Tag Archives: AHMET BÜKE

Sonsuz Şimdiki Zamanda Öyküler – Ahmet Büke

Ahmet Büke’nin Kumrunun Gördüğü adlı kitabı hakkında.

Ahmet Büke’nin önceki kitaplarını (İzmir Postasının Adamları, Çiğdem Külahı, Alnı Mavide) okuyanlar öykülerinde çocukların ve delilerin ayrıcalıklı bir yeri olduğunu bilirler. Büke’nin öykülerini okurken daha ilk cümlelerde bildiğimiz dünyaya hem çok benzeyen, hem de ondan bir hayli farklı yeni bir dünyaya çekiliriz. Bizi bu hem tanıdık hem de uzak atmosfere çeken, başka bir deyişle, bu çok özel atmosferi yaratan, olup bitenlerin toplumsal değer ve kabulleri henüz bilmedikleri ya da tanımadıkları için modern dünya tarafından dışlanan kişilerin gözünden görülüp onların diliyle anlatılmış olmasıdır. Onların gözünden görülüp onların dilinden anlatılan dünya bizim dünyamızı andırır; kullanılan kelimeler de çoğunlukla sözlüklerimizde karşılıkları olan sözcüklerdir, ama bu kelimelerin bir araya gelerek oluşturduklar evren içinde yaşadığımız, parçası olduğumuz evrenden farklıdır. Bizim cansız bildiğimiz nesnelerin kalbinin attığını işitiriz orada; düşünmez sandığımız hayvanlarla bitkilerin akıl fikir yürütüp konuştuklarına tanık oluruz, ya da köpeğin biri eski bir sevişmeyi ağzına atabilir. Daha önemlisi, bunların hiçbirini yadırgamayız. Masal okurken de olağandışılıkları yadırgamayız, fantastik bir metni okurken de… Hazırlıklıyızdır. Fantastik metnin yazarı yabancı bir âlemi anlattığını isimlerle, mekânlarla duyurur çok zaman; masalcı, “Bir varmış bir yokmuş…” diyerek hazırlar bizi, -mişli geçmiş zaman kipinin masalsı bir yanı vardır. Ahmet Büke’nin öykülerinde böyle bir giriş, böyle bir hazırlık yok. Olağandışılıkları bize olağanmış gibi gösteren geniş zaman kipi olabilir bu öykülerde. ‘Çok geniş zaman’ kipi de diyebiliriz buna. Bildiğimiz geniş zamandan da geniş bir zamana yayılıyor gibidir anlatılanlar.“Arsada Ford. Aynaları kırık. Böyle dalgalar gibi patlamış arka camı. Senihi Abi’nin şapkası vites kolunda, torbaları şoför koltuğunda, arka koltukta battaniyesi, altında Senihi Abi. Uyur o kimseye ses etmeden.” Görüntülerle beslenmiş bir geniş zamandır buradaki. Normalde bir araya gelmeyecek nesnelerin (battaniye ve vites kolu) bir araya gelişiyle hikâyesi sezdirilen arabanın çok uzun zamandır orada durduğu anlaşılır, ama bu cümleler bize bir şey daha duyurur. Senihi Abi de çok uzun zamandır orada uyuyordur, bundan sonra da bir o kadar zaman boyunca, hatta sonsuza dek orada uyuyacaktır. Belki de bu ‘çok geniş zaman’ kipine ‘sonsuz şimdi’ kipi diyebiliriz. Zamanın sürekliliği kopmuştur. Çocuk ve deli için anımsananlar geçmişe olduğu kadar şimdiye de aittir. Hayaller, beklentiler ve kurgular için de geçerlidir bu. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan… hepsi şimdiye aittir. Bu ‘sonsuz şimdi’nin içerisinde hatırlamak da bizim akıp giden zamanımızdaki şey değildir – unutmamak, unutamamak halini almıştır.
Büke’nin öykü kişileri, bizim geçmişte bırakıp şimdiye taşımak istemediklerimizi geçmişte bırakmaya yanaşmazlar. “Peki, bu sesten, görüntüden kısaca an dediğimiz, çoğunu bitirince unuttuğumuz kayıtları boşuna mı açıyorum ortalık yerde,” diye sorar bir öykünün anlatıcısı. Üstelik “kalıcı hafıza kaybı ve kayıt bozukluğu” vardır onda. Hatırlamaz, ama hatırlatır; hatıranın kendisi olmuştur çünkü. Zaman onun için belirli bir anda durmuştur “Zaman çakıldı kaldı. Sonsuz şimdi başladı” der. Zamanla birlikte benliği de çakılıp kalmıştır. Dünyanın egemenleri bizzat yaptıkları ya da sebep oldukları kötülükleri bir an önce unutabilmemiz için zamanı hızlandırmanın yollarını arayıp bulurlar. Böylece farklı kötülükler arasındaki ilişkilerin de görülmeyeceğini düşünürler. Kötülüklere maruz kalanları, görünmezleştirmeye çalışırlar, bir yerlere kapatıp saklarlar. Bunları yapamayacakları zaman yaşadıklarını anlatamamaları için onları yaftalarlar, dillerini, dağarcıklarını söküp alırlar. Ama bu arada onların varlıkları anlatmak istedikleri şeye dönüşür. Onlara bakıp başlarından geçenleri okuyacak bir şifre çözücüye ihtiyaçları vardır sadece. İşte, hikâye anlatıcısının işi budur – onlara görünürlük kazandırmak, karartılmaya çalışıldığında üzerlerine edebiyatın, dilin, kurgunun ışığını tutmak.

Ahmet Büke’nin öykülerinin atmosferi gücünü ve çekiciliğini iyiden iyiye unutulan, daha insani bir dünyayı hatırlatıyor olmasından alır. Anlatılanlar yüreğimizi burkan, boğazımızı düğümleyen şeyler bile olsa, “yaşasın hayat” dememize engel olmayan bir ton bulunur bu öykülerde. “Hiç”teki gırnata sesi gibi kederli, ama hayatı duyuran, hatırlatan: “İnce, hüzünlü, cambaz ipinde heyecanlı, sedirdeki ölü kadar sessiz, beyaz tende yuvarlandı; o canlı, sarıya çalan, buğday kokulu, terli damlalarına sarılıp iç geçirdiğimizdi. (…) Gırnatanın körüğü incecik çatlaklardan sızıp evlere girdi. Doğduğumuz, seviştiğimiz, dövüştüğümüz, ağladığımız evlere giriverdi. Pis su borularından yeniden derelere, derelerden denize aktı. Orada boz bulanık suda yüzen eski arkadaşlarını buldu.” Kumrunun Gördüğü’ndeki öyküler de şehirlerin, kasabaların arka mahallelerinden, bahçeli evlerin loşluğundan geçip, annelerin özene bezene pişirdikleri yemeklerin kokusuna bulanıyor, oradan komşu sokaktaki kırık dökük metruk binalardaki gizli sevişmelerin tanığı börtü böceğin, kedinin köpeğin gözlerinden aldığı güçle mahallenin işkence görmüş ağabeylerinin yüzlerindeki yaraları yalıyor. Sabahtan akşama ayakta çalışanla işsiz kahvesinde akşama dek oturanın yorgunluklarını görüp kederlenen bir kumru gibi süzülüyor havada.
Nerede ve nasıl insanlıktan çıktığımızın öykülerini kaleme alıyor Ahmet Büke. Trajik ikilemlere dikkat çekiyor; çalışmak insanı kafese kapatıp nesneleştiriyor, ama işsizlik, eve nasıl ekmek götüreceğini düşünmek de insanın ruhunu kafesliyor. Peşinden gidemediğimiz ya da gitmemizin engellendiği arzularımızı terk ettiğimiz yerde, kendimizden de bir şeyler bırakıp eksiliyoruz. Tanık olup sessiz kaldığımız kırımlar, kıyımlar, sadece bu kırımların mağdurlarını değil, tanıklarını da insanlıktan çıkartıyor. Unutursak rahatlarız sanıyoruz, oysa unuttukça kendimizi kaybediyoruz. Unutamamanın ağırlığını unutmanın hafifliğine yeğlememizi öneriyor Büke’nin öykü canlıları; hafifleme sandığımız şeyin insanlığımızı bir kenara bırakıp uçuşan bir nesneye dönüşmek olduğunu duyuruyor.
Bir öyküsünde “nasıl olan Ruhi Bey’e” selam ediyor Ahmet Büke; Edip Cansever’in başka bir dizesini ise Kumru Kâmil’in fısıldadığını işitir gibi olabiliriz. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.” Evet, Büke’nin öykülerinde insana insanlığı hatırlatan bir kumru, bir köpek ya da bir kedi olabilir. Hatta dünyanın kendisi de, kulak verene bir şeyler söyleyebilir bu konularda. “Yollarınıza döşediğiniz bütün asfaltlar eriyor, kemikten sıyrılan parçalar gibi dökülüyor. Alttan gelen eski taşları görüyorum ben. Kimisi kırgın, mahcup ama madem verildi bu görev razıyız yeniden ezilmeye diyorlar kestirmeden.”
Kumrunun Gördüğü’ndeki öykülerde anlatılanlar kadar anlatma üslubu da insanı iki duygu arasında gezdiriyor. Kederli bir üsluptan söz edebileceğimiz gibi neşeli bir üsluptan da söz edebiliriz. Kederin de yaşama dair olduğunu unutturmayan, neşenin ise vurdumduymazlık olmadığını sezdiren bir yaklaşımla anlatılıyor öyküler.
Ahmet Büke bu kitabında hayli uzun bir de öyküye yer vermiş. ‘Sesler’ adındaki bu öyküde Büke’nin öteden beri anlatmayı sevdiği çok şey var: Delilik, arkadaşlık, hunharca işlenmiş yasal cinayetler ve onlardan intikam almadan rahat edemeyen öykü kişileri, aile arasında saklanmış duygusal işkenceler ve cinayetler, İzmir, deniz, doğa ve hayvanlar.
Radikal Kitap, 11 Haziran 2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap