Tag Archives: ANTONIO TABUCCHI

Bir Çağ Dönümünden Öyküler – Antonio Tabucchi

Antonio Tabucchi, Zaman Hızla Yaşlanıyor’da yer alan “Şıp, Şıpp, Şıpp, Şıppp” adlı öyküde sırtındaki ağrı nedeniyle hareketini tamamlayamayıp “bir bakıma” havada kalan öykü kişisini İtalyan Barok ressamlarının yapıtlarındaki insan figürlerine benzetir. “O çılgın ressamlar ki,” der öykünün anlatıcısı, “sonradan dâhi sayılmışlardır, çizdikleri kişinin, ki o da gene çılgındır, tamamlanmamış hareketini yakalamakta olağanüstüdürler ve tablo denen mucize, yerçekimi gücüne direnircesine garip bir havada duruş biçimiyle gerçekleşir.”

Buradaki benzetmeyi birazcık değiştirerek Tabucchi’nin öyküleri için de kullanabiliriz: Öykü kişilerinin tamamlanmamış hareketlerini yakalıyor Tabucchi ve öykü denen mucize, zamanın akış gücüne direnircesine garip bir havada duruş biçimiyle gerçekleşiyor. Evet, sadece “tablo”yu “öykü”yle değil, “yerçekimi”ni de “zaman”la değiştirmek gerekir bu öykülerden söz ettiğimizde. Öykü kişilerinin çoğu, akıp giden zamanın bir anında kalakalmış gibidirler. Bu, bir öykü kişisi için aydınlanma anı olur: “Zaman” geçip gitmiştir; sezdiği, kafasına dank eden budur. Ne var ki zamanın geçmesi, günlerin, ayların, yılların geçip gitmesinden öte bir şeydir: “Zaman [balondaki] hava gibiydi ve kendisi de onun, farkına varmadığı minicik bir delikten kaçıp gitmesine izin vermişti.” Öteden beri yaşaya geldiği kendi zamanı değildir; ömrü boyunca kendi zamanı olmamıştır, o aydınlanma anında bunu fark eder. Ayaklarını bastığı yer de kendisinin değildir; o güne dek kendisinin olmayan sahte bir anıdan kaçmıştır; olduğunu sandığı kişi de değildir, bir başka benlikten kaçarken kendisine ait bir benlik edinmemiştir. Köksüzlüğünü, bir toprağa, bir ülkeye ait olmadığını ancak kendine ait bir zamanı olmadığını anlayınca fark edebilir. Takılıp kaldığı o zaman diliminde (“zamansızlıkta” da diyebiliriz), o aydınlanma anında, o güne dek olağan sandığı hiçbir şeyin olağan olmadığını, “dünyanın en doğal şeyi” diye bir şey olamayacağını da anlar. Genişleyen zamanın ışığı bütün bir geçmişe vurur, sadece kendi geçmişine de değil üstelik. Yaşamadığı halde kendi anısıymış gibi duyumsadığı, atalarına ve çok uzaklardaki topraklara ait geçmiş de etkilenir bundan.

Tabucchi’nin öykülerinin derinlerinde, saatlerin, takvimlerin çetelesini tuttuğu zamanın dışında, “duyumsanan zaman” diyebileceğimiz başka bir zaman algısının varlığı, zamanın çember gibi döndüğü, genişleyip daraldığı sıklıkla hissedilir. Çoğunluğu orta yaşı geçmiş öykü kişilerini, ellerinin arasından kayıp gitmiş zamanın ardından ne yapacaklarını bilemedikleri bir anda tanırız. “Bize bir zevk-i tahattur kaldı/ Bu sönen gölgelenen dünyada” der ya Haşim; onlar için anımsamanın da tadı yoktur. Anımsayacakları hoş şeyler değildir çoğu zaman, belki biraz bunun etkisiyle, ama daha çok belirli bir anda takılıp kaldıkları için, bir şeyler anımsamak yerine, anımsamanın ne olduğunu, ne olabileceğini sorgulamaktadırlar. Bir öykü kişisi örneğin, ilaçlarını içmeyi bırakmıştır; ilaçların anılarına geometrik bir düzen verdiğini düşünmektedir. “Belleği güzel bir geometrik çizim olarak hayal edemezsin,” der kendisini ziyarete gelen oğluna, “o, anına göre, zamanına göre, kim bilir neye göre, istediği biçimi alır, ama onlar, doktorcuklar, senin belleğini trigonometrileştirmek isterler.” Bir başka öykü kişisi, yazmadan önce kendi kendine anlattığı öykülerin zamanla “yaşamakta olduğu gerçekten daha gerçek” görünmeye başladığında söz eder. Bunları kâğıda dökebilmesi için hayal gücünün ona sunduğu, bu “içinde gerçek olan ama gerçekten gerçeğe dönüşemeyen şeyi” yaşaması gerekmektedir. Yollara düşmesine, anlattığı öyküdeki yerlere gitmesine neden olacaktır bu düşünce. Sadece yerleşik zaman algımız değil, hayat algımız da değişir bu öykü kişisini tanıdıkça. Bu hayat algısına “Generaller Arasında” adlı öykünün girişinde de rastlarız: “Öyküler her zaman bizden daha büyük oluyorlar, onlar yaşanıyor ve biz de farkına varmadan onların kahramanı oluyoruz, ne var ki başımızdan geçen olayın gerçek kahramanı biz değiliz, bizim yaşadığımız olay.”

Başımızdan geçen olayları seçemediğimiz, aksine, olayların yaşanabilmek için bizi seçtikleri düşüncesi de, esasında, zamanla, zamanın ruhuyla ilgili. Zamanın ruhu dediğimiz, bizi ve içinde yaşadığımız toplumu çepeçevre sarıp etkileyen şey, iradelerimizin ötesindeki bir güç olarak ne yapıp yapamayacağımızı belirleyebiliyor çoğu zaman. İnsanı aciz bir varlık olarak görmek midir bu? Sanmıyorum. Bu yaklaşım bize insanı koşullarıyla birlikte değerlendirmek gerektiğini hatırlatır. Tabucchi’nin öykü kişilerini tanıdıkça geçmişte yaptıkları bazı şeyler nedeniyle onlara kızabiliriz ama bir yandan da acımayla karışık bir sevecenlik duyarız. Olayların onları yaşadığını sezeriz. İyi kötü ders almışlardır yaşadıklarından; ne var ki o dersle yapacak çok şeyleri de yoktur artık. Hayatlarıyla, öyküleriyle bir dönemin, bir çağın havada yakalanmış figürleridir onlar.

“Bulutlar”ın yaşlı kahramanına, küçük bir kız çocuğu olan öykünün öbür kahramanı Isabella, “Bana biraz devre dışı kalmışsın gibi geliyor,” der. Adamın anlattıkları, içinde büyüdüğü ve ona öğretilen dünyayı düşündüğünde gerçek-dışı görünür kıza. Artık olmayan bir ülkede doğduğunu söyleyen, mesleği ev yıkmak olan, savaşırken barıştan yana olduğunu savunan birini algılamakta güçlük çeker. Adamın kendisi de yaşadıklarının ardından hayatına baktığında, kendini tanımlamak için seçtiği sözcüklerdeki mantıksızlığının farkındadır, ne var ki tam da söylediği gibidir her şey. Kızın mantığını takdir ederken, “dünya mantığını yitirmiş durumda” diyebilir ancak.

Tabucchi’nin “devre dışı” kalmış öykü kişilerinin başlarından geçenleri düşününce, Zaman Hızla Yaşlanıyor için bir çağ dönümü kitabı denilebilir. Bu kitapta bir araya gelen öyküler, dünyada (kitap özelinde Avrupa’da) yaşanan büyük bir değişimin, dönüşümün insanların hayatlarındaki sarsıcı izlerini saptıyor. İnsan ömründeki çağların tamamlanması gibi, zamanla toplumların, toplulukların da devirleri, çağları sona eriyor, yenileri başlıyor. Çoğu kez devirlerdeki bu değişim, dönüşüm bir anda olmuyor; on yılları ya da daha fazlasını bulan bir süreçte gerçekleşiyor. Tabucchi’nin öyküleri, devirlerin de öykü kişileri gibi, “havada kaldığı” bu süreci anlatıyor. Başlamış ama tamamlanmamış bir değişimin sürdüğü, bir devrin geride kalırken, gelmekte olanın neye benzeyeceğinin belirsizliğini koruduğu bir aralıkta, Avrupa’nın farklı şehirlerinde yaşayan öykü kişileri, geçen zamanın acımasızlığını duyarak geçmişlerine ve şimdilerine bakıyorlar. Bu öyküleri okurken hissettiğimiz sadece geçen zamanın hızı ve acımasızlığı değil; devir değişse de değişmeyen vahşet zamanın akmakta olduğu konusunda kuşku da uyandırıyor. Zamanın hızlanan ve ağrılaşan akışında geçen yüzyılın trajik bir portresi çıkıyor ortaya.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap