Tag Archives: MEHMET SERDAR

Mehmet Serdar’ın Denemeleri

ImageDeneme kitapları giderek daha az yayımlanıyor olsa da denemenin dünyamızdaki yeri hayli artmış durumda. İnternet sonrası zamanlarda, özellikle de kullanıcı üretimlerinin ön plana çıktığı yeni internet döneminde klavye başına geçip düşüncelerini başkalarıyla paylaşmak üzere bir şeyler yazanlar hiç az değil. Bloglar, sosyal medya, üyelerinin yazdıklarını yayımlayan siteler, derli toplu biçimde ifade edilmiş fikirlerden oluşan, tespitler, sorgulamalar, eleştiri ve özeleştiri içeren yazılarla dolu. Seyrettikleri bir film, okudukları bir kitap ya da tanık oldukları gündelik hayattan bir olay, bir ayrıntı üzerine bir şeyler yazarken konu aldıkları olguyu benzer ya da karşıt başka olgularla, bunların içinde yer aldığı süreçlerle, bunların yeniden ürettiği ya da görünümü, uzantısı olduğu zihniyet, ideoloji ya da tutumlarla ilişkisi içerisinde anlamaya çalışan yazarların bu gibi ürünlerini “deneme” saymasak bile denemeyle aynı soydan gelen yazı alıştırmaları olduklarını düşünebiliriz. Kuşkusuz bazıları gerçekten de güzel birer deneme olarak da rahatlıkla ele alınabilir.

Öte yandan gerek siyasi dergilerde gerekse kültür dergilerinde deneme giderek daha çok yer buluyor. Yazarının fikirlerini baştan belirleyip aktarmak yerine yazarken düşünmeyi yeğlediği; ucu açık, sorgulanabilir önermelerle ilerleyen ufuk açıcı denemeler okuyoruz sıklıkla. Bu yaygınlığı, kimi romancı ve öykücünün denemeyi andıran ya da içeren eserler vermeleriyle birlikte düşündüğümüzde çağın edebi türünün deneme olacağını iddia etmek çok mu abartılı olur? Kendi içerisinde çok büyük çeşitlilik içeren denemeden söz ederken bu türde yazılmış bütün eserleri kuşatacak ortak özellikler saptamak hiç kolay değil, hatta böyle bir işe kalkışmak denemenin doğasına da ters düşer; yine de sorgulayıcılık, arayışçılık, sayıp dökerek tüketme yerine ucunu açık bırakma gibi kimi ortak eğilimler sıralanabilir – bunun da ucu açık bırakılmalı elbette.  Denemenin gün geçtikçe karmaşıklaşan ve değişen dünyada giderek yaygınlaşmasının bir nedeni de sözünü ettiğim ortak eğilimler olsa gerek.

SINANMAYA SUNULAN DÜŞÜNCE

Mehmet Serdar da, Sizi Nereden Tanıyorum?’da yer alan denemelerinde, ele aldığı konu ne olursa olsun, siyaset, sanat, edebiyat ya da gündelik hayat, sıklıkla yaşanan değişimler karşısında insanın önceki düşüncelerinin yetersiz kalmasından ve yeni arayışlara duyulan ihtiyaçtan söz ediyor. Örneğin “Cazın Büyüsü”nde, “artık ‘yanlışlardan arınarak tek doğruya yöneliyoruz’ türünden düşüncelerin geçersizliğinin ortaya çıktığı zamanlardayız,” dedikten sonra ekliyor: “Tersine çeşitlenme, çoğalma ve boyutlanma eğilimleri ağır basıyor bugünlerde.” Serdar’ın, önceki kitaplarını okuyanlardan gelen kimi eleştirileri yanıtlarken bir yandan da deneme üzerine düşüncelerini paylaştığı “Deneme ve Umut”ta, “deneme[nin] sınanmaya sunulan düşünce” olduğunu saptaması da eski düşüncelerimizi her seferinde yeniden sınamamız gereğinin ve denemenin bunun için uygun tür olduğunun bir ifadesi. Nitekim denemelerin çoğunda söz dönüp dolaşıp yaşanan değişimler karşısında eski yargıların nasıl boşa çıktığına varıyor – hatta denemelerden birinde Serdar yirmi yıl önce yayımlanan bir başka denemesindeki kendi düşüncelerini yaşanan değişimler ışığında eleştiriyor.

Değişimin hızı karşısında düşüncelerin, yargıların mutlak olamayacağı açık; peki, düşünceden, teoriden hepten vazgeçmek mi gerekiyor o zaman? Mehmet Serdar’ın, “Marx’ın Haklılığı” başlıklı denemede teori-eylem ilişkisi hakkında yaptığı değerlendirme bu sorunun da yanıtı olabilir: “Teori, yaşamı anlamak için zorunlu bir uğraktır ama hiçbir zaman yaşamı tümüyle kapsayamaz. Yaşam teoriyi her zaman aşar. Teori, ancak belirli yönelimler sağlayabilir. (…) Eylem, teorinin öngörmesi hiçbir zaman mümkün olmayan somut koşullar içinde kendi yolunu çizer. Öte yandan da ancak bir teori eylem sırasında karşılaştığımız olguları anlamlandırabilir, sorunları çözebilecek, kavrayabilecek bir konumda olabiliriz. Böylelikle yeni koşullarda yeni yollar, yöntemler geliştirebiliriz.”

Deneme, mütevazı bir tür, kelimenin kendisi de bunu ima ediyor; öte yandan, düşünceyle olgulara birlikte odaklandığı, düşüncelerin ışığında olguları anlamayı amaçladığı için bir yandan düşünceyi sınarken bir yandan da olguları anlamlandırmamızda bize yeni fikirler sunma imkânı var. Bu anlamlandırma çabasının sürekliliği, sonlanmıyor oluşu nedeniyle, bize katı, her daim geçerli kurallar yerine esnek ve arızi ipuçları, ilkeler, yönelimler vermekle yetiniyor. Bu arada önemli bir başka iş daha görüyor deneme; bize bir bakma, görme, tartma biçimi sunuyor. Değişmekte olan bir şeyi değişimi içerisinde görebilmek, olgu kadar olgunun değişimini de algılayabilmek için böylesi bir bakış açısına ihtiyacımız olduğu açık.

EŞİTLİK

Sizi Nereden Tanıyorum?’da yer alan farklı olgulara, konulara ya da yaşantılara odaklanan denemelerde sıklıkla eşitlik konusuna değiniyor Mehmet Serdar. Müzikten kültürel kodlara, ahlak-politika ilişkisinden sol düşüncenin seyrine, şehrin sorunlarından gündelik hayattan kimi anlara, ele aldığı konu ne olursa olsun, söz çoğu kez eşitliğe geliyor. Giderek daha da çeşitlenen bir dünyada yaşıyoruz. Benzerlerimizden çok bize pek de benzemeyenlerle birlikteyiz sürekli olarak. Eşitlik konusunun önemi, hiç kuşkusuz eşitsizliğe dayalı bir toplumda yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Bu çok temel bir sorun; ama maddi imkânlar konusunda eşitliğin sağlanmasının sorunu hepten çözeceği de bir yanılsama. Mehmet Serdar sorunu açıkça, önceki önermesinin mantıksal sonucunu arayarak ortaya koyuyor: “Her insan yaşama şansını bir kez elde ediyor. Dolayısıyla en ileri düzeyde gerçekleşmeli. Ama bu en ileri düzey aşaması herkesin beklentisine göre değişiyor. (…) Bizim çok değerli anlamlı saydığımız şeyler, başkaları için hiç de değerli, anlamlı sayılmayabiliyor. Bu durumda bizim onların iyiliği, mutluluğu için önlerine koyduğumuz normlar, biçimler, ürünler, birer zorlama, dayatma durumuna gelebiliyor. (…) Dolayısıyla eşitlik, herkese aynı ürünlerin, biçimlerin sunularak aynı maddi çerçeveye zorlanmaları değil, kendini ifade etme hakkı, istediklerini, beklentilerini dile getirme özgürlüğü ve kendi yaşama biçimini özgürce gerçekleştirme, hedeflerinin peşinden gitme hakkı.”

Çeşitlenen dünyada farklı noktalardaki çatışmalar olması kaçınılmaz elbette; ama çatıştığımız noktalarda kendi pozisyonumuzu mutlak doğru olarak görüyorsak eşitlikten ne kadar söz edebiliriz? “Bütün insanlar eşittir” önermesini kimse inkâr etmezken konu kültürel kodlara geldiğinde bizim gibi olmayanları, farklı kültürel kodları olanları eşitimiz olarak görüp görmediğimiz oldukça tartışmalı. Mehmet Serdar bir yerde şöyle koyuyor sorunu: “İnsanların eşitliğine inanmak demek, bir adım ötede bütün ideolojilerin, kültürlerin, kimliklerin eşitliği, eşdeğerliliği demek. Eşitlik talebini birinci ahlaki ilke sayanlarda bile şaşkınlık yaratan bir belirleme bu. Ama kaçınılmaz bir mantıksal çıkarım. Yoksa yalnızca benim ideolojimi savunan insanlar birbirine eşittir ama diğer insanlardan üstündür, denilmiş oluyor.” Kendisi gibi olmayanları yok etmeyi, ortadan kaldırmayı ‘nihai çözüm’ olarak görmeyenlerin, birlikte bir hayatı savunanların da gözden kaçırabildiği kör bir nokta bu. Oysa bir başka denemesinde Mehmet Serdar’ın altını çizdiği gibi, “Biz başkalarıyla eşitiz. Çünkü bütün insanlar eşittir birbirine. Biz bir başkasıyız.”

Eşitlik sorunu Mehmet Serdar’ın denemelerinde sadece siyasi konuları tartışırken değil, sanatla ya da gündelik hayatla ilgili kimi noktalarda da karşımıza çıkıyor. Tanık olduğu bir olay hakkında düşünür, orada söylenen kimi sözlerin mantıksal olarak nereye varacağını araştırırken denemeci sıkça eşitlik sorununu nasıl algıladığımız ya da ne gibi önyargılarla malul olduğumuz konusuna dönmek zorunda kalıyor.

Deneme, sonlanmış akıl yürütmeler değil, daha çok bir bakış açısı, görme biçimi sunuyor, demiştim. Denemecinin karşılaştığı sorunlar ya da anlamaya çalıştığı olgular hakkında düşünür, saptamalar yapar, gözlemlerini daha genel bir çerçeveye oturtmaya çalışırken gözden yitirmemesi gereken kimi noktalar var. Deneme, evet, düşünceyi sınayan bir tür, ama bunun sonucu olarak kendisini de sınamak zorunda. Mehmet Serdar’ın, “Her denemem aslında ‘deneme nedir’ sorusuna benim bir yanıtım,” derken ifade ettiği de böyle bir kendi üzerinde düşünme hali olarak yorumlanabilir. Denemelerinde eşitlik konusunu sürekli olarak göz önünde tutuşu da böylesi bir sınama belki de. Bu önerdiklerim, bu söylediklerim herkesi mi mutlu edecek, sadece beni ve benzerlerimi mi? Ya da şöyle bir soruyu da satır aralarında okumak mümkün. Önermelerim başkalarını eşit görmediğim bir bakış açısının sonucuysa bunun bir değeri olabilir mi? Geçici, arızi olduğunu kestirdiğim saptamalarımı yaparken gözden yitirmemem gereken temel ilke haklarda ve özgürlüklerde eşitlik dışında ne olabilir?

GÜNDELİK HAYAT ÜZERİNE DÜŞÜNMEK

Mehmet Serdar, Sizi Nereden Tanıyorum?’da farklı konulardaki denemelerini bir araya getirmiş. Kültür alanına, müzik, resim, edebiyat ya da bu alanlardaki tür ya da eserlere odaklanan denemelerin yanı sıra, politika-ahlak ilişkisi, Marksizmin bugün nasıl değerlendirilmesi gerektiği ya da sol-demokrat düşüncenin günümüzdeki sorunlarının neler olduğu hakkında denemeler de var kitapta. Bir denemesinde inşaat mühendisi olduğunu belirten Serdar, mesleki ilgi ve bilgisinin ışığında şehir hayatının son yıllarda aldığı biçimlere, çevre sorunlarına, alışveriş merkezlerine, üçüncü köprü tartışmalarına ya da şehirdeki gezintileri sırasında gözlediği yapılara da odaklanmış. Önceki kitaplarından farklı olarak gündelik hayattan kimi ayrıntıları denemeci bakış ve üslubuyla tartışırken gündelik hayatlarımızdaki kimi söz ve tutumlarımızın nasıl bir zihniyeti ele verdiğini de gösteriyor.

Mehmet Serdar, Sizi Nereden Tanıyorum?, Sözcükler Yayınları, 2012, 253 s.

(Taraf Kitap‘ın 14 Aralık 2012 tarihli 23. sayısında yayımlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel

Deneme Gibi Söyleşiler – Mehmet Serdar-Uğur Kökden

Adam Sanat ve Sözcükler dergilerini düzenli izlemiş olanların hemen her sayılarında denemelerini okudukları iki yazarın ortak imzasıyla çıkan Kanlıca’da Akan Zaman, ilk bakışta kitap hacmini bulan söyleşi kitaplarından sanılabilir. Bir yanıyla bu kitapları çok andırıyor; Mehmet Serdar soruyor, Uğur Kökden yanıtlıyor; soruların odağında da Kökden’in kitapları ve hayatı var. Buraya kadar her şey “nehir-söyleşi” kitaplarının bildiğimiz içeriğine uygun. Kanlıca’da Akan Zaman’ın farkı, sanırım, söyleşiyi yapanların denemeci olmalarından kaynaklanıyor. Deneme, yazarının düşünce seyrini ele veren bir türdür. Denemecinin kaleme aldığı metni okurken bir düşünceye nasıl ulaştığını, bu düşüncesine ulaşmadan hangi uğraklardan geçtiğini, düşüncelerinin sağlamasını nasıl yaptığını, hangi noktalarda kendi düşüncesini tarttığını, geri çektiğini, beklediğini, baktığını, yeniden farklı bir bağlamda ileri sürdüğünü görür gibi oluruz. Mehmet Serdar’la Uğur Kökden’in söyleşileri bu süreci hayli andıran bir düşünsel seyir izliyor. Üstelik bu iki denemeci sadece kendi düşüncelerinin, saptamalarının peşinden gitmiyorlar, birbirlerinin düşüncelerini de -deneme yazıyormuşçasına- tartıyor, sorguluyorlar. Tartışmaktan çok birbirlerine farklı bir açı sundukları söylenebilir. Kendi başlarına belki de varmayacakları noktalara varıyorlar bu sayede, söyleştikleri kişinin önermeleri, sorgulamaları karşısında düşüncelerini başta düşünmedikleri bağlamlara taşıyorlar.

Mehmet Serdar kitaptaki “Sunu”da belirtiyor bu durumu: “Uğur Kökden’le söyleşilerimiz, yeni bilgiler edinmek, çeşitli bakış açıları öğrenmek ve deneyimden yararlanmanın yanı sıra, benim yeni düşünceler üretmeme de yardımcı oldu.” Sanırım, benzer bir durum Kökden için de geçerli. Mehmet Serdar’ın kimi soruları, bunları sorarken verdiği örnekler, izlediği muhakeme, Kökden’in de kendi düşüncelerine başka bir noktadan bakma imkânı sunuyor.

“Nehir-söyleşi” kitaplarının biyografi ya da otobiyografi kitaplarının boşluğunu doldurduğu iddia edilir. Kanlıca’da Akan Zaman’da da Uğur Kökden’in anılarından söz edilmekle birlikte, kitabın odağında hayat hikâyesi değil yapıtları yer alıyor. Bu kitap fikri de zaten Kökden’in Batı’nın Doğu’daki Yüzü adlı deneme kitabı hakkında söyleşi yapmalarıyla doğmuş. Uğur Kökden’in yapıtlarını okuyanlar kimi konuların sıklıkla ele alındığını bilirler. İstanbul, 20. yüzyılın siyasi tarihi, özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönem, şehirler, zaman, resim… Kökden’in yapıtlarını ve düşünce dünyasını iyi bilen Mehmet Serdar bütün bu konularda sorular sormuş; Kökden de yanıtlamış. Bunun sonucunda Uğur Kökden’in denemelerinin bir tür haritası ortaya çıkaran bir dizi söyleşi gerçekleşmiş. Sadece Kökden’in ilgi dünyasının köşe başlarını değil, deneme yazarken neleri gözettiğini, nasıl bir yöntem izlediğini de öğreniyoruz; bir anlamda onun metinlerinin planı da çıkmış oluyor ortaya. Örneğin, denemede düşünceyi şiirle dengelemek ya da denemenin kurgu içerip içermediği gibi konulardaki görüşlerini öğrendiğimizde Kökden’in denemelerinin içeriğinin yanı sıra yapısı hakkında da fikir ediniyoruz.

Mehmet Serdar’ın Kökden’in denemeleriyle ilgili şöyle bir saptama yapıyor: “Sen sanatçıyla yapıtı arasındaki derin bağı, gidiş-gelişi, birliği ortaya koyuyorsun; sanatçıyla yaşamı, yapıtı, yazgısı arasındaki ilişki üzerine kuruyorsun denemeni. Sadece tuvalde kalmıyorsun. Geri planda da tarih, toplumsal ilişki, o dönem üzerine renkli çizgiler yakalıyorsun.” Kökden’in denemelerini okumuş olanlara çok yakın gelecektir bu saptamalar. Kanlıca’da Akan Zaman’ı okuyanlar, belki bu kitabın da Uğur Kökden hakkında bir ‘deneme’ olduğunu düşüneceklerdir. Tam da Serdar’dan saptamasındaki gibi, Kökden’in yapıtlarıyla hayatı arasındaki gidiş-geliş ve birlik gibi konularda pek çok ayrıntıdan söz ediliyor. Örneğin, Uğur Kökden’in bir memur çocuğu olduğu için çocukluk ve gençliğinde yerleşiklik duygusunu tatmadığını öğreniyoruz. (Dört kardeşin hiçbiri öbürüyle aynı şehirde doğmamışlar!) Öte yandan Kökden’in sonraki hayatında yerleşik bir hayat sürdüğü söylenemez. Uzun süre Paris’te yaşıyor, peşinden kâh İstanbul’da kâh Ankara’da, hatta çalıştığı şantiyeler nedeniyle dönem dönem başka şehirlerde de; şansının ya da yazgısının sonucu sayısız seyahate çıkıyor. Denemelerinde şehirler, ülkeler, sürgünlük hissi önemli yer tutuyor bu yüzden. Pek çok denemesinde gezi notlarından yararlandığını anlatan Kökden’in sürgüne gitmek zorunda kalmış yazarlara, sanatçılara özel bir ilgisi olduğunu onun denemelerine aşina olanlar yakından bilirler.

Bu iki denemecinin Kanlıca’da bir kahvede gerçekleştirdikleri sohbetler, bir yandan da geçtiğimiz yüzyılın ve bugünün kuşbakışı bir resmini çiziyor. Üzerinde konuşulan konular siyasetten resim sanatına, şehircilikten planlamaya, sinemadan romana yayılıyor, öte yandan bu konuları konuşurken her iki yazar da olguların çok boyutluluğunu, tarihselliğini vs gözden uzak tutmayan bir bakış açısıyla bakıyorlar. Kökden’in anlattıkları kuşkusuz bu konularda derinlemesine bilgisi olmayanlar için bir hayli bilgilendirici, ama daha önemlisi insanda araştırma ve öğrenme isteğini kamçılıyor ve merakını artırıyor. Tam da denemelerinin yarattığı etkinin bir benzeri bu.

Yorum bırakın

Filed under Kitap