Tag Archives: ASLI TOHUMCU

“Acılarımız, Ayıplarımız ve Döktüğümüz Kan” – Aslı Tohumcu

Aslı Tohumcu’nun Şeytan Geçti adlı kitabı hakkında

Şeytan Geçti’de yer alan öykülerdeki ortak noktalar; kadınlar, acı ve kan, ilk başta insanın aklına Nâzım Hikmet’in şiirini getiriyor: “Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır/ Acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan/ Karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.” Ama önemli bir fark var. Nâzım’ın dizelerinde kadınların yüzü kadınların ve erkeklerin ortak acı, ayıp ve döktükleri kanın bir kaydı, bir tutanağı olarak görülür; dolayısıyla burada kadın edilgen bir izleyici/tanık konumunda kalır. Oysa Aslı Tohumcu’nun öykülerinde kadınlar o acıları bizzat çekiyor, dökülen kan da onların kanı, üstüne üstlük şiddete maruz kalırken bile ayıplananlar da onlar oluyor.
Modern dünyada şiddete maruz kalan pek çok topluluk var, ama bunların arasında kadına yönelik şiddetin ayrı bir yeri var. Kadınların uğradığı zulmün nedeni onların kadın olmasından kaynaklanıyor. Şiddetin temelindeki bu özsel durum, ırkçı şiddet ya da faşizmle ilişkilendirilip siyahların siyah oldukları için, ya da Yahudilerin Yahudi oldukları için gördükleri zulme benzetilebilir. Ne var ki bunlar bile belirli dönem ve yere özgüydü. Kadına yönelik olandaysa yer ve zaman sınırı yok…
Kadına yönelik şiddetin bir özelliği de sıradan insanlar tarafından, gündelik hayatın içerisinde uygulandığı için görünmezleşmiş olması. Bakmayın, gazetelerin üçüncü sayfalarının bu tarz şiddet mağduru kadınların haberleriyle dolu olmasına, bu haberler kadınların uğradığı şiddeti görünür kılmıyor, hatta denebilir ki aksine görünmezleşmesine hizmet ediyor. Bu şekilde sunulan şiddet birilerinin yaptığı adi işler olarak algılanıyor; bu haberler bizzat evimizde, işimizde, ya da sokağımızda benzerlerinin yaşandığına ilişkin bir farkındalık yaratmıyor.
Aslı Tohumcu’nun öykülerinin önemi burada. Edebiyatı işin içine katarak böyle bir farkındalık imkânı yaratıyor. Edebiyat böylesi bir farkındalık yaratma gücünü bizzat mağdurun iç dünyasından bakmasından alır. Öykü kişilerinin iç dünyalarından okurun iç dünyasına giden -Neşet Ertaş’ın “kalpten kalbe giden bir yol var, bilinmez” deyişini andıran- çok özel bir yol vardır edebiyatta. Görünmezleşmiş olan şiddeti, okurun hiç değilse sezmesini sağlayan da haberlerin nötr dilinin ve kameraların soğuk bakışının aksine edebiyatçının o çok özel yoldan meramını anlatmış olmasıdır. Bu nedenle, edebi bir metnin içerisindeki şiddet daha sarsıcıdır, insanın daha derinlerine dokunur.
Tohumcu öykülerini kadınların uğradıkları şiddetin düz bir anlatımı olarak kurgulamamış. Öykülerin satır aralarında, ya da bütününe sinmiş halde bu şiddetin farklı görünümlerine ve çeşitli dolayımlarına temas ediliyor. Örneğin, şiddete uğramamışların “müjde” sandığı-sözde- kurtuluşun mağdur için bir başka ve büyük şiddet anlamına geldiği; kadına yönelik şiddetin yoksullukla çok yakın ilişkisi, ekonomik ya da sosyal nedenlerle kendini baskı altında hisseden erkeklerin hınçlarını nasıl kolayca kadınlardan çıkardığı; kadınların kendilerine yönelik şiddetten korunmak için özgürlüklerinden vs nasıl feragat edebildikleri; kadınların kadınlara yaptıkları; kadının arzusunun ya da iradesinin kültürel olarak nasıl baskılandığı; kadına yönelik önyargıların kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığı gibi kadına yönelik şiddet konusunun önemli uğraklarının anlatıldığı öyküler var Şeytan Geçti’de.
Zor durumdaki beş kadının öykülerinden oluşan “Fit” isimli öykü kadına yönelik şiddetin yaygınlığının bir ifadesi olmanın yanı sıra bu soruna bulunmuş kadınca bir yanıt aynı zamanda. Çok yaygın olmasına karşın kadınların dayanışma içerisinde olamamasının nedeni de sezdiriyor bu öykü. Herkes kendi acısına gömülüyor ve bu da başkasının acısını görme imkânını ortadan kaldırıyor. Bu öyküdeyse kendi acısının dışına çıkıp bir başka kadına elini uzatan bir kadın var, üstelik bunu çok da bilinçli bir biçimde yapmıyor. Neden yaptığı meçhul, aynı biçimde el uzatılan kadının da uzatılan eli neden tuttuğunu bilemiyoruz. Bilmemiz de gerekmiyor. Öykü anlatıcısının bunlara yanıt aramak yerine, kadınların yapıp ettiklerini anlatmayı bırakıp doğrudan tepki vererek “Amannn, kimbilir!” demesi boşuna değil. Bu noktada, anlatıcı-öykü kişileri-okur arasındaki sınırlar, mesafe kalkıyor. Acının paydasında buluşmanın küçük bir örneği belki de… Bunu andıran bir örnek de “Bir Performans Sanatı Olarak Cinayet” adlı öyküde karşımıza çıkıyor. Anlatıcı, bir grup Çingenenin yapıp ettiklerini anlatırken bir noktadan sonra Çingenelerin söz dizimine geçiveriyor -onların ağzından anlatmıyor, anlatırken onlardan biri oluyor.
Edebiyata yukarıda sözünü ettiğim o çok özel yolu sağlayan edebi dil ve kurgunun imkânlarıdır. Tohumcu’nun öyküleri, anlatılanların çarpıcılığının yanı sıra, hiçbir fazlalık barındırmayan yalın bir anlatımla kadınların gündelik hayatlarındaki küçük ayrıntıların özenle saptandığı etkileyici bir evren yaratıyor. İçerisine çekiliverdiğimiz bu acı ve şiddet dolu evreni yazarın kendisi de kitabın başında lanetliyor zaten.
Yazarın kurduğu evren ile yaşadığımız evren arasındaki benzerliklerse rastlantıdan ibaret değil.

Notos, say: 22, Haziran-Temmuz 2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap