Tag Archives: CORMAC MCCARTHY

Felaketin Sonrası, Şimdinin Aynası – Cormac McCarthy

Cormac McCarthy, 2007’de Pulitzer Armağanını kazanan romanı Yol’da okuyanları allak bullak eden, çok sarsıcı bir dünya tasvir ediyor. Bu dünya bugün bizim için daha da sarsıcı, çünkü daha da yakınımızda. Yol’u okuduğumuzda gözlerimizin önüne güncel kimi görüntülerin gelmemesi mümkün değil. Japonya’da meydana gelen depremin ardından yaşanan tsunami sırasında simsiyah akan okyanus sularının şehirleri kasabaları önüne katıp sürüklemesi, aynı yerlerin suların çekilmesindeki sonraki hali, depremin etkisiyle oluşan patlamaların ardından nükleer reaktörlerden yükselen dumanlar, panik içerisindeki insanların ne bulurlarsa satın almaları ve tarım bölgelerinden yeni mal gelmemesi nedeniyle boşalmış market rafları… Bunlara hafızalarımızda tazeliğini koruyan Rusya ve Avustralya’da geçtiğimiz yıllarda yaşanan yangınların görüntülerini de ekleyebiliriz.

George Mombiot’nun, romanda anlatılanların şimdiden yaşanmakta olduğunu vurgulayarak,  “bugüne kadar yazılmış en önemli çevreci roman” olarak tanımladığı Yol’da dünyanın felaket anındaki ya da felaketin kısa zaman sonrasındaki halleri anlatılmıyor. Ne olduğunu tam olarak öğrenemediğimiz bir, belki de bir dizi felaketin yedi-sekiz yıl sonrasında başlıyor Yol. Felaketin ne olduğu ve nasıl yaşandığını öğrenebileceğimiz çok fazla geriye dönüş de yok romanda. Sadece felaketin ardından hiçbir şeyin normalleşmediğini ve dünyanın felaket anındaki haliyle çürümeye başladığını görüyoruz. “Her şey eskiden olduğu gibi, sadece solmuş ve havadan etkilenip aşınmış.” Değişen şey dünyanın havası, biyosferi… Muazzam yangınların ardından külle kaplanıyor her yan; güneş doğuyor, ama “gün niyetine geçen isteksiz [bir] ışık”tan ibaret. Kuşlar, balıklar kalmamış; ağaçlar topyekûn yanmış, rüzgârlar biraz sert estiğinde yıkılıp duruyorlar. “Çiğ ve dımdızlak bir bayırlar ülkesi” olarak tanımlanıyor doğa romanda. “Her şey payandasından ayrık kalmış. Külrengi havada desteklenmeksizin. Titreyen ve kısacık bir nefesle sürdürülmüş. Keşke kalbim taştan olaydı.” İnsanlar var, ama onlar da payandalarından ayrık. Felaketin ardından her yer yağmalanmış; sağ kalmayı başaranlar hayatlarını sürdürebilmek için dayanışma yerine birbirlerini yok etmeyi yeğlemiş durumdalar. Yiyecek bir şey bulmak imkânsızlaştıkça, herkes birbirini dünyanın olmayan nimetlerini azaltan varlıklar olarak görmeye başlamış. Roman ilerledikçe giderek birbirlerini “nimet” olarak görmeye başlayıp yamyamlaştıkları da anlaşılıyor.

Böyle bir dünyada, bir baba ile oğlun ne olduğunu bilemedikleri bir şeyler bulmak umuduyla güneye doğru yaptıkları yolculuğa tanık oluyoruz roman boyunca. Irmaklar, göller simsiyahtır, ama okyanusu mavi bulma umutları sürmektedir. Çocuğun annesi, “kendini yok etmenin lehine ve aleyhine noktaları tartıştıkları yüzlerce gecenin” ardından,  böyle bir dünyada yaşamaya dayanamamış, “Tek umudum ebedi hiçlik ve bütün kalbimle umut ediyorum bunu” diyerek intiharı seçmiştir. Roman boyunca kadının şu sözünü hak verdirecek şeyler başlarına gelir baba ile oğlun: “Biz sağ kalanlar değiliz, bir korku filmindeki yürüyen ölüleriz.”

İYİ İNSANLAR, ATEŞİ TAŞIYANLAR

Babanın geçmiş dünyayla ilgili hatırladıkları giderek silinmektedir. Duman ve kül sadece gökyüzü ve yeryüzünü değil, geçmişi ve anıları da kalın bir tabakayla örtmektedir. “Şeylerin isimleri usulca o şeyleri unutulmayı takip ediyor. Renkler. Kuşların isimleri. Yiyecek şeyler. Nihayet, insanın doğruluğuna inanmış olduğu şeylerin isimleri. Düşünmüş olabileceğinden daha kırılgan.” Oğlanın ise böyle bir geçmişi yoktur; bu dünyaya doğmuştur. Baba bazen ona geçmiş dünyadan hikâyeler anlatsa da, daha çok sağ kalmasına yardımcı olacak bilgiler vermeye çalışmaktadır. Başka insanlardan köşe bucak kaçmak zorundadırlar. Oğluna öbürlerinden farklı olarak “iyi insan” olduklarını ve “ateşi taşıdıklarını” öğretmiştir.

Romanın etik tartışması da baba ile oğlun başkalarıyla karşılaşmalarında ortaya çıkar. Onlara yardım edip etmeyeceklerini tartışırlar. Bu başkası sahip oldukları her şeyi çalan bir hırsız olduğunda bile oğlan bağışlayıcı olmak ister. Babasının “iyi insanlarız” sözünü tartışmasız kabullenmiştir, kayıtsız koşulsuz iyi insan olmanın gereğini yapmak istiyordur. Felaketin içine doğduğu ve felaket öncesi dünyayı bilmediği halde, bu konuda babasından daha saf bir bakış açısına sahiptir. Babası iyiliğin de olduğu bir dünyada yetişmişken o sürekli kötülükle karşı karşıya olduğu bir dünyada geçirmiştir yıllarını. Bu umutsuzlukla dolu dünyada sadece “ateşi taşıdığının” ve “iyi insan olduğunun” bilgisi vardır onu umutlandırıp ayakta tutan. Bu nedenle ateşi ve iyiliği korumakta babasından daha inatçıdır. Baba oğul arasındaki yakınlık ve gerilim roman boyunca sürüyor. Biz daha çok babanın bakış açısına yakın bir yerden tanık oluyoruz yaşananlara; bu da normal, baba bizim yaşadığımız dünyaya da ait çünkü. Oğluyla arasındaki fark (oğlun babanın bir zamanlar yaşadığı dünyayı bilmiyor oluşu) şöyle anlatılır: “Oğlanın gözünde kendisinin de bir uzaylı olduğunu belki de ilk kez anladı. Artık var olmayan bir gezegenden bir varlık. Hikâyeleri kuşkulu olan bir yer.”

Oğlanın isteği ve ısrarıyla yolda karşılarına çıkan ihtiyar ve kör olmak üzere olan bir adama yardım ederler. İhtiyarın nasıl sağ kaldığını, yaşamayı nasıl sürdürdüğü meçhuldür. “Böyle dönemlerde ne kadar az şey söylense o kadar iyi” diyerek kendisi hakkında bir şeyler anlatmaya yanaşmaz. Öte yandan, böyle bir felaketin gelmekte olduğunu bildiğini iddia eder ihtiyar. “İnsanlar hep yarına hazırlanıyorlardı.” der. “Ben buna inanmıyordum. Yarın onlara hazırlanmıyor. Orada olduklarını bile bilmiyor.”

Romandaki diyaloglar konuşanların niyetlerini, meramlarını tam olarak ifade etmiyor çoğu kez. Güneşin dumanlar ardında, yeryüzünün küller altında kaldığı dünyada kelimelerin çıplak, temiz olması beklenemez. Var olduklarından bile kuşku duyan, kimi zaman yollarda rastladıkları cesetlere hasetle bakan insanların başka şeylere inanıp inanmadıkları, umutlu olup olmadıkları gibi konularda söyleyebilecekleri ne olabilir ki! Geçmişin üzeri külle kaplanmışken gelecekten söz edilebilir mi?

“VASİYETSİZ DÜNYANIN İNSAFSIZCA ÇİZDİĞİ DAİRELER”

Cormac McCarthy, Yol’dan bir önceki romanı İhtiyarlara Yer Yok’da şiddet dozu çok yüksek bir hikâye anlatmıştı, ama düz bir şiddet hikâyesi değildi bu. Anlatılan aşırı ve uç noktalara taşınmış bir şiddetti, ama miktarı, dozu farklı olmakla birlikte bu şiddetin bir benzerinin yanı başımızda durduğu gerçeğiyle bizi yüzleştiriyordu bu roman. Yol’un çarpıcı yanı da felaket sonrasına ilişkin çizilen tablonun, sadece doğanın değil insanlığın da almakta olduğu hali anlatıyor olmasında. Zor koşullarda olanların seçimlerinin benzerini henüz o koşullarda değilken yapıp durduğumuz gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi. “İçimizdeki ateşin” giderek soğuduğunu, bu ateşin soğumasının dünyayı soğutacağını duyuruyor.

Yol’u etkileyici bir roman yapan anlatılan hikâye kadar, Cormac McCarthy’nin şiirli anlatımı aynı zamanda. Kısa, çarpıcı cümlelerle çizilmiş, insanı derinden etkileyen görüntüler: “Dışarı, kurşuni ışığa yürüdü ve ayakta durdu ve kısa bir an içinde dünyanın mutlak hakikatini gördü. Vasiyetsiz yeryüzünün insafsızca soğuk daireler çizişi. Karanlık amansız. Güneşin kör köpekleri kendi koşularında. Evrenin ezici vakumu.”

Baba da, oğul da iç dünyalarının derinlerinde neler olup bittiğini birbirlerine anlatmadıkları gibi kendi kendilerine de söylemiyorlar. Belki söyleyecek bir şeyleri olmadığından, belki kelimeler de küllendiğinden; çoğu zaman duygulanma lüksleri de yok, her an tetikte olmak zorundalar. Yine de onların iç dünyaları bütünüyle meçhul kalmıyor bizim için. Başlarına gelenlere verdikleri tepkiler, bir lokma bir şey bulabilmek için çırpınmaları, yapıp ettikleri, külle kaplı dünyaya bakışları, irkilişleri, gıptaları onları derinlemesine tanımamıza yetiyor. Bu da edebiyatın gücü.

Reklamlar

3 Yorum

Filed under Kitap