Tag Archives: ALICE MUNRO

Sevecen Bir Gülüşün Islığı – Alice Munro

Alice-MunroAlice Munro’nun öykülerinin çoğunda öykü kişilerinin hayatlarının uzunca bir bölümü hakkında bir şeyler öğreniriz. Bununla birlikte öykülerde zaman akışının her zaman düz bir çizgi halinde ilerlediği söylenemez, ileri ya da geri sıçramalar hiç az değildir. Birinci tekil kişinin ağzından anlatılan öykülerde bu sıçramalar çoğu zaman anlatıcıların geçmişten bir şeyler hatırlamalarıyla gerçekleşir; üçüncü tekil kişinin ağzından aktarılanlardaysa anlatıcı neredeyse keyfi denecek şekilde başka bir zamana atlayıverir. Bazı öykülerdeyse zaman açısından sürprizlerle karşılaşırız; öykünün anlatıldığı zaman ile olayların geçtiği zamanın çok yakın (neredeyse bitişik) olduğunu düşünerek okuduğumuz bir öykünün sonunda, birdenbire oraya dek okuduklarımızın uzun zaman önce yaşanmış olayların hatırlanması olduğunu anlarız. Anlatıcıların sarf ettiği “hatırladığım kadarıyla” ya da “o zamanlar” gibi sözler nedeniyle öykü anlatıcısının hatırladıklarını aktardığını baştan bildiğimiz öykülerde bile Munro zamanla oynamaktan çekinmez. Öykünün sonunda şimdiki zamana geçer mesela, olaylar (ve yıllar) öykü boyunca hızla ilerlemişken bir yerden sonra akış yavaşlar, ayrıntılar keskinleşir. Anlatıcının hatırladıklarını aktardığı aklımızdadır, unutmamışızdır, ama öykünün sonundaki vurucu ânı, zirve noktasını hatırlamaktan öte o anda yaşıyor gibi anlatmasını yadırgamayız, biz de o zamana çekilmişizdir, bizim şimdiki zamanımız da sabit kalmamıştır.

Munro’nun öykülerinde zirve noktası meselesi de kimi zaman aldatıcı olabilir. Çarpıcı bir sona, zirve noktasına vardığımızı düşünürken öykünün orada bitmediğini fark ederiz, devam ediyordur, o olaydan çok sonrasına sıçrar, önceki olayı hatırlatan bir başka durumdan ya da kişiden söz eder. Öykünün zirve noktası sandığımız andaki gerilim takvim hesabıyla çok gerilerde kalmıştır, ama öykü anlatıcısı için zaman önceki olaydan sonra durmuş gibidir, bir yanı hâlâ o zamanda, o zamandaki duygularındadır. “Amudsen”in sonunda mesela, “Yine aynı şeyleri hissettim,” diyerek bunun altını çizer anlatıcı.

Hayatta tuhaf, gizemli anlar vardır, olabilecek bir şeyin olmaza döndüğü (tersi de geçerlidir, hiç ummadığımız bir olay gerçekleşiverir ansızın) böylesi anlarda olup bitenler, ya da olmayan, olamayanlar, insanın sonraki hayatını baştan sona değiştirebilir. Bunun farkına o anda varmayabiliriz, ama bir zaman sonra farkına vardığımızda o an başka türlü yaşansaydı neler olacağını, hayatımızda ve kendimizde nelerin değişeceğini düşünmeden edemeyiz. Munro’nun öykülerinde bu gibi kritik anların önemi genellikle yıllar geçtikten sonra, geçmişte kalmış, unutulmaya yüz tutmuş o zamanları hatırlamasına vesile olan bir olayın ertesinde idrak edilir. Bu anlarının hayatlarının akışında ne kadar önemli olduğunu şaşkınlıkla fark eder öykü kişileri, ne var ki o anda derinden şunu da hissedip sezerler: zamanı geri sarmak mümkün değildir.

Kırılma ânı fark edildiğinde yaşanan karmaşık duygular (belki dehşet, belki utanç, en çok da şaşkınlık), ışık hızıyla yapılan muhasebe, hayatımız dediğimiz şeye verdiğimiz anlamı sorgulamamıza, eninde sonunda ömrün bazen bir küçük rastlantıyla, öyle değil de böyle olsaydı’larla, büsbütün başka bir şey olabilecek kadar rastlantısal olduğunu düşünmeye sevk eder bizi. Kafamız, içimiz karışır bir süre; böylesi anları aktarırken Munro zarif birkaç cümleyle sadece yaşamış olduğumuz versiyonun sahici ve bizim olduğunu akıldan çıkarmamamızı tembihler. “Sevgili hayatımız” diyebileceğimiz sadece yaşamış ve yaşamakta olduğumuzdur. Hatırladıklarımızdır; çok zaman eksiktir, unutmuşuzdur bir dolu şeyi, ayrıntıları, duyguları, olayları; silik izler, izlenimler kalmıştır. Yine de birbirini izleyen yıllar boyunca yaşadıklarımızdan –kâh tekdüze ilerleyen kâh kırılma, kesişme anlarında tersine giden, yolundan sapan, bükülen bu çizgiden– bize dair bir hikâye çıkar. Böylesi hikâyeleri anlatırken Munro’nun sezdirdiği bir olgu da, bu hikâyenin tek yazarının biz olmadığımızdır; ilişkide olduğumuz başkaları kadar rastlantılar, şanssızlıklar, boşa çıkan güvenler, tutulmamış ya da tutamadığımız sözler, vaatler hep birlikte yazmış, var etmiştir bu hikâyeyi, bu hayatı.

İlk anda dağınık gelebilir Munro’nun öyküleri. Anlatıcı sayfalar boyunca anlattığı olayı bırakıp yıllar sonrasına atlar ya da odaklandığı kişi değişir, bu yeni öykü kişisinin kim olduğunu hemen anlayamayız, ama sayfalar sonra doğrudan ya da dolaylı olarak yolları kesişir öykü kişilerinin. Bir şeyler açıklık kazanır gibi olur, ama tam anlamıyla net bir sonuçtan söz etmek zordur yine de. Bu flu kalan kısımlar, kimi zaman hatırlamakta zorluk çekilen olaylar, kimi zaman açık seçik bir nedensellik kurmakta zorlanılan bağlantılar, soru işaretleri, hayretler… hepsi birlikte hayatı oluşturuyordur. Her durumda öykülerin finalinde öykü kişilerinin “sevgili hayat”ları, bilinebilir ve bilinemez yanları; akıl yürüterek çözümlenebilecek duygu ve davranışların yanı sıra sonsuza dek gizemli kalacak yanlarıyla ortaya konmuş olur. En olmayacak olaylar bile öykü kurgusunun dağınık yapısında sıradan bir olay halini alır – şaşırtıcı olayların içindeki sıradanlık ya da sıradan olayların içerisindeki şaşkınlık uyandıran ayrıntılar iç içedir ya da yer değiştirir. Bunda Munro’nun dil ve anlatımının da etkisi var, anlatımdaki sakinlik, satır aralarından duyurulan “hayat böyle bir şey işte” tesellisi, şaşırtıcı ya da dehşet uyandırabilecek anlarda bile belli belirsiz bir güven duygusu yaratır derinlerde.

“Sevgili Hayat”

sh_front_coverİçerisinde, Munro’nun “hikâye sayılma[yacağını]” belirttiği dört adet “otobiyografik çalışma”ya da yer verdiği Sevgili Hayat’ta hatırlama, hatıralar, geçmişin geçmeyen ya da geçtiği düşünülen yılların ardından yeniden nükseden etkisi hâkim bir izlek. Buna önceki kitaplarında da rastlarız, ama Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülünü almadan bir yıl önce yayınladığı bu kitapta hatırlama bahsi daha sık karşımıza çıkıyor.

Bu öykülerin bazısında dikkat çekici bir söyleyiş var: Anlatıcılar geçmişten bir şeyleri naklederken o zamanlar olan biten her şeyi net biçimde hatırlamadıklarını ifade ediyorlar: “Sığınılacak Liman”daki şu cümleler mesela: “Teyzem herhalde o zaman çatalını alıp yemeğini yemeye başlamıştır.” “Bu lafı herhalde evdeki kadın dergilerinden birinde okumuş olmalıyım.” “Gurur”daki şu cümleler de: “Askerlik için celp gelmiş, ben de çürüğe çıkmak için doktora gitmiş olmalıyım. Hiç hatırlamıyorum.” “Taşocağı”ndan da şunlar örnek verilebilir: “O yaşamı hayal meyal hatırlıyorum. Yani o yaşamın bazı parçaları çok net olarak aklımda ama resmin bütününü oluşturacak bağlantılar yok.” Birinci tekil kişinin ağzından anlatılmamakla birlikte, anlatıcının öykü kişisinin bildikleriyle sınırlı biçimde anlatmayı yeğlediği “Tren”de de benzer bir belirsizlik, eksik, kısmi hatırlama hali var: “Ileane’in onun yanına gelmesi ortak istek ve kararla olmuş olmalı ama belki Jackson onun niçin koynuna girdiğini pek anlamamış olabilir.” (Alıntılardaki vurgular eklenmiştir.)

“Göle Bakan Yer” ise doğrudan zihnin sağlıklılığına, hatırlamama sorununa işaret ederek başlar – bu öykünün sürprizli sonu da bu konuya bağlanır. “Doktorun, ‘Şaka ediyor olmalısınız,’ demesini bekliyordu. ‘Herkesinki bulanır ama sizinki asla.’” “Maverey’den Ayrılış”ın sonundaysa bir unutma ve peşinden hatırlama ânı var, anlatıcı, öyküyü o andaki hatırlamanın “yersiz bir rahatlama” olduğunu belirterek bitirir – hafızanın oyunları sadece yaşla, yıllarla ilgili değildir, başka nedenlerle de ortaya çıkabilmektedir.

Alice Munro öykü kişilerinin hayatlarından kesitler aktarırken bizi uyarıyor gibidir. Hayatımızdan, hayat hikâyemizden söz ederken bu konuda birinci elden bilgimiz olduğu için yanlışlanamaz bir gerçeklikten söz etmenin, yıllar içerisinde neyin ne olduğuna dair kesinliğe yakın görüşlere ulaştığımızı varsaymanın doğru olmayabileceğini; bu konuda boşluğa, belirsizlik alanlarına pay bırakmanın gereğini hatırlatıyor. Bunu mutlak doğrunun bilinemezliğini vurgulamak için yapmıyor, hayatın aslında böyle bir şey olduğunu, iplerin hiçbir zaman büsbütün elimizde olmadığını, bir ad koyar ya da kendimize ya da başkalarına hikâye ederken anlattıklarımızla bazen kesişen bazen yakınından geçmeyen başka bir şey olduğunu, olabileceğini aklımızdan çıkarmamızı salık veriyor. Şöyle ya da böyle davranmak gerekir gibisinden bir yaşam öğüdü de vermiyor Alice Munro, kendi hayatlarıyla ilgili bildiklerinin ötesinde bir şeyler olduğunu fark eden öykü kişilerinin nasıl tutum aldıklarını, neler yaptıklarını anlatmakla, yaşadıkları irkilmeyi, şaşkınlığı göstermekle yetiniyor. Sevgili Hayat’taki otobiyografik parçalardan birinin sonunda, çocukluğunda yaşadığı çarpıcı, sıra dışı bir ânı ve o an karşılaştığı bir görüntüyü anlatır. Bu görüntünün gerçekliğine, bu ânın aynen hatırladığı gibi yaşandığına yıllar boyunca süt dişlerinin var olduğuna inandığı kesinlikle inandığını belirttikten sonra ekler: “Bir gün içimde belli belirsiz bir delik hissettim ve ondan sonra bir daha o görüntüye inanmadım.” İçindeki deliğin neyin mecazı olduğuna da değinmez. Yine de bu mecazın kendi hayatına ve hayata dair bildiğini sandığı şeylerin her zaman eksikli olacağını, hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmayacağını öğrenmekle bir ilgisi, bağı olsa gerektir, diye düşünebiliriz.

Çukurlarını Kazmaya Devam Edenler

Geçmişte olanlara, başa gelenlere karşı alınan tavırları “Gurur”un anlatıcısı ikiye ayırır. Geçmişte yedikleri darbelerin altından “hiçbir şeyin unutulmadığı” bir yerde yaşadıkları halde kalkabilenler ve bunu yapamayanlar. İkinciler şöyle anlatılır öyküde: “Çocukluklarında kendileri için ne tür çukur kazmaya başlamışlarsa (…) büyüdükleri zaman da kazmaya devam eder, hatta belki fark edilmez diye çukuru büyüttükçe büyütürler.” Bu girişin ardından anlatıcı Oneida ismindeki gençliğinden bu yana tanıdığı bir kadından söz ederek sürdürür öyküyü. Gençlikleri 2. Dünya Savaşı yıllarına rastlamıştır, ama öykünün sonlarında Oneida e-posta kullanmaktan söz eder bir yerde, anlarız ki yıllar geçmiştir, hayli yaşlanmışlardır; yetmişlerini geçmiş olduklarını düşünebiliriz. Hayatları boyunca tuhaf bir çekim olmuştur anlatıcıyla Oneida arasında, ama bu çekim adı konmuş bir ilişkiye dönüşmemiştir. Anlatıcı tavşan dudağı olduğu için insanlardan kaçmış, Oneida’nın yakınlaştığı zamanlarda da belirli bir mesafeyi korumuş, iki kardeş gibi birlikte yaşama önerisini reddetmiştir. Kendi başına yeteceği inancı (gururu?) harekete geçmesine engel olmuştur – çukurunu kazmayı sürdürmüştür. Öykünün sonunda Oneida’yla birlikte pencereden gördükleri, bir kuş havuzunda önce oyun oynayan sonra da sırayla çıkan kokarcaları “kendileriyle gururlanıyor ama alçakgönüllü davranıyor gibiydiler” diyerek tanımlar anlatıcı. Öykünün sonu başına bağlanır burada. Anlatıcı bu manzarayı gördükten sonra –bu görüntünün etkisiyle– hayatını gözden geçirip anlatmıştır, içine düştükleri çukuru kazmaya devam edenler bahsi de kokarcaların “gururlu ama alçakgönüllü” yürüyüşlerinin ardından aklına düşmüştür.

“Corrie”nin sonundaysa yıllar boyunca kandırıldığını fark eder Corrie. Bunun farkına vardığı ânı Munro şöyle anlatır: “Corrie kalkıp çabucak giyiniyor, evdeki bütün odaları dolaşarak duvarlara ve mobilyalara bu yeni fikri tanıştırıyor. Her yerde bir boşluk var, en büyük boşluk da göğsünde.” Bu büyük kandırmacayla boşalmış olan o güne dek hayatım dediği şeydir. Ne var ki kandırıldığını fark etmiş olması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. “Başka bir şey için artık çok geç”tir, “böyle sürdürecekler”dir. Geçmişte kalmış bir olay değildir başına gelen, yıllarca sürmüş bir oyundur, yine de bunu devam ettirmeyi seçer Corrie, “Daha kötüsü, çok daha kötüsü olabilirdi,” der. Yalan ve kandırmaca içerse de yaşadıkları hayatı olmuştur.

“Tren”in iki kahramanı da “çukurlarını kazmaya devam etmiş” olanlardan sayılabilirler. Özellikle erkek olan hayatının kritik anlarında kaçarak sürdürmüştür kazısını. Kadın ise ölümcül bir hastalıkla yüz yüze geldiğinde erkeğe kendi çukurundan söz etme cesaretini bulur, ama bu erkeğin bir kez daha kaçmasına neden olacaktır. “Taşocağı”nın anlatıcısı ise çukurunu ilk kazdığı ânı hatırlamakta zorlanıyordur, yıllar geçmiştir ve o anda ne yaptığını ya da yapmadığını, neden öyle davrandığını bilememektedir. Öbür öykü kişilerinden farklı olarak bir danışmandan bile yardım alır. Danışmanın telkinleri kendisinin de yıllardır aklına gelen şeylerdir. “Mesele mutlu olmaya çalışmaktır,” der danışman. “Ne olursa olsun. Sadece mutlu olmaya çalış. Bunu yapabilirsin. (…) Bunun koşullarla hiç ilgisi yok. Her şeyi olduğu gibi kabullen, o zaman trajedi ortadan kalkar. Ya da hafifler ve sen dünyayla barışarak yoluna gidersin.” Yapılacak en doğru şey[in] bu” olduğunu anlatıcı da biliyordur, ama ne yaparsa yapsın, kendisine ne söylerse söylesin, geçmişteki o an zihninde olanca bulanıklığıyla sürmektedir. Hatırlamak ve unutmak, ikisi de irademizle yapacağımız ya da sakınacağımız şeyler değil. Ne kadar çabalasak da unutmak istediğimizi unutamaz, hatırlamak istediğimizi tam anlamıyla hatırlayamayız. Bu gerilimi de kabullenmeye çağırır Alice Munro’nun öyküleri. Hayatın unutamadıklarımız ve hatırlayamadıklarımızla bir bütün olduğunu, bu bütünün içerdiği boşluklar, deliklerle var olduğunu hatırlatır.

Munro’nun öykü kahramanları çoğunlukla kadınlardır. Yukarıda değindiğim “Gurur”un anlatıcısı nadir erkek öykü anlatıcılarından biridir, üstelik o öykünün odağında anlatıcının yanı sıra bir de kadın bulunur. Kadınların hayatlarından kesitler, manzaralar sunar Munro. Kanada’nın taşrasında ya da kırsal kesimlerinde geçen yüzyılın ortalarında gençliklerini yaşamış kadınlar olduğu söylenebilir çoğunun. Büyük savaşın, ekonomik zorlukların yanı sıra kadınlar için ayrıca kısıtlı olan yaşam alanlarında kendileri için bir şeyler yapma çabaları anlatılır. Hayatlarındaki eksiklikler, yaralar, maruz kaldıkları acımasızlıklar, sıkışmışlıklar, boşluklar, başlanamamış ya da sürdürülememiş yakınlıklar… Buruk bir duygudur Munro’nun öykülerden yayılan, ama o burukluğun yanında, Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik’te yer alan “Yüzer Köprü”nün sonunda Jinny’nin hissettiklerine benzer bir duygu da eksik değildir:

“Hissettiği şey ağırlığı olmayan bir şefkatti, neredeyse bir kahkaha. Tanınan mühlette bütün yaralarıyla boşluklarının hakkından gelen sevecen bir gülüşün ıslığı.”

(Istanbul Art News‘ün eki IAN.Edebiyat‘ın Mart 2015 tarihli 7. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Yazar

Karanlığı Fark Ettiğimizde Çakan Işık – Alice Munro

Alice Munro’nun öykü kişileri neler olup bittiğine ilişkin düşüncelerini, tahmin ya da izlenimlerini ifade etmekten pek kaçınmıyorlar, yine de karanlıkta kalan şeyler hiç eksik olmuyor öykülerde. Munro’nun bizi içine soktuğu dünyaya kolayca girip ilerliyoruz; olaylar kronolojik olarak anlatılmasa ya da zamanın akışında büyük sıçramalar olsa bile yönümüzü kaybetmiyoruz. Anlatıcı, belli belirsiz, neredeyse bize hissettirmeden elimizden tutup neler olup bittiğini, zamanla nelerin değiştiğini gösteriyor. Okura yorum yapma, metnin boşluklarından sızma imkânı vermeyecekmişçesine ilerliyor öyküler. Anlatıcının iyi kötü ilgimizi çekebilecek bir hikâyeyi, olduğu ya da gördüğü gibi aktaracağını sanıyoruz. Ne var ki bir yerden sonra elimizi bırakıveriyor – bırakmak zorunda kalıyor çoğunlukla. Onun için de neler olduğu çok net olmuyor o anda; bize en fazla neler hissettiğini aktarmaya çalışıyor, ama bu çaba önümüzü görmeye yetmiyor. Geçici bir körlük yaşıyor, karanlığı fark ediyoruz o anda. Aydınlık sandığımız şeyin de o kadar aydınlık olmadığını anlıyoruz bir yandan, içerisindeki karanlığı seziyoruz. Sonrasında görüyoruz ki anlatıcı da karanlığın neler barındırdığını bilemediği için anlatmıştır öyküsünü – neler olduğunu bilebilmek için değil, her şeyi tam olarak bilemeyeceğimiz konusunda yalnız olmadığını hissetmek, hissettirmek için.

“Burada bir şey olmuştu,” der anlatıcı “Yüz” başlıklı öykünün sonlarına doğru,  “hayatınız boyunca bir şeyin olduğu sadece birkaç yer, hatta tek bir yer vardır, bir de diğer yerler.” Bu “bir şey”in ne olduğunu tam olarak öğrenemeyiz, ama “bir şey”ler sezeriz. Söz konusu “bir şey”in farkına varıldığı an bir ‘aydınlanma anı’dır elbette, kelimenin gerçek anlamıyla ‘an’dır, anlık bir kibrit çakımıyla karanlık yırtılmış, bir şeyler, kimi siluetler görünüp yok olmuştur. Karanlığın içerisinde belki birkaç saniye daha gölgesini gördüğümüzü sanırız o şeyin, o kadar.

BELİRSİZLİKLERİN BELİRLEDİĞİ ŞEYLER

Bir başka öyküde, “Boyutlar”da ise benzer bir ruh hali şöyle ifade edilir: “O içten gelen mutluluk duygusunu tam olarak hissettiği yoktu, ancak bir şey ona bunun nasıl bir şey olduğunu hatırlatmıştı.” Varla yok arası bir şeydir hissettiği, yine de boşluğun, belirsizliğin arasında bir kıpırtıdır, tanımlanmaya, kelimelere gelmeyen. Sözü edilen öykü kişisi çok büyük bir acının ertesinde bu kıpırtıyı duymuştur. Başına gelen acı olayı bilmekle birlikte acısını nasıl çektiğine tanık olmayız öykü boyunca. Tahmin etmemize yardımcı olacak birkaç işarettir elimizdekiler. O büyük acıya neden olan kişiyle ilgili olarak söyledikleri mesela: “‘O yazılanlara [üzerinde yaldızlı bir haç işareti bulunan dini bir kitapçıkta yazılanlara] inanıyor olsam bile,’ dedi kitapçığı kastederek, ‘sadece onun…’ O tür bir inancın elverişli olacağını, çünkü bu sayede Lloyd’u cehennemde yanarken düşünebileceğini söylemek istedi, ancak devam edemedi.”

Altüst olmuş bir hayat, çok büyük bir acı, soluk alınan her ana yayılmış bir boşunalık duygusu. Hem birbirini çoğaltan hem birbirini dengeleyen olgulardır bunlar kadının dünyasında. Bir yandan da Lloyd’u tanırız. Neden olduğu acının ardından sadece kendisinin farkında olduğu bir huzur içerisinde olduğunu yazar kadına: “Benim Kendimde Bildiğim benim kendi Kötülüğüm. Huzurumun sırrı burada.” Üstün bir güce inanmamakla birlikte “Kendini Bil” emrinin öneminin farkına varmış, kendi içindeki kötülükle yüzleşme cesareti göstermiştir. Şunun da ayırtındadır. Yaşadığı akıl hastanesinde “elde edebileceği tek şey zihninde olanlar”dır. Bunun bilincinde olduğu için o tuhaf huzura kavuşmuştur belki de; huzurun ertesinde yaşadığı deneyim zihnin içerisinde yaşanabilecek bir şeydir. Kadın Lloyd’un anlattıklarının olma ihtimaliyle bile güç kazanır. Lloyd’un anlattıkları doğru mudur bilme imkânımız olmaz; kadın da bilemez, ama bu belirsiz alanda dayanma gücü bulur. Gerçek dünyanın katlanılmaz katı gerçekliği kırılır orada. Kadın için de “elde edebileceği tek şey zihninde olan”lardır. Orada kalmaz ama; öykünün sonunda dışarıda da elde edecek şeyler olduğunu fark eder.

Munro’nun öykülerinde belirsiz kalan alan çoğunlukla insan ruhunun karanlık yanlarıyla ilgili. İnsan ruhunun karanlık yanından söz etmek statik ve sadece o insanın ruhsallığının derinlikleri hakkında bir şeyler söylendiği izlenimi doğurabilir. Alice Munro’nun öykülerindeyse başka boyutları var bu ‘karanlık yan’ın: Karşılıklı ve dinamikler. Bir öykü kişisinin karanlık yanı, öbür kişideki karanlık yanı tetikleyebiliyor, en azından ona görünürlük kazandırıyor. Örneğin “Wenlock Yamacı” başlıklı öyküde Mr Purvis’in öykünün anlatıcı-kahramanını yemek öncesinde çırılçıplak soyunmaya ‘zorlaması’nın ardındaki saikleri bilemiyoruz, bizim için karanlıkta kalıyor, ama öykü ilerledikçe anlatıcının bu sayede yaşadığı aydınlanma anına tanık oluyoruz. Mr Purvis’in kendisini hiç zorlamadığını, “emredilmeden, kandırılmadan, kendi rızasıyla” soyunduğunu fark ediyor. Öykü bu noktada bitmiyor, farkına vardığı karanlık yanın etkisiyle başka zaman yapmayacağı bir şeyi yapmaya karar veriyor. Karanlık yanların birbirini etkilemesinin örneklerini “Serbest Radikaller” ve “Çocuk Oyunu”’nda da görmek mümkün. “Serbest Radikaller”de Nita’nın kırmızı şarapta bulunan serbest radikallerin kalbe mi iyi geldiğini, yoksa kalbe iyi gelmeyen bir şeylere kötü mü geldiğini anımsayamaması Munro’nun öykülerindeki kötülük izleği için uygun bir metafor olabilir. İnsan ruhunun derinliklerine baktığımızda göreceklerimiz hakkında ilk anda vereceğimiz yargıların yetersiz olabileceğini anlıyoruz bu öyküleri okurken. Her zaman daha derinde daha karanlık bir şey olabilir, o koyu karanlığın farkına varmak bir ışık yakabilir.

BAŞIMIZI DÖNDÜREN KURGU DEĞİL

Munro’nun öykülerinin odağında çok uzun olmayan bir zaman diliminde yaşananlar bulunduğu halde, bu zaman dilimin çok öncesine, kahramanların çocukluklarına, gençliklerine de sıklıkla göndermeler bulunuyor. Öykülerin zamanındaki ani geçişlere, sıçramalara rağmen kurgu öne çıkmıyor. Bu öykülerde başımızı döndüren kurgu oyunları değil; öyküler alabildiğine sade ve anlaşılır biçimde sürüp giderken ansızın karşımıza çıkan belirsizlikler ya da en dibini net biçimde göremediğimiz derin çukurlar başımızı döndürüyor.

Alice Munro’yu Türkiyeli okurlar olarak geç tanıdık. Seksen yaşına gelene dek yirmiye yakın öykü kitabı yayımlayan Munro’nun sadece 2009’da Man Booker Ödülünü kazandıktan sonra Kaçak adlı kitabı çevrilmiş, o kitap da ne yazık ki edebiyat okurlarının dikkatini pek çekmemişti. Türkçeye yakınlarda çevrilen Bazı Kadınlar, Munro’nun şimdilik son öykü kitabı. Kitabın orijinal adı olan “Too Much Happiness/Aşırı Mutluluk” yerine kitaptaki bir başka öykünün adı olan Bazı Kadınlar seçilmiş. Munro’nun öykülerinde kadın kahramanların her zaman öne çıktığını düşündüğümüzde bu seçimi yadırgamamak gerekir. Farklı toplumsal kesimlerden kadınların hikâyelerini anlatırken Alice Munro’nun satır aralarında değinip geçtiği günlük hayata ilişkin ayrıntılar bu kadınların dünyaları, ruh halleri, geçmiş yaşantıları hakkında çok şey söylüyor. Kendimizi birkaç cümle okur okumaz öykünün evreninin içine çekilmiş bulmamızda bunların da etkisi var.

(Taraf Kitap‘ın Mayıs 2011 tarihli 4. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap