Tag Archives: HAYDAR KARATAŞ

Merhamet Evreninden Korku Ülkesine – Haydar Karataş

ImageHaydar Karataş’ın On İki Dağın Sırrı adlı romanı hakkında

Haydar Karataş, küçük bir kızın gözünden 1938’de Dersim’de yaşananları anlattığı Perperık-a Söe’de olduğu gibi, 1938 öncesini anlattığı On İki Dağın Sırrı’nda da masalsı bir dil kullanmayı yeğlemiş. Yaşanmış çok büyük acıları, yakın zamana kadar doğru dürüst anlatılamamış, hakkında söz söylenmesi yasaklanmış katliamları masalsı bir dil ve kurgu ile anlatmanın hem yararları hem de sakıncaları olabilir. Cemal Şakar, geçenlerde, Bir Dersim Hikâyesi bağlamında değinmişti: “Böylesi ağır acıların yaşandığı temaları, olayın aynı sıcaklığıyla canlılığıyla anlatabilmek muhaldir. (…) Bu tür durumlarda yazarlar, genellikle olayla arasına ‘soğuk bir mesafe’ koyarlar, işte bu soğuk mesafe sayesinde olay anlaşılabilir ve anlatılabilir,” diyerek masalsı formun sunduğu böylesi bir mesafe yaratma imkânının altını çizen Şakar, “masal aynı zamanda tahkiye ettiği temayı kendi sisli puslu ve olağanüstü dünyasında yumuşatır, esnetir ve böylelikle gerçeklik buharlaşır,” sözleriyle de masalsı formun yol açabileceği sakıncaları vurgulamıştı (“Ve Dersim Dile Gelir”, Yeni Şafak Kitap, 13 Haziran 2012).

Masallarla ilgili olarak bu dilin başka işlevlerinden söz edilebilir. Bir masalı masal yapan, anlatılan olağandışı olaylar ve başka masallardan bize aşina gelen varlıklarla, kurgularla, yapılarla karşılaşmamız olduğu kadar, hatta onlardan önce, masalların dilidir. Olan biteni bize o metin bağlamında olağanmış gibi hissettiren, yaşadığımız evrenden bizi çekip masalın evrenine taşıyan, abartıdan, yinelemelerden, ses benzerliklerinden yararlanılarak oluşturulmuş, kendine özgü bir müziği ve büyüsü olan bu dildir. Bu dil algılarımızı da altüst eder. “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan tekerlemeler örneğin, bir yandan masal evreninin kapılarını bize açarken bir yandan da babamızın beşiğini tıngır mıngır sallıyor olabileceğimize ikna eder.

Günümüzde masalların, hikâyelerin gündelik hayatta pek yeri kalmadı; sınırlı ve belirli alanlara hapsolmuş durumdalar. Modern dünyanın yerleşikleri için kaskatı neden-sonuç ilişkilerinin dışındaki her türlü algıya kapılarımız kapalı – dolayısıyla masallara da. Gezegenler, aylar, güneşler basit birer gök cismi; tekmil hayvan ve bitkileriyle doğa işlevsel bir şey, bizi doyurur, ısıtır; insanlar, başkaları, onlar da işimize yaramıyorlarsa kuru kalabalıktır sadece. Bizimki gibi olmayan bütün yaşam biçimleri, alışkanlıklar, gelenekler ilkel. Masalların da işlevi değişti. Bir zamanlar kültürel bir aktarım yolu olarak bir yaşam biçimini, deneyim ve görgüyü, hatta dünya algısını kuşaklardan kuşaklara taşıyan masalların bugün çocukları uykuya hazırlamak dışında bir iş görüyor olabileceklerine pek inanmıyoruz.

Perperık-a Söe ve On İki Dağın Sırrı’nda Haydar Karataş’ın kullandığı masalsı dilin ise başka bir anlamı var. Masalsı dil ve anlatım Karataş’ın metinlerde içeriğe ilişkin de bir şeyler söylüyor, anlatılan olayların geçtiği dönemin ruhunu ve roman kişilerinin dünyayı nasıl algıladıklarını da gösteriyor bize. Bu romanların ilk cümleleriyle içine girdiğimiz bir tür “masal evreni” çünkü. Dünyanın, kâinatın, insanın gezegendeki yer ve öneminin modern dünyanın hâkim algısından çok farklı biçimde algılanıp yaşandığı bir evrenden hikâyeler anlatıyor Haydar Karataş. Dolayısıyla masalsılık sadece metnin biçimine, kurgusuna dair değil, içeriğine, anlatılana da dahil bu romanlarda.

MASALIN RUH BULDUĞU YER
On İki Dağın Sırrı’nın başında anlatıcı, roman boyunca roman kişilerinin atlarla ya da yayan yapıldak gidip gelecekleri, telaşla ya da hayaller kurarak geçecekleri muazzam vadilerin, dağların, subaşlarının, ceviz, yabani armut ve türlü çeşit meyve ağaçlarının arasından geçen kağnı yolarının, ziyaretlerin, vadilerin içine kurulmuş gizli köylerin, tırmanması imkânsız tepelerdeki konakların arasından hızlı bir gezintiye çıkarıyor okuyucuyu. Daha bu kısa ve hızlı gezinti sırasında doğanın mekândan, metnin arka fonundan öte anlamları olduğunu anlıyoruz. “Bebek yüzü misali gülen pınarlar”dan geçiyoruz ya da bir tapınak olduğunu ancak suyunu kana kana içtiğimizde anlayacağımız kaynaklarda yüreğimizi hoplatan yılanlarla karşılaşıyoruz. Suyun ansızın sessizleşmesiyle içimizdeki korku yerini merhamete bırakıyor. Şu cümleler bütün bunların kısacık bir özeti gibi:

“Bir masalın bu dağların ardında ruh bulduğu hissine kapılırsınız. Ne yapacağınızı bilemezsiniz; ağlamak istersiniz, ağlayamazsınız; bağırıp isyan etmek istersiniz, edemezsiniz; eliniz kolunuz bağlanır, dünyanın durduğunu, kahkahalar attığını sandığınız pınarın ağladığını duyarsınız…”

On İki Dağın Sırrı’nda gerek anlatıcının aktardığı, gerek roman kişilerinin birbirlerine anlattıkları hikâye, masal ve efsaneler bir bütünlük, birlik evrenine işaret ediyorlar. Pınarların sadece pınar olmaması gibi, saz da sadece müzik aleti değildir, “dünyanın sessizliğine ağlıyor,” dünyayı merhamete çağırıyordur. Rüzgârın merhamet çağrısı ise taşadır: “Taş ki taştır, rüzgârın sesinde dile gelip toprağa döner. Belki yüz bin yılda toprak olur. Bizimkisi taşı merhamete çağıran rüzgâr gibi. Yüz bin yıl taşa ağıt yakacaksın ki, toprağa dönsün, dur durak bilmeden acıyı söze dökeceksin ki, çiçekler açsın.” Turna da güzel bir kuş değildir, o da varlığıyla sazın gördüğü işi görmekte, “dünyadaki adaletsizliğe boyun eğerek, fesatlığı merhamete çağırmaktadır.” Sadece bunlar değil, bu evrende kavak ağacının hışırtısı da bin sazın vurduğu şelpe etkisi yaratmaktadır; yanan odun ateşine bakmak da pınar başında, kavak ağacının altında oturmaktan farksızdır. Ayinlerin içinde masal sesi, hikâyelerin içinde başka hikâyeler vardır bu evrende.

Roman boyunca böylesi bir birlik evrenine düşen ateş topunun nasıl ayrılıklara yol açacağını sezen insanların telaşı anlatılıyor. Albeg’in atına atlayıp ulaştırmaya çalıştığı haberde ya da Sebır’ın dere tepe aşarak taşıdığı pusulada bu telaşın nedeni saklıdır; Hese Gaj ile Rayber’in sohbetlerindeki yaslı ton ya da dağ başında birbirlerine üstünlük taslayan Pırço ile Çöyt arasındaki türlü çeşit yarıştan ötürü Ermeni köylüleri alıp Rusya’ya götürecekken yolundan geri kalan Gagım’ın kaygısı aynı telaş nedeniyledir. Rüzgârların, su seslerinin, yılanların, hastaların, sağların, ölülerin söylemeye korktukları, kendilerine bile ifade edemedikleri şey de böyle bir felaketin gelmekte olduğu gerçeğidir. On İki Dağın Sırrı’nı, bu nedenle masalsı bir dille kaleme alınmış, bir “masal evrenini” anlatan bir yapıttan çok, masal-evreninin çözülüşünün, masalsız bir dünyaya geçişin anlatıldığı bir roman olarak tanımlamak daha doğru olur. Masallar evreninde korku yerini sazın sesi ve turnanın uçuşuyla merhamete bırakırken, burada yeni bir dünyanın, merhametin korkuyla yer değiştirdiği bir dünyanın nasıl oluştuğunun kaskatı hikâyesi anlatılıyor.

Haydar Karataş’ın roman dilindeki masal kipi merhametsiz bir dünyayı yumuşatan bir şey değil; aksine bu kip ancak yasaklanarak, dilsizleştirilerek anlatılmaması, üzerinin örtülmesi sağlanmış acıları ve trajedileri, masalların bizi etkilediği o en derinlerimizdeki yerden duymamızı, görmemizi, bilmemizi sağlıyor – etki gücünü bizi vurduğu yerden alıyor roman. Karataş’ın masal dili gerçekliği ve acıyı yumuşatmıyor, yüreklerimizin katılığına dokunuyor. Aslında bu acıların doğrudan anlatımı değil Karataş’ın dile getirdikleri, bu acıların az öncesinde olanları göstermekle; çok büyük acılar yaşanacağından kesinkes emin olmuş yüreklerdeki korku, kaygı ve telaşı duyurmakla yetiniyor.

KÖTÜ BİR ŞEYLER OLACAK
“Kötü bir şeyler olacak” hissinin sadece insanları değil, dağı taşı, subaşlarını, ziyaretleri, terkedilmiş köyleri, ağaçları, yılanları da sarmış olduğu bir dönemde olan biten anlatılıyor romanda. “Sebır’ın anlamadığı bir şeyler oluyordu[r], sanki toprağın dahi rengi değişiyor; ağaçlar eski neşeyle rüzgâra meyil vermiyor gibi[dir].”

İnsanların ve doğanın çok yakında olacak kötü şeyleri sezmelerinin nedeni ise benzer şeylerin yaklaşık yirmi beş yıl kadar önce de yaşanmış olmasıdır. Saz âşığı Hese Gaj’ın Rayber’e, “Bana öyle geliyor ki, bizim göçümüz varıp karışır Ermeni göçüne,” demesi bundandır. O zaman da ikrar bozulmuş, verilen sözden dönülmüştür; insanlar topraklarından, insanlar insanlardan kopartılmıştır. Daha fenası insan insana düşman kılınmış, komşunun komşuya itimadı yıkılmıştır. Toprakların dengesi, köylerin kasabaların düzeni bozulmuş, taş terbiye edilmez, tohum toprağa düşmez olmuştur. İşte yine böylesi bir şeyler olacağını, yeni bir fesadın kurulduğunu hissedenlerin yüreklerinde derin bir korku duydukları, başlarına geleceklerin işaretlerini görüp kokusunu aldıkları dönemde geçiyor On İki Dağın Sırrı. Üstelik, bütün bu fesat, insanı ve dünyayı kutsal bir birlik içerisinde algılayan, korkunun karşısına merhametle çıkmaktan, yaşadığı acıların yasını tutmaktan başka umar aramayan Dersimlilerin kutsiyet düşmanı gösterilmesi ve bu düşmanlık algısından beslenen bir tür korku hükümranlığı ilan edilerek hayata geçirilmiştir. Mal mülk ve iktidar düşkünlüğü her şeyin önüne geçmiştir; sürgüne gönderilen ve katledilen Ermenilerden kalan mala mülke göz dikenler, bunları komşularının emaneti olarak gören Dersimlilerin karşısına kutsiyet kisvesi altında çıkmışlardır.

On İki Dağın Sırrı’nda tarihi gerçekliklerden ve gerçek kişilerden söz ediliyor olsa da, romanda “o zamanlar şunlar oldu, bunlar yaşandı” şeklinde özetlenebilecek bir tarih aktarımı ya da tarihi olaylarla ilgili tezler yok. O dönemde olup bitenler, dağı taşı kaplayan korkunun insanların yüreklerine nasıl düştüğüne, gündelik yaşantılarda nelerin nasıl değiştiğine dair hikâyeler anlatılarak aktarılıyor. Roman sıklıkla rivayet kipiyle sürüyor; olan biteni başkalarının ağzından –anlatılmış bir şey olarak– okuyoruz, ama Haydar Karataş’ın roman kurgusu içerisinde bu dolaylı anlatım, “masal evrenlerinin” merhamet çağrısını duymamız için bir olanak aynı zamanda. Çünkü insanlar sadece birbirine anlatmıyor bunları, dağlara taşlara, ermişlere, keşişlere, ziyaretlere, hatta gıyaplarında paşalara anlatıyor. Olmayacak dualardaki kederi, büyük acıların içe atılmış çığlıklarını duyuruyor.

(Taraf Kitap‘ın 13 Temmuz 2012 tarihli 18. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

1 Yorum

Filed under Kitap

Doğanın ve Efsanelerin Sakladığı Acılar – Haydar Karataş

Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği/Perpeık a Söe adlı romanı hakkında

Haydar Karataş’ın romanı Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe’nin tarihi ve sosyal arka planında Cumhuriyet tarihinin en büyük trajedisi bulunuyor. Karataş, Dersim Katliamının ardından köylerinden ayrılmak zorunda kalıp nereye gideceklerini bilemeyen Fecire Hatun’la kızı Gülüzar’ın hikâyesini anlatıyor. Roman boyunca Fecire Hatun ve Gülüzar’ın yanı sıra, onlar gibi gidecek, kalacak köyü, evi olmayan başkalarının da çok zorlu koşullar altında hayata tutunma -daha açık bir deyişle, ölmeme- çabalarına tanıklık ediyoruz. Köylerle birlikte hayvanlar, tarlalar, tohumlar yakılmış, sürgüne gitmeyenler mutlak bir yoksulluğa mahkûm edilmişlerdir. Bu koşullar altında Fecire Hatun ve Gülüzar o köyden bu köye giderek kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadırlar, ama gittikleri her yerde aynı baskıyla karşılaştıkları için yollarda, dağlarda, ormanlarda yaşamak zorunda kalırlar. Sığınacak bir dam altı olmaksızın karda kışta dağlarda olmak hiç kolay değildir; öte yandan devlet güçleri halen dağdakiler için bir büyük bir korku kaynağıdır. Ne zaman ne yapacakları belli değildir, her an yeni bir sürgün kararıyla birilerini daha doğup büyüdükleri topraklardan kopartmaya karar verebilmekte, tam yerleştikleri sırada yerleştikleri yeri tarumar edebilmektedir.

Roman Gülüzar’ın ağzından anlatılıyor; olayların neler olup bittiğini tam olarak bilemeyip bunları anlamlandırmaya çalışan bir çocuğun gözünden anlatılması romana ayrı bir boyut kattığını belirtmek gerek. Neler olup bittiğini yöre halkı da tam olarak bilememektedir; bazı aşiretler isyan etmiş, devlet onları cezalandırmak adına bütün Dersim’de sürgün ve baskı politikaları uygulamaya başlamıştır. Bu arada aşiretler birbirine girmiş, yasalar kadar gelenekler nedeniyle de kimi köylüler (bunlardan biri de Fecire Hatun’dur) sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Öte yandan, dil de önemli bir sorundur yöre halkı için. Devlet onlarla aynı dili konuşmamaktadır, devletle bir biçimde temasa geçebilmeleri için bir tercüman bulmak zorundadırlar, ama sürgünler nedeniyle neredeyse Türkçe bilen hiç kimse kalmamıştır. Dil bilen az sayıdaki insan ise bu bilgilerini kendilerinden yardım isteyenlerin varlarını yoklarını (yoksulluk öylesine hâkimdir ki, daha çok “yoklarını” demek daha yerinde olur) almak için kullanmaktadırlar. Böylesi yoğun bilinmezlikler ortasında olup bitene bir kız çocuğunun gözüyle bakıldığında görülen bambaşka bir şeydir: Gülüzar böyle bir dünyaya doğmuştur, annesi, komşuları, köylüleri yaşadıkları felaketten öncesini de biliyorlardır, ama Gülüzar bu sırada dünyayı da tanımaktır. Murat Uyurkulak kitabın arka kapağındaki notunda çok yerinde bir benzetme yaparak, “Âdeta Dersim’de değil, nükleer savaşın vurduğu bir dünyada (…) geziniyoruz,” diyor. Bizde bu duyguyu uyandıran Gülüzar’ın gözleriyle bakıyır olmamızdır. Dersim dağlarında annesiyle birlikte yerleşecek bir yer arayan Gülüzar için hayatın bir öncesi yoktur, bir sonrası olacağı da kuşkuludur.

Gülüzar’ın dünyayı, hayatı tanımak için elinde annesinin anlattığı masallar, annesinin ve öbür sürgünlerin ‘önceki dünya’ hakkında konuşmaları sırasında işittikleri ile birlikte yaşarlarken tanık oldukları dışında çok şey yoktur. Annesi çok konuşkan değildir üstelik; masal anlatmadığı zamanlarda Gülüzar’a ninni gibi gelen ağıt, dua, ilenme arası bir şeyler mırıldanmaktadır. Yine de Dersim’in o köyünden bu köyüne sürüklenir ve kendilerine bir yaşam kurma mücadelesi verirlerken Gülüzar annesinden hayat, ölüm ve doğa hakkında çok önemli şeyler öğrenir. En başta hayatlarını zorlaştıran doğaya hürmette kusur etmemektedir annesi. Ellerindeki tek şey hayatlarıdır, doğa koşulları hayatlarını zorlaştırmaktadır, ama Fecire Hatun’un bütüncül bakış açısı içerisinde doğa, insanlar ve bunları yaratıp gözeten yüce güç bir bütündür. Çok büyük acıların anlatıldığı Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe’nin derinlerinde Gülüzar’ın annesinin bu bakış açısını sezeriz. Onca acıya rağmen Fecire Hatun’a güç ve umut veren, yaşadıkları onca yoksunluk, acı ve açlığa rağmen merhamet duygusunu yitirmemesi sağlayan bu bütüncül bakıştır. Bu bakış açısından Gülüzar da etkilenmektedir. Küçük bir örnek vermek gerekirse: Bir akşam annesinin ninni söylerken çıkarttığı ses ile “büyük bir ahenkle dağda esen rüzgâr”ın arasındaki uyumu fark eder, sonra “rüzgârın otları nasıl eğdiği, bazen önüne kattığı kuru bir ot çalısını nasıl burgaçlar yaparak sürüklediği” gelir gözlerinin önüne. Önce annesinin anlattığı olaylarda bahsi geçenlerin, sonra da kendilerinin kuru ot çalısı olduklarını, rüzgârın onları da önüne katıp sürüklediğini düşünür. Rüzgârla (doğayla) aralarındaki alışverişin, temasın tek boyutlu olmadığını fark etmektedir. Rüzgârın kaderlerini andıran bir yanı vardır, ama aynı zamanda annesinin sesi de rüzgârı andırıyordur… Annesinin hal ve tavırlarında, kimi zaman da sözlerinde belirginleşen birlik duygusunun Gülüzar’ın da benliğinde geliştiğini görürüz böylece. Bu birlik duygusu aynı zamanda olan bitenden kendini de sorumlu tutan bir ruh haline neden olmaktadır. Roman kişilerinin günler geceler boyunca başlarına gelenlere sebep ararken kendilerini dışta tutmayan ruh halleri de dikkat çekicidir. Bu, hayata ve dünyaya başka bir yerden bakmaktır. Hiçbir zaman yüksek sesle ifade edilmediği halde Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe’nin bütününde hissedilen bu bakış Gülüzar’ı yanı sıra bizim de çok derinlerimizde bir yerlere dokunuyor -bir anlamda biz de onunla birlikte yetişiyoruz.

Gülüzar da çok sonraları rüzgârın sadece insanları sürüklemediğini, ama aynı zamanda insanların seslerini, anılarını sakladığını da fark edecektir. Başlarından geçenleri anlatabilmek için dilin yetmediği (yetemediği) yerde doğa onların yaşadıklarını sakladığını anlayacaktır.

Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe, resmi tarihin yakın zamana kadar üstünü örttüğü bir döneme ilişkin bir roman; çeşitli yasak ve baskılar nedeniyle açıkça anlatılamamış bir dönem bu. Anlatılamadığı halde yaşananlar unutulmuş değil. Belki insanlar gizli gizli birbirlerine anlatmışlar, belki de dağa, taşa, rüzgâra… Efsaneler, hikâyeler ve doğa saklamış bunları. Haydar Karataş’ın kalemi de onların onlarca yıldır sakladığı acıların insanlara ulaşmasına aracı olmuş. Karataş bunları tam da saklandıkları biçimde, masalların, efsanelerin arasından geçerek anlatmış. Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe anlatılanlar kadar anlatılma biçimiyle, dil ve anlatımıyla da etkileyici bir roman.

Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe, Haydar Karataş, İletişim Yayınları, 2010, 255 s.

Notos sayı 23’te (Ağustos-Eylül 2010) yayınlanan yazının gözden geçirilmiş hali

Yorum bırakın

Filed under Kitap