Category Archives: Kitap

Yeryüzü Yeniden Düzleşirken – Jaume Cabré’nin romanı “İtiraf Ediyorum”

CAbreKatalan yazar Jaume Cabré’nin romanı İtiraf Ediyorum (çev: Suna Kılıç, Alef Kitap, 2015) iç içe geçmiş, birbirlerine tuhaf, şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı biçimde bağlanan hikâyelerle yüz yılların kat edildiği bir yapıt. Hikâyeler gibi romanın anlatımı da iç içe. Romanın başlarında elimizdeki metnin Adriá Ardévol’un kaleminden çıktığını anlıyoruz, ama daha o anda Adriá bizi uyarıyor: “Tek bir okura yazılmış bir hatırat olarak yalana bu denli açık bir türde, kediler gibi hep dört ayak üzerine düşmeye düşerim, biliyorum; ama uydurmamak için çaba göstereceğim.” İlerleyen sayfalarda bir başka uyarı daha bekliyor bizi: “Habire bir şeyler uydurduğumu biliyorum.” Adriá’nın uydurmamak için ne denli çaba gösterdiğini bilme şansımız yok, ama onun çabasını da aşan bir durum söz konusu. Adriá bu hatıratı yazdığı sıralarda önemli bir nörolojik rahatsızlığa duçardır, bir şeyleri hatırlamakta zorlanmaya, olayları kişileri karıştırmaya başlamış ve hatıratı bu haldeyken yazmıştır.

İtiraf Ediyorum‘un en çarpıcı yanı da bu – geçişler. Adriá’nın rahatsızlığının sonucu olduğunu düşünebileceğimiz atlamalar, zıplamalar… İlginç biçimde okumayı zorlaştıracağı düşünebilecek bu ani geçiş ve değişimler aksine anlatıma heyecan ve merak kattığı gibi romanın sorunsalını da daha derinden sezmemize imkân sağlıyor. Adriá’nın hatıratı, bütün hatıratlar gibi birinci tekil kişinin ağzından başlıyor, ancak böyle devam etmiyor, Adriá’nın başından geçenleri, hissettiklerini, düşündüklerini bazen dışarıdan bir anlatıcı, üçüncü tekil kişinin ağzından anlatıyor. Üstelik anlatıcıdaki bu değişim aniden oluyor, öyle ki kimi zaman bir cümlenin ilk yarısıyla ikinci yarısı farklı anlatıcıların ağzından aktarılıyor. Bu değişim sadece Adriá’nın yaşadıklarının anlatıldığı bölümlerde çıkmıyor karşımıza, başka kişiler söz konusuyken de karşılaşabiliyoruz. Roman kişisine ilişkin bir durumun anlatılmasıyla başlayan cümle, tek bir virgülün ardından o kişinin sözüyle sürebiliyor. Ya da Adriá ya da anlatıcı bir olayı aktarırken bir sonraki cümlede kendimizi anlatılan olayın içinde buluyoruz. Bazen de isimler, unvanlar değişiyor. Kimi zaman da bu geçiş (sıçrayış) Adriá’nın bir başka roman kişisiyle sohbeti sırasında karşımıza çıkıyor, bu sohbetin arasında birdenbire bambaşka bir zamanda başkalarının yaşadıkları anlatılmaya başlıyor ve devamında sohbet kaldığı yerden sürüyor.

İtiraf Ediyorum, hacmiyle okumak isteyeni ürkütebilir (825 sayfa), buna bir de yukarıda söz ettiğim geçişler, sıçramalar, değişimler eklendiğinde okuması çok zor bir metin olduğu kanısı uyanabilir, ama hiç öyle değil, romanın kurgu ve yapısı ilk sayfalarla birlikte kavrandıktan sonra çok rahat ilerliyor; metnin akıcılığı bahsinde çevirinin de ayrıca övgüyü hak ettiğini vurgulamak gerek. Bununla birlikte okurun özel bir dikkatine de muhtaç. Farklı bir okuma deneyimi sunuyor Cabré; metnin sürükleyiciliğini sağlayan sadece olayların nasıl gelişeceği sorusu değil, olayların nasıl anlatıldığı, kimin anlattığı, geçişlerin nasıl bu kadar doğal sağlandığı gibi sorular da bir o kadar önemli.

Birkaç örnek daha vermek gerekirse: İki farklı konuşmadaki diyalogların birbirine karıştığı bölümlerden söz edilebilir. Konuşma tirelerinin roman kişisinin bir başkasıyla yaptığı pazarlığı aktardığı satırlara birdenbire aynı roman kişisinin sevgilisiyle konuşması giriyor; birbirini takip eden konuşma tireleri iki kişinin karşılıklı konuşmasını değil, iki ayrı konuşmayı neredeyse eşzamanlı olarak aktarıyor. Sözünü ettiğim geçişler, bazen babasından dinlediği, bazen tahmin, çok zaman da tahayyül ettiği olayları, konuşmaları, hatta o anlardaki atmosferi, çevreyi, doğayı, bilme imkânı olmayan Adriá’nın, bütün bunları hatıratına oradaymış gibi aktarmasını sağlıyor – beyninin, hafızasının ona oynadığı oyunların bu geçişlerin faili olduğunu düşünmek de mümkün. Bu sıçramalar ve geçişler büsbütün bağlamdan kopuk değil; kimi zaman bir nesne vesile oluyor, kimi zaman sadece bir ruh hali, iki farklı zamandaki aynı şey, mesela “sessizlik”.

Adriá’nın zihnindeki zaman geçişleri sadece beyninin oyunu da değil, bu, biraz da onun mizacından kaynaklanıyor. Bu durumu roman kişilerinden biri ona şöyle ifade ediyor. “Hep başka yerde oluyorsun.” Dünyayla, nesnelerle ilişkisi aynı anda başka yerlerde, başka zamanda olmak üzerine kurulu Adriá’nın. İleride neden “fikirler tarihçisi” olmak istediği sorusunu yanıtlarken söyledikleri de bunun göstergesi: “Ben her şeyi bilmek istiyorum. Şimdi ve bir zamanlar bilineni. Ve nasıl biliniyordu ya da nasıl oluyordu da bilinmiyordu.” Bilme arzusu, hatta iştahı sadece şimdiki zamanla ilgili değil, şimdiki zamanın bütün bir tarihin kat edilerek ulaşılmış bir an olduğunu iyi bilen Adriá, bir şey üzerine düşünürken onun tarihini de sürekli hesaba katıyor. Bunun yanı sıra “nasıl bilindiği” ya da “nasıl bilinmediği” de önemli onun için. Kafasını her daim kurcalayan bilginin kuşaklardan kuşaklara nasıl aktarıldığı sorusu; bu aktarımın sadece iyi şeylerle ilgili olmadığını, kötülüğün de sonraki kuşaklara çok farklı biçimlerde, hatta bazen bilinçsizce geçtiğini, benzer şeylerin yüzyıllar sonra çok da değişmeden yaşandığını fark etmesini sağlamıştır. Hiç zikredilmese de Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı Üzerine”de yer alan meşhur sözünün roman boyunca kendini hissettirdiği söylenebilir. “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan.” (Son Bakışta Aşk içerisinde, yay. haz: Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1993)

Bu düşünce alışkanlığı babasından geçmiştir. Bir koleksiyoncu, antika avcısı ve taciri olan babası, bu işi esasında para kazanmak için yapsa da, eski eşyayla ilişkisi çok farklı olan biridir. Eşyanın –henüz şekil verilmeden öncesi, hammadde hali de dâhil olmak üzere– bir tarih ve hikâyeler barındırdığına; ona dokunmanın, koklamanın, bakmanın insana bu tarihe ilişkin bir şeyler söyleyeceğine, dikkatli bir insanın bunu hissedebileceğine inanıyordur. Daha çocukken Adriá’ya da öğretir bunu. Babası, çok zaman o değerli eşyaya dokunmasını yasaklamış, dokunmak yerine eşyanın “taşıdığı hikâyeleri düşün[meşini]” istemiştir. Roman (“hatırat”) boyunca Adriá’nın “uydurduklarım” dedikleri de babasından öğrendiği biçimde dokunurken, bakarken, koklarken hissettikleri, eşyanın o özel temas sırasında ona anlattıklarıdır.

Özellikle 1764 senesinde yapılmış olan bir kemanın Adriá’yla birlikte romanın başkahramanı olduğu söylenebilir. Kemanın yapıldığı zamandan öncesi, kemanın yapıldığı ağacı bulup kesen kişinin köyünden ayrılmak zorunda kalışı da dâhildir kemanın anlattıklarına. Sonrasında kemanın yapılışı, ilk sahibinin başına gelenler, elden ele geçişleri, yirminci yüzyılın başlarında önce bir Yahudi kemancının onu edinmesi, peşinde toplama kampında bir kez daha el konulması, orada yeniden zorbalıkla el değiştirmesi… İtiraf Ediyorum’un temel meselesi de zaten kemanın zaman içinde yaşadıklarına, “taşıdığı hikâyelere”, tanıklıklarına bir biçimde sirayet etmiş olan zorbalıklar, kırımlar, soykırımlar, katliamlar.

Yetişme romanı

cabrelOrtaçağ’dan günümüze yaşanan bu gibi katliamların iç içe geçmiş hikâyelerinin bir geçit resmi olmanın yanı sıra İtiraf Ediyorum, Adriá’nın çocukluktan gençliğe ve yetişkinliğe geçişinin hikâyesiyle bir olgunlaşma romanı (Bildungsroman) olarak da değerlendirilebilir. Adriá’nın çocukluk arkadaşı Bernat’la ömür boyunca süren dostluğu düşünüldüğünde “hatırat” boyunca okuduğumuz aynı zamanda bir arkadaşlık hikâyesi. Birlikte büyümüş, sadece keman çalmayı değil, hayatta onlara gizemli gelen şeylerin anlamlarını birlikte öğrenmişlerdir. İkisi arasındaki arkadaşlık ilişkisi hemen her zaman gerilimli olmuştur. Aralarında çocuksu bir rekabet vardır ilk tanıştıkları yıllarda, çekişmeyle hayranlığın iç içe geçtiği karmaşık bir duyguyu ikisi de yoğun biçimde hissederler. Sonraki yıllarda birbirleriyle dayanışma içerisine girer, öbürünün dertlerine çare ararken bile kavgaları, tartışmaları eksik olmaz. Birbirlerine ayna tutmuş, ayna olmuşlardır çok zaman. Adriá’nın sancılı geçen çocukluk ve gençlik yılları boyunca “yetişme”sinde ona en büyük yardım okuyup öğrendiklerinin yanında arkadaşı Bernat’tan gelmiştir. Mesafeli bir insan olan babasının erken ölümü ve mesafelilikte babasını aratmayan annesinin tavır ve yaklaşımları nedeniyle yalnızlaşırken yegâne yakın ilişkiyi, aralarındaki çatışmalara ve anlaşamadıkları pek çok konuya rağmen (belki de bunlar sayesinde) Bernat’la kurabilmiştir. Bu arada, Adriá’nın kendisinin “ruhsal ve zihinsel akıl hocası” olduğunu aklından geçiren Bernat’ın hemen peşi sıra onu “hayatta en güvendiği ve en güvenmediği kişi” olarak nitelendirdiği de vurgulanmalı.

Çocuk olmanın bildiğimiz zorluklarının yanında Adriá’nın ayrı sıkıntıları vardır; ailesi, özellikle babası onun dâhi olduğuna inanmış, neler yapacağına, neler öğreneceğine oğluna sormadan karar vermiştir. İlgi alanları (dil öğrenme tutkusu, keman çalıyor olması vs) nedeniyle Bernat dışındaki yaşıtlarıyla sorunlar yaşamış, zor bir çocukluk geçirmiştir. O zamanlar nasıl bir hayat sürdüğü şöyle anlatılır: “Kendisini bir erkekmiş gibi gösteren ve erkeklerin umurunda olmadığı farz edilen şeyler kendisinin de umurunda değilmiş gibi yapan, ama aslında çok da umurunda olduğunu anlayıp saklamak zorunda kalan bir çocuk olmak çok zordur, çünkü ötekiler senin ne kadar umurunda olduğunu görürse gülüp ne kadar da bebeksin Bernat, süt çocuğu Adriá, der.” Bütün bu zorluklara Adriá’nın babasının ölümüne neden olduğu düşünmesinden kaynaklanan bir suçluluk duygusu da eklenmiştir.

Eşyanın Anlattığı Zulüm

Büyürken önceleri his düzeyinde, sonraları da eline geçen belgelerden babasının edindiği malı mülkü temiz yollardan ele geçirmediğini öğrenir Adriá. Zor durumda kalmış olanlardan yok pahasına almıştır sahip olduğu değerli eşyanın çok büyük bölümünü. Bunların yüz yılları bulan elden ele geçme maceraları çok zaman benzer yağmaların, barbarlıkların ve özellikle savaşların sonucudur. “Savaşın getirdiği felaketler, milyonlarca ölü ve yerle bir olmuş şehirler, insanları nezaketi bir yana bırakmaya, herhangi bir yol ağzında, birden fazla hayatı belirleyecek anlaşmaları ayaküstü halledivermeye alıştırmıştı[r].”

Bu yağma/barbarlık hikâyelerini Jaume Cabré büyük bir ustalıkla iç içe geçirerek, saklı bağlantıları sayfalar sonra açık ederek aktarıyor. Bu hikâyelerin bütününden Avrupa tarih ve kültürünün nasıl karanlık, kötülükle, kıyımla dolu olduğu da ortaya seriliyor. Başta belirttiğim gibi Adriá’nın beyninin oynadığı oyun nedeniyle olaylar, kişiler birbirine geçiyor, karışıyor – Ortaçağ’dan bir engizisyon yargılamasını anlatırken işin içine SS komutanları giriyor, vahşi bir sorgucu rahiple bir Nazi subayı yer değiştiriveriyor ya da karşılıklı konuşmaya başlıyorlar. Yine Adriá’nın zihninin bir oyunu sanılabilecek kimi hatalar, sürçmeler faşizmin aklının dibini görmemizi sağlıyor. Gaz odalarına gönderilen Yahudilerden söz eden subayın insanlar yerine farelerden söz etmesi mesela tarih boyunca zalimlerin zulümlerini nasıl meşrulaştırdıklarının bir ifadesi – insan değil ki onlar, öyleyse onlara her şey müstahak. Bu bakışın sonucunda insanların katledilmesinden çok bu katliamların planlandığı gibi yapılıp yapılamamasının daha önemli olduğu algısı yerleşiyor faşist subaylarda. Benzer biçimde, insan olmadıkları için mal mülk edinme hakları da yok “farelerin”, ellerindeki her şeyi yağmalamak da bu nedenle meşru ve mubah.

Jaume Cabré, İtiraf Ediyorum‘da insanlık tarihinin hemen her sayfasına sinmiş barbarlıkları, dinsel- felsefi boyutlarıyla birlikte tartışmakla ya da farklı dinlere mensup ya da farklı siyasi görüşlerde olsalar da insanların başkalarının (her zaman ötekilerin değil üstelik, kendi din kardeşlerinin de) ölümü pahasına servet edinmeyi, arzularını tatmin etmeyi kutsallık atfettikleri şeylerin ardına sığınarak nasıl meşrulaştırdıklarını anlatmakla yetinmiyor. Eşyanın anlattığı hikâyeler böylesi genel sonuçlara uzanmakla birlikte, yeniden insana dönerek yaşananların bireyler üzerindeki etki ve sonuçları üzerinden suçluluk duygusu, pişmanlık ve intikam meselelerine de bağlanıyor.

Elbette aşk da, iki insan arasındaki en yakın, en mahrem, en kelimelere dökülmez duygu da, bağışık değil insanın insana yaptıklarından ve bunların tarihinden. Adriá’nın hatıratı kederli bir aşk hikâyesi aynı zamanda. Genç yaşta vurulduğu Sara’ya duyduğu aşk ömrü boyunca sürüyor, ne var ki ikisi arasındaki duygunun gücü her şeye –kendilerine bile– yetmiyor. Romanın başkahramanlarından biri olduğunu belirttiğim kemanın yağmalanma hikâyesi, onların aşklarına da umulmadık biçimde dâhil olmuştur. Üstelik sonradan sonraya değil, Adriá o zaman bilmese, aklına gelmese de, ta ilk tanıştıkları zamanlarda.

Edebiyat Oyun Değildir

Keman virtüözü olan Bernat’ın aynı zamanda edebiyatla ilgilenip öyküler yazması Adriá’nın pek hoşuna gitmez (oysa Bernat için en çok onun değerlendirmeleri önemlidir), arkadaşının yazdıklarını beğenmiyor, derinliksiz buluyordur. Şöyle söyler bir keresinde: “Edebiyat oyun değildir. Ya da sadece oyun olan ilgimi çekmiyor. Anlıyor musun?”

İtiraf Ediyorum‘un da oyuncul yanları var. Hikâyelerin, kahramanların, diyalogların iç içe geçişi, zaman kiplerinin, öznelerin ansızın değişmesi, tesadüflerin, rastlaşmaların yoğunluğu, hatıratı bilgisayara geçiren Bernat’ın bu sırada yapıp ettiklerinin anlatılmasıyla romanın “hatırat”ın dışına çıkması, metin içinde metin kurgusu vs. Fakat bütün bu oyunlar insana ve yeryüzünün tarihine dair Cabré’nin vurgulamak istediklerinin birer aracı – kendi başına bir hoşluk olsun diye kurgulanmış, tasarlanmış değil. Başka bir deyişle insanın insana yaptıklarının gerekçesini anlamanın bir yolu. Tıpkı Adriá’nın Bernat’a dediği gibi:

“Açıklamayı bilemediğim şeyler var. (…) Zalimliğin gerekçesi. Anlatı yoluyla yapılmadığında izah edemediğim şeyler.” Hatıratın “tek okuru”nun bunu okuma imkânı kalmamışken Adriá’yı yazmaya iten de anlatı yoluyla izah edemediklerini bilme çabası belki de. Akademik çalışmalarının birinde de, üzerinde çalıştığı, birbirlerinden çok farklı üç düşünürün birleştikleri noktanın, “okuyup araştırıp çalışmayla dünyayı düzene koyma istenci” olduğunu belirtir.

Cabré’nin romanda birkaç kez kullandığı “yeryüzünün düzleşmesi” ve “yeryüzünün yuvarlaklaşması” metaforları da insanlık tarihindeki iniş ve çıkışların yarattığı salınımı işaret ediyor. Mesela Nazilerin Yahudileri katlettikleri dönem “yeryüzünün tekrar düzleştiği” bir zaman olarak tanımlanır. “Yeryüzü tekrar düzleşirken ve onlar, Führer’in serinkanlı bakışlarının yardımıyla insanlığa gücün, iktidarın, hakikatin ve istikbalin nerede olduğunu göstermekteyken ve ideali kusursuz bir biçimde elde etmek için merhametin hiçbir türüne müsamaha etmemelerini öğrettikleri şu anda (…). Reich’ın gücü artık sınırsızdı ve tarihin bütün Eimeric’lerinin [romanda hikâyesi anlatılan engizisyon sorgucusu] eylemlerini bir çocuk oyununa dönüştürüyordu.”

Tarihin Eimeric’lerinin biteceği yok, özellikle yaşadığımız çağda her gün yeni Eimeric’lerle tanışıyor, karşılaşıyoruz; onlar da Eimeric (ve Nazi subayları) gibi yaptıklarının meşruluğunu “her şeyin üstünde olan Hakikat’e hizmet” ettikleri inancında (ya da yalanında) buluyorlar. Ama unutmamak lazım; bu bir salınım. Yeryüzü düz kalmayacak, yeniden, bir kez daha yuvarlaklaşacak. Bunun yolu, Adriá Ardévol’un yaptığı gibi, yeryüzünün düzleşmesinin tarihini öğrenmekten, bilmekten geçiyor.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat‘ın Ekim 2015 tarihli 13. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Tuhaf Zamanlarda Laf Kıymeti Olmayanlar

2103 AKSIGIBIconv.inddPınar Öğünç’ün Aksi Gibi‘si hakkında

“İçten içe olan her şeyden korkuyorum. İçten içe gerinen fay hatlarından, sessizce köpürmeyi bekleyen yanardağlardan, gizli yerlerinden çatlayan duvarlardan, belli etmeden çürüyen asırlık kavaklardan, aslında ne zamandır bitmekte olan ilişkilerden ve bunların hiçbirini zamanında göremiyor olmaktan korkuyorum.”

“Evde Yokum” başlıklı öyküde anlatıcının korkularından söz ettiği bu satırlarda Pınar Öğünç’ün öykü anlayışına dair bir şeylerin de saklı olduğu söylenebilir, ama bunun nedeni öykülerde “içten içe olan” ve göremediğimiz bir şeylerin üstlerindeki türlü çeşit örtünün sıyrılıp görünür kılınması değil. Gerçi bir anlamda, görünür kılıyor ama derinde olanın üzerindeki örtüyü sıyırdığı pek söylenemez Öğünç’ün; belki sadece örtüye çekidüzen vererek, “burada bir örtü var” demeye getiriyor. Sadece bu kadar değil ama ötesi de var: Pınar Öğünç, öykünün salt okumakta olduğumuz metinden ibaret olmadığını hissettiren öykücülerden – öykülerin, bize anlatılmamış olsa da, anlatılanlar sayesinde haklarında bir şeyler sezdiğimiz öncesi ve sonrası da var. İşte, çok zaman oralarda, öykünün yazılmamış öncesinde ya da sonrasında, “içten içe olan şey”i görmek, alttan alta kaynayanın, titreşenin, köpürenin ne olabileceğini öğrenmek mümkün.

Anlatıcı Hisleri

“Evde Yokum”un ilk cümlesi mesela: “Fark ettim ki uzun zaman olmuş kapıyı anahtarla açmayalı. Hep kapı açılan olmuşum bir süredir.” Öykünün devamında girişteki bu iki cümleyle ima ettiklerine tekrar dönmez anlatıcı, evde olmadığımız saatlerde evin ne durumda olduğundan, bir evin boş ya da eşya yerleşmiş hali arasındaki farklardan, eşyanın durduğu yere insanın zamanla alışmasından ve alışamamasından söz eder. Evin içinde dolaşırken aklından geçenleri şöyle özetler bir yerde: “O gün karanlıkta odaları dolaşırken aklımdan bunlar geçiyordu. Nelere alıştığımı bilmek istiyordum. Neyi görmemeye başladığımı, neyin aslında bana uymadığını, nereden çürümeye başladığımı…” Onu böyle bir muhasebeye itenin ne olduğu hakkında da hemen hemen hiçbir şey söylenmez; her zamankinden farklı bir saatte evde olmak gibidir bunun nedeni – görünürdeki yanıt budur, ama ya gerçek yanıt, içten içe olanlar? Bunun yanıtı öykünün öncesindedir. Kendisine kapı açılan değil, boş eve kapı açarak giren biridir artık öykünün anlatıcısı. Böyle başlamıştı öykü. Nedenleri, nasılları bizim için öykü boyunca meçhul kalsa da, öykü boyunca anlatıcının yaşadığı dönüşümün etkisini, sonucunu derinden hissederiz. “Kapı açılan” olmaktan çıkmanın ya da buna benzer dönüşümlerin insanın iç dünyasında neleri altüst ettiğinin (ya da yerine oturttuğunun), “içten içe olanlar[ın]” görünürlük değilse de sezilirlik kazanmaya başlamasıyla odağın kayıp perspektifin nasıl değiştiğinin anlatıldığı öyküler yazmayı seviyor Pınar Öğünç. Bu tarzdaki öykülerde olayların geçtiği anda anlatıcının neler hissedip düşündüğünün yanı sıra anlatı zamanının öncesini, o âna kadar birikenleri, biriktikçe köpürmeye başlayanları da sezmek mümkün oluyor.

Çinlilerin Bedduasına “Level” Atlatmak

Pınar Öğünç’ün öykülerinde sıradan hayatlardan öylesine seçilmiş gibi duran kesitler aktardığı söylenebilir, ama bu saptamaya bir ek yapmak lazım: Sıradan hayatları, içerdiği sıra dışı, aklın almakta zorlanacağı, akılla tartıldığında saçma denilebilecek yanlarıyla birlikte anlatıyor Öğünç. Birbirine taban tabana karşıt iki durumdan, ‘sıradan’la ‘sıra dışı’ndan söz ettiğimin farkındayım. Öğünç’ün öyküleri böylesi karşıtlık hallerine ışık tutuyor. Her şeyin hem kendisi hem karşıtı olabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir şeyleri tanımlamanın, adlandırmanın, sonrasını öngörmenin giderek zorlaştığı bir zaman diliminde yaşadığımızı hatırlatıyor Öğünç’ün öyküleri. Şu meşhur Çin bedduasındaki gibi, “tuhaf zamanlarda” yaşıyoruz, ama şunun da altını çiziyor Pınar Öğünç. Çinlilerin bedduasına “level” atlatmış durumdayız. Sanki birileri, “Tuhaf zamanlarda yaşayasın ve buna alışasın!” demiş gibi halimiz. Böyle bir bedduanın gündelik hayatlarımızı ne hale getirdiğine dair örnekler var Öğünç’ün öykülerinde. Bir şeyler karşıtlarına dönüşmüş durumda – kendileri olmaktan çıkmadan üstelik. İki gülüş mesela, hem farklı hem de anlamadığımız halde bir şeyleri benzer gibidir. Ya da bir “dolmuşun ön tarafı aslında hiçbir yerine benzememesine rağmen bir evi çağrıştırıyordu[r.]” Parkta spor yapan kadınlar misafirlikte gibidirler, ama “ev sahibi yoktu[r], hepsi ev sahibi[dir], hepsi misafirdi[r.]” Bir genç kadının söz ettiği erkekten delicesine nefret mi ettiği, yoksa aşkından mı geberdiği anlaşılamamaktadır. Bunlar öykü anlatıcılarının tespitleri, benzetmeleri, mecazları, ama sadece bunlar değil, öykülerde bahsi geçen olaylar, durumlar da az saçma değil – üstelik bunlara gündelik hayatlarımızda da sıkça tanık olmaktayız. Yoksul, kredi kartının ancak asgarisini yatırabilen bir satış görevlisinin çalıştığı mağazada satılan ürünleri alamayacağını sezdiği birini hor görmesi; doğada yaşaması gerekirken evlere kapatılan hayvanları gezdirmeleri için birilerine ücret ödenmesi; yıkılan binaların molozlarıyla deniz karaya dönüştürülürken o binaların tıraşlanmış tepelerden getirilenlerle inşa edilmesi; stresten uzak durmalıyım düşüncesinin insanda stres yaratması…

Alışkanlığın Perdesi

Saçmanın yoğunluğu giderek hayatın, var oluşun anlamsızlığına, bunalıma götürebilir insanı. Ne var ki zamanımızın saçmalıkları bu kertede bunaltıcı değil. Belki de dikkat etmediğimizden, Pınar Öğünç dirseğiyle dürtüp kaş göz oynatarak göstermese farkına bile varmayacağımızdan. Ya da yaygınlaştıkça yaygınlaşıp sıradanlaşmış, bir anlamda saçmalığını yitirmiş olmasından. Sıradanlaştıkça alışmış durumdayız bunlara, alışkanlığın perdesi var gözlerimizde, saçma olan normalleşiyor. “Evde Yokum”un anlatıcısının taşınma ertesinde insanın yeni mekânına alışmasından söz ederken vurguladığı gibi: “İki ay geçtikten sonra başka bir perde çekiliyor insanın gözüne. Her şeyin yeri durduğu yerde normalleşiyor. Görmemeye başlıyorsunuz. Alışıyorsunuz. Hayat gibi.” Gündelik hayatta “laf kıymeti” olmayan ayrıntılarla örüyor Pınar Öğünç öykülerinin kozasını. “Düşünürken omuzlarının bir güvercin gibi düşebildiğini, yanaklarının içini ısırabilmek için dudaklarını uzattıklarını hiç kimse onlara söylememiştir. Laf kıymeti yoktur bunların.” Laf kıymeti yoksa da, hikâye kıymeti vardır. Ayrıntılara sadece laf (hikâye) kıymeti biçmiyor Öğünç, o ayrıntıların bir araya geldiğinde içten içe fokurdayan nelerin resmini verebileceğine dikkat kesilmemizi öneriyor. İçten içe olanları sezmek kolay değil, kabul, ama gözümüzün önünde kopan irili ufaklı, kişisel ya da toplumsal kıyametleri de mi görmeyelim? Ayrıntılarda saklı hikâyeleriyle içteki ve dıştaki kıyametlerin birbirleriyle olan bağını, gevşek, uçucu, koptu kopacak… Her şeyi bilmemiz, anlamamız gerekmiyor, yaşayıp gidiyoruz, demek de mümkün; ama cehaletimiz alışkanlıklarımızın, konforumuzun, meraksızlığımızın, kayıtsızlığımızın, kof kibrimizin, bencilliğimizin bir sonucu. Saçmalıklar normalleşmiyor, biz bakar körlüğümüzle parçası oluyoruz onun. Aksi Gibi ayna tutuyor yüzümüze, görmezden gelemiyoruz. (Cumhuriyet Kitap‘ın 05 Mart 2015 tarihli 1307. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yüzleşme ve Haysiyet İmtihanı

2084 UKDE.inddAkif Kurtuluş’un Ukde romanı hakkında

Rastlantılar edebiyat eserlerinde peş peşe geldiğinde, “Bu kadar da olmaz canım,” dedirtir genellikle; gündelik hayatta karşılaştığımızda da şaşırırız, ama mevzubahis olan edebiyat eseriyse şaşkınlıktan çok olumsuz yargılarda bulunmaya eğilimliyizdir. Yazarın eserini kurgularken zorlandığı için rastlantılardan yararlandığını düşünürüz. Akif Kurtuluş ise romanlarında rastlantılara yer vermekten çekinmeyen yazarlardan. Önceki romanı Mihman’da olduğu gibi, yeni romanı Ukde’de de rastlantıların art arda gelmesini bir zaaf olarak görmemiş, gönül rahatlığıyla kurguyu rastlantılar üzerinden ilerletmiş. Hatta, bunun altını çizmek istercesine, roman kahramanları da bunların çokluğuna dikkat çekip sayıyor, şaşkınlıklarını ifade ediyorlar.

Ukde’deki rastlantılara başka bir anlam vermek mümkün; sanırım Akif Kurtuluş’un bundan çekinmemesi de böylesi bir anlamı vurgulamak istemesinden. Bazı rastlantılar kaçınılmazdır, rastlantı gibi görünüyor olmasına rağmen belki de zorunluluktur. Hikâyelerimizdeki benzerlikler ya da bir benzerimizin karşımıza çıkması ihtimalinin yüksekliğidir bunun nedeni. Yüzleşme gibi hikâyelerimizin hayli benzeştiği bir konuyu sorun edinen Ukde’de de, peş peşe gelen rastlantılar bu nedenle belki de kaçınılmazdır. Bu toprakların tarihinde bireysel ve toplumsal olarak yüzleşmemiz gereken, ama bundan çok zaman kaçındığımız o kadar çok şey var ki… Üstelik bazı konularda yüzleşmemiz gereken mesele de ortak. Aynı ortak tarih bizi benzer noktalara çekiyor. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan geçen yüz yılın ardından 1915’te Osmanlı Ermenilerinin başına ne geldiği sorusu, başka noktalarda birbirinden çok ayrı fikirleri, hayat tarzları, ideolojileri olan insanları aynı yerde, yüzleşme zorunluluğunda (ya da yüzleşmeyip aynı sığ gerekçelerin arkasına saklanmakta) buluşturuyor bugün.

Elbette kolay değil bir soykırımla yüzleşmek. Yüz binlerce insanı hunharca öldürüp katledenlerin soyundan gelmek, edinilmiş servetlerin, rahat ve huzurla geçirilmiş senelerin başkalarının kanı pahası olduğu gerçeğini fark etmek hiç kolay değil. Bunu yapacak cesaretimiz olmadığında elimizin altında hazır bekleyen, kerelerce ısıtılarak önümüze konmuş mazeretleri kolayca benimsememiz de şaşırtıcı değil. Öyle ki ırkçılıkla ve milliyetçilikle hiç alakası olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyen pek çok insan söz 1915’te Ermenilerin başına neler geldiği sorusuna dayandığında milliyetçilerin söylemlerinden çok da farkı olmayan cümleler kurmaktan çekinmiyorlar.

Ukde’nin kahramanlarından Nuri ise, rastlantı eseri tanıştığı, daha on yaşındayken Kütahya’dan Suriye çöllerine sürülmüş Benjamin’le sohbeti ilerledikçe 1915’te yaşananlarla ve bundan yıllar boyu habersiz kalmış olmasıyla kendince yüzleşme cesareti gösterebilmiş biridir. Bunu Ermeni sorununun bugünkü gibi iyi kötü gündeme geldiği bir zamanda değil, bu konunun mutlak bir tabu olduğu kırk-elli yıl önce yaşamıştır üstelik. Yaşadığı yüzleşmeyi ifade edebileceği kimse de yoktur. Gerek onu yüzleşmeye iten utanç ve suçluluk duygusunu, gerekse bunun neticesinde verdiği kararı, ağabey diyecek kadar kendisine yakın hissettiği Benjamin’e bile anlatamamıştır, daha doğrusu anlatmak istememiştir. Yaşananların ve sayısız insanın başlarına gelenin yanında, verdiği kararın bir kefaret olmadığını, olamayacağını idrak etmiştir. Kararının nedenini kendine saklamak dışında bir seçeneği olmadığını düşünmüş, defterine şunları yazmıştır:

“Böyle bir zulüm karşısındaki vaziyetimi, ödeyeceğim kefaretle temize çıkarabileceğimi düşünmek, ya da birilerinin böyle bir zannı altında kalmak, hem kendime yapacağım, hem de karşılaşacağım en büyük kötülüktür.”

Yüzleşmenin ardından aldığı karar, bir başka seçimi, bunu kendine saklaması zorunluluğunu dayatmıştır Nuri’ye. Beri yandan, bütün bunları bir deftere yazmaktan kaçınmamıştır. Bu defterin ileride kendisini tanımayan birilerinin eline geçeceğini umduğunu düşünebiliriz. Amacı derdini dökmek değildir sadece, kendisini tanımayan birilerine bir vasiyet bırakmak istemiştir belki de. Bu topraklarda böyle büyük bir utancı duyan, bu konuda yapacak pek bir şeyi olmayan biri kendince bu zulme neden olanlarla, bu zulümden nemalanlarla bağını kesmeye çalışmıştır; bu da bilinsin, demiştir.

Yüzleşmenin Sirayet Edebilirliği

url8Ukde, sadece Nuri’nin defterinden ibaret değil. Defter Nuri’nin ölümünün ardından onun hiç ummadığı biçimde eşi emekli hâkim Cavidan’ın eline geçer. Romanın ilk bölümü, defterden sayfalar ve Cavidan’ın defteri okuduğu sıralarda hissedip düşündükleri ve o sıralarda yapıp ettiklerinden oluşuyor. Benjamin’le tanıştıktan sonra hissedip düşündüklerini karısına bile anlatmamıştır Nuri. Bunu Cavidan’ı kendisine yakın bulmaması olarak değerlendirmek doğru olmaz; bu çekiniklik yüzleşmenin doğasından kaynaklanmıştır. Sonuçta, “Tamam yüzleştim, bedelini de kendimce ödedim,” diyerek belirli bir anda olup bitecek bir şey değildir yüzleşme. Nuri için de yıllar boyu sürmüştür, deftere yazmak da yetmemiştir belli ki. Cavidan’ın hatırladıklarından Nuri’nin bu konuyu kafasında tartmayı sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Defteri okumaya başladığında yaşadığı panik duygusundan kurtuldukça, Cavidan da bunu fark eder. “Yazdıklarını itirafları gibi okuyordum galiba,” diye geçirir içinden, “Kendini kusurlu ve suçlu bulup bulmama arasında gidip gelen birisinden kimsenin beklemediği, sadece kendisinin bileceği itiraflar gibi.”

Bu noktada, Akif Kurtuluş’un Cavidan karakterini oluştururken onu neden emekli bir hâkim olarak seçtiği de berraklık kazanıyor. Suçluluk ve yüzleşme ihtiyacı, bir suç söz konusu olduğunda ortaya çıkar – bunun illa ceza hukuku anlamında bir suç tipine karşılık gelmesi gerekmez, ahlak kaidelerine ya da kişisel ilişkilerin kendine has kurallarına riayet edilmemiş olabilir. Kurtuluş, konunun bu yönünü tartışılabilmek için hukuk pratiğinden gelen bir karakterin aydınlatıcı olabileceğini düşünmüş olsa gerek. Nitekim, romanda birkaç yerde Cavidan’ın mesleki deneyimleri (mesleki deformasyonları da denebilir) önem kazanıyor. Nuri’nin kimsenin bilmediği bir şeyi itiraf etmesi, saf hukuk gözüyle ya da hukuk pratiğiyle anlamlandırılabilecek bir hal değildir. Cavidan’ın Nuri’nin itirafları karşısında hissettiği şaşkınlık, bize hukuki bakışın yetersizliğini de duyurur. Bu noktada, Ermeni soykırımı gibi insani, toplumsal, ekonomik, kültürel açılardan devasa bir felakete neden olmuş bir olguyu tek bir noktadan, tek bir nazariyenin kural ve kaideleriyle anlamanın ve çözümlemenin yetersizliğini de fark ederiz. Bu yetersizlik bize çözümü de duyurur aslında. Çözüm yüzleşmededir, ya da oradan başlayacaktır; gerçek bir yüzleşme yaşanmadan, meseleyi tarihçilere ya da hukukçulara bırakarak ötelemek ya da şeklen meseleyi sonsuza dek halledeceği umulan bir şeyler yapmak açılan yaraları kapatmayacaktır.

Nuri’nin yüzleşme hikâyesi bir başka noktayı daha açığa çıkarıyor. Yüzleşme bir anda olup bitmediği gibi, bir af talebi de değildir. Nuri, bunu bildiği için ne Benjamin’e ne de Cavidan’a açabilmiştir hissettiklerini. Bunların affedilme arzusu olarak anlaşılmasından çekinmiştir. Ukde’de bu af meselesiyle başka bir bağlamda daha karşılaşırız. Nuri’nin annesi büyük bir acıyla geçirmiştir ömrünü, ilk bakışta çektiği acılarda suçun, sorumluluğun Nuri’nin babasında olduğunu düşünmek mümkündür. Ne var ki babasının ölümünün ardından annesinden onu affetmesini istediğini Benjamin’e anlatırken, annesinde affetme kudreti olmadığını fark etmiştir Nuri. “Suç, kusur, kabahat…” diye düşünür, “Ne dersek diyelim. Ceza verecek olan, müeyyide koyabilecek olan affedebilir ancak. Anamda bu da yoktu.” Af mevzuu Benjamin için de çözümsüz kalmış bir meseledir. Şunları söyler Nuri’ye: “Anan da benim gibiydi. Ananın da benim gibi, ceza verme salahiyeti yoktu. Suçsuz birini affetmeye çalışmak var ya, (…) çok mühim meseledir benim için de.” Bu sözlerine birkaç gün sonra da şunları ekler Benjamin: “Suçu bildiğin yerde suçlu ortada yoksa, suçluyu bulamazsan, ruhunda öyle bir yara açılır ki, kapansın istemezsin. (…) Birisi sorar belki, kim yaptı bunu sana? Cevap veremezsin, bilirsin vereceğin cevap bir işe yaramaz. Uykunda bile gözlerin açıktır, biri gelip yaranı sarar diye evham basar içini.”

Nuri, suç-ceza bahsindeki bu ince noktayı sezdiği için duyduğu suçlulukla ilgili olarak başkalarından af diliyormuş gibi görünmekten ve içinde açılan yaranın kapanmasından kaçınmıştır. Aftan önce ceza verme yetkisini aramıştır, denebilir. Ortada ceza verebilecek birileri yokken onun aldığı karar bir ceza mıdır peki? Cezalandırılan bunun farkına varmasa da öyledir, en azından Nuri ceza verme yetkisini kendi eline almıştır, üstelik bir anlamda kendisini de cezalandırarak.

Diyalogların Arasından Görünenler

Ukde’de anlatılan sadece Nuri’nin hikâyesi değil, romanın sonraki bölümlerinde başka yüzleşme/yüzleşememe hikâyeleri çıkıyor karşımıza. Cavidan’ın arkadaşı Hamiyet’e itirafı mesela, Nuri’nin defterini okumasının ardından mümkün oluyor. Önündeki örnek nedeniyle bu konuya odaklanmasa, yüzleşmenin, suçun, itirafın, ceza verebilirliğin ne olduğunu, hangi koşullarda mümkün olabildiğini sorgulamasa, muhtemelen, bu gerçekleşmeyecektir. Benzer biçimde, Nuri’nin yaşadığı yüzleşemeden bihaber olsa, rastlantı eseri karşılaştığı Gurbet’in hikâyesinde de benzer bir yüzleşme/yüzleşememe bahsi olduğunu fark edemeyecek ve ona yardımcı olamayacaktır. Yüzleşmenin olumlu bir etkisi de bu olmalı; sirayet edebilmesi, başkalarının gösterdiği cesaretin önümüze, içimize ışık tutması.

Ukde, yüzleşme sorunsalı çevresinde dolaşan, yüzleşmenin nedenlerinin, sonuçlarının, bedellerinin tartışıldığı, iç içe geçen birkaç olay örgüsünden oluşuyor. Mesele, Ermeni soykırımı üzerinden tartışılmakla birlikte, roman yüzleşmenin gündelik hayat ve kişisel ilişkilerimizdeki veçhelerini de gözler önüne seriyor. Roman kişilerinin (Nuri ile Benjamin, Cavidan ile Hamiyet ve Cavidan ile Gurbet) karşılıklı konuşmalardaki tuhaf, anlamın yiter gibi olduğu, tarafların kendileri hakkında mı, yoksa karşılarındaki hakkında mı konuştuğunun belirsizleşerek dolaşık bir hal aldığı, roman kişisinin içinden geçirdiklerinin ne kadarını karşısındaki aktardığının saklandığı anlar, yüzleşme meselesinin bir başka yanını akla getiriyor. Diyalog. Yüzleşmeden söz edildiğinde sıklıkla diyalogdan dem vurulur, kuşkusuz gereklidir, olmazsa olmaz önemdedir, ama diyalogu önceleyen bir başka olgu var – konuşan kişinin ne için konuştuğu, ikna mı, itiraf mı, bir şeyler anlatırken başka şeylerin üzerini örtmek mi? Keza diyalog sandığımız şey, aslında bir iç konuşma, iç hesaplaşma olamaz mı? Ukde’deki diyaloglar bunun çok basit örnekleri sayılabilir, ama bu konuşmalardaki kırılma ve sözlerin birbirine dolanma anları, aynı zamanda yüzleşme bahsinin hiç kolay olmadığının, yüzleşirken ne çok zorlanacağımızın birer göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Utanmasının Bilmek

childrenCavidan hukukçuluğundan gelen bir alışkanlıkla (Nuri’nin defterine yazdıklarının da etkisiyle) meseleyi suç-ceza ve itiraf-suçluluk eksenlerinde tartarken, Gurbet ise başka bir noktaya dikkat çeker: Utanca. İnsanı yüzleşmeye götürenin sadece suçluluk, sorumluluk duygusu olmadığını, utancın etkisini vurgular. Bu noktada hukukun bu gibi olaylarda yetersiz kaldığı bir husus daha berraklık kazanıyor. Hukuk, geçmişte işlenmiş bir suçu cezalandırarak, ileride işlenecek suçların da önleneceğini varsayar. Çok zaman böyledir, bu nedenle en küçük kabahatten insanlığa karşı işlenen suçlara kadar bütün suçların cezai yaptırımlara tabi olması caydırıcılık konusunda önemlidir.

Peki, dış bir güç (hukuk ya da siyasi otorite) ortada cezayı gerektiren bir suç olduğunu görmezden geliyorsa, gerçek suçlular ortada yoksa artık, adalet bu kertede gecikmişse ne olacaktır? İşlediği ya da dolaylı da olsa sorumluluğu olduğunu düşündüğü suçlar nedeniyle başkaları onu suçlamadığı halde suçluluk, sorumluluk duyanlar için kendilerinin dışındakilerin vereceği cezanın da bir etkisi olmayacaktır zaten. Ceza çekmenin, yapılanların bedelinin ödenmesi olarak algılanıp sahte bir rahatlık duygusuna neden olabileceğini sezen Nuri gibiler için böylesi bir rahatlığa sığınmaktansa süreğen bir rahatsızlık (“açılan yaranın kapanmaması”) yeğlenecektir. Bu durumda yüzleşmenin kendisi suçun ya da suçtaki sorumluluğun idrakine varmanın yanı sıra, cezai yaptırımla karşılaşmak anlamına da gelebilecektir. Bu tutumun sağaltıcı olmadığı düşünülebilir, oysa Gurbet’in Cavidan’a söylediği şu cümlede vurguladığı açıdan bakıldığında, yüzleşme artık hiçbir zaman tecelli edemeyecek adaletin bir biçimde tecelli ettiği ya da edebileceği yanılsaması olmaktan çıkıp geleceğe dönük bir taahhüt halini alabilir.

“Utançla yaşamasını bilmek, utandığın şeyleri hayatının dışına atmak için verdiğin sözle yaşamak, o söze sahip çıkmaktır.”

Bu Sesi Nasıl Duymadık?

Edebiyat eserleri toplumsal meselelere reçete sunmazlar, aksine reçetelerin kifayetsiz kalabileceğine dikkat çeker, olası krizleri hissettirirler. Bugün siyasal-toplumsal açıdan baktığımızda Ermeni soykırımıyla yüzleşmemizin yakın bir ihtimal olmadığı çok açık. Geçenlerde yayınlanan bu konuyla ilgili anketlerin sonuçları yüzleşme için kat edilmesi gereken yolun hiç de az olmadığını ortaya koyuyordu. Yine de anket sonuçlarındaki oranların on yıl öncesinde tahayyül bile edemeyeceğimiz yükseklikte olduğu ortada ve bu oranın her geçen gün artacağını umabiliriz. Tarihin üzeri örtülen, unutturulmaya çalışılan karanlık sayfaları aralanıyor. Bu konudaki olumlu gelişmeler, kuşkusuz, bu uğurda verilen mücadelelerin ve toplumsal hareketlerin bir sonucu, ama anlatılmaya başlanan tekil hikâyelerin etkisini de yabana atmamak gerek. Nitekim Nuri de, defterin sonlarına doğru 1915’te neler olduğu sorusunun yanıtını kitaplar okuyarak bulma isteğinin yersizliğini fark ettiğinde bu noktaya değinir:

“Hangi ilmî eser, hangi tarihî araştırma Benjamin Ağabey’in anlattıklarından daha sahici olabilirdi?” diye sorar. “Anası babası ölüme, kendisi on yaşında hayata terk edilmiş birisinin sadece cümleleri değil, susuşları, duraklamaları bile yeteri kadar manalı ve ikna ediciydi. (…) Bırak Benjamin Ağabey’in hikâyesine vâkıf olmayı, hayatından haberdar olmak bile, insanı getirip haysiyet imtihanının önüne koyar. Kaçışı olmayan, ikmal şansı olmayan bir imtihanın… Ben bu sesi duydum bir kere! Gözlerinin içine baktım.”

Bu sesi duyduktan sonra “bir daha aynı Nuri olamayacağı[n]ı” idrak etmenin kendisi için “bir haysiyet meselesi oldu[ğunu]” yazar. Ukde, yüzleşme meselesini farklı boyutlarıyla sorunsallaştıran bir roman. Etkileyici yanı okura Benjamin’in sesini duyurmasında değil, bu sesi epeydir duyuyoruz, bu sesi duymamak için kulak kabarttığımız ya da bu sesin duyulmaması için yükseltilen başka seslerin ne anlama geldiğini düşünmeye sevk etmesinde. Daha da önemlisi, bu sesleri biz nasıl oldu da yüz yıl boyunca duymadık ve bu suçun hayatlarımızda neleri değiştirmiş olduğu hakkında düşünemedik gibi soruların yarattığı ukdeyle yüzleşmemize neden olmasında.

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Şubat 2015 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Uçurumun Kenarında Yürüyen Beyaz Yakalılar

aranmayan_croppedSelçuk Orhan’ın Aranmayan Özellikler isimli romanı hakkında

Richard Sennett, Karakter Aşınması (Ayrıntı Yayınları, çev: Barış Yıldırım, 2002) ve Yeni Kapitalizmin Kültürü (Ayrıntı Yayınları, çev: Aylin Onacak, 2009) kitaplarında kapitalizmin geldiği aşamanın toplumsal sonuçlarına odaklanır. Özellikle yeni kapitalizm çağında çalışma hayatının insanlarda ne gibi duygular, davranış biçimleri ve alışkanlıklar yarattığına ve bunların insanların benliklerinde nasıl tahribata yol açıp karakterlerinde neleri aşındırdığını tartışır. Sennett’e göre, “Toplumun en altındakilerin serbestçe yararlanabileceği yegâne kaynak zamandır.” Yeni kapitalizm öncesi dönemde, belirli ölçüde iş ve sendikal güvencesi olan çalışanların “zamanı biriktirme” şansı iyi-kötü varken, günümüzün kısa vadeye dayalı kapitalizminde bu artık mümkün değildir. Bugün her ne kadar yeni kapitalizmin ayırt edici özelliği olarak küresel piyasalar ve yeni teknolojiler vurgulanıyor olsa da, Sennett, yaşanan değişimin bir başka boyutuna dikkat çeker. “Zamanı, özellikle de çalışma zamanını organize etmenin yeni biçimleri” bireysel ve toplumsal hayatlarda büyük altüst oluşlara neden olmaktadır. Yeni kapitalizmin baş tacı ettiği “uzun vade yok” sloganı kişisel hayatlara ve aile ilişkilerine aktarıldığında, sürdürülebilir bir benlik duygusunun ve insanlar arasındaki bağlılıkların ortadan kalkması kaçınılmazdır.

Zamanı biriktirmeyi, Sennett, kişisel bir anlatı edinmek olarak tarif eder. Kısa vadeye dayalı kapitalizm böyle bir anlatı kurma imkânını ortadan kaldırmıştır. Aile ve iş yaşamı arasındaki çatışmanın yarattığı bölünmüşlük, “kısa epizotlardan ve fragmanlardan” oluşan bir toplumda bir kimlik anlatısı ve yaşamöyküsü gelişmesine izin vermemektedir. Zaman çerçevelerinin kısa oluşu, insanları “anlatının ilerlediği” duygusundan mahrum bırakmaktadır; Yeni Kapitalizmin Kültürü’nde bunu şöyle ifade ediyor Sennett: “Anlatının ilerlemesi, en basit haliyle, hadiselerin zaman içinde birleşmesi, deneyimin birikmesidir.” Oysa günümüzün çalışma hayatında deneyimin çok önemi kalmamıştır, işverenler esnek çalışmaya daha yatkın olan gençlerle çalışmayı, deneyimli ve deneyimlerinden yola çıkarak verilen talimatları eleştirmekten geri durmayan yaşı ilerlemiş kişilerle çalışmaya yeğlemektedirler. Bunun bir sonucunun da geçmişte, otomasyonun gelişmesi karşısında yaşanan “işe yaramazlık duygusunun,” bugün esnek yapılarda olağan hale geldiğini vurguluyor Sennett. Hatta, “deneyim arttıkça değerin düştüğü formülünün derin bir gerçekliği” olduğunu belirtiyor.

Bunların yanı sıra, kısa vadeye dayalı kapitalizm ve esnek çalışma çalışanlarda tuhaf yeni alışkanlıklara neden olur. Sürekli olarak risk almak zorunluluk haline geldiğinde, toplumsal hayat risk alabilme kapasitesi yüksek olanların başarılı olacakları bir şey olarak algılanmaya başlar. Ne var ki sürekli risk altında yaşamak güvenlik duygusunu erozyona uğratır ve depresif bir süreç halini alır. Bu koşullar altında insanların iç bütünlükleri de büyük ölçüde zedelenir. “Yeni kapitalizmin esnek ve kısa vadeli zaman anlayışı[nın], kişinin işinden anlamlı bir anlatı ve dolayısıyla kariyer oluşturmasını engell[ediğinin]” altını çizen Sennett, bunun kaçınılmaz sonucu olarak, “işe yaramazlık” ve “boşuna yaşadığımız” hissinin süregenleşeceğini belirtir.

Çalışma hayatını eksen alarak yaptığı bu analizlerinde, Sennett, çalışma imkânı bulamayanların haline de tercüman olur. Refah devletinde “yardıma muhtaç” olarak algılanan bireyler, yeni kapitalizmde açıkça “sosyal parazitler” olarak görülmeye başlamıştır. Gençler yaşlıları, çalışanlar çalışma imkânı bulamayanları, yerliler yabancı işçileri ve mültecileri, sağlıklı insanlar sağlıkları çalışmaya elvermeyenleri, risk alanlar almayanları, almamayı tercih edenleri kendi ödedikleri vergi ve sigorta primleriyle yaşamayı sürdüren parazitler olarak algılarlar.

Kuşkusuz yeni kapitalizmin ideolojik aygıtları, bu değişimlerin sonucunda çalışma hayatındaki bürokratizmin geriletilmesini ve hiyerarşik piramitlerin yerini network’lerin almasını bir özgürlük vaadi olarak sunmaktalar. Sennett ise bu gelişmelerin başta elektronik gözetleme olmak üzere yeni bir iktidar yapısı yarattığını, “modern organizasyonlarda zirvenin hâkimiyeti[nin] hem güçlü hem de amorf” olduğunu belirtir.

Edebiyatta Çalışma Zamanı

Edebiyat eserlerinde çalışma zamanlarında neler yaşandığı nadiren rastladığımız bir şeydir. Genellikle orta sınıftan kahramanların hayatlarını konu edinen roman ve öykülerde bu kişilerin hayatlarını nasıl kazanıp iş zamanlarında neler yaşadıklarına, burada başlarına gelenlerin onların kişisel hayatlarını, iç dünyalarını nasıl etkilediğine çok zaman değinilmez. Olayların bir iş yeri çerçevesinde geçtiği bile nadirdir. Oysa çalışan birinin verimli yaşlarındayken hayatının üçte birinin çalışmakla geçtiğini düşünürsek, onun kişisel anlatısının önemli bir parçasının es geçildiği söylenebilir. Kuşkusuz, edebiyatçının eserinde –başka şeyler gibi– maddi üretim süreçlerini yansıtması, anlatması bir zorunluluk değildir; dolayısıyla sözünü ettiğim eksiklik bir eserin edebi yanını zedelemez. Bununla birlikte, çalışma zamanının gözden kaçması ya da önemsenmemesinin de bir anlamı olmalı.

Sanırım, o denli bölünmüş halde yaşıyor ve bütünlük kavramının hayatlarımızdan bir daha dönmemek üzere çıktığını düşünüyor olmalıyız ki çalışırken geçen zamanla bunun dışındaki zamanı birbirinden büsbütün ayrıymış gibi düşünmek bize doğal geliyor. Ya da çalışırken yaşadıklarımızı düşünmeye değmez buluyoruz – nasılsa bu zamanı işverenimize sattık, bizim için bir önemi yok, diyoruz.

Belki de edebi bulmuyoruz bize birbirinin aynı gibi gelen iş saatlerimizi anlatmayı, otomatiğe bağlanmış hissediyoruz. Özellikle beyaz yakalı, orta sınıftan kahramanlar söz konusu olduğunda, üretimlerine değil tüketimlerine odaklanmayı yeğliyoruz. Bu gibi kahramanların ne giydiğini, ne yediğini, nerelerde eğlendiğini, sıkıntılarını dağıtmak için neler yaptıklarını anlatmaya değer buluyoruz, ama bütün bunları yapabilmek için ihtiyaç duydukları parayı nasıl ve ne koşullarda kazandıkları ilgimizi çekmiyor. Evet, benliklerimiz ve zamanımız hayli bölünmüş durumda, ama bu bölünmüş parçalar arasında hâlâ bir ilişki mevcut. Benzer biçimde, orta sınıfın değer yargılarını eleştirmekten uzak durmadığımız halde, bu değer yargılarıyla insanların hayatlarını nasıl kazandıkları arasındaki –doğrusal ya da dolayımlı– bağı, belli ki pek önemsemiyoruz.

2014’te yayınlanan Selçuk Orhan’ın romanı Aranmayan Özellikler bu gibi bağların da görünürlük kazandığı, odağında kahramanın çalışma zamanının da seçildiği bir eser. Hatta, Selçuk Orhan neredeyse şirketin kendisini romanın eksenine almış, bile denebilir. Başka bir deyişle, Aranmayan Özellikler, kahramanlarının yanı sıra, bir şirket, hatta bir kapitalizm anlatısı.

Aranmayan Özellikler’in başkahramanı Faruk, romanın başında bir “arızası ya da zaafı”yla tanıtılır. Başkalarına güvenemiyordur. Ne kariyeri boyunca ne de özel yaşamında “bir insana tam olarak inanmamıştı[r.]” Bu durum, “benliğine yerleşmiş bir parazit, sinir sisteminde bir çatlak, ruhunun felçli kalmış bir yanı” olarak ifade edilir. Faruk’un emrinde çalıştığı Natali için de benzer bir saptama yapılır romanda. “Natali pek uyanık ya da akıllı bir patron değildi; sadece güvensizdi, bu da, hayata biraz şanslı bir noktadan başlamış bir insanın kariyerini geliştirmesinde yeterliydi.” Bu güvensizlik duygusu sadece bir koruma önlemi değildir. Faruk, kendi altında çalışanlara güvensizliğini hissettirerek üzerlerinde bir iktidar da kurar. “Güvensiz davranır, görüşlerini paylaşmaz, bilinçli olarak pek çok şeyi belirsiz bırakırdı. Bu öğrenilmiş bir stratejiden çok iş yaşamının dayattığı bir huydu; insanları yönetmenin belli bir ilkesi yoktu – üç aşağı beş yukarı Tanrı’yı taklit etmek gerekiyordu. Yöneticinin ağzından çıkacak cümle tahmin edilmemeliydi.” Faruk’un, belirsizliği bir strateji olarak kullanmakla birlikte, “hayatı bir belirsizlikler yumağı gibi gör[düğü]” de ifade edilir. Faruk’taki bu belirsizlikler yumağı algısını güçlendirense, pek çok benzerinde olduğu gibi, kendisini ekonomik olarak güvenlikli hissedecek durumda olmamasıdır. Natali’yle şöyle kıyaslanır: “Hemen hemen aynı yükseklikte bir yerdeydiler, ama Faruk uçurumun kenarında yürümek durumundaydı.”

Zamanımızın Bir Danışmanı

Faruk, olayların geçtiği Mobay Oil şirketinin bir çalışanı değildir, dışarıdan danışmanlık vermektedir. Bir süre öncesine kadar çalıştığı büyük bir denetim firmasındaki görevinden ayrılmış ve kendi işini kurmuştur. Bu danışmanlık bahsine Sennett, Karakter Aşınması’nda değinir. Esnekliğe ve akışkanlığa dayalı yeni kapitalizmde, gençlere “organizasyonların ‘içinde değil dışında’ çalışmaları[nın] tavsiye” edildiğini, “uzun süreli bir işe hapsolmak yerine danışmanlık yapmalarının öneri[ldiğini]” belirtir. İşletme dünyasının gurularından birinin şu sözünü aktarır Sennett: “Her tür bilginin daha kısa ömürlü olduğu bir ekonomide belirli bir kuruma sadık kalmak, hapsolmak demektir.” Öte yandan, bu şekilde çalışan danışmanların “ben bu işi yapıyorum, şundan sorumluyum” diyebileceği sabit bir görevleri de yoktur. “Bir danışman,” der Sennett, “ücretini ödeyenlerin keyfine ya da düşüncelerine göre bir oraya bir buraya koşturmak durumunda kalır.” Sennett, kitabında kariyerinin çeşitli merhalelerini anlattığı, danışmanlık yapan bir tanıdığının, “en derin kaygısı[nın], kendi çalışma hayatını, çocuklarına bir etik davranış örneği olarak sunamama[k]” olduğunu belirtir.

Faruk pek çok açıdan Sennett’in anlattıklarına uymaktadır, ama o görevindeki belirsizliği başı sıkıştığında bir kurtuluş olarak da ifade eder. “Ben muhasebeciyim,” der, işinin sadece faturalarla ilgili olduğunu, hesapları dengelemekle görevli olduğunu belirtir. Bu faturaların, bu hesaplarının birilerinin cebinden çıkıp başkalarının cebine giren paralara karşılık geldiğini bilmiyor değildir, ama bu şekilde ifade ettiğinde şirkete bağlılığın da tam olmadığını ima ederek karşılaştığı zorlukları aşmayı dener. Öte yandan, muhasebecilik içine işlemiştir. Boşandığı eşi ve çocuğuyla ilgili konuları düşünürken bile “aklı bir mizan tablosu gibi borçlarla alacakları karşılıklı olarak yığ[ar,]” atacağı adımları hesaplarken bu mizan tablosu hep gözlerinin önündedir.

Daha kariyerinin başlarındayken bir işten zevk almak duygusundan sıyrılması gerektiğini öğrenen Faruk, işler umduğu gibi gitmeyip Mobay Oil’le olan ilişkisi sarsıntıya uğradığında kendisini boşlukta bulur. Böyle bir zamanda şehirde başıboş dolaşmaya çıktığında, “herkes bir işin peşinde koşarken kendisini pinekliyor gibi hisse[der]. (…) Kariyerinin ilk yıllarında izinde olduğu zamanlarda da kapıldığı bu duygu, “çalışan insanların karşısında bir huzursuzluk, hayattan geri kalma telaşı”dır. Sennett’in önemle vurguladığı “işe yaramazlık duygusu”nun bir benzeridir bu. Faruk’un “otuz beşinden sonra” kapıldığı “bu saatten sonra kompleksi” de, Sennett’in belirttiği gibi, yeni kapitalizmde yaşları ilerleyen çalışanların sıklıkla başlarına gelen durumlardandır.

Faruk’a verilen görev, Mobay Oil’de tespit edilen sahte işe alımların arkasındaki kişiyi, Süleyman Kara’yı bulması ve Süleyman’ın şirkete verdiği zararı tespit etmesidir. Süleyman, romanda Faruk’un temsil ettiği dünyanın hem karşısında hem de içerisinde biri olarak çizilir. “Aranan özellikleri” olmayan pek çok insanı şirkette işe alınmış göstermiş, kazandığı paralarla onlara yardım etmiştir. Çeşitli biçimlerde olmuştur yardımları, para vermiş, kendilerinin ya da yakınlarının sağlık sorunlarıyla ilgilenmiştir.

Bu yardımların bazısı bir yönüyle Sennett’in “kişisel anlatı”larla ilgili yazdıklarını hatırlatır. İçlerinden biri, Süleyman için, “Bana kim olduğumu söyledi,” der, bölük pörçük “kişisel anlatısı” Süleyman’ın açıklamalarıyla bir anlam kazanmıştır. Bir başkasına yardımı daha ilginçtir. Annesine aşırı düşkün olan bu adamın annesiyle ilgili hatıralarını satın almıştır Süleyman. Bu mübadele bu kişinin annesiyle arasındaki hastalıklı bağı zayıflatmış ya da normal bir hal almasını sağlamıştır. Buna benzer bir durumla Faruk, bu kişiyle tanışmadan önce rüyasında karşılaşır. Kesilmiş tırnaklarından, kızının kumsaldaki ayak izlerine, serviste uyuklarken geçirdiği zamandan bitirmediği bir kitabın okunmamış sayfalarına kadar her şeyin alınıp satılabildiği bir bakkal dükkânında, “artık gerek duymadığı, aştığı, beğenmediği her şeyi paraya çevirme[ye]” çalışır rüyasında, bunu yapmadığı takdirde “sorumsuz, tembel, boş vermiş insanlardan bir farkı kalmayaca[ğını]” düşünmektedir bir yandan da. Becerikliler dünyasında yer edinmek ya da edinilen yeri muhafaza etmek için kişisel anlatı, bütünlük, bağlılık duygusu gibi eski dünyanın kalıntılarından kişinin kendini kurtarması gerektiğinin nasıl empoze edildiği ve bunun nasıl içselleştirilmiş olduğunun bir ifadesi olarak düşünebiliriz Faruk’un düşüncelerini. Ne var ki, roman boyunca bunların başarı için yeterli olmadığını, iç dünyası bölünmüş kişinin mutlu ve huzurlu olma imkânı kalmadığı da açık biçimde ortaya çıkar.

Süleyman Kara’ya gelince; Mobay Oil’e zarar vermiştir, elde ettiklerini hayır işleri için de kullanmıştır, ama yaptıkları Mobay Oil’in bütçesi ve başkalarının şirketten çalıp çırptıklarının yanında çok da önemli değildir. Onun peşine düşülmesi bir günah keçisi ihtiyacını gidermek ve/veya başkalarını korumak içindir. Faruk, romanın girişinde Süleyman’ın yardım ettiği ya da işe aldığı insanlardan ulaşabildiklerine Mobay Oil’i çalışanlarının bazıları tarafından zarara uğratıldığı için adeta bir kurban ya da mağdurmuş gibi anlatır, buna inanıp inanmadığı meçhuldür, ama romanın sonlarında şunu kavrayacaktır. Şirketin üst yönetimi şirketin ve kendilerinin menfaatleri için herkesi kurban edecek güç ve pervasızlıkta, kolaylıkla Süleyman’ı da, Faruk’u da işine geldiği gibi kullanacak esnekliktedir. Esnek kapitalizmin kazananı, esneme kabiliyetini geliştirmeyi becerebilen çalışanlar değil, bu beceriyi doğası gereği haiz olan kapitalist sistemin kendisidir.

Aranmayan Özellikler, “Süleyman Kara kimdir, nasıl biridir, bunları nasıl yapmıştır? Faruk ona ulaşabilecek mi?” gibi sorulardaki gizemin peşinden ilerleyen sürükleyici hikâyesinin yanı sıra, ayrıntıların şaşırtıcı biçimde birbirini tamamladığı kurgusuyla da dikkat çekiyor. Romandaki ayrıntılar, aynı zamanda günümüz şirketler dünyasında işlerin nasıl yürüdüğü ve kapitalist sistemin çalışanlara (ve çalışma şansı verilmeyenlere) reva gördüğü muameleleri, başarılı (becerikli, normal vs) olmak için insanlara telkin edilen davranış kalıplarının onların karakterlerini ve hayatlarını nasıl aşındırdığını da göz önüne seriyor.

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Ocak 2015 tarihli 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Geçmiş Zamanın Peşinde Şimdinin Resmi

mifZiya Osman Saba’nın öyküleri hakkında.

Ziya Osman Saba’nın öykülerinde eşyanın özel bir yeri var; elbette öncelikle geçmişi, “mesut zamanları” hatırlatması, ama bununla sınırlı değil. Saba’nın öykülerinde geçmişe özlem ana bir izlektir demek bile eksik kalır, sanki bu öyküler yazarın içini kavuran özlemleri kâh depreştirip kâh dindirmek için yazılmış gibidir. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ve Değişen İstanbul’daki öykülerde[1] belli belirsiz o zalim soruya –“Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu?” sorusuna– verilmiş bir yanıt da saklı. Saba’nın öykülerinde eşyaya izafe edilenlerin peşinden gitmek bu yanıtı görme imkânı sunabilir.

Bu soruya verilecek ilk yanıt yılların geçmesi, insanoğlu ve insankızının yaşlanmasıdır. Saba’nın kuşağından bir başka şair, Celal Sılay bir soruyla yanıtlar mesela bu soruyu: “Gökkubeyi de bilirim, perileri de/ Ama yüreğimin erinci nerede?” Şunu da hatırda tutmak gerek, “mesut zamanlar” yaşanırken o denli mesut mudur, başka bir deyişle, hatırlarken geçmişi yeniden kuruyor, soluk fotoğrafları rötuşluyor olamaz mıyız? Araya zaman girdikçe yaşananlardaki tatsız bazı yanları unutmaya, hatıraların üzerine bir yanılsama örtüsü çekmeye, geçmişi ülküleştirip bugünü mahkûm etmeye eğilimliyizdir çok kez. Ziya Osman Saba’nın çizdiği geçmiş resminde de böyle bir yan olmakla birlikte, geçmişle şimdi arasında yaptığı karşılaştırmalar nelerin değiştiğinin de bir çetelesi ya da şimdiki zamanın bir eleştirisi olarak değerlendirilebilir. Geçmişe duyulan özlem, o zamanlar tam olarak öyle yaşanmamış olsa bile, tartışmasız bir özlemdir, demek artık kesinkes öyle değildir; hissedilen özlem şimdiki zamanda eksikliği duyulanları, yitenleri, yitirilenleri gözler önüne seriyordur.

Eşyanın Ziya Osman Saba’nın öykülerindeki yerine bu noktadan baktığımızda şunu görmek mümkün. Eşya, bu öykülerde bir yandan hatırlama taşı görevi görürken, bir yandan da hatırlanan (ya da ülküleştirilen) yıllara dair başka bir şey daha söylüyor, eşya-insan ilişkisinin artık çok gerilerde kalmış bir halinin resmini çiziyor. Eşyanın insanın hizmetinde olduğu, ruhunu insanla kazandığı, kullanımın mübadelenin önünde olduğu bir dünyayı hatırlamak ya da hayal etmek belki de bu. Hayal ettiğimiz geçmişte böyle olup olmadığı ya da gelecekte bunu bir ihtimal olarak düşünüp düşünemeyeceğimiz tartışılabilir, ama şurası açık, şimdiki zamanda böyle bir dünyada değiliz.

“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” başlıklı öykü muhtemel bir mutluluk tablosuyla başlayıp ilerler. “Adeta bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara saadet satıyorlar.” Ne var ki öykünün anlatıcısı vitrinlerde gördüğü bunca eşyanın güzelliğini, değerini ancak insan sıcaklığıyla birleştiğinde kazanacağının farkındadır. Bunu fark etmesini sağlayan yalnızlığıdır, yokluk ve yoksunluk duygusudur. Eşyaya sahip olmanın, onları satın almanın tek başına saadet getirmeyeceğini duyurmaktadır yalnızlığı. Kendini mutlu görünmeye zorlamanın, hatta kötümserlikten kurtulmaya çabalamanın da bir faydası olmadığını öykünün sonunda anlayacaktır.

Ruhunu Yitiren Eşya

Bitpazarında dolaşan “Babamın Elbisesi”nin anlatıcısının aklından geçenler de benzer niteliktedir. “Bütün bu eşyalar dünyaya gelmelerine sebep olan hizmetlerini tekrar görmek, iki koltuğuyla samanları deşilmiş kanepe tekrar bir çifti kucağında barındırmak; kendini göstermek ister gibi bütün arkadaşlarının önüne çıkan sobaların muhakkak en hallicesi tekrar bir an evvel ısıtmak, karpuz lambaların hasretini çeken, yaldızları tazelenmiş aynalar tekrar insan yüzlerini aksettirmek, tekrar odaların mahremiyetine girmek, tekrar beğenilmek, satılmak, daha yaşamak istiyorlardı.” Anlatıcı öykünün sonunda, bir süre önce sattığı yakın zamanda vefat eden babasına ait elbisenin satılmamış halde sergilendiğini görünce, elbisenin “eski ruhunu kaybet[tiğinin], artık ‘baba[sın]ın elbisesi’ olmaktan çık[tığının]” farkına varacaktır. Bu aynı zamanda öykünün girişinde eşyaya yakıştırdıklarının da afaki olduğunu duyurur bize. Eşya –varsa– ruhunu ancak insanla kazanıyordur, insanın olmadığı yerde eşyanın saadetle, sıcaklıkla, “ruh”la bir ilgisi yoktur.

Günümüzün tüketim toplumlarındaysa Saba’nın öykü anlatıcılarının farkına vardıklarının tam tersini dayatan bir ideoloji hâkim. Ruhsuz dünyalarımızın eşyayla ruh kazanacağını, saadetin tüketmekle, satın almakla temin edileceğini savunan bitmek bilmez manipülasyonlar; açık ve gizli reklamlarla, medya ve hatta kimi zaman edebiyat ve sanat eserleri vasıtasıyla sürekli olarak gözümüze sokuluyor. Eşyanın kullanım değeri –“ruhu”– değil, değişim değeri ön planda. Bu yeni bir şey değil elbette, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan bir durum. Saba’nın öykülerini yazarken meseleye böyle bir noktadan baktığını düşünmemiz gerekmiyor; onun geçmişi övüşünde böyle bir eleştirellik bulunmasa da, bu metinler bize bu gerçekliği duyuruyor. Bununla birlikte, eşya-insan ilişkisinde hep göz ardı edilen, ama meselenin özünü oluşturan emek bahsini de es geçmez Ziya Osman Saba. “Bıraktığım İstanbul”da gördüğü çok güzel bir evin sahibi olmayı bile değil, böyle bir evde birkaç ay oturabilmeyi hayal eden anlatıcı, “Fakat birden aklıma bu evin ne kadar emek mahsulü olduğu geliyor. Böyle bir ev sahibi olabilmek için ne kadar akıllı yaratılmış, ne kadar çalışmış olmak icap eder…” “Akıllı yaratılma” bahsi, bu gibi konulara Saba’nın bakışında kaderci bir yan olduğunu duyursa da, “evin ne kadar emek mahsulü” olmasından söz etmiş olması dikkat çekicidir. Kuramsal bir bilgi, ideolojik bir bakış gerektirmeyen, hayatî bir noktadır bu, mülkiyeti kutsallaştıran toplumlarda bu husus hayli bulandırılmıştır, ama işte naif bir bakışla bakıldığında bile sezilecek kertede apaçık ortadadır.

“O Mahalle”de yeni evli bir çiftin taşındıkları yeni mahalle ve yeni evleri anlatılır. Başta insanı imrendiren bir sıcaklık duyurur öykü – komşuluk ilişkileri, esnafla, seyyar satıcılarla kurulan bağ vs. Bu arada yeni evli çiftin çocuğu olur, üst katlarında oturan ev sahibesi ve kızıyla o denli yakındırlar ki çocuk büyürken onları yakın akrabaları gibi hisseder. Ev sahibesi burayı satıp düzayak bir yer almayı ve genç çiftin gene kiracısı olmasını istiyordur, ne var ki böyle gelişmez olaylar. Bu sırada “kanun çıkmıştır”; ev sahibesi kiraya zam ister ve ilişkiler önce gerilir, sonra da büsbütün kopar. Benzer bir durum o cânım mahalledeki bütün kiracı-ev sahibi ilişkilerinde de geçerlidir, kavga-gürültü eksik olmaz “kanun”dan sonra. “Mahkemelik olanlar gittikçe artıyordu. Evet, mahalle, o benim taşındığım mahalle olmaktan çıkmıştı. Adeta bir sâri hastalık başlamış, adeta kalplere hırs, tamah tohumları ekerekten gizli bir sam esmiş, mahallemin insanlarını tanınmaz hale getirmişti. Belki ben de değişmiştim. Mahallemize, artan parasızlıkla beraber fenalık da girmişti.” Ziya Osman Saba, o sâri hastalığın ve artan parasızlığın nedenlerine hiç girmeden mahallede yaşanan değişimi aktarır öyküsünde. Anlatıcının ev sahibesine kızgın olmayıp onun kiranın artmasını istemesini aradan yıllar geçtikten sonra anlayışla karşılaması, bize en azından şunu duyurur; sorun insanlarda değil, onların parasız kalmasında, yaşam koşullarının zorlaşmış olmasındadır.

Ziya Osman Saba’nın öykülerinde anlatılan ne olursa olsun, konu geçmişe özleme varıyor, hemen hepsinde anlatıcılar geçmiş zamanı hatırlamakta, içinde bulundukları anın eksikliklerine, tatsızlıklarına yanmaktadırlar; ama bir yandan da bu öyküler yukarıda değindiğim üzere, yaşanan değişimin de ifadesi, gerçekçi bir resmidir – insani bir meselenin içerisinde insanlıkla ilgili başka durumların bulunması da kaçınılmazdır zaten. İşin ilginci, biz bugün Saba’nın öykülerini okurken iki farklı değişimi fark ediyoruz. İlki, öykülerin anlatıcılarının geçmişi ile şimdisi arasında nelerin değiştiği; ikincisi, anlatıcıların şimdiki zamanıyla bizim şimdiki zamanımız arasındaki değişim. Öte yandan, ilk değişim de çok uzak ve yabancı değil bizim için. Yaşımız ilerledikçe geçmişle ilgimizin, ilişkimizin farklılaşmasındaki benzerlik değil sözünü ettiğim. Onun kimi dertleri çağın dertleri – hâlâ derman bulunamamış. “Bebek”te anlatıcının bebeğinin büyüdüğü zamanlarla ilgili gelecek tasavvuru anılabilir burada: “O, daha içten gülüyor, daha candan seviyor, daha dürüst ve adil bir dünyada, daha iyi insanlar arasında yaşıyor.”

Şairin Bir Yayınevi Emekçisi Olarak Portresi

Saba’nın “Okumak” başlıklı öyküsü, öbür öykülerine hayli benzeyen bir tonda başlayıp ilerler. Anlatıcı çocukluğunda, gençliğinde okuduğu kitapları hatırlayıp anar öykü boyunca, o yılların geride kalmasına hayıflanır, hatırlamaktan tuhaf tatlar alırken, konu gene değişime gelir. “Evet, zaman geçti, devran değişti ve ben artık kıraat kitaplarındaki ‘kırmızı Ziya’, seksen günde devri âlem yapan çocuk; Zavallı Necdet’e gözleri yaşaran delikanlı olmaktan çıktım. Artık anlıyorum ki o çağlar yine bir romanın fasılaları gibi okunup bitmiş, bir daha yaşanılmamak üzere bitmiş, ben de yeni bir fasıla başlamış ömrümün yeni bir devrine girmiştim.” Bu yeni devirde okumanın manası da değişmiştir. İş olarak okuyordur, düzeltmenlik yapıyordur. “Artık okumak benim için sadece dikkat etmek, mürettibin benden evvel elleriyle yapmış olduğu şeyi gözlerimle yapmak, gözlerimle, her harfi, kelimeyi, cümleyi birer birer yoklayıp, evirip çevirip yanlışlarını, kötülerini, kalplarını işaret edip yine eski yerlerinde bırakmak, yalnız harflere, kelimelere, satırlara, cümlelere dikkat etmek, okumak benim için artık ekmek paramı kazanmaktır.”

Ziya Osman Saba’nın öykü anlatıcıları yazarın kendisine o denli bitişiktir ki, bu öyküleri hatıra niyetine okumak da mümkün gibidir, ama Saba’nın bunları öykü diye yayınladığını unutmamalıyız; üstelik bu metinlerde üslupçu bir yan da var. Saba’nın sıralamalarla, sayıp dökmelerle ilerleyen, her biri esaslı bir cümle sayılabilecek yan cümlelerden oluşan o upuzun cümlelerini de, salt güzel ve etkileyici cümleler ya da söz oyunları olarak değerlendirmemek gerekir, aynı zamanda bu üslup yürüyen birinin uzamdaki ya da hatırlayan birinin zamandaki hareketini de duyurur. Kelimeler seslerin yanı sıra hareketli görüntülere dönüşür. Günümüz edebiyatında nadiren rastladığımız –daha çok nostaljik anlatılarda yeğlenen–, belki de bir döneme özgü bir üslup bu. Öykülerin kurguları ve özellikle sonları da bu metinlerin hatıradan ziyade öykü olarak yazıldığını gösteriyor. Bununla birlikte, öykülerde anlatılanlarla yazarın hayatı arasında bağlantılar kurmaya da çok müsait metinlerdir bunlar. Mesela söz ettiği arkadaşlarını, Cahit’i (Sıtkı Tarancı), Yaşar’ı (Nabi Nayır) hemen teşhis etmek mümkündür, keza bazı öykülerde anlatıcının ismi de Ziya’dır.

“Okumak”taki düzeltmen de Ziya Osman Saba’nın kendisidir, denebilir o zaman. Nitekim, Oktay Akbal Şair Dostlarım[2]da Saba’yla iki yıl aynı basımevinde çalıştıklarından bahseder. “Basımevindeki işini bir çeşit kutsal ödev haline sokmuştu. Tashih şefiydi, bürosunda üç dört kişi daha vardı. Ama o kendi titizliğini hiçbir memurda bulamadığı için onların okuduğu formaları da bir daha incelemekten kendini alamazdı. Galatasaray ve Hukuk mezunu, tanınmış şair ve edebiyatçı Ziya Osman Saba o köhne basımevinin, uyuşuk anlayışı arasında bir ermişe benzeyen kişiliğiyle çırpınır dururdu.”

Önündeki metinleri edebi bir tat alma imkânı bulamadan okumak zorunda olduğundan söz ettiği satırları, mesela, “Fakat o anda birden hatırlıyorum ki, benim kafamın böyle tedailer [çağrışımlar] yapmaya hakkı yok, kafamın bu dalgınlığı sırasında, önümdeki satırda bir yanlış, sonra makinelerin binlerce teksir edeceği bir yanlış gözümden kaçabilir,” cümlesini okuduğumuzda öyküdeki düzeltmene üzülür, ona acırız. Hele ki onun eserlerinin yanı sıra hayatını da bilenler, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya’ya Mektuplar[3]ını ve Saba’nın bu kitabın girişinde yer alan yazısını okumuş ve onun edebiyata verdiği önemi, duyduğu sevgiyi fark etmiş olanlar, bu hale daha bir üzülecektir.

Hayat, kurmacadan daha acımasız oysa. Oktay Akbal, şöyle anlatıyor Saba’nın basımevinden ayrılışını. “Onun bu çeşit titizliğine bir anlam veremez, kızardım. Fazla bulurdum, bu ödevseverliği. Ona başka, kendine uygun daha iyi görevler alabileceğini söylerdim. Oysa korkardı hayattan. Sanki basımevinin tashih şefliği olmasa başka iş bulamayacaktı. Daha üstün, daha başarılı, ona uygun bir iş sanki başka birinin ekmeğini elinden almaktı. O, kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin huzurunu kaçırmadan, basit, sakin bir işte yaşamak, geçinmek istiyordu. Ücretli memur olarak yaşadı. Hasta olup çalışamayacak duruma geldiği zaman işinden çıkardılar, para pul vermediler.”

Akbal, aynı yazısında Ziya Osman Saba’nın kişilik özelliklerini ermişlere benzetir. “Birimizin mutluluğu başka birinin mutsuzluğunun sonucu mudur?” diye sorduktan sonra şunları ekler: “Elinin altındaki imkânlardan yararlanmayı, başka birinin üzüntüsüne, kırılmasına sebep olmamak için düşünmeyen, yaşama savaşında kendi kişisel isteklerini yerine getirmek için kimseyi rahatsız etmeyen, kimseye yaklaşmayan kişiye ermiş adı vermek uygun düşmez mi? (…) Yaşadığımız dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş, onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka bir kimse düşünülemez. Bu, şair Ziya Osman Saba’dır.”

Ziya Osman Saba’nın öykülerinin anlatıcılarında da bu ermiş bakışı, duyuşu, tavrı hemen fark edilir. Değerlerin altüst olduğu, yaşanan değişimlerin hırs ve tamah rüzgârları estirerek insanları giderek çirkinleştirdiği bir dünyadan geçmişe bakar, özlem duyarlar. Özledikleri eşyalar, kitaplar, evler, mahalleler, köprüler vs değildir sadece; insanlar arasındaki ilişkilerin daha sıcak olduğu, rekabetin, kinin, haset olmadığı zamanlardır. Hatırladığı geçmişin bir hayal olabileceğini de kabul eder. Ama güzel bir hayaldir. “Duvarları tek acı söz işitmemiş, içinde bir ömür haset duyulmadan, kin güdülmeden, yalnız şükrederek yaşanmış diye hayal ettiğim o ev” der mesela bir öyküde. Evi de, geçmişi de özlenilir kılan bu hayaldir. Geçmişe duyduğu özlem, şimdinin eleştirisi ve gelecek hayalidir aynı zamanda.

(Istanbul Art News‘ün edebiyat eki IAN.Edebiyat‘ın Aralık 2014 tarihli 4. sayısında yayınlanmıştır.)

[1] İlk basımları 1957 ve 1959’da yapılan bu iki kitap Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi başlığı altında yayınlandı. Can Yayınları, Ekim 2014, 256 s.

[2] Oktay Akbal, Şair Dostlarım, Varlık Yayınları, 1977, s: 32 vd.

[3] Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, Can Yayınları, 2007, 243 s.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Şairin Çocukları

turgut-uyarin-cocuklariyizDerviş Aydın Akkoç’un hazırladığı Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız hakkında Bir edebiyat metnini anlamaya, çözümlemeye çalışırken yazarın/şairin hayatı kuşkusuz bize kimi ipuçları verir, ama bu bir yere kadardır, çok da abartmamak gerekir. Yapıtlarını sevdiğimiz bir yazarın nasıl yaşadığı, ne yiyip ne içtiği, kimlerle görüştüğü, nasıl biri olduğu her zaman ilgimizi çeker. Bu konularda sır vermemiş, saklamış, saklanmış olanlarıysa daha çok merak ederiz. Bu merak biraz magazineldir aslında; onun metinlerini daha iyi anlayabilmek için sırlarının peşine düşmeyiz, o saklanarak –genellikle farkında olmadan– bir gizem halesi yaratmıştır, bu haleyi sıyırmak ve yazarı/şairi daha net görmek isteği çok zaman metnin önüne geçer; metin o halenin arkasında kalır. İsteyerek ya da istemeyerek böylesi bir hale yaratan edebiyatçı, metniyle hayatı arasında kurulacak yalan yanlış bağlantılardan mı ürker, yoksa insan içine çıkmakla, görünür olmakla ilgili sorunları, sıkıntıları mı vardır, diye sorulabilir. Bu ikisi büyük bir ihtimalle aynı yere çıkıyordur. Unutmamak gerekir ki eserleri böyle davranmasına neden olan kişiliğin ve ruh halinin de bir sonucu, ürünüdür.

Elbette bu noktada önemli olan, yazarın/şairin hayatını nereden ve nasıl öğrendiğimizdir. Mesela, çocukları sahih birer kaynak mıdır onun iç dünyasını ve bu dünya üzerinden eserlerini anlamak için? Çok zaman öyledir, ama her zaman değil, yıllarca birlikte ya da ayrı yaşadıkları insan onların babasıdır, annesidir, ilişkileri esas olarak aynı ailede olmak üzerinden şekillenmiştir. Herhangi iki insanın beklediklerinin çok üzerinde beklentilerle yaklaşmışlardır birbirlerine, –varsa– kırgınlıkların kökeni çok derinlerde ve belki de onulmazdır vs. Kaldı ki yaşananların arasından nelerin seçileceği, hangi hatıraların nakledileceği de bir başka sorun teşkil eder. Son yıllarda daha sık rastladığımız mülakat yöntemiyle hazırlanan kitaplarda sorularıyla anlatıcıları yönlendiren mülakatçının bakış açısı da bu nedenle kritik önemdedir ve sorumluluk biraz da onun sırtındadır.

Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız[1], Turgut Uyar’ın çocuklarıyla Derviş Aydın Akkoç’un gerçekleştirdiği mülakatlardan oluşuyor. Dolayısıyla bu kitapta tanıdığımız şairin çocuklarının gözünden bir Turgut Uyar olmakla birlikte mülakatçının belirlediği bir perspektiften görünenlerden ve hatırlananlardan oluştuğu gözden kaçmamalı. Akkoç da, okurların çoğu gibi, Turgut Uyar’ın nasıl bir baba olduğunu, şairin gündelik hayatındaki ayrıntıları, nasıl yaşadığını, nelere tepki verdiğini vs merak ediyor, ama bu konuları onun edebiyatına, şiirine bağlama çabasını elden bırakmıyor, öğrendiklerini bu alana çekmeye çabalıyor, sorduğu sorularla mülakatın esas olarak bu hatta ilerlemesini sağlıyor. Bununla birlikte, Turgut Uyar’ın çocuklarının sadece hatıraların aktarıcısı olarak kalması gibi bir çabaya da girmiyor Akkoç. Birer birey olduklarından hareketle, hayat hikâyelerini, ilgilerini, çeşitli konulardaki fikirlerini öğrenmeye çalışıyor. Bunlarla ilgili sorularının arkasında da, şair babanın çocuklarıyla kurduğu iletişim, onları nasıl yetiştirdiği, gelişimlerine katkısının ölçüsü gibi soruların saklı olduğunu düşünebiliriz.

Kitabın sunuşunda Orhan Koçak da, kendisini saklamış olan şaire dair hatıraların nakledilmesinin “vasiyetin çiğnenmesi” olarak görülüp görülmeyeceğini tartışırken, bu kitabın “çocukların tanıklıklarından oluştuğunun” altını çizmiş. Koçak, Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız’ın “potansiyel bir biyografinin bütünleştirilecek parçalarından, kaynaklarından biri olarak” görülebileceğini vurguluyor haklı olarak. Beri yandan, Uyar’ın şiiriyle hayatının örtüştüğü ve örtüşmediği yerlerin ve şairin biyolojik çocukları-harf çocukları sorununun etraflıca tartışıldığı sunuş yazısının kitabı sunmanın ötesinde Turgut Uyar üzerine yazılmış önemli bir yazı olarak değerlendirilmeyi hak ettiğinin de altı çizilmeli.

“Onu demek istemedim.”

Şairin hayatıyla şiiri arasındaki bağı görme şansı olanlar hiç kuşkusuz en yakınındakiler, aile bireyleridir. Birlikte yaşadıkları kişinin hayatına tanıklık etmişlerdir, ama şiirinden de uzak durmamış olmaları gerekir ki aradaki bağa dair saptamalar yapabilsinler. Çocukları, Uyar’ın şiiri hakkında uzun boylu yorumlar yapmaktan sakınmışlar, hatta Tunga Uyar açıkça babasının şiirlerini ayrıntılı olarak bilmediğini de itiraf etmiş. Bununla birlikte söz ister istemez şiirlerine gelip durmuş mülakatlar boyunca. “Bize hiç şiir de okumadı. Edebi hiçbir şey yaşamadık babamla,” diyen Uyar’ın ilk çocuğu Semiramis Uyar’ın şu sözleri bu nedenle hayli dikkat çekici:

“Bazı şiirlerini okuduğumda aklım ister istemez onun fiiliyattaki kimi tavırlarına gider. Şöyle anlatayım: Babam küfretmez, kötü konuşmaz, insanı hiç ama hiç aşağılamazdı. Hani vardır ya, bazı insanlar bakışlarıyla küçümserler karşısındakileri, babam onu hiç yapmazdı. Bir şeye sinirlendiğinde uzun uzun susardı. Bu suskunluğu çevresine dalga dalga yayılırdı tabii, tam manasıyla fırtına öncesi sessizlik dediklerinden. Susmanın artık dayanılmaz olduğu, daha doğrusu ayranının kabardığı eşikte birdenbire masayı devirip kalkar; masa şangur şungur devrilirdi. Sonra yeniden bir sus pus olma hali. İşte şiirlerinde de bu hissi almışımdır, bir şeyler birikir, yoğunlaşır ve aniden patlar.”

Semiramis Uyar’ın şu saptaması da akılda tutulmalı: “Babam mutluluğunu da mutsuzluğunu da gösteren bir insan değildi.” Kişi, mutluluğunu ve mutsuzluğunu ne kadar içinde yaşıyor, dışa vurmuyor olsa da, gene de kendisini görece denetimsiz bıraktığı yer evidir, ailesinin yanıdır. Öte yandan ailedeki bireyler, özellikle çocuklar, onun şiirlerini okurların ve eleştirmenlerin bakmayacağı bir gözle okumuşlardır, edebi bir merakın yanı sıra, babaya dair bir şeyler bulmak için. Dolayısıyla çocukların babalarının hayatları hakkında söyledikleri kadar şiirleri hakkında söyledikleri ayrı bir önemde olsa gerek. Turgut Uyar’ın büyük oğlu Tunga, ablasının tersine babasıyla şiir üzerine yaptıkları sohbetlerden söz ediyor. Aktardığı şu diyalog sadece Uyar’ın şiirlerini açıklama konusundaki ketumluğuna hoş bir örnek değil, belki de daha genel bir ruh halinin bir yansıması:

“‘Ben şu şiiri anlamıyorum,’ derdim, ‘oku o halde,’ derdi. ‘Okuyorum ama anlamıyorum, şurada ne demek istemiş olabilirsiniz, acaba şu anlamı mı kast ediyorsunuz?’ diye sorar; ‘orada onu demek istemedim,’ diye cevaplardı. İlginçtir, kendi şiiri söz konusu olduğunda babam hiçbir zaman ‘şunu demek istedim,’ demez, daha ziyade hep ‘onu demek istemedim,’ derdi. Sadece babamınkiler için değil, başka şairlerin şiirleri için de tartışırdık. Güzel ve verimli sohbetlerdi bunlar tabii. Şunu da söyleyeyim, babam şüphesiz iyi bir şairdi ama ben babamın şiirlerini ayrıntılı olarak bilmem.”

“Yani bir adamın canı sıkılır, o ben’im.”

Turgut Uyar’ın sıkça alıntılanan bir metni vardır. Papirüs’ün Eylül 1966 tarihli 4. Sayısında yayınlanmıştır.

“Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben’im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez varlık’ın ben’i. Ondan severim sıkıntıyı. Sevincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni.”[2]

Çocukları da sıklıkla babalarının bu sıkıntılı halinden söz etmişler; belli ki hatıralarında babalarından kalan esaslı imgelerden biridir bu. Örneğin Şeyda Dikmen şöyle diyor: “Alkol aldığı zaman çok sıkıntılı olurdu, içe kapanmaz ama aşırı mutsuz olurdu. Alkol alıp da mutlu olduğu anlar çok nadirdi. Biraz fazla kaçırdığı zaman kederlenirdi. Dünya daha sıkıntılı bir yer haline geliyordu galiba, yaşamak boştur duygusundan söz ediyorum. Votka içerdi genelde, suyla içerdi, meyve ve kuruyemiş hiç yoktu. Rutin bir şeydi alkol almak. Taşkınlık yapmazdı, sıkılırdı. Mutsuz olduğu günlerde içilen bir iki kadeh tuzla biber olurdu mutsuzluğuna.” Bu cümlelerin ardından şunu da ekliyor: “Ama diyorum ya nazik bir insandı; ceketinin önünü ilikleyerek konuşan biriydi, çocuk bile girse içeri babam ayağa kalkardı.” Turgut Uyar’ın küçük kızının şu tespitleri de eklenmeli bu bağlamda: “Şimdi doğruyu söylemek gerekirse, babamın dünyası çok ama çok farklıymış, ben de sonradan anladım bunu.” “Eğer ortam iyiyse babam konuşkan bir adamdı, eğer bir şeyden hoşnut değilse de konuşmazdı.” “Babam başka bir dünyanın insanıydı, şiirle oturup şiirle kalkıyordu, yalnızlık hissetmiş olabilir,” diyen Tunga Uyar’ın da babasının sıkıntılı halleriyle ilgili izlenimleri ablasınınkinden çok farklı değildir:

“Babamın bir derdi de paylaşamamaktı, ama neyi paylaşamamak, tam olarak bilmiyorum bunu, sevgi olabilir mi acaba? Garip yalnızlığının yanı sıra, kendine has korkunç bir mutsuzluğu da vardı. Kendi içindeki karmaşıklıktan çocuklar olarak haliyle bizler de etkilendik. (…) Babam farkına varmanın acısını da çekerdi, bir konuşma başlarken, o konuşmanın nasıl gideceğini hissedebiliyordu, üstelik bunu karşı tarafa da belli ediyordu, neden konuşuyoruz o zaman diye hissederdin. (…) Dünyaya gelmiş olmak babam açısından başlı başına bir yara, temelden gelen bir sıkıntısı vardı, sürekli benim ne işim var burada diye düşünüyor olmalı.”

Şairin küçük oğlu Hayri Turgut Uyar da babasının ruh haline değinirken ablalarının ve ağabeyinin söyledikleriyle paralellikler içeren sözler söylüyor, ama onlardan farklı olarak bu ruh halinin toplumsallıkla bağı konusuna da dikkat çekiyor:

“Babamın genel olarak depresif olduğunu düşünüyorum, ruh hali çok gergindi ama sürekli surat asan, somurtan biri değildi. Son yıllarındaki depresif ruh halinin yoğunlaşmasını ve şiir üretimindeki düşüşü anlayabilmek için o dönemi de iyi değerlendirmek lazım çünkü dışarıda sürekli çatışmalar var, insanlar ölüyor, 12 Eylül askeri darbesinden hemen önce. İnsanda çalışma isteği yaratacak herhangi bir durum yok, çok çabalamak lazım bunun için herhalde.”

Şairin Arkadaşları

İkinci Yeni şairleri arkadaşlıklarıyla da bilinirler. Aralarındaki yakınlık şiirlerinin benzeşmesiyle de ilişkilendirilir, oysa o denli yakın değildir şiir dünyaları. Sanırım, esas olarak şiire ve edebiyata verdikleri önem arkadaşlıklarında etkili olmuştur ve asıl benzeşen onların bu konudaki tutumlarıdır. Şeyda Dikmen Uyar, evlerine gelip giden şair ve yazarlar arasında Asım Bezirci’yi de sayıyor mesela; oysa İkinci Yeni konusundaki en sert eleştirileri yazanlardan biridir Bezirci. Edebiyat konusunda hayli farklı düşünceleri olsa da, başka bir bağın onları bir araya getirdiğini anlıyoruz. Bu bağın ne olabileceği konusunda önemli bir noktaya ise Hayri Turgut Uyar değiniyor:

“Babamların kuşağının şimdilerdeki popülerliğinde bir yüzeysellik var bana kalırsa. Onlara özenen daha genç kuşak edebiyatçıların, meselenin profesyonel şiir-edebiyat tarafını değil, daha çok yaşam tarzı tarafına ilgi gösterdiklerine ilişkin şeyler duyuyorum. Bu hakikaten yanlış olur çünkü babamların kuşağını tanımlayan şey meyhanelere gitmeleri ya da arkadaşlıkları değil, yaptıkları iş. Asıl önemli olan iş. Hepsi de işlerini çok iyi yapan, çok şiir okuyan, çok edebiyat okuyan insanlardı. Annem ve babamdan gördüğüm şey bu oldu: Edebiyatla ilgili iş yapacaksan şayet ciddi olacaksın. Sürekli okuyacaksın, merakını öldürmeyeceksin, sadece kendi dalını bilmekle de olmuyor, felsefe de bileceksin, tarihle de ilgileneceksin, resim ve heykelden anlamaya çalışacaksın, hakikaten çok ciddi bir birikim istiyor. Yeteneğin olabilir ama birikim olmadan hiçbir şey olmuyor. Babamdan görüp de öğrendiğim ve beni en çok etkileyen şeylerden biri de, mesleği üzerine düşünmesidir. Şiiri üzerine enine boyuna düşünüyordu.”

Turgut Uyar’ın şu saptamaları da o kuşağın şair ve yazarları arasındaki arkadaşlık hakkında önemli şeyler söylüyor:

“Babamların çevresinin çok etkileyici bulduğum bir diğer tarafı da, birbirlerini yeri geldiğinde acımasızca eleştirmeleri olmuştur. Birbirlerine şiirlerini gösteriyorlardı, Edip amca bir şiir yazmış ve babama gösteriyor, ya da babam bir şiir yazmış ve Edip amcaya gösteriyor. Yaptıkları eleştiriler inanılmaz sert olabiliyordu, hiçbir şekilde incitmek için değil, profesyonel görüşlerini söylüyorlardı. Birkaç kez tanık olmuştum, kimse kolay kolay bu eleştirileri duymak istemez. Ne var ki, eleştirilere hiçbir surette kırılmıyorlardı, müthiş bir şey bu. Çok iyi arkadaşlar, çok iyi şairler ama birbirlerinin şiirlerini değerlendirdiklerinde birbirlerini yerden yere vurabiliyorlar. Söylenenlerin iyi niyetle söylendiğini biliyorlardı. Hep kötüyü eleştirmiyorlar, güzeli de açıklıyorlardı. Edip amca babama bir şiirini gösterdiğinde, babam güzel olmuş deyip geçmiyor, güzeli uzun uzun açıklıyordu.”

Turgut Uyar’ın Edip Cansever’le çok yakın arkadaş oldukları bilinir, Uyar’ın çocukları da sıkça söz ediyorlar bundan. Cansever kadar çocukların hatıralarında yer eden bir başka yazar ise Bilge Karasu. Uyar’ın ilk evliliğinden olan çocuklarının hayatında Bilge Karasu önemli bir yer tutmuş. Her gün evlerine gelip Turgut Uyar’a Fransızca dersi veren Karasu evin bir müdavimi değildir sadece; Şeyda ve Tunga’nın okula kaydını yaptırmaya da o gitmiş, okulda velileri olmuş, kitaplar hediye etmiş. Semiramis Uyar da baleye gitmesine ön ayak olan ve destekleyen Bilge Bey’in hayatlarındaki yerini, “Bize abilik, amcalık etti,” diye özetliyor. Babasının çok da arkadaş canlısı olmadığını, hayatından birini çıkardıktan sonra bir daha sokmadığını belirten Semiramis Uyar, “Edip amca gerçekten ve yürekten sevmişti babamı. En yakın dostu, sırdaşıydı,” “En sağlam arkadaşı hep Edip amca oldu, çünkü Edip amca babamı çok iyi anlıyordu,” diyor. Tunga Uyar da, ablasının ilk tespitine katılıyor: “Babam çok arkadaş canlısı da değildi, arkadaşları çoktu ama garip bir yalnızlığı vardı. Seviliyordu da arkadaşları tarafından, hiçbir şey olmasa bile Turgut Uyar’a uğrayalım derlerdi.”

H. Turgut Uyar’ın babasının ve arkadaşlarının çok sevdiği taraflarından birinin, “on üç on dört yaşına geldikten sonra, kimsenin [ona] çocuk muamelesi yapmaması” olduğunu belirtmesine de dikkat çekmek gerek. Turgut Uyar’ın bütün çocuklarının hatıraları arasında babalarının onlara bir şey dikte etmekten özenli kaçındığına dair cümleler var. Örneğin H. Turgut Uyar, bir arkadaşının kendisine din hakkında telkinlerde bulunması üzerine bu konuyu babasıyla konuştuğunu, ama babasının kendisine dindar ol ya da ateist ol gibi yönlendirmede bulunmadığını vurguluyor, “Ben neyi seçersem o olsun istiyordu,” diyor. Benzer bir tutumdan Şeyda Dikmen Uyar da söz ediyor. Babasının kimlerle evlenecekleri konusunda bütün sözü kızlarına bıraktığını vurguluyor: “Babamın bir sözü vardı: ‘ben sizleri öyle yetiştirdim ki, sizler evleneceğiniz insanı seçecek insanlarsınız.’” Tunga Uyar da, babasının onu “fazlasıyla özgür bıraktı[ğından]” söz ediyor.

Parasızlık, Şiir, Politika

Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız güllük gülistanlık bir şair hayatı aktarmıyor okuyanlara. Yukarıda değindiğim “sıkıntı” bahsinin yanında, iç burkan pek çok şey daha var, bunlardan biri de Turgut Uyar’ın yıllarca geçim sıkıntısı çekmiş olması. Mesela, Semiramis Uyar’ın şöyle bir saptaması var babasıyla ilgili: “Parasızlıkla gelen sıkıntılar babamı belki şiddete ya da ters olmaya yöneltti, yapamamanın, başaramamanın acısı bazı insanlarda şiddet ya da terslikle dengeleniyor, bu yolla huzur sağlanıyor. Bu arada şiddet dedimse de ya bir iskemle ya bir sandalye fırlıyor bir yere. Kızıp bir yere vurarak kendini rahatlatırdı. Ama içindeki canavarı patlatamadı bence, o canavar çıksaydı belki rahat ederdi.” Tunga Uyar ise bu durumun şiiriyle arasındaki bağa vurgu yapıyor: “İkinci Yeni şairleri arasında parasızlığın yarattığı sıkıntıları en fazla işleyen şairlerindendir. Zor şartların şairi diyebilirim babam için.” Bunların yanı sıra, Uyar’ın politik duruşuna dair anlatılanlar da şairi daha iyi tanımamız için önemli. Mesela, 27 Mayıs dâhil, askeri darbelerin hepsine karşı çıkmış olması – üstelik askeri eğitim almış biri olduğu halde (belki de bu sayede, askerliği ve askeriyenin mantığını yakından bildiği için.) “Güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan/ Dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar// Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan/ Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar” dizeleriyle son yıllarda sıkça hatırlanan “Yokuş Yol’a” şiiriyle ilgili Semiramis Uyar’ın aktardıkları da şairin politik duruş ve tutumu kadar kişiliği hakkında da ipuçları içeriyor.

“Posof’ta görev yapması da ayrıca önemli, bölgeyi ve Kürt halkının yaşayışını biliyor. Bu şiirinde kestirip atmış, meseleye kendince nokta koymuş bence. Bir kavgaya tutuşmuş, ben öyle hissediyorum. Babam gündelik hayattaki alelade bir meseleden ötürü çıkan bir kavgaya yahut tartışmaya girdiğinde, kazanamayacağını, dönüştüremeyeceğini, herhangi bir etkide bulunamayacağını anladığı zaman ‘kes!’ yapardı, bitti manasında. ‘Kes’ diyerek benim düşüncem bu diyor, seninki ne olursa olsun, umurumda değil, çünkü uzlaşamayacak. Şiirin diğer dizelerinde ‘devlet’ kelimesi geçer. Devletle uzlaşmıyor, uzlaşmanın imkânı yok ve kes yapıp gardını alıyor.”

Bu tutum, Tunga Uyar’ın şairin 12 Mart sonrasında katledilen devrimci gençlere ne kadar üzüldüğünden söz ederken söyledikleriyle de uyumlu. H. Turgut Uyar ise babasında “çok net bir adalet duygusu” olduğundan, “herhangi bir haksızlık söz konusu olduğunda tepkisini göster[diğinden] söz ettikten sonra önemli bir soruya dikkat çekiyor: “Turgut Uyar’ın hem net bir politik bir görüşü olup, hem zor bir şiir yazıp, hem de bu kadar değişik insan tarafından sevilmesi bana üzerine düşünülmeye değer gelmiştir hep.” Çocukları, neredeyse ağız birliği etmişçesine, Turgut Uyar’ın şiirinin özellikle Gezi Direnişi sonrasında gündeme gelmesini anlamlı buldukları söylüyorlar. Ama Tunga Uyar’ın şu sözleri de önemli:

“Şimdilerde babamın şiiriyle ilgili konuşuluyor, Cemal Süreya’nınki ile ilgili de konuşuluyor ama dikkat edersen Edip amcanın şiiriyle ilgili henüz pek o kadar konuşulmuyor, ona da sıra gelecektir belki.”

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Kasım 2014 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.)

[1] Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız, Haz: Derviş Aydın Akkoç, İletişim Yayınları, Kasım 2014.

[2] Turgut Uyar, Korkulu Ustalık/ Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar, Haz: Alaattin Karaca, YKY, 2009, s: 420

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yersiz Yurtsuzluğun Romanı – Fırat Cewerî

Image

Fırat Cewerî’nin romanında iki ayrı anlatıcı var, isimleri gibi pek çok özellikleri birbirine benzeyen iki kişi: Ferda ve Ferîd. Romansa, esas olarak Ferda’nın romanı; Ferda’nın hayatını en ince ayrıntılarına kadar okuyor, iç dünyasını, mücadelesini, hayallerini, hayal kırıklıklarını vs öğreniyoruz. Cewerî, Ferda’nın hayatını tek bir anlatıcının ağzından ve kronolojik bir sırayla vermiyor. İlk bölümde Ferda, oğlu Cengo’ya sürgün yıllarında yaşadıklarını anlatıyor. İkinci bölümdeyse, Ferîd’in ağzından dinlediğimiz Ferda’nın sürgüne gitmeden önceki yılları ile Ferda’nın ülkesine döndükten sonra Ferîd’e yazdığı mektuplar paralel olarak akıyor.

Anlatıcının çokluğuna ve romanın kimi bölümlerinin “anlatılanlar” kimi bölümlerinin ise “mektuplar” biçiminde kurgulanmasına karşın romanda anlatım genel olarak çok değişmiyor. Bunun bir nedeni birlikte büyümüş çok iyi arkadaş olan Ferda ile Ferîd birbirlerine benziyor olmaları, ama asıl neden anlatılanların anonimliği olsa gerek. Roman, Ferda’nın romanı olduğu kadar bir kuşağın da romanı. İsmin Ferda ya da Ferîd olması çok şey değiştirmiyor. Anlatıcıların ortak sesi bunu düşündürüyor insana. Anlatılanlar bir kuşağın hikâyesi, bu yanıyla romanın bu bölümlerini Ferda’nın olduğu kadar Ferda’nın kuşağının da yetişmesinin romanı olarak tanımlamak mümkün belki de. Öte yandan bu kuşağın içinde Ferda’nın arkadaşlarından, yoldaşlarından ayrıldığı ayrıksı tutum ve ruh halleri de mevcut. Genel hatlarıyla, yaşadıkları, karşılaştıkları, gördükleri, başına gelenler açısından tipik olmakla birlikte Ferda, bunlara verdiği tepkiler göz önüne alındığı pek de tipik sayılmaz. Ferda’nın bütün romana sinen yalnızlığı, sanırım, sözünü ettiğim durumdan; tipiklikle ayrıksılığı bir arada yaşamasından kaynaklanıyor. Romanda Ferda’nın ideal bir tip olarak çizilmediğini de belirtmek gerek. Yalnızlığı ve ayrıksılığı nedeniyle Geç Bir Sonbahardı‘yı Ferda’nın kuşağının bir eleştirisi, ya da Ferda’yı bu kuşağın hatalarının karşısına yerleştirilmiş örnek alınası bir kahraman olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bu hisse kapılır gibi olduğumuz anlarda Cewerî, roman kişisinin iç dünyasındaki çelişkileri de bize göstererek onu olumlu bir tip olmaktan çıkartıyor. Ataerkillikle arasındaki mesafe buna örnek verilebilir. Ferda ataerkil ilişkilere ve zihniyete karşı uzunca süre belirli bir mesafede durmuş, bu zihniyeti çoğaltan arkadaşlarını, yoldaşlarını eleştirmiş biri; ne var ki evliliği içerisinde öyle anlar geliyor ki bu aydınlanma anlarında kendi tavrındaki ataerkil yaklaşımın farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra da çok şeyi değiştiremiyor.

Ferda’nın ait olduğu kuşağı net biçimde görmemize, tanımamıza imkân tanıyan düşünce ve duygularıyla bu kuşakla çeliştiği hallerin birlikte verilmesi nedeniyle Geç Bir Sonbahardı, “arada kalmışlığın romanı” olarak tanımlanabilir. Romanın kurgusunda bile bir tür arada kalmışlık var gibi. Anlatım klasik romana yakın -anlatan birinin ağzından olup bitenleri dinliyor ya da okuyoruz sürekli olarak- ama postmodern romanın parçalı yapısından söz etmek de mümkün. Son yirmi beş senedir yaşananlara kulaklarını tıkamamış olanlara hayli tanıdık gelecek kimi göndermeler nedeniyle bir yanıyla neredeyse yarı-belgesel bir tutumdan bile söz edilebilir romanda. Ama aynı zamanda okuduğumuzun bir anlatı olduğunu sürekli olarak hissetmemize neden olan bir kurgusu var romanın. Bütün bunların yanında, “arada kalmışlık” sözünü asıl olarak Ferda’nın neredeyse bütün hayatı boyunca yaşadıkları için kullanabiliriz.

Arada kalmışlık kulaklarda çoğu zaman olumsuz bir çınlama yaratır, hiçbir yere ait olamamayı, ait hissedememeyi, kişinin bastığı zeminin kayganlığını duyurur. Böyledir de, aidiyet yoksunluğu toplumsallaşamama, başkalarıyla derin ilişkilere girememe gibi yan sonuçların yanında, kişinin kendini tanımasını/tanımlamasını ve bunlar üzerinden arzularının ne olduğunu bilip gerçekleştirmesini de -en iyimser deyişle- zorlaştırır.

Öte yandan, arada kalıp da hiçbir yerde tam anlamıyla olamayan, bulunamayan kişinin aynı zamanda iki yerde birden durduğunu da unutmamak gerek. Arada kalmışlık çoğul bir duruş imkânıdır aynı zamanda. Evet, eksiklidir, yaralıdır, dengesizdir, ama bütün bunların yanında iki yerle birden temasın sürmesi anlamına da gelir. Bir araya gelemez, birbirini duyamaz, duysa da anlayamaz olanların bir biçimde iletişimini mümkün kılabilecek olanlar, iki yanla da temasını büsbütün yitirmemiş olan arada kalmışlardır çok zaman. Her ikisinin de diline iyi kötü vâkıftırlar, bunun sonucunda birinin dediğini öbürünün anlayacağı işaretlere çevirebilirler – koşullar ve taraflar el verirse. Bu çekinceyi vurgulamamak olmaz. Kulağını karşı tarafa olduğu kadar arada kalmış olanlara (“tercüman”lara) da kapatanlar karşısında yapacak çok fazla bir şey yoktur. Bu durum arada kalmış olanın acısını artırır. İşin kötü yanı, o kulağını kapatmış olanı bile bir parça anlamaktadır, öbür tarafı da… Ama kulaklarını arada kalmışlara kapatanlar başka manalar verirler onların arada kalmışlığına. Daha doğrusu tek bir mana vardır – bizden olmak ya da olmamak. Arada kalmışlık kategorisi tanınmaz, arada kalan o veciz sözdeki muameleye uğrar: “Bitaraf olan bertaraf olur.”

Geç Bir Sonbahardı’nın kahramanı Ferda’nın arada kalmışlığı da çoğul bir arada kalmışlık – katmerli, neredeyse her yerde ve zamanda; kader gibi. Romanın kronolojik akmadığını belirtmiştim; Ferda’nın mültecilik yıllarını öğreniriz en önce. Mültecilik bizatihi bir arada kalmışlık değil midir? Koptuğu, kaçtığı ülke, bu ülkenin değer yargıları, beğenileri, dili, şusu busu hepsi mültecinin iç dünyasında onunla beraber gelmiştir, ama dışarıdadır artık, yabancıların arasındadır. Ne ayrıldığı ülkededir artık, ne de kaçıp göçtüğü ülkede – aradadır. Ferda’nın mültecilik yıllarındaki arada kalmışlığı bununla sınırlı da değil; İsveç’e geldikten sonra yoldaşlarıyla girdiği fikir ayrılıkları nedeniyle (şiddeti reddeden pasifist bir çizgiyi benimsemiştir zaman içinde) bir başka arada kalmışlık yaşamıştır. Aynı biçimde, İsveç kültürüne nispeten daha kolay uyum sağlaması sonucunda yoldaşlarından, arkadaşlarından, hemşerilerden hayli farklılaşmış, ama tam bir İsveçli de olamamıştır, İsveçlilerin yanında da, girdiği en mahrem ilişkilerde bile yabancılığını, yurtsuzluğunu muhafaza eder. Evliliğinde de sürer arada kalmışlığı.

Ferda, ülkesindeyken de belirli ölçülerde arada kalmıştır. İlk olarak, köyden şehre geldiği yıllarda da köy ile şehir arasında bir tür arada kalmışlık yaşamıştır, ama daha derin bir arada kalmışlığı ileriki yıllarda solcu arkadaşlarıyla düştüğü bir ayrımda yaşar. Haksızlıklara, eşitsizliklere karşı mücadele ederken okuduğu bütün kitapların Türkçe olması nedeniyle ana dilini giderek unutmakta olduğunu fark etmiştir. Bu konudaki hassasiyeti nedeniyle bir kez daha bastığı zemini, sabitesini yitirir. Kimi arkadaşları, yoldaşları tarafından milliyetçilikle suçlanır o yıllarda.

Ferda’nın başka bir arada kalmışlığı ise ülkesine döndükten sonra ortaya çıkar. Sürgünde geçen yirmi sekiz yılda pek çok şey değişmiştir. Bir zamanlarki en yakın arkadaşlarından biri korucubaşı olmuştur, bir başkası ise gerilla lideridir. Ferda’nın yaşadığı bu son arada kalmışlık bölge halkının arada kalmışlığının da bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Ferda’nın yaşadığı arada kalmışlıklarının mekanik olmadığının vurgulanması gerekir. Kendini ait hissetmediği her iki tarafın “Dante gibi ortasında” durmaz. Aynı biçimde, iki taraf arasında simetrik bir ilişki de kurmaz, bir tür denge siyaseti gözetmez. Eşit mesafede durmak zorunda hissetmez kendini, bir tarafın topraklarına daha ağır basar ayaklarını, ama yine de o topraklara da tam anlamıyla ait olmadığının farkındadır. Belki de farkında olduğu kendisi için bu saatten sonra ait olmanın imkânsız bir şeye dönüşmüş olduğu gerçeğidir. Kendini bir yere ait hissedenlere hayranlıkla karışık bir şaşkınlık da duyar sanki.

Ferda, yaşadığı arada kalmışlığı başta belirttiğim anlamda bir olumluluğa çeviremez, koşullar buna uygun değildir, bir tarafın söylediklerini ötekinin diline tercüme edemez. Arada kalmış olanlara yapılan muamele ve yapılan suçlamalar malum – hain, hasım, ötekinin uşağı… Sürekli güvensizlikle karşılanır. Kendini tehdit altında hisseder. Bu güvensizliğin nasıl yaygın olduğunu gözlemler. Umut dolu şeyler yazamaz Ferîd’e, kendisinin peşinden dönmek isteyenlere ya da geçici olarak da olsa oralara gelmek isteyecek olanlara gelmemeleri öğütler.

Ferda arada kalmışlığını, yersiz yurtsuzluğunu umutlu bir olumluluğa çeviremediği için bize bir yandan büyük bir çaresizliği duyurur, ama Geç Bir Sonbahardı’yı değerlendirirken bu saptamayla yetinemeyiz. Belki Ferda bir tarafın dilini ötekine tercüme edememiştir, ama Cewerî’nin romanı bir kuşağın hayatını, bu kuşağın yaşadıklarını edebi bir kurgu içerisinde başka kuşaklara tercüme etmeyi başarıyor. Üstelik bu tercüme sadece ötekiler için yapılmış bir tercüme değil. Bir yanıyla kuşkusuz böyle, Cewerî’nin romanı Ferda’nın kuşağını (ve belki ardından gelen kimi kuşakları da) anlamak isteyenlere çok şey anlatacak bir metin. Nasıl bir hayat sürdükleri, nelerin hasretini duydukları, neyin acısını çektikleri, kimliklerini, kendiliklerini nasıl kurdukları, hayatlarının hangi uğraklarında nelerle karşılaştıkları, ideallerinin ne olduğunu, bu ideallerin peşinden neleri göze aldıkları vs… Bu kuşakla, bu kuşağın bireyleriyle, onların idealleriyle, acıları ve sevinçleriyle yüzleşmeyi göze alanlar için bu anlamda gerçek bir tercüme Geç Bir Sonbahardı.

Ama tercüme kimi zaman da bir dilden öbür dile yapılmaz. Aynı dil içerisinde bir tercüme işlevi görür edebiyat. Daha doğrusu, dilsizlikten dile yapılan bir tercümedir. Dile getirilmeyen, sezilen, hissedilen, acısı duyulan, ama tam olarak ifade edilmeyen, edilemeyen bir şeylerin, bunların ne olduğunu tanımlamak gibi bir işe kalkışmadan, yaraların sızlamasını göze alan bir cesaretle görünür kılmak, su yüzüne çıkarmak; bunları yeni bir kurgu içerisinde farklı ve çoğul açılardan gören yeni bir perspektif içinde sunmak… Çoğu zaman böyle bir perspektifi sunmak için tipik olanların hikâyeleri değil de, Ferda ve onun gibi arada kalmış, yersiz yurtsuzluk hissini sürekli duyanların hikâyeleri daha elverişlidir.

(Virgül’ün Mayıs 2008 tarihli 118. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap