Tag Archives: AKİF KURTULUŞ

Yüzleşme ve Haysiyet İmtihanı

2084 UKDE.inddAkif Kurtuluş’un Ukde romanı hakkında

Rastlantılar edebiyat eserlerinde peş peşe geldiğinde, “Bu kadar da olmaz canım,” dedirtir genellikle; gündelik hayatta karşılaştığımızda da şaşırırız, ama mevzubahis olan edebiyat eseriyse şaşkınlıktan çok olumsuz yargılarda bulunmaya eğilimliyizdir. Yazarın eserini kurgularken zorlandığı için rastlantılardan yararlandığını düşünürüz. Akif Kurtuluş ise romanlarında rastlantılara yer vermekten çekinmeyen yazarlardan. Önceki romanı Mihman’da olduğu gibi, yeni romanı Ukde’de de rastlantıların art arda gelmesini bir zaaf olarak görmemiş, gönül rahatlığıyla kurguyu rastlantılar üzerinden ilerletmiş. Hatta, bunun altını çizmek istercesine, roman kahramanları da bunların çokluğuna dikkat çekip sayıyor, şaşkınlıklarını ifade ediyorlar.

Ukde’deki rastlantılara başka bir anlam vermek mümkün; sanırım Akif Kurtuluş’un bundan çekinmemesi de böylesi bir anlamı vurgulamak istemesinden. Bazı rastlantılar kaçınılmazdır, rastlantı gibi görünüyor olmasına rağmen belki de zorunluluktur. Hikâyelerimizdeki benzerlikler ya da bir benzerimizin karşımıza çıkması ihtimalinin yüksekliğidir bunun nedeni. Yüzleşme gibi hikâyelerimizin hayli benzeştiği bir konuyu sorun edinen Ukde’de de, peş peşe gelen rastlantılar bu nedenle belki de kaçınılmazdır. Bu toprakların tarihinde bireysel ve toplumsal olarak yüzleşmemiz gereken, ama bundan çok zaman kaçındığımız o kadar çok şey var ki… Üstelik bazı konularda yüzleşmemiz gereken mesele de ortak. Aynı ortak tarih bizi benzer noktalara çekiyor. Yüzleşmeden, hesaplaşmadan geçen yüz yılın ardından 1915’te Osmanlı Ermenilerinin başına ne geldiği sorusu, başka noktalarda birbirinden çok ayrı fikirleri, hayat tarzları, ideolojileri olan insanları aynı yerde, yüzleşme zorunluluğunda (ya da yüzleşmeyip aynı sığ gerekçelerin arkasına saklanmakta) buluşturuyor bugün.

Elbette kolay değil bir soykırımla yüzleşmek. Yüz binlerce insanı hunharca öldürüp katledenlerin soyundan gelmek, edinilmiş servetlerin, rahat ve huzurla geçirilmiş senelerin başkalarının kanı pahası olduğu gerçeğini fark etmek hiç kolay değil. Bunu yapacak cesaretimiz olmadığında elimizin altında hazır bekleyen, kerelerce ısıtılarak önümüze konmuş mazeretleri kolayca benimsememiz de şaşırtıcı değil. Öyle ki ırkçılıkla ve milliyetçilikle hiç alakası olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyen pek çok insan söz 1915’te Ermenilerin başına neler geldiği sorusuna dayandığında milliyetçilerin söylemlerinden çok da farkı olmayan cümleler kurmaktan çekinmiyorlar.

Ukde’nin kahramanlarından Nuri ise, rastlantı eseri tanıştığı, daha on yaşındayken Kütahya’dan Suriye çöllerine sürülmüş Benjamin’le sohbeti ilerledikçe 1915’te yaşananlarla ve bundan yıllar boyu habersiz kalmış olmasıyla kendince yüzleşme cesareti gösterebilmiş biridir. Bunu Ermeni sorununun bugünkü gibi iyi kötü gündeme geldiği bir zamanda değil, bu konunun mutlak bir tabu olduğu kırk-elli yıl önce yaşamıştır üstelik. Yaşadığı yüzleşmeyi ifade edebileceği kimse de yoktur. Gerek onu yüzleşmeye iten utanç ve suçluluk duygusunu, gerekse bunun neticesinde verdiği kararı, ağabey diyecek kadar kendisine yakın hissettiği Benjamin’e bile anlatamamıştır, daha doğrusu anlatmak istememiştir. Yaşananların ve sayısız insanın başlarına gelenin yanında, verdiği kararın bir kefaret olmadığını, olamayacağını idrak etmiştir. Kararının nedenini kendine saklamak dışında bir seçeneği olmadığını düşünmüş, defterine şunları yazmıştır:

“Böyle bir zulüm karşısındaki vaziyetimi, ödeyeceğim kefaretle temize çıkarabileceğimi düşünmek, ya da birilerinin böyle bir zannı altında kalmak, hem kendime yapacağım, hem de karşılaşacağım en büyük kötülüktür.”

Yüzleşmenin ardından aldığı karar, bir başka seçimi, bunu kendine saklaması zorunluluğunu dayatmıştır Nuri’ye. Beri yandan, bütün bunları bir deftere yazmaktan kaçınmamıştır. Bu defterin ileride kendisini tanımayan birilerinin eline geçeceğini umduğunu düşünebiliriz. Amacı derdini dökmek değildir sadece, kendisini tanımayan birilerine bir vasiyet bırakmak istemiştir belki de. Bu topraklarda böyle büyük bir utancı duyan, bu konuda yapacak pek bir şeyi olmayan biri kendince bu zulme neden olanlarla, bu zulümden nemalanlarla bağını kesmeye çalışmıştır; bu da bilinsin, demiştir.

Yüzleşmenin Sirayet Edebilirliği

url8Ukde, sadece Nuri’nin defterinden ibaret değil. Defter Nuri’nin ölümünün ardından onun hiç ummadığı biçimde eşi emekli hâkim Cavidan’ın eline geçer. Romanın ilk bölümü, defterden sayfalar ve Cavidan’ın defteri okuduğu sıralarda hissedip düşündükleri ve o sıralarda yapıp ettiklerinden oluşuyor. Benjamin’le tanıştıktan sonra hissedip düşündüklerini karısına bile anlatmamıştır Nuri. Bunu Cavidan’ı kendisine yakın bulmaması olarak değerlendirmek doğru olmaz; bu çekiniklik yüzleşmenin doğasından kaynaklanmıştır. Sonuçta, “Tamam yüzleştim, bedelini de kendimce ödedim,” diyerek belirli bir anda olup bitecek bir şey değildir yüzleşme. Nuri için de yıllar boyu sürmüştür, deftere yazmak da yetmemiştir belli ki. Cavidan’ın hatırladıklarından Nuri’nin bu konuyu kafasında tartmayı sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Defteri okumaya başladığında yaşadığı panik duygusundan kurtuldukça, Cavidan da bunu fark eder. “Yazdıklarını itirafları gibi okuyordum galiba,” diye geçirir içinden, “Kendini kusurlu ve suçlu bulup bulmama arasında gidip gelen birisinden kimsenin beklemediği, sadece kendisinin bileceği itiraflar gibi.”

Bu noktada, Akif Kurtuluş’un Cavidan karakterini oluştururken onu neden emekli bir hâkim olarak seçtiği de berraklık kazanıyor. Suçluluk ve yüzleşme ihtiyacı, bir suç söz konusu olduğunda ortaya çıkar – bunun illa ceza hukuku anlamında bir suç tipine karşılık gelmesi gerekmez, ahlak kaidelerine ya da kişisel ilişkilerin kendine has kurallarına riayet edilmemiş olabilir. Kurtuluş, konunun bu yönünü tartışılabilmek için hukuk pratiğinden gelen bir karakterin aydınlatıcı olabileceğini düşünmüş olsa gerek. Nitekim, romanda birkaç yerde Cavidan’ın mesleki deneyimleri (mesleki deformasyonları da denebilir) önem kazanıyor. Nuri’nin kimsenin bilmediği bir şeyi itiraf etmesi, saf hukuk gözüyle ya da hukuk pratiğiyle anlamlandırılabilecek bir hal değildir. Cavidan’ın Nuri’nin itirafları karşısında hissettiği şaşkınlık, bize hukuki bakışın yetersizliğini de duyurur. Bu noktada, Ermeni soykırımı gibi insani, toplumsal, ekonomik, kültürel açılardan devasa bir felakete neden olmuş bir olguyu tek bir noktadan, tek bir nazariyenin kural ve kaideleriyle anlamanın ve çözümlemenin yetersizliğini de fark ederiz. Bu yetersizlik bize çözümü de duyurur aslında. Çözüm yüzleşmededir, ya da oradan başlayacaktır; gerçek bir yüzleşme yaşanmadan, meseleyi tarihçilere ya da hukukçulara bırakarak ötelemek ya da şeklen meseleyi sonsuza dek halledeceği umulan bir şeyler yapmak açılan yaraları kapatmayacaktır.

Nuri’nin yüzleşme hikâyesi bir başka noktayı daha açığa çıkarıyor. Yüzleşme bir anda olup bitmediği gibi, bir af talebi de değildir. Nuri, bunu bildiği için ne Benjamin’e ne de Cavidan’a açabilmiştir hissettiklerini. Bunların affedilme arzusu olarak anlaşılmasından çekinmiştir. Ukde’de bu af meselesiyle başka bir bağlamda daha karşılaşırız. Nuri’nin annesi büyük bir acıyla geçirmiştir ömrünü, ilk bakışta çektiği acılarda suçun, sorumluluğun Nuri’nin babasında olduğunu düşünmek mümkündür. Ne var ki babasının ölümünün ardından annesinden onu affetmesini istediğini Benjamin’e anlatırken, annesinde affetme kudreti olmadığını fark etmiştir Nuri. “Suç, kusur, kabahat…” diye düşünür, “Ne dersek diyelim. Ceza verecek olan, müeyyide koyabilecek olan affedebilir ancak. Anamda bu da yoktu.” Af mevzuu Benjamin için de çözümsüz kalmış bir meseledir. Şunları söyler Nuri’ye: “Anan da benim gibiydi. Ananın da benim gibi, ceza verme salahiyeti yoktu. Suçsuz birini affetmeye çalışmak var ya, (…) çok mühim meseledir benim için de.” Bu sözlerine birkaç gün sonra da şunları ekler Benjamin: “Suçu bildiğin yerde suçlu ortada yoksa, suçluyu bulamazsan, ruhunda öyle bir yara açılır ki, kapansın istemezsin. (…) Birisi sorar belki, kim yaptı bunu sana? Cevap veremezsin, bilirsin vereceğin cevap bir işe yaramaz. Uykunda bile gözlerin açıktır, biri gelip yaranı sarar diye evham basar içini.”

Nuri, suç-ceza bahsindeki bu ince noktayı sezdiği için duyduğu suçlulukla ilgili olarak başkalarından af diliyormuş gibi görünmekten ve içinde açılan yaranın kapanmasından kaçınmıştır. Aftan önce ceza verme yetkisini aramıştır, denebilir. Ortada ceza verebilecek birileri yokken onun aldığı karar bir ceza mıdır peki? Cezalandırılan bunun farkına varmasa da öyledir, en azından Nuri ceza verme yetkisini kendi eline almıştır, üstelik bir anlamda kendisini de cezalandırarak.

Diyalogların Arasından Görünenler

Ukde’de anlatılan sadece Nuri’nin hikâyesi değil, romanın sonraki bölümlerinde başka yüzleşme/yüzleşememe hikâyeleri çıkıyor karşımıza. Cavidan’ın arkadaşı Hamiyet’e itirafı mesela, Nuri’nin defterini okumasının ardından mümkün oluyor. Önündeki örnek nedeniyle bu konuya odaklanmasa, yüzleşmenin, suçun, itirafın, ceza verebilirliğin ne olduğunu, hangi koşullarda mümkün olabildiğini sorgulamasa, muhtemelen, bu gerçekleşmeyecektir. Benzer biçimde, Nuri’nin yaşadığı yüzleşemeden bihaber olsa, rastlantı eseri karşılaştığı Gurbet’in hikâyesinde de benzer bir yüzleşme/yüzleşememe bahsi olduğunu fark edemeyecek ve ona yardımcı olamayacaktır. Yüzleşmenin olumlu bir etkisi de bu olmalı; sirayet edebilmesi, başkalarının gösterdiği cesaretin önümüze, içimize ışık tutması.

Ukde, yüzleşme sorunsalı çevresinde dolaşan, yüzleşmenin nedenlerinin, sonuçlarının, bedellerinin tartışıldığı, iç içe geçen birkaç olay örgüsünden oluşuyor. Mesele, Ermeni soykırımı üzerinden tartışılmakla birlikte, roman yüzleşmenin gündelik hayat ve kişisel ilişkilerimizdeki veçhelerini de gözler önüne seriyor. Roman kişilerinin (Nuri ile Benjamin, Cavidan ile Hamiyet ve Cavidan ile Gurbet) karşılıklı konuşmalardaki tuhaf, anlamın yiter gibi olduğu, tarafların kendileri hakkında mı, yoksa karşılarındaki hakkında mı konuştuğunun belirsizleşerek dolaşık bir hal aldığı, roman kişisinin içinden geçirdiklerinin ne kadarını karşısındaki aktardığının saklandığı anlar, yüzleşme meselesinin bir başka yanını akla getiriyor. Diyalog. Yüzleşmeden söz edildiğinde sıklıkla diyalogdan dem vurulur, kuşkusuz gereklidir, olmazsa olmaz önemdedir, ama diyalogu önceleyen bir başka olgu var – konuşan kişinin ne için konuştuğu, ikna mı, itiraf mı, bir şeyler anlatırken başka şeylerin üzerini örtmek mi? Keza diyalog sandığımız şey, aslında bir iç konuşma, iç hesaplaşma olamaz mı? Ukde’deki diyaloglar bunun çok basit örnekleri sayılabilir, ama bu konuşmalardaki kırılma ve sözlerin birbirine dolanma anları, aynı zamanda yüzleşme bahsinin hiç kolay olmadığının, yüzleşirken ne çok zorlanacağımızın birer göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Utanmasının Bilmek

childrenCavidan hukukçuluğundan gelen bir alışkanlıkla (Nuri’nin defterine yazdıklarının da etkisiyle) meseleyi suç-ceza ve itiraf-suçluluk eksenlerinde tartarken, Gurbet ise başka bir noktaya dikkat çeker: Utanca. İnsanı yüzleşmeye götürenin sadece suçluluk, sorumluluk duygusu olmadığını, utancın etkisini vurgular. Bu noktada hukukun bu gibi olaylarda yetersiz kaldığı bir husus daha berraklık kazanıyor. Hukuk, geçmişte işlenmiş bir suçu cezalandırarak, ileride işlenecek suçların da önleneceğini varsayar. Çok zaman böyledir, bu nedenle en küçük kabahatten insanlığa karşı işlenen suçlara kadar bütün suçların cezai yaptırımlara tabi olması caydırıcılık konusunda önemlidir.

Peki, dış bir güç (hukuk ya da siyasi otorite) ortada cezayı gerektiren bir suç olduğunu görmezden geliyorsa, gerçek suçlular ortada yoksa artık, adalet bu kertede gecikmişse ne olacaktır? İşlediği ya da dolaylı da olsa sorumluluğu olduğunu düşündüğü suçlar nedeniyle başkaları onu suçlamadığı halde suçluluk, sorumluluk duyanlar için kendilerinin dışındakilerin vereceği cezanın da bir etkisi olmayacaktır zaten. Ceza çekmenin, yapılanların bedelinin ödenmesi olarak algılanıp sahte bir rahatlık duygusuna neden olabileceğini sezen Nuri gibiler için böylesi bir rahatlığa sığınmaktansa süreğen bir rahatsızlık (“açılan yaranın kapanmaması”) yeğlenecektir. Bu durumda yüzleşmenin kendisi suçun ya da suçtaki sorumluluğun idrakine varmanın yanı sıra, cezai yaptırımla karşılaşmak anlamına da gelebilecektir. Bu tutumun sağaltıcı olmadığı düşünülebilir, oysa Gurbet’in Cavidan’a söylediği şu cümlede vurguladığı açıdan bakıldığında, yüzleşme artık hiçbir zaman tecelli edemeyecek adaletin bir biçimde tecelli ettiği ya da edebileceği yanılsaması olmaktan çıkıp geleceğe dönük bir taahhüt halini alabilir.

“Utançla yaşamasını bilmek, utandığın şeyleri hayatının dışına atmak için verdiğin sözle yaşamak, o söze sahip çıkmaktır.”

Bu Sesi Nasıl Duymadık?

Edebiyat eserleri toplumsal meselelere reçete sunmazlar, aksine reçetelerin kifayetsiz kalabileceğine dikkat çeker, olası krizleri hissettirirler. Bugün siyasal-toplumsal açıdan baktığımızda Ermeni soykırımıyla yüzleşmemizin yakın bir ihtimal olmadığı çok açık. Geçenlerde yayınlanan bu konuyla ilgili anketlerin sonuçları yüzleşme için kat edilmesi gereken yolun hiç de az olmadığını ortaya koyuyordu. Yine de anket sonuçlarındaki oranların on yıl öncesinde tahayyül bile edemeyeceğimiz yükseklikte olduğu ortada ve bu oranın her geçen gün artacağını umabiliriz. Tarihin üzeri örtülen, unutturulmaya çalışılan karanlık sayfaları aralanıyor. Bu konudaki olumlu gelişmeler, kuşkusuz, bu uğurda verilen mücadelelerin ve toplumsal hareketlerin bir sonucu, ama anlatılmaya başlanan tekil hikâyelerin etkisini de yabana atmamak gerek. Nitekim Nuri de, defterin sonlarına doğru 1915’te neler olduğu sorusunun yanıtını kitaplar okuyarak bulma isteğinin yersizliğini fark ettiğinde bu noktaya değinir:

“Hangi ilmî eser, hangi tarihî araştırma Benjamin Ağabey’in anlattıklarından daha sahici olabilirdi?” diye sorar. “Anası babası ölüme, kendisi on yaşında hayata terk edilmiş birisinin sadece cümleleri değil, susuşları, duraklamaları bile yeteri kadar manalı ve ikna ediciydi. (…) Bırak Benjamin Ağabey’in hikâyesine vâkıf olmayı, hayatından haberdar olmak bile, insanı getirip haysiyet imtihanının önüne koyar. Kaçışı olmayan, ikmal şansı olmayan bir imtihanın… Ben bu sesi duydum bir kere! Gözlerinin içine baktım.”

Bu sesi duyduktan sonra “bir daha aynı Nuri olamayacağı[n]ı” idrak etmenin kendisi için “bir haysiyet meselesi oldu[ğunu]” yazar. Ukde, yüzleşme meselesini farklı boyutlarıyla sorunsallaştıran bir roman. Etkileyici yanı okura Benjamin’in sesini duyurmasında değil, bu sesi epeydir duyuyoruz, bu sesi duymamak için kulak kabarttığımız ya da bu sesin duyulmaması için yükseltilen başka seslerin ne anlama geldiğini düşünmeye sevk etmesinde. Daha da önemlisi, bu sesleri biz nasıl oldu da yüz yıl boyunca duymadık ve bu suçun hayatlarımızda neleri değiştirmiş olduğu hakkında düşünemedik gibi soruların yarattığı ukdeyle yüzleşmemize neden olmasında.

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Şubat 2015 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Eksik Kalmalarımızın Romanı – Akif Kurtuluş

ImageAkif Kurtuluş’un Mihman adlı romanı hakkında

Çok anlatıcılı bir roman Mihman. Akif Kurtuluş, ondan fazla anlatıcının ağzından anlatıyor olayları. Anlatıcılar olan bitenin farklı gözlerden nasıl görüldüğünü ifade ettikleri gibi, kimi zaman da başka bir anlatıcının bıraktığı yerden hikâyeyi sürdürüyorlar. Farklı anlatıcılar bir yandan da öncekilerin anlattıkları olaylardaki kimi boşlukları tamamlıyorlar. Roman boyunca oluşan soru işaretleri sonraki bölümlerin satır aralarında cevaplanıyor. Özetini vermenin okuma tadını kaçıracağı romanlardan Mihman; olay örgüsü kimi kesişme ve rastlantılarla ilerliyor. Kimin kim olduğu sorusu ya da o anlatıcının ana hikâyenin neresinde durduğu gibi sorular sayfalar ilerledikçe anlaşılıyor. Yine de tadını kaçırmadan romanın başlıca iki kahramanı hakkında bir şeyler söylemek mümkün.

İlki orta yaşlı bir avukat; gençliğinde sol harekette yer almış, meslek hayatına başladıktan sonra da siyasetten bütünüyle kopmamış, İHD Genel Kurulunda Vedat Aydın’ın gözaltına alınışına tanık olmuş, sonrasında cenazesine gitmiş, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Ermeni Konferansında bulunmuş biri. Edebiyatla hayli ilgili; cüzdanında uzun süre Edip Cansever’in “Pesüs” şiirini taşımış, eşi dostuyla konuşurken ya da bir başınayken, okuduğu kitaplardan cümleler, dizeler geliyor aklına; hayatındaki kimi anları ve kişileri o sırada hakkında konuştukları kitaplarla yâd ediyor. Gelgitli bir aşk hayatı olmuş; onu böylesi bir gelgitin yükseldiği bir zaman diliminde tanıyoruz zaten. Bu gelgitin etkisiyle içine dönüp kendini deştiği, neden böyle olduğunu sorguladığı ya da sorgular gibi yapıp kaçtığı anlara tanık oluyoruz. Roman boyunca söz sıklıkla futbola geldiği için belirtmek gerek, sıkı bir Fenerbahçe taraftarı ve canı sıkıldığında amatör küme maçları seyrederek teselli arıyor.

Öbür kahramansa bir istihbaratçı: “Müdür” olarak anılıyor romanda. Sıra dışı olduğunu düşünebileceğimiz bir istihbaratçı ama. Avukatla benzeştikleri yanlar var – içkiye düşkünlükleri, spora ilgisi (istihbaratçı masa tenisine düşkün), kadınlarla (aslında kendisiyle) ilişkisinde yaşadığı kaçaklık. Romanın sonlarına doğru yaptığı siyasi analizler de onu sıra dışı saymamızı gerektirecek bir başka sebep. Avukat’ın onu “muzip ve uçarı ruhlu” diye andığı da eklenebilir bunlara.

Okuma tadını kaçırmadan, olay örgüsündeki yerlerine çok değinmeden öbür kahramanların bir bölümünü saymak gerekirse: Avukat’ın ayrıldığı sevgilisi (aynı zamanda eski eşi), bu kadının eski bir DP’li olan babası, Avukat’ın okul yıllarından arkadaşı olan ve oğlu zorunlu askerliğini yaparken öldürülen bir başka kadın, dağa giden bir gerilla, onun sorumlusu, dağdaki öbür gerillalar, Müdür’ün muhbiri, Müdür’ün ofisinde getir-götüre bakan kadın, Avukat’ın eski stajyeri… Bütün bu karakterlerin bir parçasını aktardığı ve anlattıkları yan hikâyelerin desteklediği ana hikâye ise Avukat’ın Van’da kaçırılması.

GÜNCELLİKLE BAĞ VE RUH HALLERİ

Soru işaretleri yaratarak ilerleyen, gerilimin sürekli korunduğu Mihman’da gerilimin nasıl çözüleceği, soruların nasıl yanıtlanacağı gibi konular çok fazla ön planda değil yine de. Akif Kurtuluş, güncel olaylara, özellikle memleketin gündeminden otuz yıldır eksilmeyen ağırlığıyla çökmüş olan Kürt Sorununa ve bu sorunun çevresindeki gelişmelere oldukça yaslanan bir metin kurgulamış. Güncellikle olan bağ ayrıntılı olarak verilen sokak-mekân isimleri ve maç skorlarıyla daha ilginç bir hal almış. Polisiyelerin olmazsa olmazı sayılan “kim yaptı, ne oldu?” sorularının bu romanda çok fazla öne çıkmasına engel olansa kişilerin ruh hallerinin taşıdığı ağırlık; özellikle Avukat’la Müdür’ün gelgitli, tereddütlü, içe dönük ruh halleri. Olayların nereye varacağı kadar, bu ruh hallerinin onlara ne seçimler yaptıracağı da roman boyunca merak konusu oluyor. Bu ikisi arasındaki esas benzerlik de çok derinlerde, iç dünyalarında zaten. Müdür, “Üçe bölünmüş bir adamdım,” derken, Avukat, “Ne yapsam sıyrılamadığım ağır bir yorgunluk sarmıştı ruhumu. Kirliydim ve temizlenmeye mecalim yoktu. Kararsız kaldığım her dakika, daha fazla kirleniyordum,” diyor. Biri iş-güçle, öbür gönül meseleleriyle ilgili olsa da, her ikisini de alttan alta rahatsız eden böylesi tereddütler. Müdür, “O darlanmalarımı, bir yerde duramamalarımı, kimseyi dinleyememe hallerimi iyi bilirim,” diyor mesela. Avukat ise, ayrıldığı sevgilisine yazdığı mektupta, “Çekildiğim arka odalarımın duvarlarını sessizce yıkar, yeniden yapar, çevremi rahatsız etmediğim için bir özür borcu kalmazdı üzerimde. Bu sözcüklerin arasına saklanmış o gizli şiddeti, ancak ben kendi kendime anlatabilirdim,” diye yazıyor. Çoğunlukla iç seslerinde sakladıkları, nadiren başkalarının da tanık olduğu mizah duyarlıkları da benzeşiyor. Küçük ayrıntıların içerisindeki saçmalıkları daha da saçma bir kurgu içerisinde ifade ediyorlar. Avukat’ın mizahı Müdür’den farklı olarak dil ve sözle de ilgili. İnsanların neyi, nasıl söyledikleri hakkında keskin bir dikkati ve buna dayanan bir dalga geçişi var – taksicinin “yarayan kan” sözünü mesela anında fark edip kendince bir mim koyuyor. Bu arada kendine dönük alayda da Avukat’ın daha acımasız olduğu eklenmeli.

Dil ve söyleyişten söz ederken, PKK’li gerillaların iç ses ve diyaloglardaki dillerine, kullandıkları kavramlara ya da kavramlaştırma biçimlerindeki kendine özgülüğe de değinmek gerek. Mihman’da bu dilin karakteristik yanlarının görülebildiği çarpıcı örnekler var ve bu dilin sadece bir iletişimi değil, bilmediğimiz, bilmemiz istenmeyen ya da bilmeye çekindiğimiz bir dünyayı içerdiğini, kurduğunu ve ifade ettiğini fark etmemek mümkün değil. Bu dile uzaklığımız bu dünyaya da uzaklığımız aslında.

SAVAŞ ÖNCE RAKAMLARI ÇİRKİNLEŞTİRİR

Mihman’da kızı dağa gitmiş olan Ayfer, oğlu gerillalar tarafından öldürülen çocukluk arkadaşına yazdığı mektupta, “Kimse kendini bir başkasının yerine koyamıyor Nalân,” diye sesleniyor, “tıpkı şimdi kendimi senin yerine koyamadığım gibi. Evlat acısı yaşamamış olan, seni nasıl anlayamazsa, ben de sana eksiğim (vurgu sonradan eklenmiştir).” Mihman, siyasi ve toplumsal eksikliklerimizin yanı sıra, kişisel ilişkilerimizde de birbirimize ne kadar eksik olduğumuzu, bununla birlikte birbirinden çok farklı hayatlar yaşarken, derinlerde bir yerde ortak bir kaderin bizi kovaladığını duyuruyor. Birbirimize eksiğiz; daha da acısı, kendimize bile eksiğiz. Savaşın otuz yıldır sürdüğü bir ülkede savaşın tahribatının sadece sıcak çatışmaların yaşandığı yerlerde ya da ülke ekonomisi üzerinde olduğunu düşünmenin yanlışlığını, eksikliğini duyuruyor roman kişileri. Savaş benliklerimizi de harap ediyor; üstelik bu bir iç savaş. Kendi kendimizle savaşıyoruz; kendi gerçekliğimizle yüzleşmekle kaçtığımız için bu iç savaşların hiçbiri sona ermiyor. Bu durum sadece Avukat, Müdür ya da öbür roman kişilerinden bir kısmı için geçerli değil; kendimizle, geçmişimizle ve bizden olmayanla yüzleşme korkusu toplumun geneline yayılmış, doksan-yüz yıldır devlet politikası halini almış durumda. Mihman’da Müdür’ün sevdalandığı kadının Ordu’dan göçmüş bir Rum ailenin kızı olması boşuna değil, ya da Avukat’ın öğrencilik yıllarından yakın bir arkadaşıyla Ermeni sorununu konuşurken tamamen zıt kutuplara gelmiş olmaları… Bu küçük ayrıntılar, romanın merkezinde yer alan Kürt sorunu ve otuz yıllık savaşla birlikte bu halin altını çiziyor. Mihman, birbirimize olduğumuz kadar, kendimize de eksik olduğumuzu hatırlatıyor bir yandan. Belki ânı kurtarmak için birbirimize ve kendi içimize bakmamayı yeğliyoruz, ama bu temel soruna toslayıp allak bullak olmaktan kurtulamıyoruz. Şanslı olanlarımız süreğen bir iç sıkıntısı ve nedenini tam bilemediğimiz bir gerginlik, şanssızlarımız çok büyük, derin, ölümcül acılarla yaşıyoruz eksikliğimizi.

Bu eksikliğimizi azaltmak yerine her yeni durumda çoğaltıyoruz üstelik. Asker annesi ile gerilla annesinin scılarını paylaşmalarını bile yasak ediyoruz mesela; ya da bunu kendilerince yaşamalarına izin vermek yerine bu halden politik bir beklentiyle sonuçlar almayı ümit ediyoruz. Paylaşmayı geçtim, yaşamayı bile. Aynı zamanda masa tenisi hocası olan Müdür, babası askerler tarafından öldürülen sporcusuyla ilgili olarak, “Bu ölüm, çocuğun elinden, ona hiç hissettirmeden, kendisine ait olabilecek bir hayatı alır (…) Babasının ölüsü herkesin ölüsü olacağı için, hiçbir zaman aşabileceği bir ölüm duygusunu da yaşayamayacaktır,” derken, savaşın anbean insanların ruh dünyalarında yarattığı yıkımlardan sadece birini ifade ediyor aslında. Bu yıkımın bir başka görünümü de Ayfer’in mektubunda şöyle dile gelir: “Savaş, ilk önce rakamları çirkinleştirir. Sayılar senin yüreğine, Şefika Abla’nın canına bir yumruk gibi oturur.”

Mihman’da şöyle bir görünüp geçen Ruhi’nin neden gerilla olmayı seçtiğini izah ederken söyledikleri ise eksikliğimizin, savaşın sona ermesiyle azalacak olsa da, tamamen ortadan kalkmasının çok daha zorlu olacağının, esas sorunun ne kadar derinlerde olduğunun ifadesi. Hayatın dağ dışında ona sunduğu yegâne yolun ancak başkalarını ezip sömürerek “çirkin bir adam”a dönüşmek olduğunun farkına varmıştır Ruhi. Bu trajik durumun farkında olmasına rağmen romanın devamında kendini özgürce ifade etme, inisiyatif alma imkânı bulamayacak, buna cesaret edemeyecek, önüne çıkan şansı “mundar” edecektir. Avukat’ın “Pesüs”ten hatırladığı dizeler, Ruhi’nin halinin de ifadesi: “Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de/ Değişen bir şey olarak ve değiştiren/ Bir anlamım var/ Peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar.” Başkalarının onu tanımladığı yerde kendi olmak ve kendini ifade etmek şansı yoktur Ruhi’nin. Benzer bir durumu Delila’nın hikâyesinde de görürüz.

“Pesüs”ün son bölümündeki dizeleri de anmak mümkün romanın bütününü düşününce. “Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı/ Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların/ Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben.” Mihman da eksik kalmalarımızın romanı. Kendimize ve birbirimize.

Mihman, Akif Kurtuluş, İletişim Yayınları, 2012, 271 s.

(Taraf Kitap‘ın, 14 Eylül 2012 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap