Tag Archives: KADRİ ÖZTOPÇU

Ziyan Hayatlar – Kadri Öztopçu

Kadri Öztopçu’nun Kuş Oltası adlı kitabı hakkında.

Kadri Öztopçu, 2006’da yayınladığı Yanlış Hikâyeler’le dikkatleri üzerine çekmişti. Görünüşte bir ilk kitaptı bu, ama içerisindeki öykülerin yetkinliği Öztopçu’nun edebiyatla ilk ilgilenmeye başladığı 1970’lerin başından bu kitabını yayınladığı 2006’ya kadar geçen süre içerisinde edebiyatı ve öyküyü yakından takip etmiş olduğunu -kim bilir, belki de bu zaman zarfında nice öykü yazıp yayınlamamayı yeğlediğini- duyuruyordu. 2009’da yayımlanan Kuş Oltası’nın bu kanaati daha da pekiştirdiği söylenebilir. Bu kitaptaki öyküleri Kadri Öztopçu birbirinden farklı anlatım özellikleri ve kurgularla kaleme almış. Bu noktada, dikkat çekici olan, Öztopçu’nun öykülerindeki bu farklı anlatım özelliklerinin günümüz öykücülüğünün gösterdiği çeşitliliğe koşut bir çeşitlilikte olması. Bu durum Öztopçu’nun öykülerini kaleme alırken, öykünün ne olduğu ya da nasıl kurgulanabileceği, öykünün imkânlarının nasıl genişletilebileceği gibi sorunsalları ihmal etmeyen bir yaklaşım sergilediğini gösteriyor. Anlatacağı her öykü için uygun kurgusal yapıyı özenle aramış olduğunu düşünebiliriz. Kurgulardaki ya da anlatım özelliklerindeki bu çeşitliliğin yanı sıra, öykü kişilerinin toplumsal konumlarının ya da öykülerin geçtiği mekânların da çoğunlukla birbirinden farklı oluşunun da altını çizmek gerekir.
Öte yandan Kadri Öztopçu’nun öyküleri arasındaki bu ‘benzemezlik’ mutlak bir şey değil. Öykülerdeki benzerliklerin daha derinlerdeki katmanlarda saklı olduğu söylenebilir. Özellikle öykü kişilerinin ruh durumlarında ve geçip giden zamana/hayata bakışlarında birbirine hayli yakın bir ton mevcut. “Gelen Kim” adlı öyküdeki şu cümle örneğin: “Sanki yaşadığımız artık, hayatımız değil de, anısı onun.” Bu öyküde öyküleri anlatılan iki kişiden oldukça farklı iki kişinin anlatıldığı “Kopyacı”nın erkek kahramanının, ilk başta anlam verilemeyen davranışının derininde de yaşadıklarının sahihliğini yitirmiş olması bulunuyor. Belki bir zamanlar varmış, ya da var olabilecek gibiymiş, sonraları bütünüyle yitmiş gitmiş bu sahihlik duygusu. Ya da “Simsiyah”ın kahramanının “Gidecek yer yok” deyişinde benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Onun da yaşadıkları bir zamanlar yaşadıklarının anısıdır. “Neyin Rengidir Beyaz”ın kahramanının hayat çizgisi de bir yerde kırılmıştır; sonrası yaşanmamışlıkların biriktirilmesidir: “Köhne bir hayatta bile öyle çok şey birikiyor ki, inanamazsın. Resimler birikiyor: yapılmamış. Aşklar birikiyor: doyulmamış. Uzaklar birikiyor: gidilmemiş. Çocuklar birikiyor: doğmamış. (…) Günler birikiyor Müjgânım: yaşanmamış.” Bu öykünün anlatıcısının kendi hayatı için “köhne hayat” deyişini andırır biçimde, “Gölge”nin anlatıcısı da, “ziyan hayatlar”dan söz eder. İlk anda kapısının önünde geçtiği komşularının hayatına ilişkin gibidir bu söz, ama öykünün bütününe sinmiş bir betimlemedir bu. Bu yüzden, öykünün anlatı/kahramanının dışarıdan gelip evden içeri girişi, bir karanlıktan bir başka karanlığa geçiş olarak tanımlanır. “Enginde Yavaş Yavaş”ın anlatıcısı için de, bir yerde olmakla öbür yerde olmak arasında pek fark yoktur: Bu ancak “bir kasvetten ötekine” geçiştir. Bir karanlıktan ötekine geçiliyorsa, ya da bir kasvetten öbürüne, o zaman “Gölge”nin anlatıcısının vurguladığı gibi, insana bir tek “boşvermenin geçici, sahte huzuru” kalıyordur. Öztopçu’nun öykü kişilerinin büsbütün yıkılmalarına engel olan da, orada olmakla burada olmak ya da onu yapmakla bunu yapmak arasında çok büyük fark olmadığını görmeyi başarmış olmalarıdır  boşvermenin geçici, sahte huzurunun hem farkında olup hem de bundan güç almalarıdır. Kuş Oltası’nın en farklı öyküsü diyebileceğimiz, masalsı bir dille anlatılmış olan “Kadersiz”in bile derinlerinde bunu görmemiz mümkün. Naci’nin çocukların aşağılanmalara katlanması da onun “boşvermişliği” sayesindedir. Öykünün sonunda kanla gözyaşının birbirine karışmasını da, bir kaderin (ya da kadersizliğin) iki ayrı ucundaki kişilerin (acı çektiren ve acı çeken) o kadar ayrı olmadıklarının simgesi olarak okunabilir. Kadri Öztopçu’nun öykülerinin insanda bıraktığı buruk tat, sanırım, ziyan hayatları anlatırken bir yandan da, o ziyan hayatların da hayat olduğunu, ama aynı biçimde, bütün hayatların ziyan olduğu yerde ziyan hayatlardan söz edilemeyeceğini hissettiriyor olmasından.
Kadri Öztopçu’nun öykülerindeki ses ve ritmin üzerinde de durmak gerek. Noktalarla kesilmese, bir cümle oluşturacak kelimeler artlarına konan noktalarla kimi zaman tek kelimelik cümlelere dönüşüyor ve böylece öyküler, ağır aksak bir ritimle, dura dura ilerliyor, ağır ağır akıyor. Bu ağır akış, bu kesik kesiklik öykünün atmosferini tamamlayan bir öğe hali alıyor -öyküdeki zamanın da ağır aktığını duymamıza yardımcı oluyor örneğin. Kimi zaman da, cümleler noktalı virgüllerle birbirine bağlanıyor. Bu ritim ise bize anlatıcının telaşını, ya da olayların hızını hissettiriyor.
Kuş Oltası’da çok farklı biçimlerde, toplumun çok farklı kesimlerinde yaşanan ‘ziyan hayatlar,’ özenli bir dil ve kurguyla, noktalama işaretleri bile ziyan edilmeden, anlatılıyor.
Notos, sayı: 21, Nisan-Mayıs 2010

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap