıtlarda hep Leo’nun isminin yer alması nedeniyle yaşadığı bürokratik karışıklık giderek kâbusa döndükçe hayatının da istemi dışında değişmesi gibi. “Bir yanlış hareket yeter,” diye düşünür Maria öykünün sonunda, “insan yolunu kaybeder, eski hayatı birden ellerinden kayıp gider ve bir daha gelmez.” Bu cümlenin devamında Kehlmann öldürücü bir vuruşu da eksik etmez ve bir belirsizlik fırçası daha dokundurur: “Maria iç çekti. Belki de iç çektiğini hayal etti.”

Yanlış İmgeyi Resmetmek

Kehlmann’ın gerçeklikle yanılsama arasındaki sınırda dolanıp duran romanlarında hiç kuşkusuz oyuncu bir yan var, ama insanın gözüne sokulmayan oyunlar bunlar, hatta denebilir ki bunların oyun olmadığının sanılması için hayli özen gösterilmiş, metinler kurgulanırken inandırıcılık özellikle gözetilmiş. Belki de esas oyun Kehlmann’ın bu konulardaki özeninde saklı. Aslında yanılsamayı yaratan gerçeklik duygusu vermek için gösterilen özen.

kamisnki.jpgBen ve Kaminski’de (Can Yayınları, çev: Cemal Ener, 2007) gizemli hayat hikâyesini öğrendiğimiz ressam Kaminski’nin kurmaca hayatındaki gerçek karakterler buna örnek verilebilir. Matisse, onun sergisinin hazırlanmasına vesile olmuş, Picasso resimlerini satın almış, Breton, Kaminski hakkında bir makale yazmıştır. Roman boyunca bu gibi gerçek karakterlerin isimleri geçer, Kaminski’yle temasları, ahbaplıkları olmuş gibi anlatılır. Bu gerçek isimler, gerçeklik duygusunu pekiştirmek için vardır; bizde Kaminski isminde gerçekten bir ressam varmış, elimizdeki kurmaca bir yapıt bile olsa, hikâyesi anlatılan kişi gerçekten yaşamış biriymiş yanılsaması yaratır. Yanılsamayla gerçekliğin bıçak sırtı halini anlatmak kadar, bu ikisinin birbirinin yerine geçtiği, birbirini pekiştirdiği hallerin hikâyelerini kovalamayı da sevdiği söylenebilir Kehlmann’ın.

Peki, şuna ne demeli? Ben ve Kaminski’de gerçek kişilere rastladığımız gibi, F’de de Kaminski’ye rastlarız. Söz arasında ismi sayılan dönemin ressamları arasında zikredilir. Önceki romanın kurmaca karakteriyle, demek bir yanılsamayla bu romanın gerçeklik duygusunu tahkim etmeye çalıştığı söylenebilir mi Kehlmann’ın, bilemiyorum, ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaminski’nin isminin F’de de geçmesi; gerçeklikle yanılsama dengesini ya da düzenini ucundan da olsa sarsmanın arzulandığı Kehlmannvari bir oyundur. Üstelik Kaminski yalnız da değildir F’de. Ben ve Kaminski’nin anlatıcı-kahramanı Sebastian Zöllner de F’de sahneye çıkar. Üstelik tipik bir Kehlmann kahramanı repliğiyle. “Keşke sizin mesleğiniz bende olsaydı,” der Iwan’a.

Kehlmann’ın gerçeklik-yanılsama gelgitini ya da kendi olmak, başkasının hayatını yaşamak gibi konuları didikleyen kurmacalar yazarken resim sanatına ya da görselliğe ayrı bir yer vermesi, belki de çağımızın gösteri çağı olmasıyla ilgili. Gerçeklik duygusunu bu kadar çabuk yitirmeye eğilimli olmamız biraz da nesnelerle onların imgeleri arasındaki bağın giderek daha da karmaşıklaşmasının bir sonucu. Tanner’in, mesela, kendini gerçekdışı hissetmesinin nedeni şöhreti nedeniyle her yerde kendi fotoğraflarını görmesidir.

Kaminski’yse sorunu daha temelde görür. Bir dizi otoportre yapmak istediğinden söz ederken, “Kimse kendinin nasıl göründüğünü bilmez, kendimize ilişkin imgemiz tümüyle yanlıştır,” dedikten sonra, “Normal olarak bu durumu, bir sürü yardımcı aracı kullanarak dengelemeye çalışırız. Ama tam tersini yapsak, tam da bu yanlış imgeyi resmetsek, hem de olabildiğince kesin, tüm ayrıntılarıyla, tüm karakteristik hatlarıyla.” Kaminski’nin gözlerinin neredeyse bütünüyle kör sayılacak ölçüde bozuk olduğunu da unutmamak gerekir. Kehlmann’ın roman kişilerinin kendilerini dışarıdan “seyretmeleri”, ya da bir başkasının kendilerini “seyrettiğini” hissetmeleri de, olan ile seyredilen/görülen arasındaki fark ve geçişlerin, hatta etkileşimin günümüzde aldığı yeni hallerle ilgili.

Gerçeklikte Meydana Gelen Minik Kaymalar

Ne var ki, Dünyanın Ölçümü’nü hatırladığımızda meseleyi görselliğin öne çıkmasına, zamanımıza bağlamak fikri yetersiz kalıyor. 19. Yüzyılın iki önemli bilim insanının, matematikçi Gauss ile doğabilimci, coğrafyacı ve kâşif von Humboldt’un hayatlarının paralel biçimde aktarıldığı bu romanda ikisinin yolları kesişir, arkadaşlık ahbaplık ederler. (Alttan alta birbirlerinin hayatına da imrenirler, en azından kendi hayatlarını, seçtikleri uğraş alanlarını öbürününkiler üzerinden sorgularlar.) Her iki bilim insanı da ömürlerini “dünyayı ölçme” işine vermişlerdir, insanın bilgisinin arttığı ölçüde dünyanın gizemlerinin azalacağı, belki bir gün sona ereceği ülküsüne inanmış aydınlanmacılardır. Von Humboldt, yanındaki köpeğe şöyle sızlanır. “Hiçbir şey güvenilir değil, (…) çizelgeler değil, aletler değil, gökyüzü bile değil. İnsanın kendisi o kadar kesin olmalı ki, düzensizlik ona zarar vermesin.” Dünyayı kesin biçimde bilmek, ölçmek arzusundadırlar. Bir ölçümün ardından Humboldt’un bir kanal için, “Ancak şimdi gerçekten var,” demesi bakış açılarına örnek verilebilir.

Dolcum.jpgKehlmann’ın kurgusu içerisinde bilginin (ya da bilginin aktarılma biçimlerinin) insanı kimi zaman gerçeklikten uzaklaştırdığına da tanık oluruz. Güney Amerika seyahati sırasında ayakparmaklarının derisi kumpireleri tarafından soyulan von Humboldt, defterine kumpirelerini yazacaktır, ama ayakparmaklarının derisinin onlar tarafından soyulduğunu belirtmeyecektir. “Ayak tırnakları altında pirelerin yaşadığı bilinen bir adamı artık kimse ciddiye almaz. Ne başarmış olursa olsun fark etmez.”

Tipik Kehlmann hallerinin Dünyanın Ölçümü”’nde de karşımıza çıktığından söz etmiştim. Bir yerde el yükseltir hatta. Yaşayan biriyle onu gözleyenin aynı benlikte birlikte yer alması bahsine bir üçüncü katılır. Seyahatlerinde von Humboldt’a eşlik eden Bonpland, “aslında üç kişiden oluştuğunu fark” eder. “Yürüyen biri, yürüyeni seyreden biri ve kimsenin anlamadığı bir dilde sürekli her şeyi yorumlayan biri.” Bir dağın tepelerinde, oksijenin azaldığı bir yükseklikte yaşanır bu. Bonpland’ın zihnindeki oyunların bir açıklaması, gerekçesi olduğu düşünülebilir, başka bir deyişle, Kehlmann yine gerçeklik duygusunu korur, yanılsamaya bir sebep izafe eder; ama romanlarındaki pek çok enstantane gibi bildiğimiz dünyanın sınırlarının ya da kabullerinin ihlal edildiği bir durumdur aynı zamanda anlattığı. Bir açıklaması olup olmamasından daha önemli olan, bu durumun varlığıdır.

Roman kişilerinden biri Humboldt’a önceki yüzyılın önemli coğrafyacısı La Condamine’ın ekvatorun uzunluğunu ölçmeye çalışırken yaşadıklarını şu sözlerle aktarır: “Dünya birkaç anlığına gerçekdışılığa adım attığında, gerçeklikte meydana gelen minik kaymalar.” Bu cümlede Kehlmann’ın derdinin de saklı olduğunu sanıyorum. Dünyanın gerçekdışılığa adım atışının ya da gerçeklikte meydana gelen minik kaymaların örneklerini göstermek, kurmaca yoluyla böylesi kırılmaların peşinden gitmek, uç noktalara kadar bunları kovalamak, hayat, dünya ya da insan hakkında bildiklerimizin sınırlılığını, göreli olduğunu ve yapıp ettiklerimizin ne sonuçlar doğuracağını öngörmenin, belirlemenin imkânsızlığını hatırlatmak önemli onun için; bunların neden olduğu, niçin yaşandığı değil. Romanlarının müthiş ironisi de gerçeklikte meydana galen minik kaymalara dayanıyor.

Kehlmann’ın kahramanları daha çok bilmeye ne kadar azmetseler de hayat onları daha karmaşık noktalara götürür. Bununla birlikte, Kehlmann’ın bilinemezci olduğu, kendimiz, hayatımız ya da Hayat hakkında tam anlamıyla kesinlikli bilgimiz olması imkânsızdır, demek istediği sanılmamalı. Onun kurmacalarındaki sorunsal daha çok bizim bir şeyler bildiğimizi sandığımız anlarda bir yanılsamaya düşüp düşmediğimizle ilgili. Ya da kanıksadığımız tuhaflıklarla.

Iwan amcası, Eric’in kızı Marie’ye, “sanatçıların bayat balık, çürük elma veya haşlanmış hindi gibi çirkin şeyleri neden çizdiklerini” şöyle açıklar:

“Çünkü onlar için söz konusu olan nesneler değil, nesnelerin çizilmesiydi, yani onlar (…) resim yapmanın resmini yapıyorlardı.” Bunları hatırladığı sırada Marie’nin aklından şunlar geçer: “Dünyada tuhaf şeyler vardı. İnsanlar resim yapmayı resmetmek için balık çiziyorlardı, durdukları zaman iki teker üzerinde duramayıp devrilen bisikletler, üzerine binildiğinde sabit duruyordu, tıpa tıp bir başkasına benzeyen insanlar vardı ve bazen de bir yaz günü biri dünyadan kaybolup gidebiliyordu.”

(IAN EDEBİYAT‘ın Mart 2016 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s