Tag Archives: ALTÜST

Zaman Nehrinin Yatakları ve Kıyıları – Per Petterson

Image

Geçen zamanın ardından neye bakarız? Çoğu kez elimizden kayanlara, tutacak gibiyken tutamadıklarımıza, elde etmek üzereyken kaçırdıklarımıza – yakınımıza uğramamış uzak hayallerle derdimiz olmaz pek, o adımı atmasaydık ne olurdu, diye sorarız daha çok, ya da tersini. İmkân dâhilinde olanların muhasebesidir yaptığımız. Per Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz’unun (Metis Yayınları, 2008) başkahramanının romanın sonlarında söyledikleri ne kadar tanıdıktır:

“Üzerinde durduğum küçük kaldırım taşından her yana doğru özenle çizilmiş bir şema gibi çizgiler uzandığını, bunların ortasında bir dairenin üzerinde durduğumu fark ettim bir anda; bugün, üzerinden 50 yıldan fazla zaman geçmişken gözlerimi kapadığımda ışıklı oklar gibi duran bu çizgileri açıkça görebiliyorum, o sonbahar günü Karlstad’da bunları o kadar açık görememiş olsam bile yine de orada olduklarını biliyordum, bundan emindim.”

Lanet Olsun Zaman Nehrine’nin anlatıcı-kahramanı Arvid’i hayatının kritik bir döneminde tanırız. Dünya için de çok önemli bir zamandır; Berlin Duvarı’nın yıkıldığı sıralarda geçiyor roman. Boşanmak üzeredir ve annesinin kanser olduğunu öğrenmiştir. Annesinin hastaneye yatmadan önce birkaç günlüğüne memleketine, Danimarka’daki yazlık evlerine gittiğini duyunca o da peşinden gider. Geri dönüşlerle ilerleyen romanda, 1989’dan yaklaşık çeyrek yüzyıl önce Arvid’in ayağının altındaki ışıklı oklardan birini izleyip öbürlerini bırakmaya karar verdiği günlerde neler yaşadığını da öğreniriz. Ebeveynleri işçi olan Arvid üniversitede okuma imkânı bulmuş, ancak üyesi olduğu Maocu bir komünist partisindeki yoldaşlarının devrimin yakın ve önemli olanın işçi sınıfı içerisinde mücadele etmek olduğuna onu ikna etmeleri üzerine okulu bırakıp bir fabrikada çalışmaya başlamıştır. Yoldaşlarının sözüne uymuş olsa da, kısa zamanda işlerin pek de öyle olmadığını kavramıştır. O yıllarda cep defterine yazdığı şu satırlar her şeyle ilgili olabilir; ama özünde bu seçimine ya da bununla birlikte başka seçimlerine dair olduğunu düşünebiliriz: “Artık daha fazla dayanamayacağım, yazılıydı birinin boş bir sayfasında, çok aptalca. Artık çok geç, yazılıydı bir başkasında, ama neyin çok geç olduğunu hatırlayamıyordum şimdi.”

Arvid başı sonu belli muhasebelere girişmek yerine hatırladıkça, bir şeyler çağrıştıkça yeniden yaşarcasına eski zamanlardan kimi anlar, sahneler aktarıyor. O yıllardaki ruh halinin yanı sıra, zaman içinde (zaman nehri aktıkça) oluşmuş kanaatleri de saklı satır aralarında. Bunlar çoğu kez oldukça bireysel, Arvid’in kişiliğine dair şeyler olsalar da, ortak bir ruh halini, hatta zamanın ruhunu içerdiğini düşünebiliriz. Yirmi beş yıl öncesinde kalmış bir sabah, fabrikaya giderken hissettikleri mesela:

“Bir biz’in parçası olmayı, benden fazla olmayı, kendimden daha büyük olmayı, daha önce hiç tecrübe etmediğim şekilde birileri tarafından kuşatılmış olmayı, ait olmayı seviyordum; bu sokakta önümde, arkamda, yanımda yöremde olan insanların aynı duyguyu paylaşıp paylaşmadığı da hiç umrumda değildi. (…) Çantamda parti yönetiminin son kararları vardı. Orada yazan şeyleri asla yapmayacağımı biliyordum, aslında hiçbir şey yaptığım yoktu, çok utangaçtım, çok yalnız, çıkmazdaydım, bunu yalnız kalmak için yapıyordum ama şimdi ne önemi vardı başarıp başaramayacağımı bilmenin, yarı karanlıkta metroda yürürken. Etrafımdaki herkes, bütün erkekler, bütün kadınlar benden daha iyi biliyorlardı her şeyi. Ben çok az biliyordum. Yine de gri istasyona yürümekten ve onlarla kuşatılmış olmaktan daha fazla istediğim hiçbir şey yoktu.”

“BAZI ŞEYLER OLMUŞ VE KAYBOLMUŞTU”

“Zaman nehri”nin iki yakası arasındaki mesafenin açılıp kapandığı anlar var romanda. Niyetlerle olguların arasından da geçiyor bu nehir. Kuşkusuz, bu açılıp kapanmalar insanlar arasındaki nehirler için de geçerli. Öte yandan, Arvid’in kendisiyle olmak istediği kişi arasında da iki yakası giderek birbirinden uzaklaşan bir nehir var. Peki, bu “zaman nehri” aktıkça ne oluyor? Kardeşiyle ilgili kimi hatıralarının silinip gittiğini fark ettiğinde şöyle diyor Arvid: “Yeterince konsantre olsam hepsini bulabilirdim ama beynimin içinde lakayt bir şey vardı, kaygan bir teflon parçası, her şey döne döne gelip ona çarpıyor sonra sıçrayıp uzaklaşıyordu. Zihnimde bir zayıflık vardı. Dikkatimi toplayamıyordum, bazı şeyler olmuş ve kaybolmuştu. Önemli şeyler.” Büyük bir acı duyduğu ânı anlatırken söyledikleri Arvid’in genel hali için de geçerlidir. “Zaman nehri” aktıkça bir şeyler olmuş ve sonra da kaybolmuştur. Edebiyat da çok kez bir zamanlar olmuş, ama sonradan kaybolmuş önemli şeyleri, anları yeniden yaşama çabası değil midir? Elbette yeniden yaşayamayız. Yitenleri ancak bizde bıraktıkları boşluklardan takip edebiliriz. Petterson’un roman kurgusu da böylesi boşluklarla sürüyor.

Lanet Olsun Zaman Nehrine’de, Arvid’in bocalamaları, hesaplaşmaları, hatırladıkları kimi zaman hayli ayrıntılı olarak anlatılıyor olsa da, resmin bütününü görmemiz mümkün olmuyor. Cep defterindeki cümleleri bilip de bağlamını bilemediğimiz gibi. Resmin bütünü romanın tamamına yayılan ruh halinde belki de; ya da bize aktarılmayanlarda, boşluklarda saklı. Karısıyla ilişkisinin neden bozulduğunu bilemeyiz, ama karşı karşıya geldikleri anlardaki hal ve tavırlarından –konuştukları söylenemez– bir şeyler sezeriz. Aynı biçimde annesiyle konuşmaları da çoğu kez ikisinin iç dünyasını ele vermiyor. Yine de jestler, belli belirsiz hareketler, suskunluklar ya da sözlerin aniden kesilmesi bize bir şeyler sezdiriyor. Bildiğimiz şu; bir zaman, bir yerde ya da çok kere, çok yerde kopukluk olmuş. Petterson’un neyin neden olduğunu açıklamak gibi bir derdi yok. Olan durumu göstermek, karakterlerin anlatı zamanındaki ruh hallerini sezdirmek yeterli onun için.

Arvid’in ağzından anlatılan romanın kimi yerlerinde onun doğrudan tanık olmadığı, sonradan da kendisine anlatılmamış olaylar da mevcut. Buralarda neler olduğuna dair tahminlerini oradaymış gibi aktarmaktan çekinmiyor Arvid. Annesinin, kırk yıl önceki komşusunun evinden içeri girdiğinde, onunla neler konuştuğunu bilmesine imkân yok mesela, ama yıllardır tanıdığı annesinden, uzaktan şöyle bir görebildiği komşu kadının halinden, duruşundan çıkardıklarıyla resmi tamamlıyor. Petterson, belki de romandaki boşlukları tamamlamamız için bir yol gösteriyor bize buralarda.

BOŞLUKLARIN TAMAMLADIĞI

İçerdiği boşluklara rağmen romanın bir eksiklik duygusu yaratmaması da Petterson’un gösterdiği yola daha ilk sayfalarda girivermemizden olmalı. Arvid’in çocukluğundan, gençliğinden ve romanın şimdiki zamanından aktarılan sahneler birbirini ucundan, köşesinden tamamladıkça, elbette anlatılmayanların yarattığı boşlukların da etkisiyle, sadece Arvid’e ya da annesine değil, bir dönemin ruhuna dair de birçok şey seziyoruz. Çoğunlukla küçük ayrıntılarda saklı bir şeyler bunu sağlıyor. Arvid’in gençliğindeki solculuğunun zamanla neye evrildiğini bilemiyoruz mesela. Sadece eski bir Maocu olarak Tiennenman’da öğrencilerin ve işçilerin katledilmesinden sonra Çin Büyükelçiliğinin önündeki protestoya katıldığını öğreniyoruz. O andaki duygularının anlatımında aradan geçen zamana dair de bir şeyler var.

“1989 Haziranında insana tuhaf ve biraz da hüzünlü geliyordu bu gösteri. Etrafımdakilerin çoğunu on yıldır görmemiştim ve hepsi biraz daha yaşlı görünüyordu, kiminin şakaklarına kırlar düşmüştü ve yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu, sanki ortalık biz gelmeden önceki kadar boştu.”

Annesiyle ilgili bir hatırasında o gün baş başa olduklarını sanırken kardeşinin de yanlarında bulunduğu hatırlatıldığında Stalin’in fotoğraflardan Troçki’yi silmesinin aklına gelmesi, ya da komşularının cebindeki mendili fark ettiğinde Cenevre’deki sürgünden dönen Lenin’in Petrograd’daki Finlandiya İstasyonuna girmek üzereyken sallanan kızıl bayrakları düşünmesi de Arvid’in solculuğuna dair bir şeyler aktarıyor. “Zaman nehri”nin sadece insanlar arasından akmadığı açık.

“Zaman nehri” çok şeyi birbirinden ayırıyor olsa da, bu nehre bakarken hissettiklerimiz kişisel olanla toplumsal olanı yakınlaştırıyor. “Hayat nehri” bunların bütününden müteşekkil ya da hepsini birden sürüklüyor. Arvid’in bir arkadaşı için söyledikleri onun ruh halinin, zaman nehrinin hangi yatağına bakarsa baksın neler hissettiğinin de ifadesi: “Arkadaşlığımız bitmişti ve ben o anda özlemeye başlamıştım bu arkadaşlığı. Bütün yazlar gitmişti, hem de sadece ben onları yirmi beş sene sonra unuttuğum için değil, artık onları hatırlamanın bir manası olmadığı için.”

Arvid’in bu ruh halindeki karanlık ton roman boyunca hissediliyor – Yahya Kemal’in “Kar Musikileri” şiirindeki “Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden” dizesini anmamak mümkün mü? Bu kederli roman boyunca, başlı başına derin bir keder sebebi olan, Arvid’in çok sevdiği annesiyle arasındaki buz dağını da sıkça fark ediyoruz. Bu buz dağının da neden, nasıl ortaya çıktığı belli değil. Önemi de yok. Bir zamanlar zaman nehrinin kuruması ve iki yakadakilerin birbirine ulaşma ihtimali doğmuşsa bile işler yolunda gitmemiş (gitmesi mümkün müydü, diye sormadan edemiyor insan?) eski debisinde akmayı sürdürmüş. Bunları hatırlamanın da etkisiyle annesinin ölebileceği düşüncesi Arvid’in ruh halinde derin düşüşlere yol açıyor; onun bu hallerine tanık olduğunda annesinin mesafeli duruşu ise değişmiyor; buzdağı erimiyor, nehir kurumuyor – muhtemelen oğlunun içinde sürüklendiği kedere kapılmamak için böyle davranıyor. Lanet Olsun Zaman Nehrine, Arvid’in merkezinde, onun çırpınışlarıyla ilerliyor. Annesinin ölümü de Arvid’e ölümü ve kendi ölümünü düşündürüyor. Ölüm ânını, “hep olmayı istediğin kişi olma şansını ebediyen kaybettiğin” an olarak tanımlamasından da anlıyoruz ki zaman nehri aktıkça bu mümkün.

(AltÜst Dergisinin Ocak-Şubat 2014 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Hangi Versiyonumuz? – Chuck Klosterman

ImageChuck Klosterman’ın Görünür Adam adlı romanı hakkında

“Görünür olmayan hakikatleri nasıl öğrenebileceği[ni]” merak eden bir adamın, Y_’nin hikâyesini anlatıyor Chuck Klosterman. Y_, psikoloğu Victoria’nın ona verdiği isim. Roman, Victoria’nın kaydettiği görüşmelerin dökümü, kaydetmeyi unuttuğu görüşmelerden aklında kalanlar, görüşmelere ilişkin tuttuğu notlar ve Y_’nin hikâyesini kitap haline getirmeye karar verdikten sonra yayıncısına gönderdiği e-posta yazışmalarından oluşuyor.

Bu kurgu hikâyeyi hem Y_’nin ağzından hem de Victoria’nın gözünden öğrenmemize imkân veriyor. Y_’nin bir iddiası var, kendisini görünmez hale getiren bir kostüm icat ettiğini söylüyor. Victoria uzunca bir süre bu iddianın gerçek olmadığını, Y_’nin psikozunun bir görünümü olduğunu düşünüyor.

Görünür Adam, ilk başta bilimkurgu sanılabilir – H.G. Wells’in Görünmez Adam’ını hatırlamamak imkânsız.

Oysa bu romanın temel sorunsalı bir insanın görünmez olduğunda ne ilginç deneyimler yaşayacağı değil, aksine romanın ilgi çekici yanı Y_’nin görünmez hale geldiğinde evlerine girerek, yalnızlıklarına tanık olup gözlediği insanların hayatlarındaki sıradanlık. Y_, küçük yaştan itibaren insanların ancak yalnız olduklarında sahici hallerini yaşadıklarına inanmış ve daha o zamanlar sınıf arkadaşlarından birinin odasını gizlice gözetleyerek onun hakiki dünyasını anlamaya çalışmış. Daha sonraki kariyerini de hep bu merakı belirlemiş zaten. “Ailemle birlikteyken, diğer çocukların yanındayken, kilise sıralarında, okul sıramda otururken… başka birine dönüşüyordum. Kendimin bir versiyonu olsam da, gerçek hali değildim” diyen Y_, o yaşlarda gözetlediği arkadaşının her gün gördüğü halinin de “okula sürüklediği versiyonu” olduğunu savunuyor.

Görünmezlik kostümü onu görünmez kılmıyor; bu kostüm giyildiğinde önünde durduğu nesnelerin bir yansımasını görünür hale getirdiği için, Y_ orada olduğu halde yanındakiler onu göremiyor. Görünmezlik kostümünün bir örtü olmayıp, kırılmış da olsa, yeni bir görüntü sunarak bir göz yanılsaması yaratması Y_’nin görülmek ve görmekle ilgili tezleriyle örtüşüyor. “İnsanlar,” diyor Y_, “dünyaya baktıklarında bilinçsiz beklentilerinin ötesinde hiçbir şey görmezler.” Bu yanıyla roman modern dünyada insanların birbirlerini mi, yoksa birbirilerinin versiyonlarını mı –sahici görüntülerin üzerine düşürdükleri en yapmacık görüntülerini mi– gördüklerini sorgularken, gerçek bir iletişimin mümkün olup olamayacağı sorusuyla da bizi yüzleştiriyor.

Gözlediği bir kadın için şunları söylüyor Y_: “Günün birinde, Valerie âşık olacaktı. Evlenecekti. Fakat kocası onu asla benim gibi görmeyecekti. Hiç kimse ona benim o gece yaklaştığım kadar yaklaşmayacaktı, çünkü hiç kimse tek başınayken onunla beraber olamayacaktı.”

İnsanlar bilgisayar başında bunu yapar

Y_, görünmezlik kostümünü kuşandıktan sonra evlerine girip yalnızken yapıp ettiklerini gözlediği insanları da, çoğunlukla Valerie gibi yalnız insanlardan seçiyor. Tanık olduğu insanların hikâyeleri hayli ilginç ve modern gündelik hayata dair şaşırtıcı saptamalar içeriyor.

Gözlediklerinden biri Bruce adında bir beyaz yakalı. Bruce’un işi ve iş çıkışı bir barda birlikte takıldığı arkadaşları var; onun bu iki versiyonunu başkaları tanıyor, ama onun evde tek başınayken ortaya çıkan versiyonunu sadece Y_ bilebiliyor. Bilgisayar merkezli bir hayat bu sonuncu versiyon. Porno seyredip hızlıca mastürbasyon yapıyor, sonra da internette oyun oynuyor, illegal yollarla müzik indiriyor (çoğu kez birkaç dakika dışında o albümü dinlemiyor), YouTube’da video izliyor, bir-iki siyasî bloga kısa ve alaycı yorumlar yazıyor, gecede birkaç kez Facebook’taki durumunu güncelliyor, bir şeyler beğeniyor, Amazon’daki kitap yorumlarına göz atıp başkalarının yorumlarından cümleler kesip yapıştırarak “kendi” yorumlarını gönderiyor.

Bu arada yaptığı bir şey daha var. Sarah isminde bir kadına e-posta yazıp cevap bekliyor. Sarah’yla “yakın, çevrimiçi bir ilişki kurmayı hayal” ederek yazdığı ve Y_’nin yanında olduğu beş gün boyunca cevap alamadığı, hepi topu yüz kelimelik bu e-postayı defalarca okuyor Bruce. “Mesaj onu yiyip bitiriyordu. Bruce kendi kendini yiyip bitiriyordu,” diye özetliyor Y_ bu durumu.

Y_,Bruce’un genel hâli için de şunları söylüyor: “İnsanlar bilgisayar başında otururken bunu yapar: Birçok işi aynı anda yaparlar, hayal kurarlar ve her şeyi aynı anda düşünürler. İnsan kendini çevrimiçi iletişim kurmaya kolayca ve saplantılı biçimde kaptırabilir. (…) İnternetin Bruce için iki işlevi vardı; bir yandan nefret ettiği yüzeysel yaşamından sıyrılmasına yardımcı olurken, bir yandan da arzuladığı içsel yaşamla bağlantılı kalmasına izin veriyordu. (…) İçinde bulunduğu zamanın mutsuzluğunu ortadan kaldırıyor, geleceğe yönelik mutluluk hayallerine olanak tanıyordu. Zihninin karanlık yanlarını azaltıyor, iyimser yanlarını limitsiz kılıyordu.”

Bruce’un (ve benzerlerinin) bu hâliyle ilgili şu çarpıcı saptaması ise günümüzde nasıl bir hayat yeğlendiğinin özeti: “Çoğu açıdan mutsuz bir adamı çoğu açıdan mutlu birine dönüştürdüğünü düşünüyorum. Ne kadar gerçek olduğunun bir önemi yok.”

Çılgın döngü ve rekabet hastalığı

Y_’nin gözlediği bir başkasının, Valerie’nin hali de hayli patetik. Çılgınca yemek yiyen bu kadın bir yandan da delicesine spor yapıyor. Böylece kilo almayarak kendisini ve başkalarını çok yemediğine ikna ediyor. Bu sahtekârlıktan kaçmak için de marihuana kullanıyor. Kullandığı marihuana ise iştahını açıyor ve yeniden çılgınca yemek yiyor. Bitimsiz görünen bu döngünün tek tanığı olan Y_ döngüyü kırmak için bir yol denemeye kalkışsa da başarılı olamıyor. Valerie’ya karşı duyduğu sorumluluğu şöyle gerekçelendiriyor Y_: “Hiçbir zorunluluğu olmayan bekâr bir kadın olmasına rağmen, hayatı özgürlükten yoksundu. Özgürlüğün ne anlama geldiğini bile bilmiyordu. Hüküm giymiş bazı katiller bile Valerie’dan daha özgürdü.” Y_, Valerie’nin yemek yerken ve marihuana içerken tatmin olduğunu sandığını, ama bunun doğru olmadığını savunuyor, onun gibilerinin yaptıklarını “sadece mahkûmiyetlerinin farkına varmaktan kaçınmakta kullandıkları yöntemler” olarak nitelendiriyor.

Romanın ilgi çekici bir başka bölümünde ise Y_, gizlice katıldığı bir toplantıda “Anonim Alkolikler” benzeri bir topluluğun konuşmalarını izliyor. İçki içmek değildir sorunları, bir tür “rekabet hastalığından” mustariptirler ve yaşadıkları pişmanlıkları paylaşmaktadırlar. Oldukça başarılı insanlar olmalarına rağmen kendilerini “kaybeden” olarak görmektedirler. “Dünyamızın işleyişi ters,” diye anlatıyor bu sevimli kaybedenlerin hallerini, “tersine işliyor. Toplumun yaptığına bir bak. Nasıl başarılı olacağını bilen bir avuç insanı alıp farklı oldukları için kendilerini berbat hissetmelerini sağlıyor. Sanırım herkesin sıradan olması gerekiyor.

Y_’nin insanları tek başlarına yapıp ettiklerini seyrettikten sonra vardığı sonuç da görülmekle ilgili. “İnsanların yaptıkları şeyin önemli olduğunu hissedebilmek için hareketlerinin incelenip yorumlanmasına ihtiyaç duyduklarını” fark ettiğini belirtip ekliyor: “Seyirciler olmaksızın, ‘muhteşem,’ ‘başarılı’ ya da ‘sevimli’ gibi kavramların niteliğini ölçmemize imkân yoktur. Hiç kimse boş bir odada tek başına oturup ‘Muhteşemim,’ diye düşünmez. (…) Fakat hayatın amacının ‘muhteşemliğe’ ulaşmak olduğu varsayılır. Bunun sonucunda, insanların tek başlarına geçirdikleri zaman kesitleri, gerçek sayılmayan anlamsız deneyimler olarak kabul edilir. Onlar gereksizdir. Silinmiş sahnelerdir.”

Görünür Adam, Y_’nin bu aktardığım gözetlemelerinden ibaret değil; başka tanıklıklar da var. Bunlardan birinin deli olduğuna inanıyor Y_, çünkü odada olmayan birine seslenip onunla konuşuyor bu adam. “Deli olduğunu biliyorum, fakat Amerika’da ondan çok daha deli olan bir sürü adam var,” dedikten sonra Victoria’ya, “Muhtemelen bana senden daha çok benziyor” diye ekliyor.

Roman boyunca gerilimi tetikte tutansa Y_ ile Victoria arasında geçenler. Psikologların hastaların iç dünyalarını az ya da çok görebildikleri, onların sakladıkları versiyonlarına vâkıf olabildikleri varsayılır, oysa Y_, kostümü sayesinde psikoloğunun başka versiyonunu, evliliğini, tek başınayken yaşadıklarını görünce hasta-psikolog ilişkisi de altüst oluyor. Aralarında geçenlerin, aşk-nefret durumlarının ve çatışmaların yanı sıra, Y_’nin doğru mu söylediği, yoksa başkaları tarafından görülmesini istediği versiyonunu mu anlattığı sorusu da romana sürükleyicilik katıyor.

Daha çocukken, “Ne zaman bir kalabalığın arasına karışsam (…) orada olmayan bir dünyaya baktığımın farkındaydım” diyen Y_’nin hikâyesi, görüntülerin hakikatleri örttüğü modern dünyada hayatlarımızın pek de burada olmadığını hatırlatıyor.

Görünür Adam, Chuck Klosterman, çev: Sevinç Kayır, İthaki Yayınları, 2012.

(AltÜst‘ün 8. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Genel

Bizden Olmayanların Acıları, Hikâyeleri – Sibel Oral

ImageSibel Oral’ın Zayi adlı romanı hakkında

Yaşlı bir Ermeni kadın, bir travesti, eski bir solcuyla babası, üvey anne zulmünden kaçmış, kendi ayakları üstünde durmaya çalışan bir kadınla kızı, mezardaki annesiyle konuştuğunu iddia eden genç bir adam. Sibel Oral’ın Zayi isimli romanı bu insanların yaşadığı birbirine yaslanmış birkaç evden ibaret çıkmaz bir sokakta geçiyor. Bu çıkmaz sokak, –romanın anlatıcısının tabiriyle– fanilerin hor gördüğü bir sokaktır ve faniler, çıkmaz sokağın elit olduğunu düşündükleri mahallelerinin görüntüsünü bozduğunu düşünmektedirler. Fanileri roman boyunca pek tanımayız; ama çıkmaz sokağın yerleşikliklerinin çıkışsızlıklarının, sıkışıp kalmışlıklarının fanilerle aynı ya da eşit görülmemelerinden kaynaklandığını sezeriz. Fanilerin düzeni onları içine almamış, bir zaman almışsa bile sonradan dışlamış, atmıştır.

Sokaktaki metruk binaya dilsiz bir kadın olan Selvi’nin taşınmasıyla başlıyor roman. Roman iki anlatıcının ağzından iki farklı zamanda geçiyor. Birinci anlatıcı, roman kahramanlarının yapıp ettiklerini, ne düşündüklerini, ne hissettiklerini bilip kimi zaman imgesel bir dilden de yaralanarak onların iç dünyalarını bize açıyor. Öbür anlatıcı ise Selvi. Çocukluğundan itibaren yaşadıklarını ve hissettiklerini aktarıyor.
Roman ilerledikçe sokağın yerleşikliklerinin hikâyeleri netlik kazanırken neler yaşadıkları, nasıl olup yollarının bu sokağa düştükleri de berraklaşıyor. Hepsinin ortak bir yönü var, hepsinin soy sop meselesiyle ilgili sıkıntıları, sorunları olmuş. Lerna Hanım’ın hayat çizgisindeki temel kırılma başka bir dinden birine gönlünün düşmesiyle yaşanmış; Suphi-Sophie kendi içerisinden bir başka insan çıkardığı için soyundakilerce lanetlenmiş; Emine’nin üvey annesinden zulüm görmesi bizzat bir soy bağı sorunu; abisine hayran annesinin abisinin ardından ölümüyle dengesini yitiren Ayhan’ın sorunu da aynı soyun içinde sıkışıp kalmışlıkla, ailenin dışına çıkamamakla ilgili; Rızvan Efendi de oğlu Rüstem’i solculardan korumak için onun ruhsal olarak sakatlanmasını göze alırken soyunun derdindeymiş, ama işler onun gönlünce ilerlememiş. Soy sop konularındaki derin travmalardan birini de Selvi yaşamış. Soy sop düşkünü babaanne ve dedesinin ailelerine layık görmedikleri, üstelik solcu bir kadınla evlenen oğulları arasındaki bitmek bilmez gerilim, doğumundan itibaren Selvi’nin kaderini belirliyor.

Öteki ile ilişkimizdeki sorunlar kendimiz ile başkaları arasında kapanmak bilmez uçurumlar olduğu algısıyla başlıyor. Kendi içimize ve dolayısıyla kendimizi ait saydığımız soyumuza, sopumuza kapanmamız, bizden olmayanları, ötekilerini dışlamamız bu algının sonucu. Bu büyük ayrılık bilincini aşmamızı sağlayacak algıyı Zayi’de Selvi’yi büyüten Adalet Hanım’da görüyoruz. “Adalet teyze bizi başkalarından ayırmazdı. Ona göre başkaları diye bir şey yoktu. ‘Biz insanlar…’ derdi, ben o insan hikâyeleri içinde gezen bir Selvi hayal ederdim.” Başka bir yerde de şöyle söz eder Selvi ondan. “Benimle yan yana duran bir Adalet teyze vardı. O zaten tüm dünyayla yan yanaydı sanki.”

Selvi, büyükbabasının savaşların en korkuncunun iç savaş olduğu iddiasının doğruluğunu hayatının her döneminde yaşayarak görmüştür. Bu tespitin düz, siyasi anlamını aşan başka bir boyutu daha var. Bazı iç savaşlar da bizim içimizde sürüp gider; ülkeyi kavurup sıkıştırması, kurutması, tadını kaçırması, zamanla kan ve gözyaşına boğması gibi, içimizdeki savaş da bizi harap eder. Kendi benliğimiz de kimi zaman “harp ve darp ülkesine” döner. Selvi de çocuk yaşta bunu yaşamıştır. Aslında Zayi‘nin kahramanlarının çoğu için geçerlidir bu. İçine doğduğumuz toplumla ya da bir zaman önceki kendimizle çelişkiye düştüğümüz her anda iç savaş biraz daha büyüyor, ancak geçici mütarekelerle, eylemsizlik kararlarıyla bir parça soluk alabiliyoruz. İç savaş çok derinlerde devam ediyor, küllenmiyor.

AYNI OKLA YARALANMIŞ GİBİ
Zayi’nin anlatıcısı buruk, kederli bir sesle aktarıyor sokaktakilerin hayatlarını. Anlatılan yaşantılardaki acıya, sızıya koşut bir ton bu. Şiire yakın, şiire yaslanan bu dil hemen dikkat çekiyor. Öte yandan insanlardan, sokaklardan, şehirden söz ederken bitkileri, ağaçları, hayvanları, hatta nesneleri de hesaba katan, onlardan güç alan, onlarla insanların aynı evrene ait olduklarını duyuran bir yaklaşım da hissediliyor. İnsanlar sürekli olarak kendileriyle başka insanları ayırır, kendilerinden olmayanları dışlarken, sözünü ettiğim, kederli olmakla birlikte bütünlük duygusunu perçinleyen dil sağaltıcı bir şeylerin ipuçlarını da saklıyor içerisinde. Başkalarının acıları bazen kendi acılarımızla yüzleşmemize vesile olabilir. Tersine çoğu kez unutmayı seçeriz, Lerna Hanım gibi, “unutma-anlamama oyunu” oynarız, “oyun biterse kaybettiklerimizle yüzleşmemiz” gerekir çünkü. Lerna Hanım gibilerin bunu yaptıklarını kolayca sezeriz, onlara acırız, güleriz onlara, ama daha derinlikli, kolay sezilmeyecek biçimler almış, benzer mekanizmaların bizim içimizde de işlediğini görmeyiz, unuturuz ya da anlamayız. İşte, başkalarının acıları bazı kritik anlarda bizdeki mekanizmayı da su yüzüne çıkarır.

Selvi’nin sessizliği, dilsizliği anlatmadığımız ya da duymadığımız anlarda da acıların var olduğunu hatırlatıyor, başkalarının sessizliklerine (ve sessizce anlattıkları hikâyelere) kulak kabartmaya çağırıyor bizi. Selvi’nin içinden geçirdiği gibi: “Hepsi ayrı okla yaralanmış gibi görünse de aslında aynıydı yaranın derinliği. Aynı okla yaralanmış gibi, aynı bahtiyar sessizliğe gömülmüştü yaralanma anlarındaki iniltileri.”

Zayi’nin kahramanlarının canlarını yakan, hayatlarını altüst eden olayların çoğu son yüz yılın en acılı toplumsal olaylarıyla yakından ilgili: 1915, 6-7 Eylül, 12 Eylül. Sibel Oral’ın kurgusu içerisinde roman kişilerinin acıları, kara yazgıları yaşanan bu vahşetlerle bağını yitirmeden daha geniş bir bağlama oturuyor. Sadece kritik anlarda, taşkınlık zamanlarında değil, toplumsal hayatın bu örgütlenişinin her anında “[faniler] birbirlerinin etlerini, saç tellerini, parıldayan dişlerini çalıyorlar. Birbirlerinin sırlarını satan hırsız kulakları, birbirini öldüren hain dudakları var fanilerin.”

Fanilerin karşıtı sözlüklerde ölümlü olmayanlardır; Zayi’de ise çıkmaz sokağın yerleşiklerini görüyoruz. Kimdir peki onlar? Hikâyeleri olanlar. Daha önemlisi kendi çıkmaz sokaklarındayken de kendilerinden çıkıp başkalarına, onların hikâyelerine bakanlar, görenler.

(Bu yazının daha kısa hali AltÜst dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır.)

1 Yorum

Filed under Kitap

Umutsuz İç Savaş Gençleri – Rawi Hage

Rawi Hage’in De Niro’nun Oyunu adlı romanı hakkında

Yaz başında yayımlanan Bildiğin Gibi Değil / 90’lı Yıllarda Güneydoğu’da Çocuk Olmak’ın (Metis Yayınları) başlığı ve altbaşlığı kitabı gayet güzel tanımlıyor: Çocukluk ve ilkgençliklerini 90’lı yıllarda Güneydoğu’da geçirmiş olan kadınlar ve adamlar, Güneydoğu’da yaşanan kirli savaşın gündelik hayattaki görünümlerini, bizzat başlarına gelenler ve tanıklıkları üzerinden anlatıyor. Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın hazırladığı kitap 90’larda yaşananların gerçekten de bildiğimiz gibi olmadığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Kitapta anlatılanlar kadar, anlatanların ruh halleri de insanı etkiliyor. İçselleşmiş umutsuzluk, öfke, duygusuzlaşma gibi ruh halleri satır aralarından hissediliyor. Savaşın sadece ölümlere ve maddî yıkımlara neden olmadığını; insanların, ama özellikle çocukların ve gençlerin ruhsallıklarını da nasıl olumsuz etkilediğini bir kez daha görüyoruz.

Lübnan doğumlu Kanadalı yazar Rawi Hage’in anavatanındaki iç savaş sırasında geçen De Niro’nun Oyunu adlı romanı da benzer bir işlev görüyor, iç savaşın nasıl bir yıkıma neden olduğunu iki delikanlının hikâyeleri üzerinden aktarıyor. George ve Bessam isimli iki genç bunlar – De Niro, George’un lakabı. Beyrut’un Hıristiyan Arapların yaşadığı Doğu Yakasındadırlar; orada bulunmaları seçimleri değildir, doğumla edindikleri aidiyetleri nedeniyle oradadırlar. Roman boyunca bunun tek istisnası olarak Bessam’ın komünist amcasını tanırız, o Batı Yakası’nda, Müslümanların yanında savaşmayı yeğlemiştir.

Hage, Bessam’ın ağzından bu iki arkadaşın hallerini şöyle özetliyor romanın başında: “Sonra yeniden motosiklete atladık. Askeri marşların, hepsi de zaferini ilan eden bin radyo istasyonunun arasından ilerledik. Kadın savaşçıların kısa eteklerine baktık, kız öğrencilerin baldırlarının yanından geçtik. Amaçsız, hedefsizdik; dilenci ve hırsız, kıvırcık saçlı, yaka bağır açık, gömleklerinin kıvrık manşetlerine Malboro sokmuş, iki abazan Arap; okulu bırakmış, merhametsiz, tabancalı, açlıktan nefesi kokan, Amerikan malı bol paçalı kot pantolonlar giyen nihilistler.”

Milis ya da Mülteci

İyi iki arkadaş olmalarına karşın birbirlerinin kopyası değillerdir, aralarındaki farklılıklar da zamanla derinleşir. George önce bir kumarhanede çalışır, patronu Hıristiyan milislerin komutanı olduğu için bir zaman sonra milislere katılır. Bessam’ın savaşmaya niyeti yoktur, aklı fikri Beyrut’tan kaçıp kapağı Roma’ya atmaktadır. Orada ne yapacağını bilmemesine, kendisini bekleyen zorlukların farkında olmasına rağmen savaşın sürdüğü bir ülkede olmaktansa başka bir yerlerde mülteci hayatı sürmeyi yeğliyordur. Savaşın olduğu yerde bir gelecek olamayacağının farkındadır. Milis olup savaşmayı seçen George’un gözüyse savaşın ganimetlerindedir. Seçtikleri bu gelecekler dışında bir gelecek tasavvur etmeleri bile mümkün değildir savaş sürerken.

Her ikisinin de ideallerini gerçekleştirmek için paraya ihtiyacı vardır, bunun için birlikte kanundışı işler yaparlar.

Buradaki ‘kanundışı’ sözü lafın gelişi tabii. Önce George’un çalıştığı kumarhaneyi dolandırırlar; daha sonra George milislere katılıp savaşçı olmayı seçince Bessam’a yeni bir iş önerir. Batı Yakası’na gizlice yapılan içki satışına aracılık edecektir. Savaşan taraflar arasında gizlice de olsa ‘ticaret’ sürmektedir; düşman bazıları için tüketici ya da ticarî partner olmayı sürdürmektedir.

İç savaş yaşanan bir ülkede her türlü iktidarın zamanla elinde en çok silah ve asker olanlara geçtiğini, her türlü ilişkinin silah gücüyle şekillendiğini, savaşın kirinin savaşan, savaşmayan ülkedeki herkesin üzerine sıçradığını görüyoruz De Niro’nun Oyunu’nda. Böyle bir ortamda Bessam’ın (ve yaşıtlarının çoğunun) umutsuz, nihilist olması da kaçınılmazdır. Bu nihilist, vurdumduymaz ton roman boyunca hissediliyor. Gerek Beyrut’tayken gerek Beyrut’tan ayrıldıktan sonra Bessam pek çok kez ölümle burun buruna gelir. Onu koruyan, hayatta olmaya bir değer atfetmeyen nihilizmi olur çoğunlukla.

Savaş bir kez başladığında

Gerek iç savaşın kanlı sahnelerini (örneğin Sabra ve Şatilla baskınlarını) gerekse iç savaşın gündelik hayattaki yansımalarının gerçekçi tasvirlerini sunuyor olmasına karşın, De Niro’nun Oyunu sadece “Beyrut iç savaşını anlatan bir yapıt” olarak tanımlanacak bir roman değil. Avrupa’ya gidişiyle birlikte Bessam’ın sorunları sona ermez; Kavafis’in şiirindeki şehir gibi, bu savaş da onun arkasından gelecektir, yeni bir ülke bulamayacaktır.

Rawi Hage’in de Beyrut’tan genç yaşta kaçmış olması nedeniyle insanın aklına Bessam’ın hikâyesiyle onun hayatı arasında bir paralellik olup olmadığı sorusu geliyor. Montreal Review of Books’ta yapılan söyleşide de ilk olarak bu sorulmuş. Hage, Bessam’ın savaştan kaçma konusundaki kararlılığının kendisininkiyle aynı olduğunu, her şeyin anlamının yittiği, politika ve dine olan inancının kalmadığı, sürekli boşlukla yüz yüze gelip her şeyin amaç haline geldiği varoluşçu ruh halinin de o yaşlardaki kendi ruh haline yakın olduğunu belirtmiş. Hage, IMPAC Dublin ödülünü kazandığında yaptığı konuşmada da Lübnan’dan genç yaşta ayrılmanın kendisini sınırlardan ve bayraklardan tiksinen bir yaratığa dönüştürdüğünü vurgulamış. Belli ki Hage’in edebiyatı gücünü, yaşadıkları ve tanık olduklarının yanı sıra, bu yaşadıklarının ona kazandırdığı bu bakış açısından da alıyor.

Yöneticilerin savaştan çok büyük bir rahatlıkla söz ettikleri günlerden geçiyoruz. Belli ki savaşmamışlar, ama belli ki savaşın ne olduğunu anlatan romanlar da okumamışlar. Savaş hakkında bütün bildikleri tarih kitaplarındaki tanımlardan, efsanelerden, mitolojilerden ibaret.

AltÜst‘ün 3. sayısında (Eylül-Ekim 2011) yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

İşsiz Beyaz Yakalılar – Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan, İlknur Üstün

Boşuna mı Okuduk?”/ Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği hakkında

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım işsiz kaldı. Çalıştığı sektörde üst düzey bir unvan ve öncekinden üçte bir oranında yüksek maaş ile transfer olalı üç ay olmamıştı. Sabah yönetici olarak çıktığı evine akşam işsiz olarak döndü. Bir gün önce yaz tatili için plan yaparken, ertesi gün iş bulamazsa kaç ay dayanabileceğinin hesabını yapmaya başladı.

Arkadaşımın başına gelenin tekil bir olay olmadığını bilen beyaz yakalılar için bir işte çalışıyor olmak uzunca süredir sadece o ay sonunda maaş alacağının güvencesini sunuyor; ertesi ay çalışacağının güvencesi yok. Özellikle ekonomik krizden etkilenmiş sektörlerde çalışanlara yıllar içerisinde edindikleri iş deneyimi gelecek için güvence anlamına gelmiyor. İş hayatlarının böyle olacağından kimse söz etmemişti onlara. Aksine, çok çalışıp kendilerini geliştirdikleri sürece geleceğe daha güvenli bakacakları söylenmişti. Unvan aldıkça, deneyim kazandıkça iş bulmanın zorlaşacağı uzak bir ihtimaldi.

Birkaç sene önce de başka bir hikâye duymuştum. Finans danışmanı bir tanıdığım gördüğü herkese krizin kapıda olduğunu söyleyip krizin büyümesi halinde bundan nasıl kazançlı çıkacaklarını anlattığı günlerde kendini işsiz buluvermişti. Öğüt verdiği insanlar gibi bir köşeye koyduğu birikimi olmadığı için “krizi kazanca dönüştürmek” sözü onun için geçerli değildi.

Keyfî koşullar

“Boşuna mı Okuduk?” başlığı bu durumdakilerin hissiyatına tercüme oluyor. Çalışmanın girişinde kapitalizmin bugünkü aşamasının klasik kapitalizmden hangi noktalardan ayrıldığı ve bunların istihdam politikalarıyla ilişkisi ele alınıyor. Teknolojik gelişmelerin de etkisiyle ekonomik büyüme artık istihdam artışını gereksinmediği gibi istihdamın artmasını da sağlamıyor. Böyle bir sistem içerisinde işsizliğin arızî olmaktan çıktığı ve yapısal bir hal aldığı rahatlıkla söylenebilir. Bunun sonucunda kapitalist sistemi ayakta tutan orta sınıfın büyük bir rahatsızlık duyması ve ayaklanması beklenebilir, ama öyle olmuyor. Bunun bir nedeni, Necmi Erdoğan’ın Denning’den alıntıladığı şu sözde gizli belki de: “Kapitalizmde sömürülmekten daha kötü tek bir şey varsa, o da sömürülmemektir.” Ya da “Bourdieu’nun işaret ettiği üzere, neoliberal ‘bireysel özgürlük’ ve ‘hür teşebbüs’ düzeninin nihaî temeli ‘işsizliğin, güvencesiz çalışmanın yapısal şiddetidir ve işsiz kalma tehdidinin yarattığı korkudur.” Ama kapitalizm bu durumu da allayıp pullamayı çok iyi başarıyor. “Esnek istihdam” çalışanlar için büyük bir tehdit, ama kapitalizmin guruları bunu bir özgürlük biçimi gibi pazarlıyor; müşterisi de hiç az değil.

Bora ve Erdoğan’ın vurguladığı gibi, “emek rejimi açısından kapitalizmin ‘vahşi’ dönemi ile bugünün kapitalizmi arasında” hayli benzerlik var. Emek rejiminin esnekleşmesinin, çok standartlı hale gelip bir anlamda hukuksuzlaşmasının yanı sıra, geniş bir nüfusun kendisini giderek daha da lüzumsuz hissetmeye başlamış olması noktalarında bu iki dönem birbirini andırıyor. Güvenceden yoksun, keyfî koşullarla istihdam edilen, kronik olarak geçici işlere mahkûm, bir işi varken de işsizlik tehdidini her an hisseden günümüz emekçilerini tanımlamak için “prekarya” tabirinin uygun olduğu belirtiliyor. Uzunca bir süredir bir zamanların ayrıcalıklı görünen üst-orta sınıfa mensup beyaz yakalıları da prekaryalaşmakta.

“Boşuna mı Okuduk?”un giriş bölümde bu konular tartışılmakla birlikte kitapta odaklanılan konu sadece kapitalizminin günümüzdeki istihdam politikaları ve bunun beyaz yakalılar üzerindeki etkisi değil. Bu koşullar altında işsiz kalan beyaz yakalıların kendi durumlarını nasıl değerlendirdikleri ve dillendirdikleri konusu da yapılan mülakatlar ve internet üzerinden ulaşılan kaynaklar taranarak tartışılıyor. Tanıl Bora, kitabın sunuşunda “hissedilen işsizlik” sözüyle tanımlıyor kitabın bu yanını.

SETA’nın geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir araştırmasında eğitimli ve varsıl kesimin mesleksiz ve yoksul kesimlerden daha ırkçı olduğu sonucuna ulaşıldığı vurgulanmıştı (Taraf, 4 Mayıs 2011). Eğitimli orta sınıfın zihniyet dünyasındaki bu durumu eğitim sistemiyle ilişkilendirmek yanlış değil – “bu kadar cahillik ancak eğitimle olur” sözü akla geliveriyor. Bu zihnî pozisyonun bu kesimin yaşamındaki maddî koşullarla da bir ilgisi olduğu yadsınamaz. Kendilerini geleceğe dönük güvenceden yoksun hissetmenin, sürekli güvenlik arayışında olup bunu bir türlü temin edememenin bu kesimdeki yaygın tehdit algısıyla arasında doğrudan ve açık bir ilişki olduğu düşünülebilir. Nitekim, Boşuna mı Okuduk?’ta analiz edilen mülakatlarda yaşadıkları mağduriyetin başkalarına yönelik nasıl bir hınç yarattığını görmek mümkün. Kendilerini toplumun elitleri olarak görürken “elitin çoğullaşması” sonucunda yitirdikleri itibar kaybının bu hınçta etkisi çok açık.

Özsaygı yitimi

Kitapta işsizliğin nasıl hissedildiğinin yanı sıra nasıl dile getirildiği konusu üzerinde de duruluyor. Alt sınıftakiler ile orta sınıflara mensup olanların işsizliklerini anlatış tarzlarındaki farklılık gerçekten dikkat çekici. Necmi Erdoğan orta sınıftan beyaz yakalıların anlatılarındaki gayrişahsi dilin, dışsallaştırma ve soyutlamanın “analize direnmenin analizi” olduğunu belirtiyor. Aksu Bora’nın işsizlerin duygusal dünyasını ayrıntılı olarak ele aldığı yazısı ile Erdoğan’ın yazısı pek çok noktada birbirini tamamlıyor. Sözü edilen “gayrişahsi dil” işsizliğin yarattığı özsaygı yitimi gibi duygusal travmalara karşı bir korunma stratejisi belki de.

Kitapta beyaz yakalılar hakkında yapılan çalışmaların aynı zamanda orta sınıf ve ideolojileri üzerine yapılmış çalışmalar olarak değerlendirilebileceği vurgulanıyor. Şu da eklenebilir: Beyaz yakalıların işsizliği hakkındaki bir çalışma aynı zamanda beyaz yakalıların çalışma hayatı hakkında da çok şey söylüyor. İşsiz bir beyaz yakalının iş bulabilmek için geliştirmesi gereken stratejiler çalışmakta olan bir beyaz yakalının istihdam edilebilirliğini koruyabilmesi için yapmak zorunda olduklarından çok farklı değil. Her iki durumdaki kişi de güvencesizliğin yarattığı kaygılarla birlikte yaşamak zorunda. Belki işsiz kalan kişi daha sert ve ani bir psişik yıkım yaşıyor, ama benzerlerinin sürekli işsiz kaldığı bir ortamda sabah işe giderken akşam eve işsiz dönme kaygısı duyanların da ciddi anlamda manevi şiddete maruz kaldığı çok açık.

“Boşuna mı Okuduk?”ta yukarıda değinilenlerin yanı sıra, beyaz yakalı işsizliğin ayrımcılıkla ilişkisi, iş bulma ve geçinme stratejileri, bir tür işsizlik sigortası işlevi gören aile desteği gibi konularda makaleler de yer alıyor. Beyaz yakalıların işsizliğinin sorun ve görünümlerine ilişkin yazılardan oluşan çalışmanın bütünü şehirli orta sınıfın işsizlik anındaki portresini sunuyor. Bu portre orta sınıfın ideolojileri hakkında da ipuçları taşıyor, bu konularda yeni sorular sorduruyor.

(AltÜst dergisinin Temmuz-Ağustos 2011 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Katransurat Fil’e Göz Kırpıyor – Elio Vittorini

Elio Vittorini’nin Fil isimli romanı hakkında

Daha ilk cümlesiyle yoksulluğun anlatılacağını duyuran bir roman Fil: “Bir ev dolusu insandık, ama içimizde çalışıp aldığı haftalığı eve getiren tek kişi kardeşim Euclide’di.” Bir ev dolusu insan, kalabalık bir İtalyan ailesi, yoksulluk, açlık…

Evde sözü geçen, anlatıcının annesidir, ama evin en büyüğü o değildir, büyükbabadır -annenin babası. Kocaman, dev gibi bir adamdır büyükbaba. Anne ondan söz ederken “Fil gibi” demektedir. Zamanında ülkenin en önemli inşaatlarında, kol gücü gerektiren en ağır işlerde çalışmış, o zamanki gücü kuvveti efsane gibi anlatılan biridir büyükbaba. Şimdiyse yaşlandığı için neredeyse hiç kımıldamadan geçirmektedir gününü. Hiç kımıldamasa bile, herkesten daha çok gereksinimi vardır yemeğe. Eve giren para sadece ekmeğe yetmektedir, çoğunu büyükbaba yemektedir eve giren ekmeğin. Yanında katık olarak yakındaki ormandan topladıkları hindibadan başka seçenekleri yoktur.

Büyükbaba o kadar çok ekmek yemese neleri katık edebileceklerinden konuşurlar arada; her seferinde anne kızar öbürlerine, ama onun aklı da arada sırada bu soruya verilebilecek yanıtlara kayar. “Fil”in gücünün kuvvetinin yerinde olduğu günleri anımsayarak kovar anne aklına gelenleri. Bir efsane halini almıştır büyükbabanın gençlik yılları, ama romanın anlatıcısı efsanenin sadece büyükbabasıyla ilgili olmadığının, o zamanların dünyasıyla ilgili olabileceğinin de farkındadır. “Nerede o insanların filler gibi yaşadığı günler!” diye eseflenip “Serin havanın, güneş ışığının, gecenin karanlığının insanı mutlu kıldığı, hayatın olduğu gibi yaşandığı günler” olarak tanımlar o zamanları.

Vittorini’nin romanı anlatıcının gözlemleriyle ilerliyor başlarda. Evde olup bitenler, yaşanan tartışmalar, annenin, özellikle büyükbaba ve onun geçmişiyle ilgili gurur duyarak ve ötekilerin de yaşamadıkları zamanlara ilişkin bir şeylerle gurur duymalarını sağlayarak anlattıkları, fazla ayrıntıya girmeden, vurucu ayrıntılar, jest ve mimiklerle aktarılıyor. Anlatılanlar ailenin günlük hayatına dairdir, ama konu hep açlığa gelir, büyükbabanın yemek ihtiyacına. Ona ilişkin efsaneler de ekmeğin çoğunu onun yemesini aklileştirmek için gündeme geliyordur.

Somut bir yer ve zaman duyurulmayan romanda “fil”in alegorik olup olmadığı sorusu akla geliyor. Ne var ki Vittorini bunu hissettirmekle birlikte, “fil”in neyi/kimi temsil ettiği sorusuna roman boyunca doyurucu bir yanıt vermiyor. Köylülük de olabilir, emek yoğun üretim de, modernizm öncesi yaşantı da… Hepsi de olabilir, hiçbiri de… Roman ilerledikçe Vittorini’nin derdinin alegorik bir anlatı aracılığıyla politik ya da toplumsal bir olguya dikkat çekmekten çok yoksulluğun ne olduğunu, yoksul insanların nasıl yaşadıklarını anlatmak olduğu anlaşılıyor.

Yaşadıkları yoksulluğun nasıl bir şey olduğu sofraya birini davet etmek zorunda kaldıklarında daha bir görünürlük kazanır. Yakınlardaki yolun onarımında çalışan, yüzü gözü katran içerisinde kalmış bir işçi (Katransurat) bir sabah evlerine ziyarete gelir. Her gün evin önünden geçerken devasa adamla, “Fil”le selamlaştıklarını, ona göz kırptığını söyler. Evdekiler çok uzun süredir büyükbabanın yemek yediği zamanlar dışında bilincinin yerinde olup olmadığını, konuşup konuşmadığını, çevresinde olanı biteni görüp görmediğini bilmiyorlardır. Çok şaşırırlar.

Katransurat büyükbabayla her sabah bakıştıklarını, büyükbabaya her geçişinde göz kırptığını iddia eder. (Romanın orijinal adı olan Il Sempione strizza l’occhio al Frejus’un Türkçesi “Sempione Frejus’a göz kırpıyor” anlamına gelmektedir.) Katransurat’ın ziyareti, yoksulluklarını değilse de evin ve evdekilerin havasını, yaşantılarını değiştirir.

Vittorini’nin anlatıcısı soğuk bir dille anlatıyor hikâyeyi. Duygulara pek yer vermeyen, diyaloglarla ve hareketlerin saptanmasıyla yetinilen bu anlatım, yoksulluğu anlatmak için dilin eğilip bükülmesi, süslenip püslenmesi gerekmediğini hatırlatıyor bir kez daha. Üstelik bu soğuk dilin büyüleyici, şiirsel bir yanı var.

Anlatılanların ötesinde, hayata ve dirime dair ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir alana dikkat çekiyor Fil. Metnin boşlukları, sordurduğu sorular sadece romanda neler olduğu, bundan sonra neler olacağına ilişkin değil – çok daha genel. İnsanın gereksinimlerinin, yaşam koşullarının, açlığın, yoksulluğun, insan emeğinin karşılığının ne olduğu gibi soruların toplumsal bilimlerin ya da siyasetin değil, edebiyatın da konusu olduğunu unutturmayan bir roman Fil.

(AltÜst‘ün Nisan 2011 tarihli 1. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap