Sevecen Bir Gülüşün Islığı – Alice Munro

Alice-MunroAlice Munro’nun öykülerinin çoğunda öykü kişilerinin hayatlarının uzunca bir bölümü hakkında bir şeyler öğreniriz. Bununla birlikte öykülerde zaman akışının her zaman düz bir çizgi halinde ilerlediği söylenemez, ileri ya da geri sıçramalar hiç az değildir. Birinci tekil kişinin ağzından anlatılan öykülerde bu sıçramalar çoğu zaman anlatıcıların geçmişten bir şeyler hatırlamalarıyla gerçekleşir; üçüncü tekil kişinin ağzından aktarılanlardaysa anlatıcı neredeyse keyfi denecek şekilde başka bir zamana atlayıverir. Bazı öykülerdeyse zaman açısından sürprizlerle karşılaşırız; öykünün anlatıldığı zaman ile olayların geçtiği zamanın çok yakın (neredeyse bitişik) olduğunu düşünerek okuduğumuz bir öykünün sonunda, birdenbire oraya dek okuduklarımızın uzun zaman önce yaşanmış olayların hatırlanması olduğunu anlarız. Anlatıcıların sarf ettiği “hatırladığım kadarıyla” ya da “o zamanlar” gibi sözler nedeniyle öykü anlatıcısının hatırladıklarını aktardığını baştan bildiğimiz öykülerde bile Munro zamanla oynamaktan çekinmez. Öykünün sonunda şimdiki zamana geçer mesela, olaylar (ve yıllar) öykü boyunca hızla ilerlemişken bir yerden sonra akış yavaşlar, ayrıntılar keskinleşir. Anlatıcının hatırladıklarını aktardığı aklımızdadır, unutmamışızdır, ama öykünün sonundaki vurucu ânı, zirve noktasını hatırlamaktan öte o anda yaşıyor gibi anlatmasını yadırgamayız, biz de o zamana çekilmişizdir, bizim şimdiki zamanımız da sabit kalmamıştır.

Munro’nun öykülerinde zirve noktası meselesi de kimi zaman aldatıcı olabilir. Çarpıcı bir sona, zirve noktasına vardığımızı düşünürken öykünün orada bitmediğini fark ederiz, devam ediyordur, o olaydan çok sonrasına sıçrar, önceki olayı hatırlatan bir başka durumdan ya da kişiden söz eder. Öykünün zirve noktası sandığımız andaki gerilim takvim hesabıyla çok gerilerde kalmıştır, ama öykü anlatıcısı için zaman önceki olaydan sonra durmuş gibidir, bir yanı hâlâ o zamanda, o zamandaki duygularındadır. “Amudsen”in sonunda mesela, “Yine aynı şeyleri hissettim,” diyerek bunun altını çizer anlatıcı.

Hayatta tuhaf, gizemli anlar vardır, olabilecek bir şeyin olmaza döndüğü (tersi de geçerlidir, hiç ummadığımız bir olay gerçekleşiverir ansızın) böylesi anlarda olup bitenler, ya da olmayan, olamayanlar, insanın sonraki hayatını baştan sona değiştirebilir. Bunun farkına o anda varmayabiliriz, ama bir zaman sonra farkına vardığımızda o an başka türlü yaşansaydı neler olacağını, hayatımızda ve kendimizde nelerin değişeceğini düşünmeden edemeyiz. Munro’nun öykülerinde bu gibi kritik anların önemi genellikle yıllar geçtikten sonra, geçmişte kalmış, unutulmaya yüz tutmuş o zamanları hatırlamasına vesile olan bir olayın ertesinde idrak edilir. Bu anlarının hayatlarının akışında ne kadar önemli olduğunu şaşkınlıkla fark eder öykü kişileri, ne var ki o anda derinden şunu da hissedip sezerler: zamanı geri sarmak mümkün değildir.

Kırılma ânı fark edildiğinde yaşanan karmaşık duygular (belki dehşet, belki utanç, en çok da şaşkınlık), ışık hızıyla yapılan muhasebe, hayatımız dediğimiz şeye verdiğimiz anlamı sorgulamamıza, eninde sonunda ömrün bazen bir küçük rastlantıyla, öyle değil de böyle olsaydı’larla, büsbütün başka bir şey olabilecek kadar rastlantısal olduğunu düşünmeye sevk eder bizi. Kafamız, içimiz karışır bir süre; böylesi anları aktarırken Munro zarif birkaç cümleyle sadece yaşamış olduğumuz versiyonun sahici ve bizim olduğunu akıldan çıkarmamamızı tembihler. “Sevgili hayatımız” diyebileceğimiz sadece yaşamış ve yaşamakta olduğumuzdur. Hatırladıklarımızdır; çok zaman eksiktir, unutmuşuzdur bir dolu şeyi, ayrıntıları, duyguları, olayları; silik izler, izlenimler kalmıştır. Yine de birbirini izleyen yıllar boyunca yaşadıklarımızdan –kâh tekdüze ilerleyen kâh kırılma, kesişme anlarında tersine giden, yolundan sapan, bükülen bu çizgiden– bize dair bir hikâye çıkar. Böylesi hikâyeleri anlatırken Munro’nun sezdirdiği bir olgu da, bu hikâyenin tek yazarının biz olmadığımızdır; ilişkide olduğumuz başkaları kadar rastlantılar, şanssızlıklar, boşa çıkan güvenler, tutulmamış ya da tutamadığımız sözler, vaatler hep birlikte yazmış, var etmiştir bu hikâyeyi, bu hayatı.

İlk anda dağınık gelebilir Munro’nun öyküleri. Anlatıcı sayfalar boyunca anlattığı olayı bırakıp yıllar sonrasına atlar ya da odaklandığı kişi değişir, bu yeni öykü kişisinin kim olduğunu hemen anlayamayız, ama sayfalar sonra doğrudan ya da dolaylı olarak yolları kesişir öykü kişilerinin. Bir şeyler açıklık kazanır gibi olur, ama tam anlamıyla net bir sonuçtan söz etmek zordur yine de. Bu flu kalan kısımlar, kimi zaman hatırlamakta zorluk çekilen olaylar, kimi zaman açık seçik bir nedensellik kurmakta zorlanılan bağlantılar, soru işaretleri, hayretler… hepsi birlikte hayatı oluşturuyordur. Her durumda öykülerin finalinde öykü kişilerinin “sevgili hayat”ları, bilinebilir ve bilinemez yanları; akıl yürüterek çözümlenebilecek duygu ve davranışların yanı sıra sonsuza dek gizemli kalacak yanlarıyla ortaya konmuş olur. En olmayacak olaylar bile öykü kurgusunun dağınık yapısında sıradan bir olay halini alır – şaşırtıcı olayların içindeki sıradanlık ya da sıradan olayların içerisindeki şaşkınlık uyandıran ayrıntılar iç içedir ya da yer değiştirir. Bunda Munro’nun dil ve anlatımının da etkisi var, anlatımdaki sakinlik, satır aralarından duyurulan “hayat böyle bir şey işte” tesellisi, şaşırtıcı ya da dehşet uyandırabilecek anlarda bile belli belirsiz bir güven duygusu yaratır derinlerde.

“Sevgili Hayat”

sh_front_coverİçerisinde, Munro’nun “hikâye sayılma[yacağını]” belirttiği dört adet “otobiyografik çalışma”ya da yer verdiği Sevgili Hayat’ta hatırlama, hatıralar, geçmişin geçmeyen ya da geçtiği düşünülen yılların ardından yeniden nükseden etkisi hâkim bir izlek. Buna önceki kitaplarında da rastlarız, ama Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülünü almadan bir yıl önce yayınladığı bu kitapta hatırlama bahsi daha sık karşımıza çıkıyor.

Bu öykülerin bazısında dikkat çekici bir söyleyiş var: Anlatıcılar geçmişten bir şeyleri naklederken o zamanlar olan biten her şeyi net biçimde hatırlamadıklarını ifade ediyorlar: “Sığınılacak Liman”daki şu cümleler mesela: “Teyzem herhalde o zaman çatalını alıp yemeğini yemeye başlamıştır.” “Bu lafı herhalde evdeki kadın dergilerinden birinde okumuş olmalıyım.” “Gurur”daki şu cümleler de: “Askerlik için celp gelmiş, ben de çürüğe çıkmak için doktora gitmiş olmalıyım. Hiç hatırlamıyorum.” “Taşocağı”ndan da şunlar örnek verilebilir: “O yaşamı hayal meyal hatırlıyorum. Yani o yaşamın bazı parçaları çok net olarak aklımda ama resmin bütününü oluşturacak bağlantılar yok.” Birinci tekil kişinin ağzından anlatılmamakla birlikte, anlatıcının öykü kişisinin bildikleriyle sınırlı biçimde anlatmayı yeğlediği “Tren”de de benzer bir belirsizlik, eksik, kısmi hatırlama hali var: “Ileane’in onun yanına gelmesi ortak istek ve kararla olmuş olmalı ama belki Jackson onun niçin koynuna girdiğini pek anlamamış olabilir.” (Alıntılardaki vurgular eklenmiştir.)

“Göle Bakan Yer” ise doğrudan zihnin sağlıklılığına, hatırlamama sorununa işaret ederek başlar – bu öykünün sürprizli sonu da bu konuya bağlanır. “Doktorun, ‘Şaka ediyor olmalısınız,’ demesini bekliyordu. ‘Herkesinki bulanır ama sizinki asla.’” “Maverey’den Ayrılış”ın sonundaysa bir unutma ve peşinden hatırlama ânı var, anlatıcı, öyküyü o andaki hatırlamanın “yersiz bir rahatlama” olduğunu belirterek bitirir – hafızanın oyunları sadece yaşla, yıllarla ilgili değildir, başka nedenlerle de ortaya çıkabilmektedir.

Alice Munro öykü kişilerinin hayatlarından kesitler aktarırken bizi uyarıyor gibidir. Hayatımızdan, hayat hikâyemizden söz ederken bu konuda birinci elden bilgimiz olduğu için yanlışlanamaz bir gerçeklikten söz etmenin, yıllar içerisinde neyin ne olduğuna dair kesinliğe yakın görüşlere ulaştığımızı varsaymanın doğru olmayabileceğini; bu konuda boşluğa, belirsizlik alanlarına pay bırakmanın gereğini hatırlatıyor. Bunu mutlak doğrunun bilinemezliğini vurgulamak için yapmıyor, hayatın aslında böyle bir şey olduğunu, iplerin hiçbir zaman büsbütün elimizde olmadığını, bir ad koyar ya da kendimize ya da başkalarına hikâye ederken anlattıklarımızla bazen kesişen bazen yakınından geçmeyen başka bir şey olduğunu, olabileceğini aklımızdan çıkarmamızı salık veriyor. Şöyle ya da böyle davranmak gerekir gibisinden bir yaşam öğüdü de vermiyor Alice Munro, kendi hayatlarıyla ilgili bildiklerinin ötesinde bir şeyler olduğunu fark eden öykü kişilerinin nasıl tutum aldıklarını, neler yaptıklarını anlatmakla, yaşadıkları irkilmeyi, şaşkınlığı göstermekle yetiniyor. Sevgili Hayat’taki otobiyografik parçalardan birinin sonunda, çocukluğunda yaşadığı çarpıcı, sıra dışı bir ânı ve o an karşılaştığı bir görüntüyü anlatır. Bu görüntünün gerçekliğine, bu ânın aynen hatırladığı gibi yaşandığına yıllar boyunca süt dişlerinin var olduğuna inandığı kesinlikle inandığını belirttikten sonra ekler: “Bir gün içimde belli belirsiz bir delik hissettim ve ondan sonra bir daha o görüntüye inanmadım.” İçindeki deliğin neyin mecazı olduğuna da değinmez. Yine de bu mecazın kendi hayatına ve hayata dair bildiğini sandığı şeylerin her zaman eksikli olacağını, hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmayacağını öğrenmekle bir ilgisi, bağı olsa gerektir, diye düşünebiliriz.

Çukurlarını Kazmaya Devam Edenler

Geçmişte olanlara, başa gelenlere karşı alınan tavırları “Gurur”un anlatıcısı ikiye ayırır. Geçmişte yedikleri darbelerin altından “hiçbir şeyin unutulmadığı” bir yerde yaşadıkları halde kalkabilenler ve bunu yapamayanlar. İkinciler şöyle anlatılır öyküde: “Çocukluklarında kendileri için ne tür çukur kazmaya başlamışlarsa (…) büyüdükleri zaman da kazmaya devam eder, hatta belki fark edilmez diye çukuru büyüttükçe büyütürler.” Bu girişin ardından anlatıcı Oneida ismindeki gençliğinden bu yana tanıdığı bir kadından söz ederek sürdürür öyküyü. Gençlikleri 2. Dünya Savaşı yıllarına rastlamıştır, ama öykünün sonlarında Oneida e-posta kullanmaktan söz eder bir yerde, anlarız ki yıllar geçmiştir, hayli yaşlanmışlardır; yetmişlerini geçmiş olduklarını düşünebiliriz. Hayatları boyunca tuhaf bir çekim olmuştur anlatıcıyla Oneida arasında, ama bu çekim adı konmuş bir ilişkiye dönüşmemiştir. Anlatıcı tavşan dudağı olduğu için insanlardan kaçmış, Oneida’nın yakınlaştığı zamanlarda da belirli bir mesafeyi korumuş, iki kardeş gibi birlikte yaşama önerisini reddetmiştir. Kendi başına yeteceği inancı (gururu?) harekete geçmesine engel olmuştur – çukurunu kazmayı sürdürmüştür. Öykünün sonunda Oneida’yla birlikte pencereden gördükleri, bir kuş havuzunda önce oyun oynayan sonra da sırayla çıkan kokarcaları “kendileriyle gururlanıyor ama alçakgönüllü davranıyor gibiydiler” diyerek tanımlar anlatıcı. Öykünün sonu başına bağlanır burada. Anlatıcı bu manzarayı gördükten sonra –bu görüntünün etkisiyle– hayatını gözden geçirip anlatmıştır, içine düştükleri çukuru kazmaya devam edenler bahsi de kokarcaların “gururlu ama alçakgönüllü” yürüyüşlerinin ardından aklına düşmüştür.

“Corrie”nin sonundaysa yıllar boyunca kandırıldığını fark eder Corrie. Bunun farkına vardığı ânı Munro şöyle anlatır: “Corrie kalkıp çabucak giyiniyor, evdeki bütün odaları dolaşarak duvarlara ve mobilyalara bu yeni fikri tanıştırıyor. Her yerde bir boşluk var, en büyük boşluk da göğsünde.” Bu büyük kandırmacayla boşalmış olan o güne dek hayatım dediği şeydir. Ne var ki kandırıldığını fark etmiş olması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. “Başka bir şey için artık çok geç”tir, “böyle sürdürecekler”dir. Geçmişte kalmış bir olay değildir başına gelen, yıllarca sürmüş bir oyundur, yine de bunu devam ettirmeyi seçer Corrie, “Daha kötüsü, çok daha kötüsü olabilirdi,” der. Yalan ve kandırmaca içerse de yaşadıkları hayatı olmuştur.

“Tren”in iki kahramanı da “çukurlarını kazmaya devam etmiş” olanlardan sayılabilirler. Özellikle erkek olan hayatının kritik anlarında kaçarak sürdürmüştür kazısını. Kadın ise ölümcül bir hastalıkla yüz yüze geldiğinde erkeğe kendi çukurundan söz etme cesaretini bulur, ama bu erkeğin bir kez daha kaçmasına neden olacaktır. “Taşocağı”nın anlatıcısı ise çukurunu ilk kazdığı ânı hatırlamakta zorlanıyordur, yıllar geçmiştir ve o anda ne yaptığını ya da yapmadığını, neden öyle davrandığını bilememektedir. Öbür öykü kişilerinden farklı olarak bir danışmandan bile yardım alır. Danışmanın telkinleri kendisinin de yıllardır aklına gelen şeylerdir. “Mesele mutlu olmaya çalışmaktır,” der danışman. “Ne olursa olsun. Sadece mutlu olmaya çalış. Bunu yapabilirsin. (…) Bunun koşullarla hiç ilgisi yok. Her şeyi olduğu gibi kabullen, o zaman trajedi ortadan kalkar. Ya da hafifler ve sen dünyayla barışarak yoluna gidersin.” Yapılacak en doğru şey[in] bu” olduğunu anlatıcı da biliyordur, ama ne yaparsa yapsın, kendisine ne söylerse söylesin, geçmişteki o an zihninde olanca bulanıklığıyla sürmektedir. Hatırlamak ve unutmak, ikisi de irademizle yapacağımız ya da sakınacağımız şeyler değil. Ne kadar çabalasak da unutmak istediğimizi unutamaz, hatırlamak istediğimizi tam anlamıyla hatırlayamayız. Bu gerilimi de kabullenmeye çağırır Alice Munro’nun öyküleri. Hayatın unutamadıklarımız ve hatırlayamadıklarımızla bir bütün olduğunu, bu bütünün içerdiği boşluklar, deliklerle var olduğunu hatırlatır.

Munro’nun öykü kahramanları çoğunlukla kadınlardır. Yukarıda değindiğim “Gurur”un anlatıcısı nadir erkek öykü anlatıcılarından biridir, üstelik o öykünün odağında anlatıcının yanı sıra bir de kadın bulunur. Kadınların hayatlarından kesitler, manzaralar sunar Munro. Kanada’nın taşrasında ya da kırsal kesimlerinde geçen yüzyılın ortalarında gençliklerini yaşamış kadınlar olduğu söylenebilir çoğunun. Büyük savaşın, ekonomik zorlukların yanı sıra kadınlar için ayrıca kısıtlı olan yaşam alanlarında kendileri için bir şeyler yapma çabaları anlatılır. Hayatlarındaki eksiklikler, yaralar, maruz kaldıkları acımasızlıklar, sıkışmışlıklar, boşluklar, başlanamamış ya da sürdürülememiş yakınlıklar… Buruk bir duygudur Munro’nun öykülerden yayılan, ama o burukluğun yanında, Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik’te yer alan “Yüzer Köprü”nün sonunda Jinny’nin hissettiklerine benzer bir duygu da eksik değildir:

“Hissettiği şey ağırlığı olmayan bir şefkatti, neredeyse bir kahkaha. Tanınan mühlette bütün yaralarıyla boşluklarının hakkından gelen sevecen bir gülüşün ıslığı.”

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Mart 2015 tarihli 7. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Tuhaf Zamanlarda Laf Kıymeti Olmayanlar

2103 AKSIGIBIconv.inddPınar Öğünç’ün Aksi Gibi‘si hakkında

“İçten içe olan her şeyden korkuyorum. İçten içe gerinen fay hatlarından, sessizce köpürmeyi bekleyen yanardağlardan, gizli yerlerinden çatlayan duvarlardan, belli etmeden çürüyen asırlık kavaklardan, aslında ne zamandır bitmekte olan ilişkilerden ve bunların hiçbirini zamanında göremiyor olmaktan korkuyorum.”

“Evde Yokum” başlıklı öyküde anlatıcının korkularından söz ettiği bu satırlarda Pınar Öğünç’ün öykü anlayışına dair bir şeylerin de saklı olduğu söylenebilir, ama bunun nedeni öykülerde “içten içe olan” ve göremediğimiz bir şeylerin üstlerindeki türlü çeşit örtünün sıyrılıp görünür kılınması değil. Gerçi bir anlamda, görünür kılıyor ama derinde olanın üzerindeki örtüyü sıyırdığı pek söylenemez Öğünç’ün; belki sadece örtüye çekidüzen vererek, “burada bir örtü var” demeye getiriyor. Sadece bu kadar değil ama ötesi de var: Pınar Öğünç, öykünün salt okumakta olduğumuz metinden ibaret olmadığını hissettiren öykücülerden – öykülerin, bize anlatılmamış olsa da, anlatılanlar sayesinde haklarında bir şeyler sezdiğimiz öncesi ve sonrası da var. İşte, çok zaman oralarda, öykünün yazılmamış öncesinde ya da sonrasında, “içten içe olan şey”i görmek, alttan alta kaynayanın, titreşenin, köpürenin ne olabileceğini öğrenmek mümkün.

Anlatıcı Hisleri

“Evde Yokum”un ilk cümlesi mesela: “Fark ettim ki uzun zaman olmuş kapıyı anahtarla açmayalı. Hep kapı açılan olmuşum bir süredir.” Öykünün devamında girişteki bu iki cümleyle ima ettiklerine tekrar dönmez anlatıcı, evde olmadığımız saatlerde evin ne durumda olduğundan, bir evin boş ya da eşya yerleşmiş hali arasındaki farklardan, eşyanın durduğu yere insanın zamanla alışmasından ve alışamamasından söz eder. Evin içinde dolaşırken aklından geçenleri şöyle özetler bir yerde: “O gün karanlıkta odaları dolaşırken aklımdan bunlar geçiyordu. Nelere alıştığımı bilmek istiyordum. Neyi görmemeye başladığımı, neyin aslında bana uymadığını, nereden çürümeye başladığımı…” Onu böyle bir muhasebeye itenin ne olduğu hakkında da hemen hemen hiçbir şey söylenmez; her zamankinden farklı bir saatte evde olmak gibidir bunun nedeni – görünürdeki yanıt budur, ama ya gerçek yanıt, içten içe olanlar? Bunun yanıtı öykünün öncesindedir. Kendisine kapı açılan değil, boş eve kapı açarak giren biridir artık öykünün anlatıcısı. Böyle başlamıştı öykü. Nedenleri, nasılları bizim için öykü boyunca meçhul kalsa da, öykü boyunca anlatıcının yaşadığı dönüşümün etkisini, sonucunu derinden hissederiz. “Kapı açılan” olmaktan çıkmanın ya da buna benzer dönüşümlerin insanın iç dünyasında neleri altüst ettiğinin (ya da yerine oturttuğunun), “içten içe olanlar[ın]” görünürlük değilse de sezilirlik kazanmaya başlamasıyla odağın kayıp perspektifin nasıl değiştiğinin anlatıldığı öyküler yazmayı seviyor Pınar Öğünç. Bu tarzdaki öykülerde olayların geçtiği anda anlatıcının neler hissedip düşündüğünün yanı sıra anlatı zamanının öncesini, o âna kadar birikenleri, biriktikçe köpürmeye başlayanları da sezmek mümkün oluyor.

Çinlilerin Bedduasına “Level” Atlatmak

Pınar Öğünç’ün öykülerinde sıradan hayatlardan öylesine seçilmiş gibi duran kesitler aktardığı söylenebilir, ama bu saptamaya bir ek yapmak lazım: Sıradan hayatları, içerdiği sıra dışı, aklın almakta zorlanacağı, akılla tartıldığında saçma denilebilecek yanlarıyla birlikte anlatıyor Öğünç. Birbirine taban tabana karşıt iki durumdan, ‘sıradan’la ‘sıra dışı’ndan söz ettiğimin farkındayım. Öğünç’ün öyküleri böylesi karşıtlık hallerine ışık tutuyor. Her şeyin hem kendisi hem karşıtı olabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir şeyleri tanımlamanın, adlandırmanın, sonrasını öngörmenin giderek zorlaştığı bir zaman diliminde yaşadığımızı hatırlatıyor Öğünç’ün öyküleri. Şu meşhur Çin bedduasındaki gibi, “tuhaf zamanlarda” yaşıyoruz, ama şunun da altını çiziyor Pınar Öğünç. Çinlilerin bedduasına “level” atlatmış durumdayız. Sanki birileri, “Tuhaf zamanlarda yaşayasın ve buna alışasın!” demiş gibi halimiz. Böyle bir bedduanın gündelik hayatlarımızı ne hale getirdiğine dair örnekler var Öğünç’ün öykülerinde. Bir şeyler karşıtlarına dönüşmüş durumda – kendileri olmaktan çıkmadan üstelik. İki gülüş mesela, hem farklı hem de anlamadığımız halde bir şeyleri benzer gibidir. Ya da bir “dolmuşun ön tarafı aslında hiçbir yerine benzememesine rağmen bir evi çağrıştırıyordu[r.]” Parkta spor yapan kadınlar misafirlikte gibidirler, ama “ev sahibi yoktu[r], hepsi ev sahibi[dir], hepsi misafirdi[r.]” Bir genç kadının söz ettiği erkekten delicesine nefret mi ettiği, yoksa aşkından mı geberdiği anlaşılamamaktadır. Bunlar öykü anlatıcılarının tespitleri, benzetmeleri, mecazları, ama sadece bunlar değil, öykülerde bahsi geçen olaylar, durumlar da az saçma değil – üstelik bunlara gündelik hayatlarımızda da sıkça tanık olmaktayız. Yoksul, kredi kartının ancak asgarisini yatırabilen bir satış görevlisinin çalıştığı mağazada satılan ürünleri alamayacağını sezdiği birini hor görmesi; doğada yaşaması gerekirken evlere kapatılan hayvanları gezdirmeleri için birilerine ücret ödenmesi; yıkılan binaların molozlarıyla deniz karaya dönüştürülürken o binaların tıraşlanmış tepelerden getirilenlerle inşa edilmesi; stresten uzak durmalıyım düşüncesinin insanda stres yaratması…

Alışkanlığın Perdesi

Saçmanın yoğunluğu giderek hayatın, var oluşun anlamsızlığına, bunalıma götürebilir insanı. Ne var ki zamanımızın saçmalıkları bu kertede bunaltıcı değil. Belki de dikkat etmediğimizden, Pınar Öğünç dirseğiyle dürtüp kaş göz oynatarak göstermese farkına bile varmayacağımızdan. Ya da yaygınlaştıkça yaygınlaşıp sıradanlaşmış, bir anlamda saçmalığını yitirmiş olmasından. Sıradanlaştıkça alışmış durumdayız bunlara, alışkanlığın perdesi var gözlerimizde, saçma olan normalleşiyor. “Evde Yokum”un anlatıcısının taşınma ertesinde insanın yeni mekânına alışmasından söz ederken vurguladığı gibi: “İki ay geçtikten sonra başka bir perde çekiliyor insanın gözüne. Her şeyin yeri durduğu yerde normalleşiyor. Görmemeye başlıyorsunuz. Alışıyorsunuz. Hayat gibi.” Gündelik hayatta “laf kıymeti” olmayan ayrıntılarla örüyor Pınar Öğünç öykülerinin kozasını. “Düşünürken omuzlarının bir güvercin gibi düşebildiğini, yanaklarının içini ısırabilmek için dudaklarını uzattıklarını hiç kimse onlara söylememiştir. Laf kıymeti yoktur bunların.” Laf kıymeti yoksa da, hikâye kıymeti vardır. Ayrıntılara sadece laf (hikâye) kıymeti biçmiyor Öğünç, o ayrıntıların bir araya geldiğinde içten içe fokurdayan nelerin resmini verebileceğine dikkat kesilmemizi öneriyor. İçten içe olanları sezmek kolay değil, kabul, ama gözümüzün önünde kopan irili ufaklı, kişisel ya da toplumsal kıyametleri de mi görmeyelim? Ayrıntılarda saklı hikâyeleriyle içteki ve dıştaki kıyametlerin birbirleriyle olan bağını, gevşek, uçucu, koptu kopacak… Her şeyi bilmemiz, anlamamız gerekmiyor, yaşayıp gidiyoruz, demek de mümkün; ama cehaletimiz alışkanlıklarımızın, konforumuzun, meraksızlığımızın, kayıtsızlığımızın, kof kibrimizin, bencilliğimizin bir sonucu. Saçmalıklar normalleşmiyor, biz bakar körlüğümüzle parçası oluyoruz onun. Aksi Gibi ayna tutuyor yüzümüze, görmezden gelemiyoruz. (Cumhuriyet Kitap‘ın 05 Mart 2015 tarihli 1307. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yüzleşme ve Haysiyet İmtihanı

2084 UKDE.inddAkif Kurtuluş’un Ukde romanı hakkında

Rastlantılar edebiyat eserlerinde peş peşe geldiğinde, “Bu kadar da olmaz canım,” dedirtir genellikle; gündelik hayatta karşılaştığımızda da şaşırırız, ama mevzubahis olan edebiyat eseriyse şaşkınlıktan çok olumsuz yargılarda bulunmaya eğilimliyizdir. Yazarın eserini kurgularken zorlandığı için rastlantılardan yararlandığını düşünürüz. Akif Kurtuluş ise romanlarında rastlantılara yer vermekten çekinmeyen yazarlardan. Önceki romanı Mihman’da olduğu gibi, yeni romanı Ukde’de de rastlantıların art arda gelmesini bir zaaf olarak görmemiş, gönül rahatlığıyla kurguyu rastlantılar üzerinden ilerletmiş. Hatta, bunun altını çizmek istercesine, roman kahramanları da bunların çokluğuna dikkat çekip sayıyor, şaşkınlıklarını ifade ediyorlar.

Ukde’deki rastlantılara başka bir anlam vermek mümkün; sanırım Akif Kurtuluş’un bundan çekinmemesi de böylesi bir anlamı vurgulamak istemesinden. Bazı rastlantılar kaçınılmazdır, rastlantı gibi görünüyor olmasına rağmen belki de zorunluluktur. Hikâyelerimizdeki benzerlikler ya da bir benzerimizin karşımıza çıkması ihtimalinin yüksekliğidir bunun nedeni. Yüzleşme gibi hikâyelerimizin hayli benzeştiği bir konuyu sorun edinen Ukde’de de, peş peşe gelen rastlantılar bu nedenle belki de kaçınılmazdır. Bu toprakların tarihinde bireysel ve toplumsal olarak yüzleşmemiz gereken, ama bundan çok zaman kaçındığımız o kadar çok şey var ki… Üstelik bazı konularda yüzleşmemiz gereken mesele de ortak. Aynı ortak tarih bizi benzer noktalara çekiyor. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan geçen yüz yılın ardından 1915’te Osmanlı Ermenilerinin başına ne geldiği sorusu, başka noktalarda birbirinden çok ayrı fikirleri, hayat tarzları, ideolojileri olan insanları aynı yerde, yüzleşme zorunluluğunda (ya da yüzleşmeyip aynı sığ gerekçelerin arkasına saklanmakta) buluşturuyor bugün.

Elbette kolay değil bir soykırımla yüzleşmek. Yüz binlerce insanı hunharca öldürüp katledenlerin soyundan gelmek, edinilmiş servetlerin, rahat ve huzurla geçirilmiş senelerin başkalarının kanı pahası olduğu gerçeğini fark etmek hiç kolay değil. Bunu yapacak cesaretimiz olmadığında elimizin altında hazır bekleyen, kerelerce ısıtılarak önümüze konmuş mazeretleri kolayca benimsememiz de şaşırtıcı değil. Öyle ki ırkçılıkla ve milliyetçilikle hiç alakası olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyen pek çok insan söz 1915’te Ermenilerin başına neler geldiği sorusuna dayandığında milliyetçilerin söylemlerinden çok da farkı olmayan cümleler kurmaktan çekinmiyorlar.

Ukde’nin kahramanlarından Nuri ise, rastlantı eseri tanıştığı, daha on yaşındayken Kütahya’dan Suriye çöllerine sürülmüş Benjamin’le sohbeti ilerledikçe 1915’te yaşananlarla ve bundan yıllar boyu habersiz kalmış olmasıyla kendince yüzleşme cesareti gösterebilmiş biridir. Bunu Ermeni sorununun bugünkü gibi iyi kötü gündeme geldiği bir zamanda değil, bu konunun mutlak bir tabu olduğu kırk-elli yıl önce yaşamıştır üstelik. Yaşadığı yüzleşmeyi ifade edebileceği kimse de yoktur. Gerek onu yüzleşmeye iten utanç ve suçluluk duygusunu, gerekse bunun neticesinde verdiği kararı, ağabey diyecek kadar kendisine yakın hissettiği Benjamin’e bile anlatamamıştır, daha doğrusu anlatmak istememiştir. Yaşananların ve sayısız insanın başlarına gelenin yanında, verdiği kararın bir kefaret olmadığını, olamayacağını idrak etmiştir. Kararının nedenini kendine saklamak dışında bir seçeneği olmadığını düşünmüş, defterine şunları yazmıştır:

“Böyle bir zulüm karşısındaki vaziyetimi, ödeyeceğim kefaretle temize çıkarabileceğimi düşünmek, ya da birilerinin böyle bir zannı altında kalmak, hem kendime yapacağım, hem de karşılaşacağım en büyük kötülüktür.”

Yüzleşmenin ardından aldığı karar, bir başka seçimi, bunu kendine saklaması zorunluluğunu dayatmıştır Nuri’ye. Beri yandan, bütün bunları bir deftere yazmaktan kaçınmamıştır. Bu defterin ileride kendisini tanımayan birilerinin eline geçeceğini umduğunu düşünebiliriz. Amacı derdini dökmek değildir sadece, kendisini tanımayan birilerine bir vasiyet bırakmak istemiştir belki de. Bu topraklarda böyle büyük bir utancı duyan, bu konuda yapacak pek bir şeyi olmayan biri kendince bu zulme neden olanlarla, bu zulümden nemalanlarla bağını kesmeye çalışmıştır; bu da bilinsin, demiştir.

Yüzleşmenin Sirayet Edebilirliği

url8Ukde, sadece Nuri’nin defterinden ibaret değil. Defter Nuri’nin ölümünün ardından onun hiç ummadığı biçimde eşi emekli hâkim Cavidan’ın eline geçer. Romanın ilk bölümü, defterden sayfalar ve Cavidan’ın defteri okuduğu sıralarda hissedip düşündükleri ve o sıralarda yapıp ettiklerinden oluşuyor. Benjamin’le tanıştıktan sonra hissedip düşündüklerini karısına bile anlatmamıştır Nuri. Bunu Cavidan’ı kendisine yakın bulmaması olarak değerlendirmek doğru olmaz; bu çekiniklik yüzleşmenin doğasından kaynaklanmıştır. Sonuçta, “Tamam yüzleştim, bedelini de kendimce ödedim,” diyerek belirli bir anda olup bitecek bir şey değildir yüzleşme. Nuri için de yıllar boyu sürmüştür, deftere yazmak da yetmemiştir belli ki. Cavidan’ın hatırladıklarından Nuri’nin bu konuyu kafasında tartmayı sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Defteri okumaya başladığında yaşadığı panik duygusundan kurtuldukça, Cavidan da bunu fark eder. “Yazdıklarını itirafları gibi okuyordum galiba,” diye geçirir içinden, “Kendini kusurlu ve suçlu bulup bulmama arasında gidip gelen birisinden kimsenin beklemediği, sadece kendisinin bileceği itiraflar gibi.”

Bu noktada, Akif Kurtuluş’un Cavidan karakterini oluştururken onu neden emekli bir hâkim olarak seçtiği de berraklık kazanıyor. Suçluluk ve yüzleşme ihtiyacı, bir suç söz konusu olduğunda ortaya çıkar – bunun illa ceza hukuku anlamında bir suç tipine karşılık gelmesi gerekmez, ahlak kaidelerine ya da kişisel ilişkilerin kendine has kurallarına riayet edilmemiş olabilir. Kurtuluş, konunun bu yönünü tartışılabilmek için hukuk pratiğinden gelen bir karakterin aydınlatıcı olabileceğini düşünmüş olsa gerek. Nitekim, romanda birkaç yerde Cavidan’ın mesleki deneyimleri (mesleki deformasyonları da denebilir) önem kazanıyor. Nuri’nin kimsenin bilmediği bir şeyi itiraf etmesi, saf hukuk gözüyle ya da hukuk pratiğiyle anlamlandırılabilecek bir hal değildir. Cavidan’ın Nuri’nin itirafları karşısında hissettiği şaşkınlık, bize hukuki bakışın yetersizliğini de duyurur. Bu noktada, Ermeni soykırımı gibi insani, toplumsal, ekonomik, kültürel açılardan devasa bir felakete neden olmuş bir olguyu tek bir noktadan, tek bir nazariyenin kural ve kaideleriyle anlamanın ve çözümlemenin yetersizliğini de fark ederiz. Bu yetersizlik bize çözümü de duyurur aslında. Çözüm yüzleşmededir, ya da oradan başlayacaktır; gerçek bir yüzleşme yaşanmadan, meseleyi tarihçilere ya da hukukçulara bırakarak ötelemek ya da şeklen meseleyi sonsuza dek halledeceği umulan bir şeyler yapmak açılan yaraları kapatmayacaktır.

Nuri’nin yüzleşme hikâyesi bir başka noktayı daha açığa çıkarıyor. Yüzleşme bir anda olup bitmediği gibi, bir af talebi de değildir. Nuri, bunu bildiği için ne Benjamin’e ne de Cavidan’a açabilmiştir hissettiklerini. Bunların affedilme arzusu olarak anlaşılmasından çekinmiştir. Ukde’de bu af meselesiyle başka bir bağlamda daha karşılaşırız. Nuri’nin annesi büyük bir acıyla geçirmiştir ömrünü, ilk bakışta çektiği acılarda suçun, sorumluluğun Nuri’nin babasında olduğunu düşünmek mümkündür. Ne var ki babasının ölümünün ardından annesinden onu affetmesini istediğini Benjamin’e anlatırken, annesinde affetme kudreti olmadığını fark etmiştir Nuri. “Suç, kusur, kabahat…” diye düşünür, “Ne dersek diyelim. Ceza verecek olan, müeyyide koyabilecek olan affedebilir ancak. Anamda bu da yoktu.” Af mevzuu Benjamin için de çözümsüz kalmış bir meseledir. Şunları söyler Nuri’ye: “Anan da benim gibiydi. Ananın da benim gibi, ceza verme salahiyeti yoktu. Suçsuz birini affetmeye çalışmak var ya, (…) çok mühim meseledir benim için de.” Bu sözlerine birkaç gün sonra da şunları ekler Benjamin: “Suçu bildiğin yerde suçlu ortada yoksa, suçluyu bulamazsan, ruhunda öyle bir yara açılır ki, kapansın istemezsin. (…) Birisi sorar belki, kim yaptı bunu sana? Cevap veremezsin, bilirsin vereceğin cevap bir işe yaramaz. Uykunda bile gözlerin açıktır, biri gelip yaranı sarar diye evham basar içini.”

Nuri, suç-ceza bahsindeki bu ince noktayı sezdiği için duyduğu suçlulukla ilgili olarak başkalarından af diliyormuş gibi görünmekten ve içinde açılan yaranın kapanmasından kaçınmıştır. Aftan önce ceza verme yetkisini aramıştır, denebilir. Ortada ceza verebilecek birileri yokken onun aldığı karar bir ceza mıdır peki? Cezalandırılan bunun farkına varmasa da öyledir, en azından Nuri ceza verme yetkisini kendi eline almıştır, üstelik bir anlamda kendisini de cezalandırarak.

Diyalogların Arasından Görünenler

Ukde’de anlatılan sadece Nuri’nin hikâyesi değil, romanın sonraki bölümlerinde başka yüzleşme/yüzleşememe hikâyeleri çıkıyor karşımıza. Cavidan’ın arkadaşı Hamiyet’e itirafı mesela, Nuri’nin defterini okumasının ardından mümkün oluyor. Önündeki örnek nedeniyle bu konuya odaklanmasa, yüzleşmenin, suçun, itirafın, ceza verebilirliğin ne olduğunu, hangi koşullarda mümkün olabildiğini sorgulamasa, muhtemelen, bu gerçekleşmeyecektir. Benzer biçimde, Nuri’nin yaşadığı yüzleşemeden bihaber olsa, rastlantı eseri karşılaştığı Gurbet’in hikâyesinde de benzer bir yüzleşme/yüzleşememe bahsi olduğunu fark edemeyecek ve ona yardımcı olamayacaktır. Yüzleşmenin olumlu bir etkisi de bu olmalı; sirayet edebilmesi, başkalarının gösterdiği cesaretin önümüze, içimize ışık tutması.

Ukde, yüzleşme sorunsalı çevresinde dolaşan, yüzleşmenin nedenlerinin, sonuçlarının, bedellerinin tartışıldığı, iç içe geçen birkaç olay örgüsünden oluşuyor. Mesele, Ermeni soykırımı üzerinden tartışılmakla birlikte, roman yüzleşmenin gündelik hayat ve kişisel ilişkilerimizdeki veçhelerini de gözler önüne seriyor. Roman kişilerinin (Nuri ile Benjamin, Cavidan ile Hamiyet ve Cavidan ile Gurbet) karşılıklı konuşmalardaki tuhaf, anlamın yiter gibi olduğu, tarafların kendileri hakkında mı, yoksa karşılarındaki hakkında mı konuştuğunun belirsizleşerek dolaşık bir hal aldığı, roman kişisinin içinden geçirdiklerinin ne kadarını karşısındaki aktardığının saklandığı anlar, yüzleşme meselesinin bir başka yanını akla getiriyor. Diyalog. Yüzleşmeden söz edildiğinde sıklıkla diyalogdan dem vurulur, kuşkusuz gereklidir, olmazsa olmaz önemdedir, ama diyalogu önceleyen bir başka olgu var – konuşan kişinin ne için konuştuğu, ikna mı, itiraf mı, bir şeyler anlatırken başka şeylerin üzerini örtmek mi? Keza diyalog sandığımız şey, aslında bir iç konuşma, iç hesaplaşma olamaz mı? Ukde’deki diyaloglar bunun çok basit örnekleri sayılabilir, ama bu konuşmalardaki kırılma ve sözlerin birbirine dolanma anları, aynı zamanda yüzleşme bahsinin hiç kolay olmadığının, yüzleşirken ne çok zorlanacağımızın birer göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Utanmasının Bilmek

childrenCavidan hukukçuluğundan gelen bir alışkanlıkla (Nuri’nin defterine yazdıklarının da etkisiyle) meseleyi suç-ceza ve itiraf-suçluluk eksenlerinde tartarken, Gurbet ise başka bir noktaya dikkat çeker: Utanca. İnsanı yüzleşmeye götürenin sadece suçluluk, sorumluluk duygusu olmadığını, utancın etkisini vurgular. Bu noktada hukukun bu gibi olaylarda yetersiz kaldığı bir husus daha berraklık kazanıyor. Hukuk, geçmişte işlenmiş bir suçu cezalandırarak, ileride işlenecek suçların da önleneceğini varsayar. Çok zaman böyledir, bu nedenle en küçük kabahatten insanlığa karşı işlenen suçlara kadar bütün suçların cezai yaptırımlara tabi olması caydırıcılık konusunda önemlidir.

Peki, dış bir güç (hukuk ya da siyasi otorite) ortada cezayı gerektiren bir suç olduğunu görmezden geliyorsa, gerçek suçlular ortada yoksa artık, adalet bu kertede gecikmişse ne olacaktır? İşlediği ya da dolaylı da olsa sorumluluğu olduğunu düşündüğü suçlar nedeniyle başkaları onu suçlamadığı halde suçluluk, sorumluluk duyanlar için kendilerinin dışındakilerin vereceği cezanın da bir etkisi olmayacaktır zaten. Ceza çekmenin, yapılanların bedelinin ödenmesi olarak algılanıp sahte bir rahatlık duygusuna neden olabileceğini sezen Nuri gibiler için böylesi bir rahatlığa sığınmaktansa süreğen bir rahatsızlık (“açılan yaranın kapanmaması”) yeğlenecektir. Bu durumda yüzleşmenin kendisi suçun ya da suçtaki sorumluluğun idrakine varmanın yanı sıra, cezai yaptırımla karşılaşmak anlamına da gelebilecektir. Bu tutumun sağaltıcı olmadığı düşünülebilir, oysa Gurbet’in Cavidan’a söylediği şu cümlede vurguladığı açıdan bakıldığında, yüzleşme artık hiçbir zaman tecelli edemeyecek adaletin bir biçimde tecelli ettiği ya da edebileceği yanılsaması olmaktan çıkıp geleceğe dönük bir taahhüt halini alabilir.

“Utançla yaşamasını bilmek, utandığın şeyleri hayatının dışına atmak için verdiğin sözle yaşamak, o söze sahip çıkmaktır.”

Bu Sesi Nasıl Duymadık?

Edebiyat eserleri toplumsal meselelere reçete sunmazlar, aksine reçetelerin kifayetsiz kalabileceğine dikkat çeker, olası krizleri hissettirirler. Bugün siyasal-toplumsal açıdan baktığımızda Ermeni soykırımıyla yüzleşmemizin yakın bir ihtimal olmadığı çok açık. Geçenlerde yayınlanan bu konuyla ilgili anketlerin sonuçları yüzleşme için kat edilmesi gereken yolun hiç de az olmadığını ortaya koyuyordu. Yine de anket sonuçlarındaki oranların on yıl öncesinde tahayyül bile edemeyeceğimiz yükseklikte olduğu ortada ve bu oranın her geçen gün artacağını umabiliriz. Tarihin üzeri örtülen, unutturulmaya çalışılan karanlık sayfaları aralanıyor. Bu konudaki olumlu gelişmeler, kuşkusuz, bu uğurda verilen mücadelelerin ve toplumsal hareketlerin bir sonucu, ama anlatılmaya başlanan tekil hikâyelerin etkisini de yabana atmamak gerek. Nitekim Nuri de, defterin sonlarına doğru 1915’te neler olduğu sorusunun yanıtını kitaplar okuyarak bulma isteğinin yersizliğini fark ettiğinde bu noktaya değinir:

“Hangi ilmî eser, hangi tarihî araştırma Benjamin Ağabey’in anlattıklarından daha sahici olabilirdi?” diye sorar. “Anası babası ölüme, kendisi on yaşında hayata terk edilmiş birisinin sadece cümleleri değil, susuşları, duraklamaları bile yeteri kadar manalı ve ikna ediciydi. (…) Bırak Benjamin Ağabey’in hikâyesine vâkıf olmayı, hayatından haberdar olmak bile, insanı getirip haysiyet imtihanının önüne koyar. Kaçışı olmayan, ikmal şansı olmayan bir imtihanın… Ben bu sesi duydum bir kere! Gözlerinin içine baktım.”

Bu sesi duyduktan sonra “bir daha aynı Nuri olamayacağı[n]ı” idrak etmenin kendisi için “bir haysiyet meselesi oldu[ğunu]” yazar. Ukde, yüzleşme meselesini farklı boyutlarıyla sorunsallaştıran bir roman. Etkileyici yanı okura Benjamin’in sesini duyurmasında değil, bu sesi epeydir duyuyoruz, bu sesi duymamak için kulak kabarttığımız ya da bu sesin duyulmaması için yükseltilen başka seslerin ne anlama geldiğini düşünmeye sevk etmesinde. Daha da önemlisi, bu sesleri biz nasıl oldu da yüz yıl boyunca duymadık ve bu suçun hayatlarımızda neleri değiştirmiş olduğu hakkında düşünemedik gibi soruların yarattığı ukdeyle yüzleşmemize neden olmasında.

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Şubat 2015 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Uçurumun Kenarında Yürüyen Beyaz Yakalılar

aranmayan_croppedSelçuk Orhan’ın Aranmayan Özellikler isimli romanı hakkında

Richard Sennett, Karakter Aşınması (Ayrıntı Yayınları, çev: Barış Yıldırım, 2002) ve Yeni Kapitalizmin Kültürü (Ayrıntı Yayınları, çev: Aylin Onacak, 2009) kitaplarında kapitalizmin geldiği aşamanın toplumsal sonuçlarına odaklanır. Özellikle yeni kapitalizm çağında çalışma hayatının insanlarda ne gibi duygular, davranış biçimleri ve alışkanlıklar yarattığına ve bunların insanların benliklerinde nasıl tahribata yol açıp karakterlerinde neleri aşındırdığını tartışır. Sennett’e göre, “Toplumun en altındakilerin serbestçe yararlanabileceği yegâne kaynak zamandır.” Yeni kapitalizm öncesi dönemde, belirli ölçüde iş ve sendikal güvencesi olan çalışanların “zamanı biriktirme” şansı iyi-kötü varken, günümüzün kısa vadeye dayalı kapitalizminde bu artık mümkün değildir. Bugün her ne kadar yeni kapitalizmin ayırt edici özelliği olarak küresel piyasalar ve yeni teknolojiler vurgulanıyor olsa da, Sennett, yaşanan değişimin bir başka boyutuna dikkat çeker. “Zamanı, özellikle de çalışma zamanını organize etmenin yeni biçimleri” bireysel ve toplumsal hayatlarda büyük altüst oluşlara neden olmaktadır. Yeni kapitalizmin baş tacı ettiği “uzun vade yok” sloganı kişisel hayatlara ve aile ilişkilerine aktarıldığında, sürdürülebilir bir benlik duygusunun ve insanlar arasındaki bağlılıkların ortadan kalkması kaçınılmazdır.

Zamanı biriktirmeyi, Sennett, kişisel bir anlatı edinmek olarak tarif eder. Kısa vadeye dayalı kapitalizm böyle bir anlatı kurma imkânını ortadan kaldırmıştır. Aile ve iş yaşamı arasındaki çatışmanın yarattığı bölünmüşlük, “kısa epizotlardan ve fragmanlardan” oluşan bir toplumda bir kimlik anlatısı ve yaşamöyküsü gelişmesine izin vermemektedir. Zaman çerçevelerinin kısa oluşu, insanları “anlatının ilerlediği” duygusundan mahrum bırakmaktadır; Yeni Kapitalizmin Kültürü’nde bunu şöyle ifade ediyor Sennett: “Anlatının ilerlemesi, en basit haliyle, hadiselerin zaman içinde birleşmesi, deneyimin birikmesidir.” Oysa günümüzün çalışma hayatında deneyimin çok önemi kalmamıştır, işverenler esnek çalışmaya daha yatkın olan gençlerle çalışmayı, deneyimli ve deneyimlerinden yola çıkarak verilen talimatları eleştirmekten geri durmayan yaşı ilerlemiş kişilerle çalışmaya yeğlemektedirler. Bunun bir sonucunun da geçmişte, otomasyonun gelişmesi karşısında yaşanan “işe yaramazlık duygusunun,” bugün esnek yapılarda olağan hale geldiğini vurguluyor Sennett. Hatta, “deneyim arttıkça değerin düştüğü formülünün derin bir gerçekliği” olduğunu belirtiyor.

Bunların yanı sıra, kısa vadeye dayalı kapitalizm ve esnek çalışma çalışanlarda tuhaf yeni alışkanlıklara neden olur. Sürekli olarak risk almak zorunluluk haline geldiğinde, toplumsal hayat risk alabilme kapasitesi yüksek olanların başarılı olacakları bir şey olarak algılanmaya başlar. Ne var ki sürekli risk altında yaşamak güvenlik duygusunu erozyona uğratır ve depresif bir süreç halini alır. Bu koşullar altında insanların iç bütünlükleri de büyük ölçüde zedelenir. “Yeni kapitalizmin esnek ve kısa vadeli zaman anlayışı[nın], kişinin işinden anlamlı bir anlatı ve dolayısıyla kariyer oluşturmasını engell[ediğinin]” altını çizen Sennett, bunun kaçınılmaz sonucu olarak, “işe yaramazlık” ve “boşuna yaşadığımız” hissinin süregenleşeceğini belirtir.

Çalışma hayatını eksen alarak yaptığı bu analizlerinde, Sennett, çalışma imkânı bulamayanların haline de tercüman olur. Refah devletinde “yardıma muhtaç” olarak algılanan bireyler, yeni kapitalizmde açıkça “sosyal parazitler” olarak görülmeye başlamıştır. Gençler yaşlıları, çalışanlar çalışma imkânı bulamayanları, yerliler yabancı işçileri ve mültecileri, sağlıklı insanlar sağlıkları çalışmaya elvermeyenleri, risk alanlar almayanları, almamayı tercih edenleri kendi ödedikleri vergi ve sigorta primleriyle yaşamayı sürdüren parazitler olarak algılarlar.

Kuşkusuz yeni kapitalizmin ideolojik aygıtları, bu değişimlerin sonucunda çalışma hayatındaki bürokratizmin geriletilmesini ve hiyerarşik piramitlerin yerini network’lerin almasını bir özgürlük vaadi olarak sunmaktalar. Sennett ise bu gelişmelerin başta elektronik gözetleme olmak üzere yeni bir iktidar yapısı yarattığını, “modern organizasyonlarda zirvenin hâkimiyeti[nin] hem güçlü hem de amorf” olduğunu belirtir.

Edebiyatta Çalışma Zamanı

Edebiyat eserlerinde çalışma zamanlarında neler yaşandığı nadiren rastladığımız bir şeydir. Genellikle orta sınıftan kahramanların hayatlarını konu edinen roman ve öykülerde bu kişilerin hayatlarını nasıl kazanıp iş zamanlarında neler yaşadıklarına, burada başlarına gelenlerin onların kişisel hayatlarını, iç dünyalarını nasıl etkilediğine çok zaman değinilmez. Olayların bir iş yeri çerçevesinde geçtiği bile nadirdir. Oysa çalışan birinin verimli yaşlarındayken hayatının üçte birinin çalışmakla geçtiğini düşünürsek, onun kişisel anlatısının önemli bir parçasının es geçildiği söylenebilir. Kuşkusuz, edebiyatçının eserinde –başka şeyler gibi– maddi üretim süreçlerini yansıtması, anlatması bir zorunluluk değildir; dolayısıyla sözünü ettiğim eksiklik bir eserin edebi yanını zedelemez. Bununla birlikte, çalışma zamanının gözden kaçması ya da önemsenmemesinin de bir anlamı olmalı.

Sanırım, o denli bölünmüş halde yaşıyor ve bütünlük kavramının hayatlarımızdan bir daha dönmemek üzere çıktığını düşünüyor olmalıyız ki çalışırken geçen zamanla bunun dışındaki zamanı birbirinden büsbütün ayrıymış gibi düşünmek bize doğal geliyor. Ya da çalışırken yaşadıklarımızı düşünmeye değmez buluyoruz – nasılsa bu zamanı işverenimize sattık, bizim için bir önemi yok, diyoruz.

Belki de edebi bulmuyoruz bize birbirinin aynı gibi gelen iş saatlerimizi anlatmayı, otomatiğe bağlanmış hissediyoruz. Özellikle beyaz yakalı, orta sınıftan kahramanlar söz konusu olduğunda, üretimlerine değil tüketimlerine odaklanmayı yeğliyoruz. Bu gibi kahramanların ne giydiğini, ne yediğini, nerelerde eğlendiğini, sıkıntılarını dağıtmak için neler yaptıklarını anlatmaya değer buluyoruz, ama bütün bunları yapabilmek için ihtiyaç duydukları parayı nasıl ve ne koşullarda kazandıkları ilgimizi çekmiyor. Evet, benliklerimiz ve zamanımız hayli bölünmüş durumda, ama bu bölünmüş parçalar arasında hâlâ bir ilişki mevcut. Benzer biçimde, orta sınıfın değer yargılarını eleştirmekten uzak durmadığımız halde, bu değer yargılarıyla insanların hayatlarını nasıl kazandıkları arasındaki –doğrusal ya da dolayımlı– bağı, belli ki pek önemsemiyoruz.

2014’te yayınlanan Selçuk Orhan’ın romanı Aranmayan Özellikler bu gibi bağların da görünürlük kazandığı, odağında kahramanın çalışma zamanının da seçildiği bir eser. Hatta, Selçuk Orhan neredeyse şirketin kendisini romanın eksenine almış, bile denebilir. Başka bir deyişle, Aranmayan Özellikler, kahramanlarının yanı sıra, bir şirket, hatta bir kapitalizm anlatısı.

Aranmayan Özellikler’in başkahramanı Faruk, romanın başında bir “arızası ya da zaafı”yla tanıtılır. Başkalarına güvenemiyordur. Ne kariyeri boyunca ne de özel yaşamında “bir insana tam olarak inanmamıştı[r.]” Bu durum, “benliğine yerleşmiş bir parazit, sinir sisteminde bir çatlak, ruhunun felçli kalmış bir yanı” olarak ifade edilir. Faruk’un emrinde çalıştığı Natali için de benzer bir saptama yapılır romanda. “Natali pek uyanık ya da akıllı bir patron değildi; sadece güvensizdi, bu da, hayata biraz şanslı bir noktadan başlamış bir insanın kariyerini geliştirmesinde yeterliydi.” Bu güvensizlik duygusu sadece bir koruma önlemi değildir. Faruk, kendi altında çalışanlara güvensizliğini hissettirerek üzerlerinde bir iktidar da kurar. “Güvensiz davranır, görüşlerini paylaşmaz, bilinçli olarak pek çok şeyi belirsiz bırakırdı. Bu öğrenilmiş bir stratejiden çok iş yaşamının dayattığı bir huydu; insanları yönetmenin belli bir ilkesi yoktu – üç aşağı beş yukarı Tanrı’yı taklit etmek gerekiyordu. Yöneticinin ağzından çıkacak cümle tahmin edilmemeliydi.” Faruk’un, belirsizliği bir strateji olarak kullanmakla birlikte, “hayatı bir belirsizlikler yumağı gibi gör[düğü]” de ifade edilir. Faruk’taki bu belirsizlikler yumağı algısını güçlendirense, pek çok benzerinde olduğu gibi, kendisini ekonomik olarak güvenlikli hissedecek durumda olmamasıdır. Natali’yle şöyle kıyaslanır: “Hemen hemen aynı yükseklikte bir yerdeydiler, ama Faruk uçurumun kenarında yürümek durumundaydı.”

Zamanımızın Bir Danışmanı

Faruk, olayların geçtiği Mobay Oil şirketinin bir çalışanı değildir, dışarıdan danışmanlık vermektedir. Bir süre öncesine kadar çalıştığı büyük bir denetim firmasındaki görevinden ayrılmış ve kendi işini kurmuştur. Bu danışmanlık bahsine Sennett, Karakter Aşınması’nda değinir. Esnekliğe ve akışkanlığa dayalı yeni kapitalizmde, gençlere “organizasyonların ‘içinde değil dışında’ çalışmaları[nın] tavsiye” edildiğini, “uzun süreli bir işe hapsolmak yerine danışmanlık yapmalarının öneri[ldiğini]” belirtir. İşletme dünyasının gurularından birinin şu sözünü aktarır Sennett: “Her tür bilginin daha kısa ömürlü olduğu bir ekonomide belirli bir kuruma sadık kalmak, hapsolmak demektir.” Öte yandan, bu şekilde çalışan danışmanların “ben bu işi yapıyorum, şundan sorumluyum” diyebileceği sabit bir görevleri de yoktur. “Bir danışman,” der Sennett, “ücretini ödeyenlerin keyfine ya da düşüncelerine göre bir oraya bir buraya koşturmak durumunda kalır.” Sennett, kitabında kariyerinin çeşitli merhalelerini anlattığı, danışmanlık yapan bir tanıdığının, “en derin kaygısı[nın], kendi çalışma hayatını, çocuklarına bir etik davranış örneği olarak sunamama[k]” olduğunu belirtir.

Faruk pek çok açıdan Sennett’in anlattıklarına uymaktadır, ama o görevindeki belirsizliği başı sıkıştığında bir kurtuluş olarak da ifade eder. “Ben muhasebeciyim,” der, işinin sadece faturalarla ilgili olduğunu, hesapları dengelemekle görevli olduğunu belirtir. Bu faturaların, bu hesaplarının birilerinin cebinden çıkıp başkalarının cebine giren paralara karşılık geldiğini bilmiyor değildir, ama bu şekilde ifade ettiğinde şirkete bağlılığın da tam olmadığını ima ederek karşılaştığı zorlukları aşmayı dener. Öte yandan, muhasebecilik içine işlemiştir. Boşandığı eşi ve çocuğuyla ilgili konuları düşünürken bile “aklı bir mizan tablosu gibi borçlarla alacakları karşılıklı olarak yığ[ar,]” atacağı adımları hesaplarken bu mizan tablosu hep gözlerinin önündedir.

Daha kariyerinin başlarındayken bir işten zevk almak duygusundan sıyrılması gerektiğini öğrenen Faruk, işler umduğu gibi gitmeyip Mobay Oil’le olan ilişkisi sarsıntıya uğradığında kendisini boşlukta bulur. Böyle bir zamanda şehirde başıboş dolaşmaya çıktığında, “herkes bir işin peşinde koşarken kendisini pinekliyor gibi hisse[der]. (…) Kariyerinin ilk yıllarında izinde olduğu zamanlarda da kapıldığı bu duygu, “çalışan insanların karşısında bir huzursuzluk, hayattan geri kalma telaşı”dır. Sennett’in önemle vurguladığı “işe yaramazlık duygusu”nun bir benzeridir bu. Faruk’un “otuz beşinden sonra” kapıldığı “bu saatten sonra kompleksi” de, Sennett’in belirttiği gibi, yeni kapitalizmde yaşları ilerleyen çalışanların sıklıkla başlarına gelen durumlardandır.

Faruk’a verilen görev, Mobay Oil’de tespit edilen sahte işe alımların arkasındaki kişiyi, Süleyman Kara’yı bulması ve Süleyman’ın şirkete verdiği zararı tespit etmesidir. Süleyman, romanda Faruk’un temsil ettiği dünyanın hem karşısında hem de içerisinde biri olarak çizilir. “Aranan özellikleri” olmayan pek çok insanı şirkette işe alınmış göstermiş, kazandığı paralarla onlara yardım etmiştir. Çeşitli biçimlerde olmuştur yardımları, para vermiş, kendilerinin ya da yakınlarının sağlık sorunlarıyla ilgilenmiştir.

Bu yardımların bazısı bir yönüyle Sennett’in “kişisel anlatı”larla ilgili yazdıklarını hatırlatır. İçlerinden biri, Süleyman için, “Bana kim olduğumu söyledi,” der, bölük pörçük “kişisel anlatısı” Süleyman’ın açıklamalarıyla bir anlam kazanmıştır. Bir başkasına yardımı daha ilginçtir. Annesine aşırı düşkün olan bu adamın annesiyle ilgili hatıralarını satın almıştır Süleyman. Bu mübadele bu kişinin annesiyle arasındaki hastalıklı bağı zayıflatmış ya da normal bir hal almasını sağlamıştır. Buna benzer bir durumla Faruk, bu kişiyle tanışmadan önce rüyasında karşılaşır. Kesilmiş tırnaklarından, kızının kumsaldaki ayak izlerine, serviste uyuklarken geçirdiği zamandan bitirmediği bir kitabın okunmamış sayfalarına kadar her şeyin alınıp satılabildiği bir bakkal dükkânında, “artık gerek duymadığı, aştığı, beğenmediği her şeyi paraya çevirme[ye]” çalışır rüyasında, bunu yapmadığı takdirde “sorumsuz, tembel, boş vermiş insanlardan bir farkı kalmayaca[ğını]” düşünmektedir bir yandan da. Becerikliler dünyasında yer edinmek ya da edinilen yeri muhafaza etmek için kişisel anlatı, bütünlük, bağlılık duygusu gibi eski dünyanın kalıntılarından kişinin kendini kurtarması gerektiğinin nasıl empoze edildiği ve bunun nasıl içselleştirilmiş olduğunun bir ifadesi olarak düşünebiliriz Faruk’un düşüncelerini. Ne var ki, roman boyunca bunların başarı için yeterli olmadığını, iç dünyası bölünmüş kişinin mutlu ve huzurlu olma imkânı kalmadığı da açık biçimde ortaya çıkar.

Süleyman Kara’ya gelince; Mobay Oil’e zarar vermiştir, elde ettiklerini hayır işleri için de kullanmıştır, ama yaptıkları Mobay Oil’in bütçesi ve başkalarının şirketten çalıp çırptıklarının yanında çok da önemli değildir. Onun peşine düşülmesi bir günah keçisi ihtiyacını gidermek ve/veya başkalarını korumak içindir. Faruk, romanın girişinde Süleyman’ın yardım ettiği ya da işe aldığı insanlardan ulaşabildiklerine Mobay Oil’i çalışanlarının bazıları tarafından zarara uğratıldığı için adeta bir kurban ya da mağdurmuş gibi anlatır, buna inanıp inanmadığı meçhuldür, ama romanın sonlarında şunu kavrayacaktır. Şirketin üst yönetimi şirketin ve kendilerinin menfaatleri için herkesi kurban edecek güç ve pervasızlıkta, kolaylıkla Süleyman’ı da, Faruk’u da işine geldiği gibi kullanacak esnekliktedir. Esnek kapitalizmin kazananı, esneme kabiliyetini geliştirmeyi becerebilen çalışanlar değil, bu beceriyi doğası gereği haiz olan kapitalist sistemin kendisidir.

Aranmayan Özellikler, “Süleyman Kara kimdir, nasıl biridir, bunları nasıl yapmıştır? Faruk ona ulaşabilecek mi?” gibi sorulardaki gizemin peşinden ilerleyen sürükleyici hikâyesinin yanı sıra, ayrıntıların şaşırtıcı biçimde birbirini tamamladığı kurgusuyla da dikkat çekiyor. Romandaki ayrıntılar, aynı zamanda günümüz şirketler dünyasında işlerin nasıl yürüdüğü ve kapitalist sistemin çalışanlara (ve çalışma şansı verilmeyenlere) reva gördüğü muameleleri, başarılı (becerikli, normal vs) olmak için insanlara telkin edilen davranış kalıplarının onların karakterlerini ve hayatlarını nasıl aşındırdığını da göz önüne seriyor.

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Ocak 2015 tarihli 5. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Geçmiş Zamanın Peşinde Şimdinin Resmi

mifZiya Osman Saba’nın öyküleri hakkında.

Ziya Osman Saba’nın öykülerinde eşyanın özel bir yeri var; elbette öncelikle geçmişi, “mesut zamanları” hatırlatması, ama bununla sınırlı değil. Saba’nın öykülerinde geçmişe özlem ana bir izlektir demek bile eksik kalır, sanki bu öyküler yazarın içini kavuran özlemleri kâh depreştirip kâh dindirmek için yazılmış gibidir. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ve Değişen İstanbul’daki öykülerde[1] belli belirsiz o zalim soruya –“Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu?” sorusuna– verilmiş bir yanıt da saklı. Saba’nın öykülerinde eşyaya izafe edilenlerin peşinden gitmek bu yanıtı görme imkânı sunabilir.

Bu soruya verilecek ilk yanıt yılların geçmesi, insanoğlu ve insankızının yaşlanmasıdır. Saba’nın kuşağından bir başka şair, Celal Sılay bir soruyla yanıtlar mesela bu soruyu: “Gökkubeyi de bilirim, perileri de/ Ama yüreğimin erinci nerede?” Şunu da hatırda tutmak gerek, “mesut zamanlar” yaşanırken o denli mesut mudur, başka bir deyişle, hatırlarken geçmişi yeniden kuruyor, soluk fotoğrafları rötuşluyor olamaz mıyız? Araya zaman girdikçe yaşananlardaki tatsız bazı yanları unutmaya, hatıraların üzerine bir yanılsama örtüsü çekmeye, geçmişi ülküleştirip bugünü mahkûm etmeye eğilimliyizdir çok kez. Ziya Osman Saba’nın çizdiği geçmiş resminde de böyle bir yan olmakla birlikte, geçmişle şimdi arasında yaptığı karşılaştırmalar nelerin değiştiğinin de bir çetelesi ya da şimdiki zamanın bir eleştirisi olarak değerlendirilebilir. Geçmişe duyulan özlem, o zamanlar tam olarak öyle yaşanmamış olsa bile, tartışmasız bir özlemdir, demek artık kesinkes öyle değildir; hissedilen özlem şimdiki zamanda eksikliği duyulanları, yitenleri, yitirilenleri gözler önüne seriyordur.

Eşyanın Ziya Osman Saba’nın öykülerindeki yerine bu noktadan baktığımızda şunu görmek mümkün. Eşya, bu öykülerde bir yandan hatırlama taşı görevi görürken, bir yandan da hatırlanan (ya da ülküleştirilen) yıllara dair başka bir şey daha söylüyor, eşya-insan ilişkisinin artık çok gerilerde kalmış bir halinin resmini çiziyor. Eşyanın insanın hizmetinde olduğu, ruhunu insanla kazandığı, kullanımın mübadelenin önünde olduğu bir dünyayı hatırlamak ya da hayal etmek belki de bu. Hayal ettiğimiz geçmişte böyle olup olmadığı ya da gelecekte bunu bir ihtimal olarak düşünüp düşünemeyeceğimiz tartışılabilir, ama şurası açık, şimdiki zamanda böyle bir dünyada değiliz.

“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” başlıklı öykü muhtemel bir mutluluk tablosuyla başlayıp ilerler. “Adeta bütün bu mağazalar, bütün şu insanlara saadet satıyorlar.” Ne var ki öykünün anlatıcısı vitrinlerde gördüğü bunca eşyanın güzelliğini, değerini ancak insan sıcaklığıyla birleştiğinde kazanacağının farkındadır. Bunu fark etmesini sağlayan yalnızlığıdır, yokluk ve yoksunluk duygusudur. Eşyaya sahip olmanın, onları satın almanın tek başına saadet getirmeyeceğini duyurmaktadır yalnızlığı. Kendini mutlu görünmeye zorlamanın, hatta kötümserlikten kurtulmaya çabalamanın da bir faydası olmadığını öykünün sonunda anlayacaktır.

Ruhunu Yitiren Eşya

Bitpazarında dolaşan “Babamın Elbisesi”nin anlatıcısının aklından geçenler de benzer niteliktedir. “Bütün bu eşyalar dünyaya gelmelerine sebep olan hizmetlerini tekrar görmek, iki koltuğuyla samanları deşilmiş kanepe tekrar bir çifti kucağında barındırmak; kendini göstermek ister gibi bütün arkadaşlarının önüne çıkan sobaların muhakkak en hallicesi tekrar bir an evvel ısıtmak, karpuz lambaların hasretini çeken, yaldızları tazelenmiş aynalar tekrar insan yüzlerini aksettirmek, tekrar odaların mahremiyetine girmek, tekrar beğenilmek, satılmak, daha yaşamak istiyorlardı.” Anlatıcı öykünün sonunda, bir süre önce sattığı yakın zamanda vefat eden babasına ait elbisenin satılmamış halde sergilendiğini görünce, elbisenin “eski ruhunu kaybet[tiğinin], artık ‘baba[sın]ın elbisesi’ olmaktan çık[tığının]” farkına varacaktır. Bu aynı zamanda öykünün girişinde eşyaya yakıştırdıklarının da afaki olduğunu duyurur bize. Eşya –varsa– ruhunu ancak insanla kazanıyordur, insanın olmadığı yerde eşyanın saadetle, sıcaklıkla, “ruh”la bir ilgisi yoktur.

Günümüzün tüketim toplumlarındaysa Saba’nın öykü anlatıcılarının farkına vardıklarının tam tersini dayatan bir ideoloji hâkim. Ruhsuz dünyalarımızın eşyayla ruh kazanacağını, saadetin tüketmekle, satın almakla temin edileceğini savunan bitmek bilmez manipülasyonlar; açık ve gizli reklamlarla, medya ve hatta kimi zaman edebiyat ve sanat eserleri vasıtasıyla sürekli olarak gözümüze sokuluyor. Eşyanın kullanım değeri –“ruhu”– değil, değişim değeri ön planda. Bu yeni bir şey değil elbette, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan bir durum. Saba’nın öykülerini yazarken meseleye böyle bir noktadan baktığını düşünmemiz gerekmiyor; onun geçmişi övüşünde böyle bir eleştirellik bulunmasa da, bu metinler bize bu gerçekliği duyuruyor. Bununla birlikte, eşya-insan ilişkisinde hep göz ardı edilen, ama meselenin özünü oluşturan emek bahsini de es geçmez Ziya Osman Saba. “Bıraktığım İstanbul”da gördüğü çok güzel bir evin sahibi olmayı bile değil, böyle bir evde birkaç ay oturabilmeyi hayal eden anlatıcı, “Fakat birden aklıma bu evin ne kadar emek mahsulü olduğu geliyor. Böyle bir ev sahibi olabilmek için ne kadar akıllı yaratılmış, ne kadar çalışmış olmak icap eder…” “Akıllı yaratılma” bahsi, bu gibi konulara Saba’nın bakışında kaderci bir yan olduğunu duyursa da, “evin ne kadar emek mahsulü” olmasından söz etmiş olması dikkat çekicidir. Kuramsal bir bilgi, ideolojik bir bakış gerektirmeyen, hayatî bir noktadır bu, mülkiyeti kutsallaştıran toplumlarda bu husus hayli bulandırılmıştır, ama işte naif bir bakışla bakıldığında bile sezilecek kertede apaçık ortadadır.

“O Mahalle”de yeni evli bir çiftin taşındıkları yeni mahalle ve yeni evleri anlatılır. Başta insanı imrendiren bir sıcaklık duyurur öykü – komşuluk ilişkileri, esnafla, seyyar satıcılarla kurulan bağ vs. Bu arada yeni evli çiftin çocuğu olur, üst katlarında oturan ev sahibesi ve kızıyla o denli yakındırlar ki çocuk büyürken onları yakın akrabaları gibi hisseder. Ev sahibesi burayı satıp düzayak bir yer almayı ve genç çiftin gene kiracısı olmasını istiyordur, ne var ki böyle gelişmez olaylar. Bu sırada “kanun çıkmıştır”; ev sahibesi kiraya zam ister ve ilişkiler önce gerilir, sonra da büsbütün kopar. Benzer bir durum o cânım mahalledeki bütün kiracı-ev sahibi ilişkilerinde de geçerlidir, kavga-gürültü eksik olmaz “kanun”dan sonra. “Mahkemelik olanlar gittikçe artıyordu. Evet, mahalle, o benim taşındığım mahalle olmaktan çıkmıştı. Adeta bir sâri hastalık başlamış, adeta kalplere hırs, tamah tohumları ekerekten gizli bir sam esmiş, mahallemin insanlarını tanınmaz hale getirmişti. Belki ben de değişmiştim. Mahallemize, artan parasızlıkla beraber fenalık da girmişti.” Ziya Osman Saba, o sâri hastalığın ve artan parasızlığın nedenlerine hiç girmeden mahallede yaşanan değişimi aktarır öyküsünde. Anlatıcının ev sahibesine kızgın olmayıp onun kiranın artmasını istemesini aradan yıllar geçtikten sonra anlayışla karşılaması, bize en azından şunu duyurur; sorun insanlarda değil, onların parasız kalmasında, yaşam koşullarının zorlaşmış olmasındadır.

Ziya Osman Saba’nın öykülerinde anlatılan ne olursa olsun, konu geçmişe özleme varıyor, hemen hepsinde anlatıcılar geçmiş zamanı hatırlamakta, içinde bulundukları anın eksikliklerine, tatsızlıklarına yanmaktadırlar; ama bir yandan da bu öyküler yukarıda değindiğim üzere, yaşanan değişimin de ifadesi, gerçekçi bir resmidir – insani bir meselenin içerisinde insanlıkla ilgili başka durumların bulunması da kaçınılmazdır zaten. İşin ilginci, biz bugün Saba’nın öykülerini okurken iki farklı değişimi fark ediyoruz. İlki, öykülerin anlatıcılarının geçmişi ile şimdisi arasında nelerin değiştiği; ikincisi, anlatıcıların şimdiki zamanıyla bizim şimdiki zamanımız arasındaki değişim. Öte yandan, ilk değişim de çok uzak ve yabancı değil bizim için. Yaşımız ilerledikçe geçmişle ilgimizin, ilişkimizin farklılaşmasındaki benzerlik değil sözünü ettiğim. Onun kimi dertleri çağın dertleri – hâlâ derman bulunamamış. “Bebek”te anlatıcının bebeğinin büyüdüğü zamanlarla ilgili gelecek tasavvuru anılabilir burada: “O, daha içten gülüyor, daha candan seviyor, daha dürüst ve adil bir dünyada, daha iyi insanlar arasında yaşıyor.”

Şairin Bir Yayınevi Emekçisi Olarak Portresi

Saba’nın “Okumak” başlıklı öyküsü, öbür öykülerine hayli benzeyen bir tonda başlayıp ilerler. Anlatıcı çocukluğunda, gençliğinde okuduğu kitapları hatırlayıp anar öykü boyunca, o yılların geride kalmasına hayıflanır, hatırlamaktan tuhaf tatlar alırken, konu gene değişime gelir. “Evet, zaman geçti, devran değişti ve ben artık kıraat kitaplarındaki ‘kırmızı Ziya’, seksen günde devri âlem yapan çocuk; Zavallı Necdet’e gözleri yaşaran delikanlı olmaktan çıktım. Artık anlıyorum ki o çağlar yine bir romanın fasılaları gibi okunup bitmiş, bir daha yaşanılmamak üzere bitmiş, ben de yeni bir fasıla başlamış ömrümün yeni bir devrine girmiştim.” Bu yeni devirde okumanın manası da değişmiştir. İş olarak okuyordur, düzeltmenlik yapıyordur. “Artık okumak benim için sadece dikkat etmek, mürettibin benden evvel elleriyle yapmış olduğu şeyi gözlerimle yapmak, gözlerimle, her harfi, kelimeyi, cümleyi birer birer yoklayıp, evirip çevirip yanlışlarını, kötülerini, kalplarını işaret edip yine eski yerlerinde bırakmak, yalnız harflere, kelimelere, satırlara, cümlelere dikkat etmek, okumak benim için artık ekmek paramı kazanmaktır.”

Ziya Osman Saba’nın öykü anlatıcıları yazarın kendisine o denli bitişiktir ki, bu öyküleri hatıra niyetine okumak da mümkün gibidir, ama Saba’nın bunları öykü diye yayınladığını unutmamalıyız; üstelik bu metinlerde üslupçu bir yan da var. Saba’nın sıralamalarla, sayıp dökmelerle ilerleyen, her biri esaslı bir cümle sayılabilecek yan cümlelerden oluşan o upuzun cümlelerini de, salt güzel ve etkileyici cümleler ya da söz oyunları olarak değerlendirmemek gerekir, aynı zamanda bu üslup yürüyen birinin uzamdaki ya da hatırlayan birinin zamandaki hareketini de duyurur. Kelimeler seslerin yanı sıra hareketli görüntülere dönüşür. Günümüz edebiyatında nadiren rastladığımız –daha çok nostaljik anlatılarda yeğlenen–, belki de bir döneme özgü bir üslup bu. Öykülerin kurguları ve özellikle sonları da bu metinlerin hatıradan ziyade öykü olarak yazıldığını gösteriyor. Bununla birlikte, öykülerde anlatılanlarla yazarın hayatı arasında bağlantılar kurmaya da çok müsait metinlerdir bunlar. Mesela söz ettiği arkadaşlarını, Cahit’i (Sıtkı Tarancı), Yaşar’ı (Nabi Nayır) hemen teşhis etmek mümkündür, keza bazı öykülerde anlatıcının ismi de Ziya’dır.

“Okumak”taki düzeltmen de Ziya Osman Saba’nın kendisidir, denebilir o zaman. Nitekim, Oktay Akbal Şair Dostlarım[2]da Saba’yla iki yıl aynı basımevinde çalıştıklarından bahseder. “Basımevindeki işini bir çeşit kutsal ödev haline sokmuştu. Tashih şefiydi, bürosunda üç dört kişi daha vardı. Ama o kendi titizliğini hiçbir memurda bulamadığı için onların okuduğu formaları da bir daha incelemekten kendini alamazdı. Galatasaray ve Hukuk mezunu, tanınmış şair ve edebiyatçı Ziya Osman Saba o köhne basımevinin, uyuşuk anlayışı arasında bir ermişe benzeyen kişiliğiyle çırpınır dururdu.”

Önündeki metinleri edebi bir tat alma imkânı bulamadan okumak zorunda olduğundan söz ettiği satırları, mesela, “Fakat o anda birden hatırlıyorum ki, benim kafamın böyle tedailer [çağrışımlar] yapmaya hakkı yok, kafamın bu dalgınlığı sırasında, önümdeki satırda bir yanlış, sonra makinelerin binlerce teksir edeceği bir yanlış gözümden kaçabilir,” cümlesini okuduğumuzda öyküdeki düzeltmene üzülür, ona acırız. Hele ki onun eserlerinin yanı sıra hayatını da bilenler, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya’ya Mektuplar[3]ını ve Saba’nın bu kitabın girişinde yer alan yazısını okumuş ve onun edebiyata verdiği önemi, duyduğu sevgiyi fark etmiş olanlar, bu hale daha bir üzülecektir.

Hayat, kurmacadan daha acımasız oysa. Oktay Akbal, şöyle anlatıyor Saba’nın basımevinden ayrılışını. “Onun bu çeşit titizliğine bir anlam veremez, kızardım. Fazla bulurdum, bu ödevseverliği. Ona başka, kendine uygun daha iyi görevler alabileceğini söylerdim. Oysa korkardı hayattan. Sanki basımevinin tashih şefliği olmasa başka iş bulamayacaktı. Daha üstün, daha başarılı, ona uygun bir iş sanki başka birinin ekmeğini elinden almaktı. O, kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin huzurunu kaçırmadan, basit, sakin bir işte yaşamak, geçinmek istiyordu. Ücretli memur olarak yaşadı. Hasta olup çalışamayacak duruma geldiği zaman işinden çıkardılar, para pul vermediler.”

Akbal, aynı yazısında Ziya Osman Saba’nın kişilik özelliklerini ermişlere benzetir. “Birimizin mutluluğu başka birinin mutsuzluğunun sonucu mudur?” diye sorduktan sonra şunları ekler: “Elinin altındaki imkânlardan yararlanmayı, başka birinin üzüntüsüne, kırılmasına sebep olmamak için düşünmeyen, yaşama savaşında kendi kişisel isteklerini yerine getirmek için kimseyi rahatsız etmeyen, kimseye yaklaşmayan kişiye ermiş adı vermek uygun düşmez mi? (…) Yaşadığımız dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş, onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka bir kimse düşünülemez. Bu, şair Ziya Osman Saba’dır.”

Ziya Osman Saba’nın öykülerinin anlatıcılarında da bu ermiş bakışı, duyuşu, tavrı hemen fark edilir. Değerlerin altüst olduğu, yaşanan değişimlerin hırs ve tamah rüzgârları estirerek insanları giderek çirkinleştirdiği bir dünyadan geçmişe bakar, özlem duyarlar. Özledikleri eşyalar, kitaplar, evler, mahalleler, köprüler vs değildir sadece; insanlar arasındaki ilişkilerin daha sıcak olduğu, rekabetin, kinin, haset olmadığı zamanlardır. Hatırladığı geçmişin bir hayal olabileceğini de kabul eder. Ama güzel bir hayaldir. “Duvarları tek acı söz işitmemiş, içinde bir ömür haset duyulmadan, kin güdülmeden, yalnız şükrederek yaşanmış diye hayal ettiğim o ev” der mesela bir öyküde. Evi de, geçmişi de özlenilir kılan bu hayaldir. Geçmişe duyduğu özlem, şimdinin eleştirisi ve gelecek hayalidir aynı zamanda.

(Istanbul Art News‘ün edebiyat eki IAN.Edebiyat‘ın Aralık 2014 tarihli 4. sayısında yayınlanmıştır.)

[1] İlk basımları 1957 ve 1959’da yapılan bu iki kitap Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi başlığı altında yayınlandı. Can Yayınları, Ekim 2014, 256 s.

[2] Oktay Akbal, Şair Dostlarım, Varlık Yayınları, 1977, s: 32 vd.

[3] Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya’ya Mektuplar, Can Yayınları, 2007, 243 s.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Şairin Çocukları

turgut-uyarin-cocuklariyizDerviş Aydın Akkoç’un hazırladığı Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız hakkında Bir edebiyat metnini anlamaya, çözümlemeye çalışırken yazarın/şairin hayatı kuşkusuz bize kimi ipuçları verir, ama bu bir yere kadardır, çok da abartmamak gerekir. Yapıtlarını sevdiğimiz bir yazarın nasıl yaşadığı, ne yiyip ne içtiği, kimlerle görüştüğü, nasıl biri olduğu her zaman ilgimizi çeker. Bu konularda sır vermemiş, saklamış, saklanmış olanlarıysa daha çok merak ederiz. Bu merak biraz magazineldir aslında; onun metinlerini daha iyi anlayabilmek için sırlarının peşine düşmeyiz, o saklanarak –genellikle farkında olmadan– bir gizem halesi yaratmıştır, bu haleyi sıyırmak ve yazarı/şairi daha net görmek isteği çok zaman metnin önüne geçer; metin o halenin arkasında kalır. İsteyerek ya da istemeyerek böylesi bir hale yaratan edebiyatçı, metniyle hayatı arasında kurulacak yalan yanlış bağlantılardan mı ürker, yoksa insan içine çıkmakla, görünür olmakla ilgili sorunları, sıkıntıları mı vardır, diye sorulabilir. Bu ikisi büyük bir ihtimalle aynı yere çıkıyordur. Unutmamak gerekir ki eserleri böyle davranmasına neden olan kişiliğin ve ruh halinin de bir sonucu, ürünüdür.

Elbette bu noktada önemli olan, yazarın/şairin hayatını nereden ve nasıl öğrendiğimizdir. Mesela, çocukları sahih birer kaynak mıdır onun iç dünyasını ve bu dünya üzerinden eserlerini anlamak için? Çok zaman öyledir, ama her zaman değil, yıllarca birlikte ya da ayrı yaşadıkları insan onların babasıdır, annesidir, ilişkileri esas olarak aynı ailede olmak üzerinden şekillenmiştir. Herhangi iki insanın beklediklerinin çok üzerinde beklentilerle yaklaşmışlardır birbirlerine, –varsa– kırgınlıkların kökeni çok derinlerde ve belki de onulmazdır vs. Kaldı ki yaşananların arasından nelerin seçileceği, hangi hatıraların nakledileceği de bir başka sorun teşkil eder. Son yıllarda daha sık rastladığımız mülakat yöntemiyle hazırlanan kitaplarda sorularıyla anlatıcıları yönlendiren mülakatçının bakış açısı da bu nedenle kritik önemdedir ve sorumluluk biraz da onun sırtındadır.

Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız[1], Turgut Uyar’ın çocuklarıyla Derviş Aydın Akkoç’un gerçekleştirdiği mülakatlardan oluşuyor. Dolayısıyla bu kitapta tanıdığımız şairin çocuklarının gözünden bir Turgut Uyar olmakla birlikte mülakatçının belirlediği bir perspektiften görünenlerden ve hatırlananlardan oluştuğu gözden kaçmamalı. Akkoç da, okurların çoğu gibi, Turgut Uyar’ın nasıl bir baba olduğunu, şairin gündelik hayatındaki ayrıntıları, nasıl yaşadığını, nelere tepki verdiğini vs merak ediyor, ama bu konuları onun edebiyatına, şiirine bağlama çabasını elden bırakmıyor, öğrendiklerini bu alana çekmeye çabalıyor, sorduğu sorularla mülakatın esas olarak bu hatta ilerlemesini sağlıyor. Bununla birlikte, Turgut Uyar’ın çocuklarının sadece hatıraların aktarıcısı olarak kalması gibi bir çabaya da girmiyor Akkoç. Birer birey olduklarından hareketle, hayat hikâyelerini, ilgilerini, çeşitli konulardaki fikirlerini öğrenmeye çalışıyor. Bunlarla ilgili sorularının arkasında da, şair babanın çocuklarıyla kurduğu iletişim, onları nasıl yetiştirdiği, gelişimlerine katkısının ölçüsü gibi soruların saklı olduğunu düşünebiliriz.

Kitabın sunuşunda Orhan Koçak da, kendisini saklamış olan şaire dair hatıraların nakledilmesinin “vasiyetin çiğnenmesi” olarak görülüp görülmeyeceğini tartışırken, bu kitabın “çocukların tanıklıklarından oluştuğunun” altını çizmiş. Koçak, Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız’ın “potansiyel bir biyografinin bütünleştirilecek parçalarından, kaynaklarından biri olarak” görülebileceğini vurguluyor haklı olarak. Beri yandan, Uyar’ın şiiriyle hayatının örtüştüğü ve örtüşmediği yerlerin ve şairin biyolojik çocukları-harf çocukları sorununun etraflıca tartışıldığı sunuş yazısının kitabı sunmanın ötesinde Turgut Uyar üzerine yazılmış önemli bir yazı olarak değerlendirilmeyi hak ettiğinin de altı çizilmeli.

“Onu demek istemedim.”

Şairin hayatıyla şiiri arasındaki bağı görme şansı olanlar hiç kuşkusuz en yakınındakiler, aile bireyleridir. Birlikte yaşadıkları kişinin hayatına tanıklık etmişlerdir, ama şiirinden de uzak durmamış olmaları gerekir ki aradaki bağa dair saptamalar yapabilsinler. Çocukları, Uyar’ın şiiri hakkında uzun boylu yorumlar yapmaktan sakınmışlar, hatta Tunga Uyar açıkça babasının şiirlerini ayrıntılı olarak bilmediğini de itiraf etmiş. Bununla birlikte söz ister istemez şiirlerine gelip durmuş mülakatlar boyunca. “Bize hiç şiir de okumadı. Edebi hiçbir şey yaşamadık babamla,” diyen Uyar’ın ilk çocuğu Semiramis Uyar’ın şu sözleri bu nedenle hayli dikkat çekici:

“Bazı şiirlerini okuduğumda aklım ister istemez onun fiiliyattaki kimi tavırlarına gider. Şöyle anlatayım: Babam küfretmez, kötü konuşmaz, insanı hiç ama hiç aşağılamazdı. Hani vardır ya, bazı insanlar bakışlarıyla küçümserler karşısındakileri, babam onu hiç yapmazdı. Bir şeye sinirlendiğinde uzun uzun susardı. Bu suskunluğu çevresine dalga dalga yayılırdı tabii, tam manasıyla fırtına öncesi sessizlik dediklerinden. Susmanın artık dayanılmaz olduğu, daha doğrusu ayranının kabardığı eşikte birdenbire masayı devirip kalkar; masa şangur şungur devrilirdi. Sonra yeniden bir sus pus olma hali. İşte şiirlerinde de bu hissi almışımdır, bir şeyler birikir, yoğunlaşır ve aniden patlar.”

Semiramis Uyar’ın şu saptaması da akılda tutulmalı: “Babam mutluluğunu da mutsuzluğunu da gösteren bir insan değildi.” Kişi, mutluluğunu ve mutsuzluğunu ne kadar içinde yaşıyor, dışa vurmuyor olsa da, gene de kendisini görece denetimsiz bıraktığı yer evidir, ailesinin yanıdır. Öte yandan ailedeki bireyler, özellikle çocuklar, onun şiirlerini okurların ve eleştirmenlerin bakmayacağı bir gözle okumuşlardır, edebi bir merakın yanı sıra, babaya dair bir şeyler bulmak için. Dolayısıyla çocukların babalarının hayatları hakkında söyledikleri kadar şiirleri hakkında söyledikleri ayrı bir önemde olsa gerek. Turgut Uyar’ın büyük oğlu Tunga, ablasının tersine babasıyla şiir üzerine yaptıkları sohbetlerden söz ediyor. Aktardığı şu diyalog sadece Uyar’ın şiirlerini açıklama konusundaki ketumluğuna hoş bir örnek değil, belki de daha genel bir ruh halinin bir yansıması:

“‘Ben şu şiiri anlamıyorum,’ derdim, ‘oku o halde,’ derdi. ‘Okuyorum ama anlamıyorum, şurada ne demek istemiş olabilirsiniz, acaba şu anlamı mı kast ediyorsunuz?’ diye sorar; ‘orada onu demek istemedim,’ diye cevaplardı. İlginçtir, kendi şiiri söz konusu olduğunda babam hiçbir zaman ‘şunu demek istedim,’ demez, daha ziyade hep ‘onu demek istemedim,’ derdi. Sadece babamınkiler için değil, başka şairlerin şiirleri için de tartışırdık. Güzel ve verimli sohbetlerdi bunlar tabii. Şunu da söyleyeyim, babam şüphesiz iyi bir şairdi ama ben babamın şiirlerini ayrıntılı olarak bilmem.”

“Yani bir adamın canı sıkılır, o ben’im.”

Turgut Uyar’ın sıkça alıntılanan bir metni vardır. Papirüs’ün Eylül 1966 tarihli 4. Sayısında yayınlanmıştır.

“Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o ben’im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan. Törenler askeriyim ben. Cumartesi ve pazar askeri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sıkıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe ve sonsuz çılgınlığa varacak bir oluşumu sıkıntıyla bekleyen bölünmez varlık’ın ben’i. Ondan severim sıkıntıyı. Sevincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni.”[2]

Çocukları da sıklıkla babalarının bu sıkıntılı halinden söz etmişler; belli ki hatıralarında babalarından kalan esaslı imgelerden biridir bu. Örneğin Şeyda Dikmen şöyle diyor: “Alkol aldığı zaman çok sıkıntılı olurdu, içe kapanmaz ama aşırı mutsuz olurdu. Alkol alıp da mutlu olduğu anlar çok nadirdi. Biraz fazla kaçırdığı zaman kederlenirdi. Dünya daha sıkıntılı bir yer haline geliyordu galiba, yaşamak boştur duygusundan söz ediyorum. Votka içerdi genelde, suyla içerdi, meyve ve kuruyemiş hiç yoktu. Rutin bir şeydi alkol almak. Taşkınlık yapmazdı, sıkılırdı. Mutsuz olduğu günlerde içilen bir iki kadeh tuzla biber olurdu mutsuzluğuna.” Bu cümlelerin ardından şunu da ekliyor: “Ama diyorum ya nazik bir insandı; ceketinin önünü ilikleyerek konuşan biriydi, çocuk bile girse içeri babam ayağa kalkardı.” Turgut Uyar’ın küçük kızının şu tespitleri de eklenmeli bu bağlamda: “Şimdi doğruyu söylemek gerekirse, babamın dünyası çok ama çok farklıymış, ben de sonradan anladım bunu.” “Eğer ortam iyiyse babam konuşkan bir adamdı, eğer bir şeyden hoşnut değilse de konuşmazdı.” “Babam başka bir dünyanın insanıydı, şiirle oturup şiirle kalkıyordu, yalnızlık hissetmiş olabilir,” diyen Tunga Uyar’ın da babasının sıkıntılı halleriyle ilgili izlenimleri ablasınınkinden çok farklı değildir:

“Babamın bir derdi de paylaşamamaktı, ama neyi paylaşamamak, tam olarak bilmiyorum bunu, sevgi olabilir mi acaba? Garip yalnızlığının yanı sıra, kendine has korkunç bir mutsuzluğu da vardı. Kendi içindeki karmaşıklıktan çocuklar olarak haliyle bizler de etkilendik. (…) Babam farkına varmanın acısını da çekerdi, bir konuşma başlarken, o konuşmanın nasıl gideceğini hissedebiliyordu, üstelik bunu karşı tarafa da belli ediyordu, neden konuşuyoruz o zaman diye hissederdin. (…) Dünyaya gelmiş olmak babam açısından başlı başına bir yara, temelden gelen bir sıkıntısı vardı, sürekli benim ne işim var burada diye düşünüyor olmalı.”

Şairin küçük oğlu Hayri Turgut Uyar da babasının ruh haline değinirken ablalarının ve ağabeyinin söyledikleriyle paralellikler içeren sözler söylüyor, ama onlardan farklı olarak bu ruh halinin toplumsallıkla bağı konusuna da dikkat çekiyor:

“Babamın genel olarak depresif olduğunu düşünüyorum, ruh hali çok gergindi ama sürekli surat asan, somurtan biri değildi. Son yıllarındaki depresif ruh halinin yoğunlaşmasını ve şiir üretimindeki düşüşü anlayabilmek için o dönemi de iyi değerlendirmek lazım çünkü dışarıda sürekli çatışmalar var, insanlar ölüyor, 12 Eylül askeri darbesinden hemen önce. İnsanda çalışma isteği yaratacak herhangi bir durum yok, çok çabalamak lazım bunun için herhalde.”

Şairin Arkadaşları

İkinci Yeni şairleri arkadaşlıklarıyla da bilinirler. Aralarındaki yakınlık şiirlerinin benzeşmesiyle de ilişkilendirilir, oysa o denli yakın değildir şiir dünyaları. Sanırım, esas olarak şiire ve edebiyata verdikleri önem arkadaşlıklarında etkili olmuştur ve asıl benzeşen onların bu konudaki tutumlarıdır. Şeyda Dikmen Uyar, evlerine gelip giden şair ve yazarlar arasında Asım Bezirci’yi de sayıyor mesela; oysa İkinci Yeni konusundaki en sert eleştirileri yazanlardan biridir Bezirci. Edebiyat konusunda hayli farklı düşünceleri olsa da, başka bir bağın onları bir araya getirdiğini anlıyoruz. Bu bağın ne olabileceği konusunda önemli bir noktaya ise Hayri Turgut Uyar değiniyor:

“Babamların kuşağının şimdilerdeki popülerliğinde bir yüzeysellik var bana kalırsa. Onlara özenen daha genç kuşak edebiyatçıların, meselenin profesyonel şiir-edebiyat tarafını değil, daha çok yaşam tarzı tarafına ilgi gösterdiklerine ilişkin şeyler duyuyorum. Bu hakikaten yanlış olur çünkü babamların kuşağını tanımlayan şey meyhanelere gitmeleri ya da arkadaşlıkları değil, yaptıkları iş. Asıl önemli olan iş. Hepsi de işlerini çok iyi yapan, çok şiir okuyan, çok edebiyat okuyan insanlardı. Annem ve babamdan gördüğüm şey bu oldu: Edebiyatla ilgili iş yapacaksan şayet ciddi olacaksın. Sürekli okuyacaksın, merakını öldürmeyeceksin, sadece kendi dalını bilmekle de olmuyor, felsefe de bileceksin, tarihle de ilgileneceksin, resim ve heykelden anlamaya çalışacaksın, hakikaten çok ciddi bir birikim istiyor. Yeteneğin olabilir ama birikim olmadan hiçbir şey olmuyor. Babamdan görüp de öğrendiğim ve beni en çok etkileyen şeylerden biri de, mesleği üzerine düşünmesidir. Şiiri üzerine enine boyuna düşünüyordu.”

Turgut Uyar’ın şu saptamaları da o kuşağın şair ve yazarları arasındaki arkadaşlık hakkında önemli şeyler söylüyor:

“Babamların çevresinin çok etkileyici bulduğum bir diğer tarafı da, birbirlerini yeri geldiğinde acımasızca eleştirmeleri olmuştur. Birbirlerine şiirlerini gösteriyorlardı, Edip amca bir şiir yazmış ve babama gösteriyor, ya da babam bir şiir yazmış ve Edip amcaya gösteriyor. Yaptıkları eleştiriler inanılmaz sert olabiliyordu, hiçbir şekilde incitmek için değil, profesyonel görüşlerini söylüyorlardı. Birkaç kez tanık olmuştum, kimse kolay kolay bu eleştirileri duymak istemez. Ne var ki, eleştirilere hiçbir surette kırılmıyorlardı, müthiş bir şey bu. Çok iyi arkadaşlar, çok iyi şairler ama birbirlerinin şiirlerini değerlendirdiklerinde birbirlerini yerden yere vurabiliyorlar. Söylenenlerin iyi niyetle söylendiğini biliyorlardı. Hep kötüyü eleştirmiyorlar, güzeli de açıklıyorlardı. Edip amca babama bir şiirini gösterdiğinde, babam güzel olmuş deyip geçmiyor, güzeli uzun uzun açıklıyordu.”

Turgut Uyar’ın Edip Cansever’le çok yakın arkadaş oldukları bilinir, Uyar’ın çocukları da sıkça söz ediyorlar bundan. Cansever kadar çocukların hatıralarında yer eden bir başka yazar ise Bilge Karasu. Uyar’ın ilk evliliğinden olan çocuklarının hayatında Bilge Karasu önemli bir yer tutmuş. Her gün evlerine gelip Turgut Uyar’a Fransızca dersi veren Karasu evin bir müdavimi değildir sadece; Şeyda ve Tunga’nın okula kaydını yaptırmaya da o gitmiş, okulda velileri olmuş, kitaplar hediye etmiş. Semiramis Uyar da baleye gitmesine ön ayak olan ve destekleyen Bilge Bey’in hayatlarındaki yerini, “Bize abilik, amcalık etti,” diye özetliyor. Babasının çok da arkadaş canlısı olmadığını, hayatından birini çıkardıktan sonra bir daha sokmadığını belirten Semiramis Uyar, “Edip amca gerçekten ve yürekten sevmişti babamı. En yakın dostu, sırdaşıydı,” “En sağlam arkadaşı hep Edip amca oldu, çünkü Edip amca babamı çok iyi anlıyordu,” diyor. Tunga Uyar da, ablasının ilk tespitine katılıyor: “Babam çok arkadaş canlısı da değildi, arkadaşları çoktu ama garip bir yalnızlığı vardı. Seviliyordu da arkadaşları tarafından, hiçbir şey olmasa bile Turgut Uyar’a uğrayalım derlerdi.”

H. Turgut Uyar’ın babasının ve arkadaşlarının çok sevdiği taraflarından birinin, “on üç on dört yaşına geldikten sonra, kimsenin [ona] çocuk muamelesi yapmaması” olduğunu belirtmesine de dikkat çekmek gerek. Turgut Uyar’ın bütün çocuklarının hatıraları arasında babalarının onlara bir şey dikte etmekten özenli kaçındığına dair cümleler var. Örneğin H. Turgut Uyar, bir arkadaşının kendisine din hakkında telkinlerde bulunması üzerine bu konuyu babasıyla konuştuğunu, ama babasının kendisine dindar ol ya da ateist ol gibi yönlendirmede bulunmadığını vurguluyor, “Ben neyi seçersem o olsun istiyordu,” diyor. Benzer bir tutumdan Şeyda Dikmen Uyar da söz ediyor. Babasının kimlerle evlenecekleri konusunda bütün sözü kızlarına bıraktığını vurguluyor: “Babamın bir sözü vardı: ‘ben sizleri öyle yetiştirdim ki, sizler evleneceğiniz insanı seçecek insanlarsınız.’” Tunga Uyar da, babasının onu “fazlasıyla özgür bıraktı[ğından]” söz ediyor.

Parasızlık, Şiir, Politika

Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız güllük gülistanlık bir şair hayatı aktarmıyor okuyanlara. Yukarıda değindiğim “sıkıntı” bahsinin yanında, iç burkan pek çok şey daha var, bunlardan biri de Turgut Uyar’ın yıllarca geçim sıkıntısı çekmiş olması. Mesela, Semiramis Uyar’ın şöyle bir saptaması var babasıyla ilgili: “Parasızlıkla gelen sıkıntılar babamı belki şiddete ya da ters olmaya yöneltti, yapamamanın, başaramamanın acısı bazı insanlarda şiddet ya da terslikle dengeleniyor, bu yolla huzur sağlanıyor. Bu arada şiddet dedimse de ya bir iskemle ya bir sandalye fırlıyor bir yere. Kızıp bir yere vurarak kendini rahatlatırdı. Ama içindeki canavarı patlatamadı bence, o canavar çıksaydı belki rahat ederdi.” Tunga Uyar ise bu durumun şiiriyle arasındaki bağa vurgu yapıyor: “İkinci Yeni şairleri arasında parasızlığın yarattığı sıkıntıları en fazla işleyen şairlerindendir. Zor şartların şairi diyebilirim babam için.” Bunların yanı sıra, Uyar’ın politik duruşuna dair anlatılanlar da şairi daha iyi tanımamız için önemli. Mesela, 27 Mayıs dâhil, askeri darbelerin hepsine karşı çıkmış olması – üstelik askeri eğitim almış biri olduğu halde (belki de bu sayede, askerliği ve askeriyenin mantığını yakından bildiği için.) “Güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan/ Dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar// Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan/ Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar” dizeleriyle son yıllarda sıkça hatırlanan “Yokuş Yol’a” şiiriyle ilgili Semiramis Uyar’ın aktardıkları da şairin politik duruş ve tutumu kadar kişiliği hakkında da ipuçları içeriyor.

“Posof’ta görev yapması da ayrıca önemli, bölgeyi ve Kürt halkının yaşayışını biliyor. Bu şiirinde kestirip atmış, meseleye kendince nokta koymuş bence. Bir kavgaya tutuşmuş, ben öyle hissediyorum. Babam gündelik hayattaki alelade bir meseleden ötürü çıkan bir kavgaya yahut tartışmaya girdiğinde, kazanamayacağını, dönüştüremeyeceğini, herhangi bir etkide bulunamayacağını anladığı zaman ‘kes!’ yapardı, bitti manasında. ‘Kes’ diyerek benim düşüncem bu diyor, seninki ne olursa olsun, umurumda değil, çünkü uzlaşamayacak. Şiirin diğer dizelerinde ‘devlet’ kelimesi geçer. Devletle uzlaşmıyor, uzlaşmanın imkânı yok ve kes yapıp gardını alıyor.”

Bu tutum, Tunga Uyar’ın şairin 12 Mart sonrasında katledilen devrimci gençlere ne kadar üzüldüğünden söz ederken söyledikleriyle de uyumlu. H. Turgut Uyar ise babasında “çok net bir adalet duygusu” olduğundan, “herhangi bir haksızlık söz konusu olduğunda tepkisini göster[diğinden] söz ettikten sonra önemli bir soruya dikkat çekiyor: “Turgut Uyar’ın hem net bir politik bir görüşü olup, hem zor bir şiir yazıp, hem de bu kadar değişik insan tarafından sevilmesi bana üzerine düşünülmeye değer gelmiştir hep.” Çocukları, neredeyse ağız birliği etmişçesine, Turgut Uyar’ın şiirinin özellikle Gezi Direnişi sonrasında gündeme gelmesini anlamlı buldukları söylüyorlar. Ama Tunga Uyar’ın şu sözleri de önemli:

“Şimdilerde babamın şiiriyle ilgili konuşuluyor, Cemal Süreya’nınki ile ilgili de konuşuluyor ama dikkat edersen Edip amcanın şiiriyle ilgili henüz pek o kadar konuşulmuyor, ona da sıra gelecektir belki.”

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Kasım 2014 tarihli 3. sayısında yayınlanmıştır.)

[1] Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız, Haz: Derviş Aydın Akkoç, İletişim Yayınları, Kasım 2014.

[2] Turgut Uyar, Korkulu Ustalık/ Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar, Haz: Alaattin Karaca, YKY, 2009, s: 420

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Êzidiler, “Yıkıntılar Arasında” ve Kayıtsızlığımız

Yezidiler_daglara_sigindi_2Bu yazın en sıcak günlerinde memleket genelinde cumhurbaşkanlığı seçimi tartışılırken, sınırlarımızın az ötesinde vahşi bir soykırıma tanık olduk. Seçimlerin ardından İslam Devleti (İD) isimli terör örgütü militanlarının ne kadar vahşice insan öldürdükleri, ne amaçladıkları, uluslararası toplumun neler yapacağı, yapması gerektiği gibi konular, bu tartışmanın ucu güncel siyasete de değdiğinden olmalı, gündeme gelir gibi oldu, ama pasaportu olmayan Êzidilerin sınır kapılarında neler yaşadıkları, sınırdan geçip Türkiye’ye sığınan binlerce insanın bundan sonra nerede nasıl barınacakları, ne yiyip ne içecekleri konusu sürüp giden seçim sonrası tartışmalar arasında hak ettiği ilgiyi görmedi, sınırlı bazı çevreler dışında genel bir kayıtsızlıkla karşılandı. İD konusu açıldığında mümkünse sessiz kalmayı yeğleyip mecbur kaldıklarında mazeret beyanlarıyla yetinenler bir yana; –iyimser bir ifadeyle– kafalarını kuma gömen bu apolojistleri her fırsatta eleştirmekten geri durmayan kesimler de, bölgede kendileri gibi olmayan hiç kimse bırakmamaya kararlı bu çetenin vahşetinden can havliyle kaçanların halini görmezden geldiler.

İD’in katliamlarından önce Musul yakınlarındaki Şengal bölgesinde Êzidilerin yaşadığından haberimiz de yoktu pek; kim bilir, belki de Orta Doğu’nun en eski kavimlerinden olan Êzidilerin soyunun çoktan kırılmış olduğunu sanıyorduk. 1. Dünya Savaşı sırasında Misak-ı Milli sınırları içerisinde de büyük bir soykırıma uğramış oldukları ve sonrasında da Orta Doğu’nun savaş ve çatışmalarında isimleri geçmediği için böylesi bir yanılsamaya düşmüş olabiliriz. Oysa yakın zamanda Êzidilerle ilgili kitaplar yayınlanmıştı. Sabiha Banu Yalkut’un Melek Tavusun Halkı Êzidiler (Metis Yayınları, 2002; yeni baskısı Ağustos, 2014), Roger Lescot’un Yezidiler/ Cebel Sincar ve Suriye Yezidileri Üzerine Alan Araştırması (Avesta, 2001; 2. Baskı, 2009) ile Amed Gökçen’in Abede-i İblis: Yezidi Taifesinin İtikadatı A’datı, Evsafı (Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014) ve Êzidiler: Kara Kitap Kara Talih başlıklı çalışmaları (Bilgi Üniversitesi Yayınları, Eylül 2014) sayılabilir.

yezidi_kurdsÊzidiler edebiyat eserlerinde de karşımıza çıkar. Refik Halid Karay’ın 1939’da yayınlanan Yezidin Kızı romanında Êzidilerden ayrıntılı olarak söz edilir, Êzidi prensesi Zeliha (Zeli della Yezdi) romanın anlatıcısına, kavminin tarihçesini ve itikadını uzun uzun anlatır. Daha yakın zamanlarda Murathan Mungan’ın yayınlanan ilk kitabı olan Mahmud ile Yezida isimli oyununda da rastlarız Êzidilere. Mungan’ın “Mezopotamya Üçlemesi”nin de ilk kitabı olan bu oyunda bir Êzidi kızı ile Müslüman delikanlının aşkı anlatılmıştır.

Türkçe edebiyatın büyük çınarı Yaşar Kemal ise Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana[1] isimli romanında geçen yüzyılın başlarında yaşanan Êzidi soykırımından sahneler aktarmıştı. Usta yazar birkaç paragrafta Êzidiler ve başlarına gelenleri özlü biçimde hatırlatmıştı kitabında. Katliamlara katılmış olan, romanın başkahramanı Poyraz Musa’nın sığındığı emirin şu sözleri de aklımızdan çıkmış olmalı:

“Bak yavrum, iyi dinle. Biliyorsun ben Sünni Müslümanım. Ben bir tek insanım. Bir tek insan acı çekiyorsa, bütün insanlar acı çekiyordur. Bu Yezidiler yüzlerce yıldır acı çekiyorlar, öldürülüyorlar, soylarını tüketiyorlar. Dünyada bir tek Yezidi kalmadı, diye düğünler, bayramlar ediyorlar. Uzun bir süre de Yezidiler ortalarda gözükmüyorlar. Herkes artık onların soylarının tükendiğini sanırken bir de bakıyorlar ki Yezidiler kurt sürüleri gibi dağlardan çöle inmişler, Şeyh Adi Bin Misafirin dergâhına yüz sürüyorlar. Sen de gördün herhalde, yıllardır, önüne gelen Yezidi öldürüyor. Çocuk demiyor, bebek, genç kız, delikanlı, yaşlı, hasta demiyor, dağları, çölleri, mağaraları, delikleri bir bir arayarak Yezidi bularak öldürüyorlar. Gene de tükenmiyor, yılmıyor direniyorlar. Ve bütün insanlar, haberleri olsa da, olmasa da, onlarla birlikte öldürülüyor, acı çekiyor, aşağılanıyor, tükeniyor ya onlar tükenmiyor. Öldürenler de onlar kadar, onlar gibi onlarla birlikte ölüyorlar ya öldüklerinin, çürüdüklerinin farkına varmıyorlar.”

Êzidilerin varlığını (ya da tükenmediklerini) yüz yıl sonra yaşanan yeni bir soykırımla öğrenmenin utancı bir yana, haklarında da ne kadar az şey biliyoruz. Emir’e kulak vermeye devam edelim:

“Bunlar şeytana, güneşe, toprağa, ateşe tapıyorlarmış. O şeytan ki Allaha başkaldırmış. Kim gördü şeytanı? Allahın huzuruna kim gitti ? Bir yandan bakarsan, Yezidiler haklı. Vareden ve yaratan ki topraktır, güneştir, sudur, havadır. Yezidiler günde üç kere, bir sabah gün doğarken, bir kez de öğleyin, güneş tepedeyken, bir de gün batarken yönlerini güneşe dönerler, dualarını okurlar. Yüzyıllardır bu insanlar öldürüldüler, o kadar sürgün edildiler, o kadar işkence gördüler, o kadar aşağılandılar, gene de yılmadılar, tükenmediler. Şu insanoğlunda öylesine bir güç var ki tükenmiyor, çürümüyor, ölmüyor, toprak gibi, ışık gibi, su gibi. Ben Yezidi değilim, ama onların direnme güçlerini, insanlıklarını, dostluklarını seviyorum, onların dirençlerine saygı duyuyorum. Onlar adam öldürmezler. Adam öldürenler Yezidilikten çıkarılırlar. Onlar savaşı bir toplu kırım sayarlar. Savaşa katılmamak için direnirler. Yüzyıllardır kan revan içindedirler, durmadan durmadan kanları seller gibi akmıştır. Ottan başka yiyecek bulamamışlar, ama yürekleri kararmamış, sevinçlerini yitirmemişler, hangi koşul içinde olurlarsa olsunlar, yüce dağların kovuklarında kartallar gibi yaşamışlardır.”[2]

BİR EDEBİYATÇININ SOYKIRIM RAPORU

Armenians_marched_by_Turkish_soldiers,_1915Êzidilerin ülke gündeminde kendisine yer bulamadığı günlerde, Agos’ta 1915 Ermeni soykırımıyla ilgili yeni bir belge yayınlandı.[3] Tarihçi Ümit Kurt ile gazeteci Alev Er’in Paris’teki Nubaryan Kütüphanesindeki araştırmaları sırasında ulaştıkları bu belge de sınırlı bir çevrenin gündeminde yer aldı. Geçtiğimiz Mart ayında yayınlanan Yıkıntılar Arasında[4]’nın yazarı Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan ve Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonunu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 11 sayfalık rapor, 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı korkunç muameleyi anlatıyordu. Ermeni Soykırımı konusunda önemli bir belge olmakla birlikte, bu rapordaki bazı bölümlerin yüz yıl sonra Êzidilerin Şengal ve çevresinde yaşadıklarına çok benziyor olduğunun da altını çizmek gerek.

“Birçok kadın ve çocuk, doğdukları şehir ve köylerden kaçırıldı. (…) Yaşadıkları panik sırasında başıboş çocuklar anında kaçırıldı, genç kızlar zorla götürüldü. (…)

İnsanlar şehir veya köyünden uzaklaştırıldıktan sonra erkekleri kadınlardan ve  çocuklardan ayırdılar; erkekler acımasızca katledildi, çocuk, genç kız ve genç kadınlarsa caniler tarafından kaçırıldı. Bu onursuz durumdan kaçmayı başaranlar, bu kez de yollarda öldürüldü. Konvoylara refakat eden jandarmalar, onları 1-2 gün yürüttükten sonra bir su kaynağı yanında durduruyor, ama su içmelerini engelliyorlardı. Suya kavuşma izni elde etmenin bedeli, bilmem kaç tane bakire ya da genç kızın kendilerine teslim edilmesiydi.”

Son yüz yılda dünyadan yaşanan büyük değişimlerden sıklıkla söz edilir, sosyal, ekonomik, teknolojik sayısız devrimden dem vurulurken bir asır sonra neredeyse aynı yöntemlerle aynı bölgede bir başka soykırımın yaşanması, insanlık tarihi ve değişim konusunu başka bir gözle değerlendirmek gerektiğini düşündürüyor. Pek çok nedeni var elbette bu gibi durumların değişmemesinin, ama sanırım en önemli neden önceki soykırımların açıklıkla tartışılmamış olması, tartışılmak bir yana neler yaşandığının bu topraklarda yaşayanlardan özenle saklanması.

1915’e dair raporu kaleme alana Zabel Yeseyan’ın 1912’de kaleme aldığı Yıkıntılar Arasında, 1909’da Adana bölgesinde yaşanan Ermeni kıyımına dair önemli gözlem ve tanıklıklar içeriyor. Katliamların ardından Patrikhane heyetiyle Adana’ya giden Yeseyan’ın amacı sağ kalanlara yardım etmektir. Bir yandan da daha sonra Yıkıntılar Arasında’yı oluşturacak mektupları yazmıştır. Yeseyan’ın 1915 raporunda ve 2014 Êzidi soykırımına ilişkin haberlerde okuduklarımıza hayli benzeyen vahşet sahneleriyle bu kitapta da karşılaşıyoruz.

Zabel Yeseyan’ın ismiyle Türkiyeli okurlar 2012’de yayınlanan Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913’te[5] de karşılaşmışlardı. İstanbul ve Anadolu’daki Ermenilere uygulanan soykırımın kısa bir süre öncesinde, Ermeni edebiyatından örnekler eğitimci, siyasetçi ve yayıncı Sarkis Srents tarafından tercüme edilip önce Kasım 1912 ile Mart 1913 tarihleri arasında Servet-i Fünun dergisinde, sonra da Ermeni Edebiyatı Numuneleri isimli kitapta yayınlanmış. Burada yer alan sekiz Ermeni yazarın on dört öyküsü, 2012’de yeniden, günümüz Türkçesine çevrilmiş halleri de eklenerek Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913’te yer almıştı. 1913’te çok önemli bir boşluğu doldurarak geleceğe dönük büyük umutlara, yan yana yaşayan ama pek etkileşim içerisinde olmayan iki kültürün, iki edebiyatın buluşmasına vesile olan bu kitaptaki öykülerden biri de Yeseyan’ın “Âşık” başlıklı öyküsüydü.

Sanırım 1912’de yayınlanan bu öyküyü Yeseyan’ın 1909’da tanık olduğu katliamlardan sonra yazdığını düşünebiliriz. Siyasi, toplumsal bir göndermesi olmayan, şiirsel bir dille kaleme alınmış bu öykü, Âşık’ın bir konak penceresini örten kafesin ardında olduğunu bildiği, ama görmediği bir kadına söylediği sevda sözleriyle başlar. Devamındaysa artık o kafesin ardında bir kadın olmadığını, kendisini beklemediğini bilen Âşık’ın kırgın aşk nağmelerini okuruz. Aşırı bir yorum olmakla birlikte, Yeseyan’ı böylesi kırgın tonda bir öykü yazmaya sevk eden duygu, belki de Adana’da tanık olduklarıyla da ilişkilidir diye düşünmek çok mu abes olur? Ayrılık ve acı Âşık’ı altüst etmiş, onun dünyasında her şey bir daha eski haline dönmemek üzere değişmiştir. 1895 ve ardından 1909 kırımlarıyla Anadolu’da kırılıp dökülen çok şey gibi.

Karin Karakaşlı’nın haklı olarak vurguladığı gibi,[6] Zabel Yeseyan’ın Yıkıntılar Arasında’daki ses tonu da, bakışı da iyimserdir, çok büyük acılara, insanlığa sığmayacak katliamlara, annelerinin gözü önünde bulabildikleri bütün erkek çocuklarının öldürülmesine vs. tanık olduğu halde geleceğe umutla bakmayı bırakmamıştır. 1915 raporu ile Yıkıntılar Arasında’daki umutlu ses tonunu karşılaştıran Karakaşlı, “Belli ki Zabel Yesayan 1909’dan 1919’a varan o on yıl içinde birlikte yaşama rüyasını ve inancı kaybetmiştir,” diyor. Edebiyat Numuneleri 1913’deki öyküsü de “birlikte yaşama rüyasına duyduğu inanç” kaybının başladığı sıralarda yazılmış olabilir.

GEÇMİŞE VE GELECEĞE UZANAN EDEBİYAT

Yikintilar-Arasinda_1393500823(1)Yıkıntılar Arasında, usta bir edebiyatçının kaleminden çıkmış bir metin; 1909’da yaşananlar hakkında olmasına rağmen 1915 hakkında da çok şey söylüyor. Sadece tanıklıkların aktarılmasından ibaret değil kitap. Önsönde Marc Nichanian, “Yesayan’ın tasarladığı şey, bir an kendi görevini ve bu görevin verdiği acıyı, sıkıntıları unutmak, duruma ait ayrıntıları silip sadece milli kederi, Ermenilerin derin acısını tasvir etmekti,” dedikten sonra bu kitabın edebi bir metin olup olmadığını sorguluyor. “Eğer edebiyatın kaynağında ayıklayıp dışarıda bırakma varsa, evet,” diye yanıtlıyor bu soruyu. Nichanian, bu sorunun Hagop Oşagan’ı da meşgul ettiğini, Oşagan’ın Yıkıntılar Arasında’yı izlenimci edebiyat, vakayiname ya da röportaj olarak nitelendirmekte zorlandığını aktarıyor. Oşagan, Yeseyan’ın “kıyıma uğratılmış o yurttan işittiklerini, gördüklerini edebiyatımıza ölümsüz bir tanıklık olarak miras bırak[tığını], ama bu[nun] aynı zamanda kendisinin ve de halkının değerlerine ve bedbahtlığına da tanıklık” olduğunu vurguladıktan sonra şu tespiti yapmış: “Yıkıntılar Arasında, (…) gerçekliği nedeniyle Dante’ninkini bile gölgede bırakan bir nevi cehennemdir.”

Doğrudan anlattığı tanıklıkları aşıp çok daha geniş bir zamana ve uzama uzandığına göre, Yeseyan’ın kitabının edebi bir gücü olduğunu düşünebiliriz. Yeseyan’ın kalemi edebi gücünü tanık olduklarını, işittiklerini daha geniş bir bağlam içerisinde değerlendirme yetisinden, 1909 kırımında evlatlarını yitirmiş annelerin duydukları acının içinde daha önce yitirilmiş sayısız evladın acısının da saklı olduğunu gözlemleyebilmiş olmasından alıyor.

“Ve bu tarifsiz felakette telafisi mümkün gibi gözükmeyen şey, kül olmuş evler, yıkılmış bağlar değildi, ne de ölenlerin sayıca çokluğuydu; onulmaz olan şey, tüm zavallılığı ve umutsuzluğuyla hepsinin gözlerine yansıyan o hüsran dolu iç duyguydu; ve bu, ayaklar altına alınmış, vahşice çiğnenmiş bir halkın duygusuydu.”

Bir başka yerde de şöyle ifade ediyor:

“Tek bir kişi sadece kendi hikâyesiyle bir dünya sefaleti gözler önüne serebiliyordu.”

Yeseyan tanık olduklarının iç dünyasını nasıl etkilediğini, içine düştüğü çaresizlik girdaplarından neler yaparak çıkmaya çalıştığını; yaşanan katliamlar geride kaldıktan sonra oradaki Ermenilerin hayatının yeniden normale dönüp dönemeyeceğine dair umutla umutsuzluk arasında gidiş gelişlerini de anlatıyor.

“Daha da mahcup, o yaralı sakat kadınlardan çok daha ıstırap içinde, yüreğimiz parça parça, avuntusuz bir acıyla odaları dolaşırken, içlerinde inatla yaşama ve varlığını devam ettirme arzusunu her fırsatta gördüğümüz felaketzedelerle kıyaslandığımızda, kısırlaşmış burjuva ruhlarımızın ne denli acınası ve fakir olduğunu çok daha iyi hissediyoruz.”

Yeseyan, Adana’da sadece katliamlardan sağ kurtulanları değil, gerek cezaevi ziyaretlerinde gerekse Adana’da ve sonrasında Hatay’a kadar yaptığı seyahatte bu katliamlara karışmış olanları da gözleyip aktarıyor. Bu ikincilerle ilgili farklı gözlemleri var: “Burada da fark ettim,” diyor Karspazar’da (bugünkü Kadirli), “Türklerin görüntüsü daha az kederli değildi. Sanki hepsi iradeleri dışında, bilerek ya da bilmeyerek memleketlerinin üzerinden geçen korkunç felakete dahil olmuşlardı.” Hamidiye’deyse şunu gözlüyor: “Araba çarşının içinden geçti, cinayetle itham edilen insanlar dükkân önlerinde taburelere oturmuş, rahat rahat nargilelerini çekiyorlardı.”

Yüz yıl sonra Şengal’de yaşanan soykırıma dönersek, Yıkıntılar Arasında’da okuduklarımızdan çok farkı olmayan katliamlar yaşandı; sağ kalanların hali de Yeseyan’ın gözlediklerinden çok farklı değil. Uzaktan, gazete, internet siteleri ve televizyonlardan kısmen, bir parçasına tanık olduğumuz bir başka “dünya sefaleti.” Yeseyan’ın metni sadece geçmişe değil, geleceğe de uzanıyor ne yazık ki. Sadece bir halkın derin acısını değil, halkların derin acısını aktarma gücü de var Yeseyan’ın kaleminin. Güney sınırımızın yakınlarında sadece Êzidiler değil, Ermeniler, Şii Türkmenler, Kürtler, Kakailer, Nusayriler, hatta İD’e biat etmeyen Sünniler de katlediliyor. İD çeteleri, kendilerinden önceki soykırımcıları örnek alarak farklı inanç topluluklarının kutsal yapılarını ve kültürel eserlerini de yerle bir ederek, neredeyse onların bütün izlerini silmeye çalışıyorlar – kaçabilenler için yeryüzünün bu kısmını dönecek bir yer olmaktan çıkarmak azmindeler. Bu yaşananlar biz başımızı başka taraflara çevirince ortadan kalkmıyor.

Denebilir ki, 2014 yazı Zabel Yeseyan’ın sözünü ettiği “dünya sefaleti”ne kimlerin karşı çıktığına, kimlerin ilgisiz, kayıtsız kaldığın da tanıklık ettiğimiz bir yaz oldu.

(Istanbul Art News’ün eki IAN.Edebiyat’ın Ekim 2014 tarihli 2. Saysında yayınlanmıştır.)

[1] Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Yaşar Kemal, Adam Yayınları, 1998, s. 243

[2] age, s: 244

[3] “Bu Feryat Yüz Yıldır Duyulmayı Bekliyor”, Ümit Kurt – Alev Er, Agos, 22 Ağustos 2014

[4] Yıkıntılar Arasında, Zabel Yeseyan, çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yayıncılık, 2014

[5] Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913, Sarkis Srents, Aras Yayıncılık, 2012, çev: Mahir Ünsal Eriş – Ari Şekeryan.

[6] Karin Karakaşlı, “Zabel Yeseyan’ın On Yılı,” Agos, 29 Ağustos 2014

Yorum bırakın

Filed under Genel