Tag Archives: FERHAT ULUDERE

Kasabada Geçen Zamanın İzi – Ferhat Uludere

Ferhat Uludere’nin Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba isimli romanı hakkında

Taşradan ve taşra sıkıntısından söz ettiğimizde aklımıza ilk olarak çevresi dağlarla ya da bozkırlarla kuşatılmış bir kasaba gelir. Dünyanın geri kalanıyla arasına yollar, dağlar, stepler girmiş; kasaba kendi üzerine kapanıp kalmıştır. Nedense deniz kenarındaki kasabaların daha az taşra olacağını, denizin kasabayı ve kasabalıları dünyaya bağladığını düşünür, o engin suyun bir ferahlık, bir açıklık sunduğunu varsayarız. Hele ki yazları dört bir yandan yazlıklara, plajlara gelenler olacağını düşününce bu yöndeki önyargılarımız pekişir. Yazın bitip sonbaharın geleceği, kasabanın yaz konuklarının tam da yağmurların, fırtınaların başladığı sıralarda orayı terk edecekleri ve onların ardından kasabanın yerleşiklerinin nasıl bir hayat sürecekleri sorusu ilk anda aklımıza gelmez.
Edebiyat öteden beri taşrayı konu edinmiştir, ama bir kıyı kasabasının taşra olarak çizilmiş portresine çok sık rastlamayız. Kıyı kasabaları (ve deniz) huzur ve dinginlik arayışının mekânıdır çoğunlukla. Oraya kaçanlar da bir zaman sonra sıkılırlar, bu gibi kaçış öykülerine rastlarız, ama doğrudan böyle bir sahil kasabasının kendi iç sıkıntısının anlatıldığı edebi metinler çok değildir. Ferhat Uludere’nin yeni romanı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’daysa deniz, taşrayı taşra yapan bir olgu, gitmenin, uzaklaşmanın imkânsızlığını duyuran bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Kasabalılar için büyük bir bilinmezlik olduğunu anlıyoruz denizin. İçinde neleri barındırdığı, ucunun bucağının nerede olduğu, aşıldığında nereye varılacağı bilinmiyordur. Karadaki hayat iyi kötü belirlenmişken denizin ne sunacağı belirsizdir. Büyük nimetler de sunabilir, balıkçıların canlarını da alabilir kurban olarak. Yaydığı korku biraz da denizin bu değişkenliğinden, bilinemezliğinden kaynaklanmaktadır. Belirsizliklere açılan tekdüze bir engel olarak uzanır kasabanın kıyısından ufuklara doğru. Yüzyıllardır anlatıla gelen deniz hikâyeleri, denizin barındırdığı mahlûkatın insanlara yapıp ettiklerine dair efsaneler de karadaki insanın bu devingen ve değişken su karşısındaki ürküntüsünün ifadesidir belki de.

Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da gerçeküstü olaylarla romanın ana olay örgüsü birbirine yaslanarak ilerliyor. Gerek efsaneler gerekse karakterlerin başından geçenler aynı anlatıcı tarafından anlatılıyor; ‘şöyle anlatılır, böyle rivayet edilir’ gibi bir dolayımdan yararlanılmıyor. Bu nedenle efsanelerin anlatı düzeyinde yaşantılara denk olduğunu düşünmek mümkün. Bu denklik roman kahramanlarının zihniyet ve algı dünyalarında da mevcut. Özellikle sıra dışı bir şeyler olduğunda kasabalılar da bu efsanelerde anlatılanları hemen anımsarlar. Kasabalılarda bir kötülük ve lanet algısının hayli yaygın olduğunu görürüz romanda. Bunun sonucu olarak da ilahi bir cezalandırıcının harekete geçeceği korkusu hâkimdir. Deniz ise bu cezalandırıcının kendisi değilse bile, onun yeri geldiğinde kullandığı bir aygıt olarak algılanmaktadır. Kasabalılar için deniz kendilerini aynı bütünün içerisinde duyacakları bir şey değildir; dışarıdadır ve korkutucudur. Öte yandan denize ve denizin sunacaklarına muhtaçtırlar; tamamen içe kapanmaları mümkün değildir. Denize (dışarısına, bilinmeyene) karşı ikircikli bir tutum almak durumunda kalırlar. Kendini dışarıda olana açmakla içe kapanmak arasında yaşanan sıkışmışlık hissi kasabalılarda iyiden iyiye içselleşmiştir. Bu sıkışmışlığın yarattığı gerilimin farklı tezahürlerini roman kişilerinin başlarından geçenleri okurken çok derinlerden hissederiz.
Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’nın merkezinde yer alan aşk öyküsünü de sözünü ettiğim gerilimden bağımsız düşünmek mümkün değil. Aynı kasabanın iki gencidir Feryat’la Hazan, ne var ki bir zaman sonra yolları ayrılmıştır. Hazan’a kasaba yetmemiştir, “büyük hayatlar yaşamak” istediği için, kendisiyle birlikte büyük bir hayata doğru yola çıkmayan Feryat’ı bırakmıştır. Feryat, “küçük hayatların, küçük bir kasabanın insanı[dır.]” Aslında Feryat da İstanbul’a gidip dönmüş, döndükten sonra “yeniden İstanbul’a gitmek isteyip istemediğini” bilememiştir. Şu soruyu atamamıştır kafasından: “Gitse ne olacaktı[r] ki…” Taşrayı, sıkışmışlığı, gitmenin imkânsızlığını kendi içinde taşıdığını sezmiştir, kurtulamadığı beyhudelik hissi mekânla ilgili değildir. Hazan’la ilişkisindeki imkânsızlığı görmüş olmasının yarattığı bir beyhudelikten de söz edebiliriz. Asla iki insan arasında olup bitenlerden ibaret değildir aşk. Aşkın bir yanılsama yarattığından söz edilir her zaman, bununla da âşıkların birbirleri hakkındaki yargılarının yanılsamalı olduğu ima edilir; oysa daha büyük bir yanılsama vardır çoğunlukla, âşıklar dünyada sadece kendilerinin olduğunu zannederler. Feryat’la Hazan zamanında bu yanılsamanın farkına varıp gerçeklerle yüzleştikleri için ayrılmışlardır, yıllar sonra aynı yanılsamaya kapılmak isterler, düşemeyeceklerini bildikleri halde.
Roman sadece Feryat’la Hazan’ın öykülerinden ibaret değil. Kasabanın geçmişinden ve bugününden farklı kahramanların öyküleri yer alıyor Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da. Her birinin öyküsü bir yerinden kasabayla ilişkilidir. Kasabanın meyhanecisi Kel Tayfun’un, film yıldızı olmak için İstanbul’a giden (daha da derinlerdeki arzusu bir lakap sahibi olmak olan) Ajan Şaban’ın, abisinin lakabıyla anılacak ajan Zeki’nin, Belediye Başkanı Deli Ahmet’in, daha on dördündeyken uğruna bıçaklar çekilen güzeller güzeli kadersiz Feymece’nin, denizden korkan Balıkçı Sülo’nun, olağanüstü yetenekleri olduğu anlatılan Kaptan İdris’in ve karısı Eleni’nin başlarından geçenleri okudukça kasabanın ne menem bir yer olduğu, orada nasıl yaşandığı, nelerin önemsendiği, nelerin ihmal edildiği, böyle bir yerde yaşamanın insanların ruhlarında nasıl hasarlara yol açtığı, başka bir deyişle insanların nasıl yaşadıkları yere benzediğini görüyoruz.
Romanın bütün kahramanlarında taşraya özgü sıkışmışlıktan izler bulmak mümkün. Kasabanın değişmekle aynı kalmak arasındaki sıkışmışlığı, bu sıkışmışlığın yarattığı tuhaf değişim insanları da etkiliyor. Kendi hayatlarında da sıkışmış durumdalar çoğu zaman; bir yandan da yoksunluk duygusu ruhlarını sıkıştırmaktadır, ama ne yaparlarsa yapsınlar çok şeyin değişmeyeceğini de seziyorlardır. Bu sıkışmışlıktan kaçmak için çoğu kez içkiye sığınırlar. Ruhları daha derinden sarsılıp örselenmiş olanlar için bir yol daha vardır; şiddet. Yoksun oldukları şeyleri elde etmek için zor kullanmaktan başka çare kalmadığını düşünenler bu yolu seçmekte zorlanmazlar. Kasabanın bir örtü gibi çok şeyin üzerini örttüğünü bildikleri için, şiddetin üzerini de örteceğine güvenirler.
Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’nın kahramanları arasında sahildeki evi de sayabiliriz, kimin yaptığının bilinmediği, kasaba kurulmadan önce bile var olduğu söylentileri bulunan, bir zamanlar İdris Kaptan’ın sonra da Feryat’ın oturduğu bu ‘lanetli’ ev de kasabaya benzemektedir aslında: “Binaları insanlar yapar. İçinde yaşarlar ve bir süre sonra birbirlerine benzerler. Binalar insanları içine çeker, emer onları ve ölene kadar kendilerinden ayrılmasın isterler. İnsanların içinde emebilecek bir şey kalmadığı zaman dışarı atar onları. (…) Bu ev yüz yıllardır acılarla beslendi. Ustaların kanları aktı temeline, insanlar bu evde yaşamak için birbirlerini öldürdüler. Ve yapıldığı günden beri acı hiç eksik olmadı bu sahilden.” Belki de kasabanın kendisidir bu ev.

Radikal Kitap, 9 Temmuz 2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap