Tag Archives: HİKÂYE

Kesik Bir Kol Gibi – Sarkis Srents

Image

Sarkis Srents’in derlediği Ermeni Edebiyatı Numuneleri adlı hikâye kitabı hakkında

Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913, doksan dokuz yıl sonra yapılmış yeni bir baskı. Eğitimci, siyasetçi ve yayıncı Sarkis Srents, sekiz Ermeni yazarın on dört öyküsünü tercüme edip Kasım 1912 ile Mart 1913 tarihleri arasında Servet-i Fünun dergisinde yayınladıktan bir zaman sonra bunları Ermeni Edebiyatı Numuneleriisimli kitapta bir araya getirmiş. Bu kitap neredeyse yüz yıl sonra, bazı eklerle zenginleştirilip günümüz Türkçesine çevrilerek yeniden yayınlandı.

Sarkis Srents, kitabı hazırlarken dönemin önemli dört yazarından Abdullah Cevdet’ten, Süleyman Nazif’ten, Şahabettin Süleyman’dan ve Harutyun Şahrigyan’dan birer takriz (beğence, övgü yazısı) almış. Süleyman Nazif’in kaleme aldığı takriz şöyle başlıyor:

“Muhterem vatandaşım, Bir Osmanlı Türkü ve bu toprağın evladı sıfatıyla yüzüm kızarmadan itiraf edemeyeceğim: Siz, Servet-i Fünun‘da Ermeni Edebiyatı’ndan numuneler çevirip yayınlayana kadar, ben, birçok ırkdaşım gibi Ermeni Edebiyatı’ndan habersizdim.” Öncelikle hitaba dikkat çekmek gerek. “Vatandaş” kelimesini özenle seçmiş, eşitliğe vurgu yapmak istemiş olmalı Süleyman Nazif. Bu vurgu sonraki cümlede sözü edilen utancı da güçlendiriyor – vatandaşız ama habersiziz edebiyatınızdan! Süleyman Nazif, takrizinin devamında ortak vatana bir kez daha vurgu yapıyor ve okuduğu örnekler vasıtasıyla Ermeni edebiyatının yetkinliğini fark edince, “Vatanım adına iftihar ederim,” diyor. Süleyman Nazif’in yüz yıl önceki yaklaşımı, Yargıtay’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından kurulmuş azınlık vakıflarını “yabancı kuruluş” saydığı, 1974 tarihli kararını hatırlayınca daha bir anlamlı oluyor.

Abdullah Cevdet de, Ermeni Edebiyatı Numuneleri‘nde öyküler için, “Ermeni vatandaşlarımızın ruhunu bize daha çok anlatacak ve daha çok sevdirecektir,” dedikten sonra, “Ermeni vatandaşlarımızın ruhunu dedim, evet, edebiyatçılar, şairler bir milletin ruhudurlar, bir milletten bunlar çıkarıldıktan sonra o milletten ne kalır? His ve ileti yeteneğini çıkarırsanız insanda etten başka ne kalır?” diye devam ediyor. Abdullah Cevdet’in satırlarında, Ermeni edebiyatının yanı sıra, Ermeni vatandaşların “ruhu” hakkında da çok şey bilmiyor olmanın itirafı saklı. Şahabettin Süleyman’ın takrizinde de benzer satırlar var: “Siz bize, yanımızda olmakla beraber bilinmeyen bir dünyayı açtınız” diye sesleniyor Sarkis Stens’e ve ekliyor, “Bunun için ellerinizi sıkmak değil, öpmek lazımdır.”

Harutyun Şahrigyan ise takrizinde başka bir açıdan bakıyor Numuneler‘e. Srents’in esas amacının, “Ermeni milletinin edebiyatçı ve şairlerini Türk aydın vatandaşlarımıza tanıtmak” olmadığını vurguladıktan sonra, bu seçkide yer verilen edebiyatçıların ve eserlerinin “1895’e ve o tarihten sonraya, yani Ermenilerin katliamının hazırlanıp uygulandığı yıllara ve sonraki zamanlara rastladığına” dikkat çekiyor. Eserlerin yazılış dönemine yaptığı vurguyu şöyle temellendiriyor Şahrigyan: “Eski ve yeni milletler arasında, her taraftan böyle telef edilmeye mahkûm, yaralanmış, zedelenmiş, varlığı tehlikeye atılmış bir milletin edebiyatçılarının böyle muhteşem bir manzara ve hayret verici duruş gösterebilmiş olması nadirdir.” Edebiyatla pek ilgisi olmadığı itiraf eden Şahrigyan’a göre bu kitap ve Ermeni edebiyatından başka örneklerin tercümesi pek çok olumlu sonuç doğuracaktır. Öncelikle “yaşama hakkı” ve “hürmet hissi”nin oluşmasını ümit eden Şahrigyan, bunların sonucunda Ermeniler ve Türklerin, “ortak vatanın refahı uğrunda birlikte çalışmaya” başlamaları hayaliden söz ediyor.

Ermeni Edebiyatı Numuneleri‘ni 99 yıl önce okuyanların dikkatini bunlar çekmiş, böyle bir derlemenin iki millet arasında yakınlaşma doğuracağı umulmuş. Zaten var olan kimi yakınlıkların farkına varılmasını sağladığı da düşünülebilir. Örneğin, kitaptaki kimi öyküler, üslupları ve ele aldıkları konular itibariyle aynı yıllarda Türk yazarlar tarafından kaleme alınmış öykü ve romanları andırıyor – gündelik hayata ilişkin ayrıntıları bir kenara bıraktığımız takdirde tabii ki. İstanbul’da refah içinde yaşayanların hayatlarındaki yozlaşmanın ile bu yozlaşmaya kapılan ya da kapılmayan adam ve kadınların öyküleri bunlar. Türkçe edebiyatta da bu temaya sıkça rastlarız o yıllarda. Bu benzerlik modernleşme karşısında duyulan tedirginliğin salt dini bir temeli olmadığını düşündürüyor. Şahabettin Süleyman’ın takrizindeki dindaşı olan Araplarla kaynaşamazken, Ermenilerle rahatlıkla kaynaşabildiğinden söz etmesi de böylesi bir kültürel yakınlığı duyuruyor. Bu yakınlığın nedenini şöyle açıklıyor Süleyman: “Biz Türkler ve siz Ermeniler Fransızların dostlarıdır. Ruh arkadaşıdırlar, çünkü ruhen ve fikren biz az çok onlardan doğmuş sayılırız. Onların edebiyatçıları, sanatkârları bizim düşüncelerimizin velinimetidir.” “Türkler” ve “Ermeniler” şeklinde yapılmış özcü nitelendirmeleri bir yana bıraksak da, iki milletten eli kalem tutanların o yıllarda Fransız kültürünün etkisi altında olduğu bir gerçek. Fakat Ermeni Edebiyatı Numuneleri‘ndeki öyküler, çok önemli bir başka gerçekliğe daha işaret ediyor: Ermenilerin Anadolu’daki varlığı. İzmit’ten, Bursa’dan, Trabzon’dan gelen ya da oralarda yaşayan Ermenilerin öyküleri var kitapta. Bu Ermeniler birbirinin aynı hayat tarzında yaşayan, aynı sınıftan insanlar da değil. Zenginleri ve yoksulları, tacirleri ve hamalları, devrimcileri ve hainleri var aralarında.

Yokluğu duyuran öyküler

 Kitapta öykülerine yer verilen yazarların edebiyat anlayışları gibi yazdıkları öykülerle ifade ettikleri “ruh”lar da birbirinin aynı değil. Şahrigyan’ın sözünü ettiği 1895 sonrası katliamların yarattığı “mahkûm ve yaralanmış” milletin sesini bazı öykülerde duyuyoruz, ama hepsinde değil. Şahrigyan’ın “En kıymetli edebiyatçılarımızın İstanbul’dan uzak, Anadolu ve Kafkasya’nın en ücra köşelerinde doğup büyümüş olmaları da dikkat çekmektedir” derken adlarını andığı yazarların metinlerinde milli ruh daha belirgin. Bu ruhsal yakınlığa karşın birbirine benzeyen tarzlarda öyküler yazmamışlar. Aharonyan, “mazlum vatanın bütün acılarını, asırlar görmüş yaralarını, gözyaşlarını ve inleyişlerini” açık biçimde ifade ederken, Zartanyan ve İsahagyan öykülerini metaforlar üzerinden kurgulamış. İstanbullu Ermeni yazarların öykülerindeyse insan ruhunun derinliklerine, özlemlerine, duygu dünyalarına bakma çabası dikkat çekiyor. Bu öykülerde karşılaştığımız bireylerin ruh halleri de yaşadıkları toplumdan yalıtık değil, zamanın ruhunu da hissedebiliyoruz. Bu öykülerin arka planında, özellikle öykü kişilerinin huzursuzluklarında ve başkalarıyla yaşadıkları çatışmalarda, bir değişim ve çalkantı döneminden geçilmekte olduğu olgusu açıkça duyuluyor.

Yayınlandığı zaman çok önemli bir boşluğu doldurmuş, geleceğe dönük büyük umutlara, yan yana yaşayan ama pek etkileşim içerisinde olmayan iki kültürün, iki edebiyatın buluşmasına vesile olmuş bir kitap Ermeni Edebiyatı Numuneleri. Bugün tarihsel bir önemi olmakla birlikte, bu öykülerin nasıl bir ruh, nasıl bir milli yaşantıyı anlattığı üzerinde durmanın çok fazla anlamı yok belki de. Bu öykülerin tercüme edilerek yayımlanmalarının üzerinden iki yıl geçmeden yaşananlar, İstanbul ve Anadolu’daki Ermenilerin büyük kısmını yok etti; ruhlarda derin yaralar açtı; “milli yaşantı”lar olağan akışının çok ötesinde, çok uzaklarda devam etti. Bugün Nazım Hikmet’in “kesik bir kol gibi/ omuz başımızdaydı yokluğun” dizelerini hatırlatıyor Numuneler. Anadolu’daki Ermeni varlığının yokluğunu duyuyoruz. İşin tuhafı, yakın zamana kadar yokluğunu bile bilmiyorduk; kaybımızın büyüklüğünün de farkında değildik. Numuneler bu yokluğu, bu eksikliği duyurduğu için çok önemli.

Kitapta Osmanlıca metinler günümüz Türkçesindeki karşılıklarıyla birlikte yer alıyor. Bugünün okurları için Osmanlıca metinler tamamen anlaşılmaz değil, bize çok tanıdık gelecek cümle yapıları, bugün de kullandığımız pek çok kelime var, ama yine de bütün bu tanıdık ve bildik yanına karşın, uzmanı olmayanlar için Türkçelerine ya da sözlüğe bakmadan bu metinleri anlamak çok zor, neredeyse imkânsız. Yüz yıl öncesinin dili ile bugünkü dil, birbirine çok yakın ama bir o kadar da uzak iki milletin haline benziyor.

Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913‘ü yoklukları, yok edilenleri düşünmeden okumak zor. Ermeni edebiyatı ile Türk edebiyatı yirminci yüz yılın başında yan yana ve farklılıklarını koruyarak, etkileşim içerisinde var olabilseydi, bu toprakların bugün nasıl bir edebiyatı olurdu, diye sormadan edemiyor insan. Elbette, edebiyattan önce, Ermeniler ve Türkler (elbette Anadolu’daki öbür halklar) yan yana, ama farklılıklarını koruyarak yaşasaydı nasıl bir ülke olurdu burası, sorusu daha öncelikli ve daha yakıcı.

(Taraf Kitap‘ın 15 Haziran 2012 tarihli 17. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel

Dipsiz Bir Kuyu Ağzı Gibi – Şenay Eroğlu Aksoy

Şenay Eroğlu Aksoy’un Evlerin Yüreği adlı öykü kitabı hakkında

Şenay Eroğlu Aksoy’un öykülerindeki kimi sesler ve görüntüler başka yerlerden yankı buluyor. Hatıralar harekete geçiyor örneğin. Süleyman, babasının resmini parçalara ayırdıktan sonra hatıralar ayaklanıp görüntüye giriyor. “Kalktı tam ortasından ayrılmış kafaya, parçalanmış kollara bastı, çamurun içine gömdü parçaları. Kırbaç şakladı. İçinin derinliklerinden çıkan ak güvercinler göğü doldurdu.” Bir başka öyküde, zaman değil mekândır genişleyen. Beraber olmak için bir hayat kadınıyla anlaşıp onunla tarlaya doğru yürüyen yaşlı adamı izlediğimiz sırada, görüntüye önce yakınlardaki inşaat girer, çevredeki köpeklerin sesleri duyulur; peşinden görüntü bütün şehri dolaşır. “Şehrin dört bir yanında evlerinde, ofislerinde, barlarda, kahvelerde oturan erkekler başlarını çevirip tarlaya baktılar. Başakların arasında yürüyen adamı ve kadını gördüler. Şehrin dört bir yanında kadınlar, dikkat kesilen erkeklerin baktığı yere döndürdüler başlarını. Başakların arasında yürüyen yaşlı adamı ve kadını gördüler. Bir süre bekleyip, ‘Nereye bakıyorsun?’ dediler. ‘Yok bi’ şey!’ dedi erkekler önleriyle oynarken.” “Şehir” adlı öyküdeyse sadece şehrin değil, belki de ülkenin her yanı giriyor görüntüye. Anlatıcı hastanede, babasının yanındadır, babasının yüzünde gördüğü şey dört bir tarafta, bütün şehirdedir; onları izleriz öykü boyunca; anlatıcının gözleri onun bütün görünümlerine dokunur.

Şenay Eroğlu Aksoy olaylar arasında bağ kuracak sözleri eksiltmiş öykülerinde. Öykülerin anlatıcıları, “O sırada şunları düşündüm, hatırladım, bunlar aklıma geldi, çağrıştı,” demiyorlar pek. İlk anda, aralarında bağlantı olmayan cümlelerin, görüntülerin dağınık bir zihni andırırcasına sıralandığı sanılabilir, oysa büsbütün bağsız olmadıkları anlaşılıyor – kiminde hemen birkaç cümle sonra, kiminde öykünün bitmesine yakın. Bazısında da daha okurken görüyoruz aralarındaki bağı. Şehrin dört bir yanında kadınla adamın yürüdüğü tarlaya bakan adamlarda olduğu gibi. Şiire yaklaşan bir üslup bu. Bir öykü kitabından söz ederken şiire atıfta bulunmak çoğu kez ağdalı bir dil ve duygusallık dozunun yüksekliğini çağrıştırabilir, Aksoy’un öykülerini şiire yakınlaştıransa bunlar değil, çağrışıma verilen önem ve metinlerdeki boşluklar. Öykü ile şiirin yakınlığını duyuran şeyler.

Çoğu zaman kendimizi her şeyden kopuk hisseder, bütünlüğümüzü yitirdiğimizden, parçalı hayatlar yaşadığımızdan şikâyet ederiz. Aksoy’un öyküleriyse başkalarıyla aramızdaki bağların sandığımızın aksine hepten yok olmadığını, olmayacak şeylerle aramızda kopmaz bağlar bulunduğunu düşündürüyor. Bu daha zorlayıcı aslında: Söze gelince karşı çıktığımız şeylerle aramızdaki bağı fark etmek, karşı çıktığımızı iddia ettiğimiz şeyleri farkında olmadan çoğalttığımızı, kötülükteki payımızı görmek. Belki de parçalanmışlığı, soyutlanmışlığı yeğleyeceğimiz bir durum bu. Evlerin Yüreği’ndeki öyküler böylesi bağların izini sürüyor, görmek istemeyeceğimiz bağların varlığını yakıcı biçimde hatırlatıyor.

Şenay Eroğlu Aksoy’un bazı öyküleri bildiğimiz yerlere, ülkelere ait değil, anlatılanlar da öyle, –gırtlakları delinen kadınlar, kayaları oyup yeraltına saklanan insanlar, ırmağa giren kadınların karşıdaki tepeye dizilmiş erkekler tarafından seçildiği bir ülke–; ama bu öyküler de bize uzak yakın çok şey hatırlatıyor. Bu tarzdaki öykülerde anlatıcı ile başkaları arasında çoğunlukla bir savaş var. Çok kolay “düşman” diyorlar birbirleri için, böyle anıyorlar öbürlerini. Öyleler de; öldürmeye, avlamaya kalkışıyorlar. Kendilerini yok etmeye azmetmiş avcılardan kaçıyorlar.

Öyküler ister bize tanıdık gelen yerlerde, ister bilmediğimiz yerlerde geçsin, Aksoy’un öyküleri “evlerin yüreğini görmenin acısını” duyuruyor. Bir zamanlar barınmak için icat edilmiş olabilir evler ama bugün bizi başkalarından ayırmaya yarıyor, daha fenası bir hâkimiyet alanı olarak görülüyor. Hükümdarının tebaasına istediğini yapabildiği, öbür ülkelerden yalıtık birer ülke halini almış durumdalar. Şöyle bir ev içi görüntüsüyle başlıyor “Evlerin Yüreği” isimli öykü: “Bir adam, hızlı adımlarla odayı arşınlıyordu. İri gövdesi, ürkmüş bir hayvan gibi kendine kapanmış birinin üzerine eğiliyor, elleri bir tırpan gibi duvardaki ışığı biçiyordu. Evin ormana bakan odalarından birinde, iki çocuğun sıska bedeni, rüzgârda bir yaprak gibi, titriyordu. Ellerini sımsıkı kulaklarına kapatmışlardı.” Öykünün anlatıcısı evin pencerelerinden görür bunları. Eve girdiğinde bu görüntü değişiverir, pencereden gördüğü evlerin yüreğinin halidir; içeri girmesiyle evden olmayan yabancıya sunulan yapmacık yüzünü kuşanmıştır ev.

Bu öyküde dışarıdakinin rastlantı eseri içerisini görmesini sağlayan pencereler başka zamanlarda, başka öykülerde içeridekilerin dışarıyı görmesine imkân sağlıyor. “Evlerin Yüreği”nin sonunda “dipsiz bir kuyu ağzı”na benzetilen “evlerin kapıları[nın]” aksine, pencerelerin başka bir özelliği dikkat çekiyor Aksoy’un öykülerinde. Çıkamadıkları, gönüllerince çıkamadıkları kapılar tutsaklığı duyururken, pencereler dışarısına ilişkin sunduğu kısmi görüntülerle hayallerini besliyor öykü kişilerinin, iç dünyalarını harekete geçiriyor. (Hayal gücünü harekete geçiren kısmi görüntüler; bunlarda genel olarak edebi bir tür olarak öykünün gücünü, etkisini, işleyişini andıran bir yan yok mu?) Ne var ki tam da bu yüzden pencereler onların en yaralanabilir, en kırılgan yanları aynı zamanda.

“Yeraltı” adlı öyküde pencereye her çıkışında sapanlarla kendisine taş yağdırılan anlatıcı, “Yeni bir ev kazmalıyım, yeraltına doğru,” diyor. Bu öykünün içinde yer alan masalda yeraltında yaşayanlardan şöyle söz ediliyor. “Dedik ya yeraltına inen kayalara, yeraltına inen evler oydular. Siz hayatı boyunca bir kez bile gizlenmek zorunda kalmayanlar, o evlerde yürüyemez, gizli geçitleri bulamazdınız.” “Sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemiş” bu insanların, “başkanları yoktu. Başları yok. Hiç para basmamışlardı.”
Dışarıdan gelen saldırının ne olduğunu ya da nasıl bir şey olduğunu da anlarız bu noktada. Başkanları olan, para basabilmiş bir şeydir saldıran, onların gizlenme ihtiyaçları olmamıştır hiç; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmemiştir. Buradan bakıldığında sadece kamusal bir güçten söz edilmediğini anlarız; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmeyenler sadece kamu gücünü elinde tutanlar değildir, kadınların karşısında erkeklerin, çocukların karşısında yetişkinlerin, güçlülerin, çoğunlukta olanların, hâkim pozisyonda olanların her zaman söz söyleme özgürlükleri vardır, saklanmadan, gizlenmeden ifade edebilecekleri. Evlerin Yüreği’nde daha çok ev içlerinde saklı kalan hal anlatılıyor: kadınların ve çocukların söz söyleyememe, gönüllerince davranamamalarının yarattığı yaralar ile buna cesaret etmiş olanların peşinden sürdürülen sürek avları.

Peki ya yeraltı? Şenay Eroğlu Aksoy’un ‘yeraltı’ ile kendi içimize dönmemizi, orada kendi evimizi inşa etmemizi önerdiğini söylemek aşırı bir yorum mu olur? Dipsiz bir kuyu ağzına benzeyen sadece evlerimiz mi?

Taraf Kitap‘ın 13 Nisan 2012 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Hayat Apartımanı’nın Katlarında – Mehmet Fırat Pürselim

ImageMehmet Fırat Pürselim’in Hayat Apartımanı adlı öykü kitabı hakkında

Hayat Apartımanı Mehmet Fırat Pürselim’in ilk öykü kitabı. İlk kitabını otuzlarının ortasında yayınlamış olsa da, Pürselim edebiyat dergilerini ve ödüllerini takip edenler için yeni bir isim değil. Nitekim, öykülerin sonuna eklenen tarihlerden bu öykülerin 1999-2010 arasında kaleme alındığı anlaşılıyor. Öykü kitaplarında, âdettendir, ad olarak genellikle öykülerden birinin ismi seçilir. Pürselim de öyle yapmış, ama öykülerin tamamı okunduğunda bu ismin rastgele seçilmediği anlaşılıyor. Hayatla ilgili aklımıza takılan farklı soruları hatırlatıyor Pürselim’in öyküleri.
Hayatının şaheserini yapmak için yıllarını veren bir saatçinin öyküsü örneğin, “Bir insan hayatını neye adamalı?” sorusunun peşinden gidiyor. Aynı şekilde hayatlarımızdaki kritik seçimleri nasıl yaptığımız sorusu ya da bu seçimlerin sonuçları gibi konulara odaklanmış öyküler de var kitapta. Pişmanlıklar da önemli bir yer tutuyor Pürselim’in öykülerinde. Pişmanlık, insanın dönüp geçmişe baktığında, hayatının izlediği yolu sonradan edindiği deneyimlerin ışığında tarttığında kapıldığı bir duygudur. Aynı biçimde, hayattaki trajik rastlantıların ve şaşırtıcı paralelliklerin peşinden gitmek ya da bunları anlayabilmek için de edebiyatı bir arayış olarak görmüş olmalı Pürselim.
HAYAT HİKÂYELERİ
Öyküleri kısa anlara ilişkin değil Pürselim’in. O klasik tanımın dışında aramış yazar öyküyü – ‘bir ânın anlatımı’ndan çok hayatların, ömürlerin içerisinde. Çoğu kez aylar, yıllar geçiyor öyküler ilerlerken. Kuşkusuz, anlatıcının odaklandığı kısa anlar da var bu öykülerde, ama bu kısa anların öncesinde neler olduğunu, öykü kişilerinin odaklanılan o âna gelene kadarki hayat hikâyelerinin belli başlı olaylarını da öğreniyoruz. Öykülerin gerilimi bunu gereksiniyor. Öykü kişilerinin kimi özellikleri, özlemleri, düşleri, duyduğu yoksunluklar, geçen yılların onda bıraktığı tortular vs odaklanılan andaki gerilimi, duyguyu daha açık seçik kavramamızı sağlıyor. Böyle bir kurguyu yeğliyor Pürselim öykülerinde; boşluk bırakmıyor pek. Neler olup bittiğine ilişkin belirsiz noktalar bırakıp okurun bu noktaları kendince görmeye çalışması yerine, ilelebet belirsiz kalacak soruları hatırlatıyor öyküleriyle. Geride kalmış yılları düşündüğümüzde aklımızın bir köşesine takılıp kalan, “Başka türlü olabilir miydi?”ya da “Neden yaşıyoruz?” gibi soruları…
Hayat Apartımanı’nda dikkat çeken bir yan da kişi ve mekân çeşitliliği. Maden işçisi, saatçi, demiryolu görevlisi, piyango bileti satıcısı, cellat, yazar ya da Afrikalı bir kadın olabiliyor öykü kişisi. Hatta bir gemi ya da bir bina da olabiliyor. Sonuçta hayatlarımızda mekânlar ve nesneler de önemli bir yer tutuyor ve hayatlarımıza onların (kurgusal) tanıklığıyla bakmanın da ilgi çekici bir yanı var. İnsanların bir hayli hareketli olduğu günümüz toplumlarında binalar ve mekânlar nispeten daha sabit durumdalar. İnsanlar geçip gittiklerinde hikâyeleri de onlarla gitmiyor her seferinde, kalıyorlar; en azından hikâyelerinden parçalar kalıyor. Bu hikâyelerden kalan parçaları onların yerlerine gelenler ya da gitmeyip kalanlar yaşıyor, sürdürüyor, kendi hikâyelerine katıyor, ekliyorlar.
BİREYSEL VE TOPLUMSAL ACILAR
Hayat Apartımanı’nın katlarında insanların insanlara çektirdikleri türlü çeşit acının öyküleri anlatılıyor. Bireysel acılar kadar toplumsal acılar da… Kadınların gördüğü zulüm, haksızlık ya da azınlıkta ve güçsüz olanların başlarına gelenler. Hayat Apartımanı’nda oturmak o denli keyifli bir şey değil, aksine hayli çileli. Edebiyat da insanları eğlendirmek için değildir zaten, görür gibi olup başımızı çevirdiğimiz ya da bizim görmememiz için bir dolu dolap çevrilen acıların, zulümlerin başkalarının hayatları olduğunu bize hatırlatmak için de yazılır öyküler.

İyi Kitap‘ın Mart 2012 tarihli 37. sayısında yayınlanmıştır

Yorum bırakın

Filed under Genel

“İsmin -De Halini Bilmem de İnsanın -Ben Hali Pek Fenaymış” – Kerem Işık

Kerem Işık’ın Toplum Böceği adlı öykü kitabı hakkında

Kerem Işık, Toplum Böceği’nde küçük dozlarda aldığımız ‘modern gündelik hayat zehri’nin dozunun artması halinde başımıza neler gelebileceğini gösteren öyküler anlatıyor. Abartıya ve olguların ardındaki mantığı en uç noktalarına taşımaya dayanan ironileriyle bu öyküler, farkında olmadan aldığımız bu zehrin ne menem bir şey olduğunu görmemize de imkân sağlıyor. “İş Mi Bu ŞiBuMi” adlı öyküde küresel bir şirketin satın alma bölümünde çalışan öykü kişisini kendi ağzından tanıyoruz. Bir küresel şirket parodisi olarak okunabilecek bu öyküde şirketin iç işleyişinin anlatıldığı bölümler abartılı bulunabilir, ama şirketin kârını nasıl artırdığı ve bunu temin etmek için nelerin göze alındığı gibi konular söz konusu olduğunda hayli gerçekçi bir metinle karşı karşıyayız. Şirketin yönetimiyle ilgili olarak anlatılanlar da bütünüyle hayal mahsulü değil. Kerem Işık bu bölümlerde gerçekliği daha açık seçik görebilmemiz için abartıdan yararlanmış olsa da, şirket sahibinin icat ettiği, şirket çalışanlarına özgü bir dilin varlığından söz etmek o kadar abartılı bir şey olmasa gerek. Şirketler dünyasının bir dolu kavramı iğdiş edip emeğin ve doğanın sömürüsünü yenilir yutulur bir şey haline getirmeye çalıştığı dünyada, Işık’ın kurmacası ancak bu olgunun ardındaki mantığın en uç noktalara götürülmesi olarak tanımlanabilir ancak. Aynı durum şirket yönetiminin çalışanların zamanına hâkim olabilmek ya da onları motive etmek için bulduğu çözümler için de geçerli.

Bize bu şirkette olan biteni bütün açıklığıyla aktaran anlatıcı bunların hepsini biliyor olmasına karşın hiçbir şey yapmıyor ya da yapmamayı yeğliyor.  Çok iyi bildiğimiz, bize çok tanıdık gelecek bir önermeye dayanıyor: “Bu bir iş ve birileri bu işi yapmak zorunda.” Hakkını vermek lazım; ilk zamanlar şirketin öbür çalışanları kadar sinik değildir. Çalıştığı küresel şirketin satın aldığı yerel şirketlerdeki işçilerin büyük bölümünün kısa sürede işsiz kalacak olması canını yakmaktadır. Zamanla duruşu, hisleri değişir. “Çok daha iyi şartlarda çalışacaklarını düşünen işçilerin acınacak hallerini görmediği için her şey bir oyun gibi gelmeye başla[r.]”

HER ŞEYİ BİL, KENDİNİ BİLME

Şirket emeğiyle birlikte zamanını da satın aldığı için, “dış dünyadan bağımsız bir zaman diliminde yaşıyor, acil durum ve toplantı çağrılarının yönlendirdiği bir başka evrende soluk alıp veriyordu[r.]” “Robotlaştığının” ve “daha derine batmakta olduğunun” da farkındadır, bize bu öyküyü anlatabiliyor olması, hiç değilse kendisine dışarıdan bakabildiğinin, ne olup bittiği ve kendisinin neye dönüştüğünü bildiğinin kanıtıdır. Başlarda şirkete bağlılığı imzaladığı iş sözleşmesinin ağır koşullarına dayanıyorken, bir zaman sonra bu sözleşmenin süresinin bitip bitmediğini, yenisini imzalayıp imzalamadığını bile bilemez hale gelmiştir. Bunların bir önemi de kalmamıştır, çünkü başka türlü olabileceğine inancı yoktur artık. Başlarda sığındığı, “bu bir iş ve birileri bu işi yapmak zorunda” önermesinin gücü bu noktada daha da açıklık kazanır. Şirket, onun yaptıklarını herhangi bir başkasının yapabileceğini her an hatırlatıp kendi varlığını önemsiz hissetmesini sağlayarak sımsıkı bağlamıştır. Suçluluk duymasını gerektirmeyecek denli önemsiz bir ayrıntıdan başka bir anlamı yoktur şirketteki varlığının. Bütün mekanizmayı bilmesinde de bir sakınca yoktur, yeter ki kendisini bilmesin. Kerem Işık’ın öyküsü alttan bunu duyuruyor kanımca. Büyük yapıların, dünyanın nasıl işlediğini bilip bunu anlatmanın hiçbir önemi yok belki de, bu mekanizmadaki kendi dahlimizi sorun etmiyor, bunu sorgulamıyorsak.

Kerem Işık’ın “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası” ve “Bir İsyanın Anatomisi” adlı öykülerinde ise akademik dünyanın ve bürokrasinin parodileriyle karşılaşıyoruz. Bürokrasi, malum, toplum hayatında bir şeylerin yolunda gitmediği saptandığında yasal düzenlemeler yoluyla çözüm getirilebileceği varsayımından alır varlık nedenini. Bu varsayımın geçerliliği konusunda da kimi zaman akademi ile işbirliği içerisine girer.  Normlar yaratarak ve eğitim sayesinde her şey çözülecektir. Öncelikle bir ‘normal’in varlığı kabul ya da icat edilir, sonra da bunun yaygınlaşması için “eğitim şart!” denir. Bunlar saptandıktan sonra gerisi –insan iradesi, özgürlüğü, seçim hakkı vs– teferruattır.  Oysa çoğu kez insanların arzularıyla normlar çelişki içerisindedir ve bu durum kaçınılmaz olarak insanların benliklerinde bölünmeler yaratır. Bölünmüş bir benliğin diliyle yazılan “Ve Diyor Ki” adlı öykünün anlatıcısının dediği gibi: “İsmin –de halini bilmem de, insanın ben hali pek fenaymış. Bildiğim bir şey var ama: ben koştukça içim uzaklaşır dışımdan.”

Işık’ın “Tragedya” ve “Anatomi”de eğlenceli bir parodiyle dalgasını geçtiği akademik, bürokratik dil mantıksal bir dizge içerisinde her şeyin anlaşılabileceğini, bütün olumsuzlukların yoluna koyulacağını varsayar. İlkeler, kurallar, kurullar, tamimler, yönergeler, araştırmalar, planlar, projeler, komisyonlar, alt komisyonlar, tanımlar, kavramlar… Bunlardan oluşan ‘kurmaca’ bir dünyanın içerisinde her şey yolundadır, en azından bir zaman sonra yoluna gireceği umudu daima diridir. Hayat o kurmaca dünyadaki gibi değildir, ona hiçbir zaman sığmaz, taşar, pot yapar, sarkar…

DELİLİK İLE VELİLİK ARASINDAKİ SINIR

Ne var ki bazen bu akademik-bürokratik mantık ve dili biz de içselleştiririz. Gerek kendimize gerekse dış dünyaya, içinde yaşadığımız topluma ve başkalarına böylesi bir mantık içerisinden bakmaya başlarız. Bizim zihinlerimiz de kendi sistematiği, kavramları, kategorilerini aracılığıyla çalışır; onlarla kavramaya, onların belirlediği ilkeler ışığında davranmaya başlarız. Kendi bürokrasimizi kurar, akademik kürsülerimizi inşa ederiz. “Toplum Böceği” ve “İnsanlık Hali” adlı öykülerin anlatıcılarının hayata bakışlarında böylesi mekanizmaların varlığından söz edilebilir. Üstelik her iki öykünün anlatıcısı da dış dünyanın mantığından, işleyişinden, sıradanlığından rahatsızdırlar; dışarıyla, başkalarıyla aralarına mesafe koymuşlardır. “İnsanlık Hali”nin anlatıcısı kendi üzerine kapanmış durumda, “içinde bulunduğu anı, yaşamakta olduklarını deneyimleyen bedenini, gördüklerini işleyip belleğinin kuytu köşelerine depolayan beynini belli aralıklarla düşünesi gerektiğini hissediyor[dur].” “Toplum Böceği”nin anlatıcısı da “tüm değer yargılarını alt üst etme çabaları”ndan söz eder. Her ikisi de gündelik hayattaki ayrıntılara (ve kendilerine) odaklandıkları için başkalarınca sorgusuz sualsiz kabullenilen şeyleri hemen kabullenmeye yatkın değillerdir, hatta bunu yapanlarla ortaklaşmaktan rahatsız olurlar. “İnsanlık Hali”nin anlatıcısı “katıksız gerçekliğin” peşindeyken, “Toplum Böceği”nin anlatıcısı “başkalarından dinleyerek edindiği bilgileri öğretildikleri halleriyle kabul etmenin hayata karşı yapılmış bir haksızlık olduğunu” düşünen, yeni bir gerçeklik kurmayı amaçlamış biridir. Kendi içine odaklandığında fark ettiği vahşi hayvanın bozulmadığını düşündüğü için başkalarının da ancak içlerindeki o vahşi hayvanlar kadar gerçek oldukları kanaatindedir.

Bu ikisine “Bir Velinin Güncesi”nin anlatıcısı da eklenebilir. Velilik ile deliliğin ince sınır çizgisinde olduğunu düşünebileceğimiz bu öykü kişisi, “diğer her şey gibi” insanın da sürekli değiştiğinin farkındadır; asıl hedefinin hiçbir şey düşünmeden öylece durmak olduğunu belirtir. “Bir İsyanın Anatomisi”ndeki bürokratlardan birini hatırlayabiliriz burada. O da toplumsal hayattaki “can sıkıcı belirsizlik”ten şikâyetçidir ve ona çözüm aramakta, her şeyin belirli olduğu, “değişmediği” bir dünya kurmanın peşindedir.

Kerem Işık’ın delilikle velilik sınırında dolaşan öykü kişileri, her ne kadar kendilerini dış dünyayı ve benliklerini anlamlandırabilmek için kuramlar, yöntemler geliştirmeye çalıştırmaktan alıkoyamasalar da, geliştirdikleri kuramlarıyla hayatlarının nasıl kördüğüm olduğunun anlatıldığı öyküleriyle “Anatomi”deki bürokrat ve benzerlerinin çabalarının beyhudeliğini gözler önüne seriyorlar. İnsanı ve hayatı anlamanın bir tasnif ve indirgeme işi olmadığını; salkım saçak dağılmış, her an değişmekte ve belirsizliklerle dolu olduğunu kabul etmeden girişilen anlama çabasının tahakküm ve sıradanlaştırmaya hizmet ettiğini hatırlatıyorlar.

Taraf Kitap‘ın Şubat 2012 tarihli 13. sayısında yayınlanmıştır.

1 Yorum

Filed under Kitap

Kısacık Öyküler – Yekta Kopan

Yekta Kopan’ın Kediler Güzel Uyanır adlı öykü kitabı hakkında

Yekta Kopan, kısacık öykülerden oluşan Kediler Güzel Uyanır adlı son kitabındaki “Ünlem ve Mat” adlı öyküde, çok kısa ya da minimalist olarak tanımlanabilecek öykü tarzına ait önemli bir noktanın altını çiziyor: “Yazarın net bir şekilde belirtmek gereksinimi duyduklarının dışında her şeyle oynayabilirim.” Aslında öyküye ve edebiyatın geneline de genişletilebilecek bir nokta bu.
Çoğu zaman edebi metinlerin içine, bizim tamamlamamız için bırakılan boşluklardan sızarız. Yazarın bıraktığı boşlukları kendimizce (Kopan’ın anlatıcısının belirttiği gibi “bildiğimizi okuyarak”) doldururuz. Elbette, yazar boş bir sayfa sunmamıştır bize; onun belirttiklerinin sınırıyla çizili bir alanda at koşturur, “bildiğimizi okuruz.” Çok kısa öyküde metnin uzunluğu daha fazlasına izin vermeyeceği için yazarın net bir şekilde belirtmek gereksinimi duydukları daha az, “bildiğimizi okuma” alanımız daha geniştir. Bu nedenle, okuyanların farklı şeyler anladıklarına tanık olduğumuz gibi, farklı zamanlardaki okumalarımızda da aynı şeyleri hissetmez, sezmeyiz bazen. Elbette bu durum, yazarın metni ile bizim okuduğumuz, anladığımız arasında çok büyük farklar olduğu anlamına gelmez.

Kopan, kısacık öykülerinde, içerisinde “bildiğimizi okumamız” için geniş alan bırakmakla birlikte, anlattıklarının duygusunu birkaç cümleyle aktaran yazarlardan. Çok çarpıcı olmayan, neredeyse rastgele seçilmiş sanacağımız anlar yeğlediği halde onun metnindeki havayı anında soluyuveriyoruz. Bunu sağlayan öykülerin kısalığı elbette. Her şeyin çok ayrıntılı tasvir edildiği öykülerin aksine, kısacık öykülerde bize kalan alanın genişliği metne daha kolay dâhil olmamız için önemli bir imkândır. Sadece bu değil ama; bunu sağlayan başka etmenler de var.

 EKSİLTEREK ANLATMAK
Kopan’ın kısacık öykülerinde zamana yapılan belli belirsiz vurgu mesela. Öykülerin çoğunda, şimdiki zaman kipi geniş zaman gibi kullanılıyor. Böylece anlatıcının tam o anda tanık olup anlattığı olay, birdenbire bütün zamanlara yayılıyor. Örneğin, “Ağaçlara bakmaya korkuyorum,” cümlesi, anlatıcının sadece o andaki korkusunu değil, bu korkunun sürekliliğini, benzer durumlarda duyduğu daha geniş bir zaman yayılmış korkusunu, korkularını duyuruyor. Şimdiki zaman böylece uzar, genişlerken, kendi korkularımızı da duyuruyor bize, böylece yazarın o an ne anlattığını tam olarak bilemesek bile nasıl bir histen söz ettiğini sezecek ölçüde metnin içine girmiş oluyoruz.

Bunu sağlayan sadece seçilen zaman kipi değil, ayrıntıların seçimi de zamanın durduğu ya da anlatılan anın yavaşlayarak uzadığı izlenimi yaratıyor. Kopan’ın öyküleri gündelik hayat içerisinde algımıza girmeyen ya da girer girmez çıkıveren ayrıntılara odaklanıp, dikkatimizi bunlara yönelttiği için zamanın yavaşladığını, neredeyse durduğunu hissediyoruz. Geçmiş zaman kipinde anlatılan öykülerde de olmuş bitmiş bir olay anlatılmıyor; her zaman olabilecek, “geniş” bir zamana yayılmış olayları okuduğumuzu hissediyoruz. Belki sürekli değil, ama yinelenen olaylar. İnsanın zihnini, kalbini olur olmaz yerde ayartıp hatırlanan anlar.

Yekta Kopan hayat-edebiyat-dil ilişkisini sorguladığı bu öykülerde, olan biteni nasıl anlattığımızın, gerçekliği algılayışımızı ne ölçüde değiştirebileceğine yanıtlar arıyor. Bir şey anlatırken seçilen kelimelerdeki ünlü harflerin incelik-kalınlığının ya da belirli bir harfle başlayan kelimeler yeğlenmenin neyi, nasıl değiştirebileceği gibi soruların izini sürüyor. Kopan’ın bu kitaptaki öykülerinde eksilterek anlatmayı yeğlediği söylenebilir. “Matruşka” adlı öykü ise eksiltmenin varacağı en uç noktaya dikkat çeken bir ironi üzerine kurulmuş; bir metnin neler içerdiği ya da o metnin eksildikçe neye dönüşeceği gibi soruları akla getiriyor.

“Piknik Havası”ndaki anlatıcının babasından aktardığı, “Hayat da öyledir, geçer gider, iyi dinlemezsen, ne dediğini duyamazsın,” öğüdünü hatırlatıyor öyküler. Sanki Kopan, hayatın geçip giderken ne dediğini iyi duyabilmek için kimi öyküde hayatın belirli bir anına, kimi öyküde hayatın ifade edilişinin neleri değiştireceğine odaklanıp, bunların dışındaki her şeyi dışta bırakarak, tam o anda “orada”, “o noktada” olmanın vereceği yanıtlara kulak kabartıyor.

İyi Kitap‘ın Şubat 2012 tarihli 36. sayısında yayınlanmıştır

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Gübre Çukurunun Üstünde Yatıp Marş Dinlemek – Heinrich Böll

Heinrich Böll’ün Yolcu Sparta’ya Varırsan Eğer adlı hikâye kitabı hakkında

Heinrich Böll’ün “X’teyken” adlı öyküsünün anlatıcısı, savaşa gitmek için tren beklerken karşılaşıp birlikte olduğu kadın ne düşündüğünü sorduğunda şu yanıtı verir : “Yetmiş yıl sonra bu odada kimin yatacağını, bu yarım metrekarede kimin oturacağını veya uzanacağını ve seninle benim hakkımda ne bileceğini düşünüyordum tam. Hiçbir şey bilmeyecek, (…) sadece savaşta olduğumuzu bilecek.” Savaşın her şeyin önüne geçtiğinin farkındadır bu genç adam. Savaş varsa başka bir şey yoktur! İnsanlık tarihinde savaşların olduğu yıllar sadece o savaşlarla anılır çoğunlukla; otuz yıl savaşlarıdır, bilmemne muharebeleridir – bu kadar. İnsan hayatları istatistiki bilgilere indirgenmiş; bir ülkeyi, kıtayı ya da gezegenenin tamamını sadece savaş kelimesi özetler hale gelmiştir. Hayatın önüne geçip geri kalan her şeyi önemsizleştiren savaşlar, insan öldürmenin, bir insanın hayatına son vermenin “meşru” sayıldığı dönemlerdir; daha ötesini söylemeye gerek var mı?

“Savaş” kelimesini siyasetin, iktidar mücadelesinin, yüce olduğu savunulan kimi değerlerin bir parçası, uzantısı gibi görüp, bir mimari projeden ya da bir yasa metninden söz edercesine rahatlıkla telaffuz edenler de var elbette. Savaşın ve insan öldürmenin meşru sayıldığı alana bir kere geçmişsek, dönüş yoktur zaten, gerisi teferruattır. Hatta savaşın kendisi bile asıl olduğuna inanılan başka şeylerin yanında bir teferruat halini alır. Savaşın yok ediciliği de böylece görünmezleşir, hayatın sonu değil, doğal bir parçası olduğu yanılsaması yaygınlaşır. Edebiyatın yapmaya çalıştığı ise tam tersine başka olgularda olduğu gibi savaşın üzerindeki görünmezlik pelerinlerini de kaldırmaktır.

HİÇLİĞE İNDİRGENMEK

Heinrich Böll’ün Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer başlıklı kitabında bir araya getirilen öykülerin savaşla ve savaşın görünmezleştirdiği hayatlarla –savaşan askerlerin ya da savaş meydanlarının dışında var kalma mücadelesi veren sivillerin hayatlarıyla– ilgili olduğu söylenebilir. Ancak bu şekilde ifade ettiğimizde Böll’ün öykülerinin gücünü ve önemini yeterince vurgulamış olmayız. Bu öyküler savaşa, savaş zamanına, savaşanlara ya da onları bekleyenlere ait anekdotlar aktardıkları için değil, bütün bunlara edebiyatın ışığını tutarak baktıkları için önemliler. Savaşların ve savaş bezirgânlarının göz boyayıcılıklarını alaşağı edebilmek için başka şeyler gerekiyor çünkü. Öbür türlüsü, yani sadece yaşantıların anlatılması kolaylıkla savaşın kapsama alanının içerisinde kalabiliyor; savaşı olağan bir olgu olarak gösteren mekanizma, savaşın yarattığı acıları da işine geldiğince kullanıyor. Savaşın barışa ulaşmak için kullanılabilecek bir yöntem olduğu yalanının yaygınlaşmasını mümkün kılan çoğu kez savaşın neden olduğu acıların bu şekilde kullanılmış olmasıdır biraz da. Nitekim son yıllarda yapılan büyük askeri operasyonların çoğunda, yeni bir savaşın, önceki savaş ve çatışmaların yol açtığı acılara son vermek için yeğlendiği iddiası, bir meşruluk kazanma çabası olarak pek çok kez ifade edildi, ediliyor.

Böll’ün öyküleri ise savaşların olumlu sonuç doğurmasının mümkün olmadığına dikkat çekiyor ve daha önemlisi, bunun neden böyle olduğunu hatırlatıyor: Çünkü savaş insanlarda anlam duygusuna zarar verir, hiçlik duygusunu artırarak insanların yaşama sevincini yok eder. Sadece savaş meydanlarında ölümlere, öldürmelere tanık olanlarda değil, savaş zamanlarında sivil olanlarda da. Savaş sonrasının anlatıldığı “İş İştir”adlı öyküde şunu görürüz örneğin. Savaş sırasında açılan duygusal yaraların asıl sızısı savaştan sonra hissediliyordur. İnsanlar kendileriyle birlikte “hiçliğin kurşun gibi kütlesini” de sürüklemektedirler. Dokuz yıl savaşmış olan anlatıcı, savaşın öncesi ile sonrası arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar:

“O zamanlar [savaştan önce] bir mesleğim olsun isterdim, tüccar olmaya çok hevesim vardı. Ama o zamanlar – bundan bahsetmenin ne anlamı var ki; artık tüccar olmak bile istemiyorum. En iyisi yatağa uzanıp hayal kurmak. O zaman bir köprüyü veya büyük bir binayı kaç yüz bin iş gününde yaptıklarını hesaplıyorum ve tek bir dakikada köprüyü veya binayı yıkabileceklerini düşünüyorum. Bunun için ne diye çalışmalı? (…) Sanırım yine bir kafe inşa edebilsinler diye taş taşırken ya da enkaz kaldırırken beni delirten bu.”

“Bacaklarımı onardılar ve bana oturarak yapabileceğim bir görev verdiler: Yeni köprünün üstünden geçen insanları sayıyorum,” cümleleriyle başlayan “Köprüde”nin anlatıcısı ise,  “yararlıklarını sayılarla kanıtlamaktan hoşlan[an], birkaç rakamın oluşturduğu bu anlamsız hiçlikle başları dön[en]” işverenlerinin her akşam ondan aldıkları istatistiklerle gelecek zamanı öngörmeye çalıştıklarını belirtir. Oysa her seferinde yanlıştır verdiği rakamlar. Çoğu kez keyfi nedenlerle rakamları değiştirmektedir, ama hoşlandığı kadın köprüden geçmişse onu hiçbir zaman katmamıştır çizelgeye. “Küçük sevgili[sinin] çarpmalara, bölmelere ve yüzde hesaplarındaki bir hiçliğe dönüşme[sine]” izin vermez. Bu kısacık öykü sadece savaşta yaralanmış bir askerin savaş sonrasındaki duygu dünyasını aktarmıyor, savaş zamanlarında uygulanan yöntemlerin –insanların birer rakama, bir tür hiçliğe indirgenmesinin– savaş bittikten sonra da değişmediğini duyuruyor.

KOYU BİR KASVET

Böll’ün öykülerine kasvetli bir atmosfer hâkim. Savaşla birlikte canlılığını yitirmiş şehirlerin, kasabaların anlatıldığı bu öykülerde birkaç cümle ile buraların ne durumda olduğunu okuduğumuzda metnin ve/veya kahramanların duygusu da geçiyor bize. “X’teyken” adlı öykünün anlatıcısı, “Üzerime dört bir yandan kasvet, koyu bir kasvet çöküyordu, insanların yüzlerini canlıların yüzleri gibi gösteren çok az ışık vardı,” diyor örneğin. Öykülerin çoğunda bu ışıksızlık (cansızlık olarak da okunabilir) dikkat çekiyor. Yaşadıkları yere döndüklerinde oraları tanıyamamalarının tek nedeni bombardımanlarla yıkılan binalar değil; başta kendi gözleri olmak üzere, insanlarda ve mekânlarda o eski can ışığı kalmadığı için yabancılık çekiyorlar. “Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer” adlı öyküde anlatıcı, döndüğü yeri “ölüler şehri müzesine” benzetip, “gözlerime tanıdık gelse de,” diyor, “hem önemsiz, hem yabancı bir dünyadan geçirmişler gibi soğuk ve önemsiz görünüyordu her şey.” Bir başka öykünün kahramanlarından Renée’nin sözleri de savaşın atmosferini anında hissettiriyor: “Artık dayanamıyorum, gübre çukurunun üstünde yatıp marş dinlemek beni hasta ediyor.”

“Mumlar Meryem Ana İçin” ise savaşın bir başka sonucuna odaklanıyor. Savaş her şeyin önüne geçerken ondan uzak durmak, her yeri kirletirken temiz kalmak pek de kolay değildir. Bu öykünün anlatıcısı ve eşi savaşta harap olan evlerinin önünde yanan bir kamyondan kurtardıkları ve sonradan kimsenin geri istemediği stearin (hayvan ve bitkiden elde edilen bir tür yağ) yığınından mumlar yapmışlardır. Adam bunları satmak için başka bir şehre gitmiş, ama alıcı adayı mumların nasıl imal edildiğinin öğrenince almaktan vazgeçmiştir. Bu şehirdeki kilisede günah çıkartan genç bir çifti seyrederken günah çıkartmasını gerektirecek bir günahı olmadığını düşünür önce, ama bir yandan da kendini kirli hissettiğini fark eder. Halini şöyle ifade eder: “Kendimi uzun süre açık havada kalmış bir damacana su gibi hissediyordum: Temiz, şöyle bir bakıldığında içinde görünen hiçbir şey yok: Kimse içine taş, pislik veya çöp atmamış, hali vakti yerinde bir evin holünde veya mahzeninde duruyor; (…) ama ne var ki bu suya elinizi soktuğunuzda herhangi bir şekil, bir kalıp almayan adeta hacimsiz bir şey, akıl almaz tiksinçlikte ince bir pislik parmaklarınızın arasından kayıp gidiyor.”

Savaşın kirinden uzak durmanın imkânsızlığını sadece bu öyküde değil, Böll’ün öykülerinin çoğunda hissediyoruz. Savaşların insanları sadece mağdur etmediğini, savaşın başlamasının ardından temiz kalmanın artık kimse için çok mümkün olmadığını görüyoruz. Savaş sonrasının anlatıldığı öykülerde bu kirin savaş zamanlarına özgü olmadığının altı ısrarla çiziliyor. Barış sandığımız şey çoğu zaman mütarekeden başka bir şey değil, insanların yüzlerini canlıların yüzleri gibi görmemize imkân veren ışığın olmadığı yer ve zamanda savaş sürüyor ve savaşın kiri bütün gezegeni kaplıyor.

Taraf Kitap, sayı: 12, 13 ocak 2012

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Anlamlı Paralelliklerin İzinde – Roni Margulies

Roni Margulies’in Ya Seyahat! adlı öykü kitabı hakkında

Bakmayın öykü ile romanın sıklıkla karşılaştırılmasına, ‘öykücüler büyüyünce romancı olur’ söylentisinin ağızlara sakız olmasına, romandan çok şiire yakındır öykü. Bu nedenle şairlerin öykü yazmasını yadırgamamak gerekir. Söz konusu şair Roni Margulies olunca, bu durum daha az şaşırtıcı; ne de olsa onun şiirlerinde de hikâye hiç eksik değil. Öte yandan, baştan  söylemek gerek; Margulies’in öyküleri ‘şairane’ bir dille kaleme alınmış şiirsel metinler değil.

Ya Seyahat!’te yer alan öyküleri iki ana grupta değerlendirmek mümkün. Birinci gruptakiler Margulies’in yıllar önce yayımlanan anı kitabı Gülümser Çocukluğum Ardından’ı andırıyor; bu nedenle ilk bakışta bunların da anı olduğu yanılsaması doğabilir. Bu öykülerin anıdan farkı şurada:  Anlatılanlar arasında Margulies’in hayatından izler, kesitler olsa da (belki de tamamı böyle, “İstanbul’un Yerlileri”nde arkadaşlarının isimlerinden söz ederken bir ismin bile uydurma olmadığını vurguluyor anlatıcı) tek bir yaşantının aktarılmasından oluşmuyor bu metinler. Birbirini çağıran, görünür ya da görünmez bağlarla birbirine  teğellenmiş farklı yaşantılardan kalan izler, tortular var öykülerde, daha da önemlisi bu yaşantıları anımsayanın (öykü anlatıcısının) ruh hali de, en az anımsanan yaşantılar kadar öne çıkıyor. Örneğin “Ya Seyahat!” isimli öyküde anlatıcı gençlik yıllarından bir dolu seyahatini hatırlamaktadır, bize bunları anlattığı anda o seyahatlere katılan, bir bölümünü planlayan kendisi değilmiş gibi hayatından seyahat etmeyi çıkarmış gibidir. “Seyahat etme isteğini çok uzun zamandır duymadım ben içimde,” diyen anlatıcının geçmiş seyahatleri kadar bunları hatırlarkenki ruh durumunun alttan alta hissedilen öyküsüdür anlatılan.

“Babam Amerika’da” isimli öyküde de babasıyla ilgili kimi anılarını, babasıyla ilişkisinin farklı hallerini, veçhelerini aktarır öykünün anlatıcısı. Ama satır aralarında anlatıcının başka konuları da sorguladığını fark ederiz. Aktardığı anılara rağmen babasıyla ilgili kimi kritik noktalar belirsizliğini koruyordur. Neyi neden yaptığını, hayatındaki kritik seçimlerde nelerin etkili olduğunu tam olarak bilemiyordur. Bu belirsizliğin yanı sıra, artık bu soruların yanıtını öğrenme imkânının kalmamasının kederini de duyarız öykü boyunca. Sadece bunlardan ibaret değil. Anlatıcının babasıyla ilgili sorulara bulacağı (olası) yanıtların kendi hayatıyla ilgili kimi soruların da yanıtı olacağını sezeriz.

YANIT YERİNE SORU BULMAK

Margulies’in başka öykülerinde de peşinden gittiği bir sorunsal var. Yaşadıklarımızın, başımıza gelenlerin bir anlamı olup olmadığı sorusu sıkça karşımıza çıkıyor onun öykülerinde. Hayatlarımız hakkında, ‘hayat’ hakkında  böylesi yanıtsız soruların peşinde geçiyor ömürlerimiz. Yanıtlayamasak da, yanıtlayamayacağımızı bilsek de, yanıt aramaktan vazgeçmediğimiz bu gibi sorular hiç eksik olmuyor. Kimisi bu soruları yüksek sesle sorar. Karanlıktan korkan insanın bağırarak şarkı söylemesi gibi. Bazılarıysa, Margulies gibi, bu soruları fısıldamakla yetinirler. Bu soruları unutmamaktan güç alırlar. Unutamazlar oysa, gündelik hayatın ayrıntılarının neredeyse tamamı bu soruları hatırlatır, işaret eder. Bakma, görme biçimleridir bunun nedeni. Bu sorulara yanıt bulmak yerine, bu soruları gizlendikleri yerde bulup sobelenmekle yetinirler – yanıtı değil soruyu bulmakla.

Roni Margulies’in Ya Seyahat!’teki bazı öykülerdeyse metinlerin kurmaca yönü öne çıkıyor. Öbür öykülerdeki gibi yazarın hayatından izler, anılar yok bunlarda. ‘Olmayacak şeyler’ anlatılıyor bu öykülerde, denilebilir. “Yürürken Kitap Okuyan Adam” ve “Kitap Okurken Yanan Adam” başlıklarıyla bunu duyuran öyküler. Kitabın ilk öyküsü, “Doğumgünü” ile “Karısını Öldürmeden Hemen Önce Katilin Aklından Geçenler”i de bu grupta sayabiliriz.

Bu tarz öyküler daha baştan insanda metnin metaforik, simgesel bir anlamı varmış izlenimi yaratır. Okurken (ya da öykünün sonunda) yazarın öyküdeki metafor ve simgeleri neyi vurgulamak için, hangi amaçla kurguladığını keşfedeceğimizi düşünürüz. Margulies’in öykülerinde de ilerledikçe bir şeyler seziyor, anlatılanların bir yere varacağı izlenimine kapılıyoruz. Öte yandan öykünün devamında neler olacağı sorusu, ‘Bu öykünün bir alt metni var mı, varsa nedir?’ sorularının önüne geçiyor ve anlıyoruz ki yazarın da metaforla, simgeyle pek bir ilgisi yok. ‘Olmayacak şeyler’in yaşandığı öykü evreninin bizim evrenimizle yakınlığının yarattığı ürpertiden ya da bu öykülerin işaret ettiği anlamlardan söz edilebilir belki, ama daha çok hayata benzetmek mümkün bu kurguyu. Hayatın da bir nedeni varmış gibi gelir insana bazen, bir akışı, bir yönü. Ama hiçbir zaman kesinkes vardır diyemeyiz; hayatla anlam arasında mesafe sabit değildir, açılır kapanır zamana, duruma göre – bu öykülerdeki mesafe de sabit değil.

ANLAMLI PARALELLİKLER VE SAÇMA

“Yürürken Kitap Okuyan Adam”ın kahramanı yürürken “başı, ortası ve sonu olan, uzun, ama insanı bir yerden alıp düzgün adımlarla götüren romanları sev[iyordur.]” Bunun üzerine düşünürken hayat görüşünün de bu seçimiyle uyumlu olduğunu fark eder. “Hem insanlığın tarihini, hem kendi hayatını bir yerden bir yere atılmış bir ok gibi düşünü[yordur.]” Öykünün devamında ise böyle bir okun varlığından kuşku duyarız iyice; hatta böyle bir ok varsa bile, okun (ya da okun atılmasının) amacı, menzili saçma gelir bize.

“Paralellikler” adlı öyküde de benzer bir gerilim var. Hayatlarımızdaki kimi rastlantılar, başımıza gelen ve/veya tanık olduğumuz olaylar arasındaki paralellikler nedeniyle bunların arasında bilemediğimiz bir bağ, bir amaç birliği bulunduğunu hissederiz, ama bu çok enderdir. Bir anlam veremediğimiz olaylar, durumlar çok daha sık çıkar karşımıza. Bu rastlantıların -biz bilemesek de- bir anlamı olabileceğini düşünmek, hayatlarımızdaki saçmalıklar karşısında kendimizi büsbütün korumasız hissetmemize engel olur. Ama bize anlamsız gelen olaylar da karşılaştığımız paralelliklere bir anlam atfetmemizin önüne geçer. Sürgit bir gerilimdir bu.

Margulies’in öykülerinin derinlerinde de buna benzer gerilimlere sıkça rastlıyoruz. Anılara, geçmişle ilgili sorgulamalara, zamanın geçerken yıprattıklarına, yok ettiklerine, değiştirdiklerine bu kadar sık değiniliyor olması, imkânsızlığını bilerek bu gibi sorulara anlamlı bir yanıt bulma çabası belki de.

(19 Ağustos 2011 tarihli Radikal Kitap‘ta yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap