Tag Archives: MÜBECCEL İZMİRLİ

Böyle Bir Kazanç Beklemektense Yenilgiyi Seçmek – Mübeccel İzmirli

Yeni kuşakların tanımadığı, bilmediği yazarların kitapları hatırlanır, yayımlanır oldu nicedir. Bu “unutulan” yazarların çoğunun kadın olması bir rastlantı olmamalı. Ayhan Bozfırat ve Selçuk Baran’dan sonra genç kuşaklar şimdi de Mübeccel İzmirli’nin öyküleriyle tanışma fırsatı buldu. Mübeccel İzmirli, belki de içlerinde en az tanınanı (bir anlamda da en çok unutulmuş olanı); sağlığında sadece bir öykü (Sabah Geçidi, 1967), bir de şiir kitabı (Gök Katında Kaza, 1963) yayımlanmış. Edebiyata küsen yazarlardan olan Mübeccel İzmirli, bu yanıyla Selçuk Baran’ı hatırlatıyor, ama Baran birkaç kitap yayımlayıp en önemli edebiyat ödüllerini aldıktan sonra edebiyata küsmüştü; Mübeccel İzmirli çok daha erkenden yitirmiş umudunu.

Unutulan yazarların çoğunun kadın olması gibi, bu kadın yazarların yapıtlarında erkeklerin dünyasıyla ciddi hesaplaşma içerisinde olmaları da rastlantı olmasa gerek. Kadının toplumdaki yeri kadar ikili ilişkilerdeki yerini de sorgulayan (dolayısıyla siyasi olarak benzer görüşteki erkekleri de yeri geldiğinde eleştiren); eşitliğin ve özgürlüğün kâğıt üzerinde değil, her alanda, her yerde olmasını savunan, isteyen; böyle olmadığında bunun acısını en derinlerinde hissederek bu konuları edebiyata taşıyıp yapıtlarında işleyen yazarlar bunlar. Kadın edebiyatçıların kadının özgürlüğü ve eşitliği konusuna verdikleri önemin bu yöndeki siyasi mücadeleyi önceliyor olması da ayrıca dikkat çekici bir konu, ama bu iki yazarın hayatlarının bir döneminde bir kırılma yaşayıp edebiyata küsmeleri üzerinde de durmak gerek. Belli ki mücadelesini verdikleri konularda edebiyata ve edebiyat dünyasına atfettikleri önemin yanılsamalı olduğunu sezip bir zaman sonra bu dünyanın dışında kalmayı yeğlemişler. Daha eşitlikçi ve daha özgür bir dünya için edebiyata sarılmışken edebiyat dünyasının da haksızlıklarla, eşitliksizliklerle dolu olduğu görünce başka türlü davranamamış olmalılar.

Mübeccel İzmirli’nin sadece beş öyküden oluşan tek öykü kitabı Sabah Geçidi neredeyse bütünüyle kadın-erkek ilişkisine odaklanıyor olmasına karşın birbirini yineleyen metinlerden oluşmuyor. Belki öykülerin derinindeki kırılma hissinde bir ortaklık var, ama bu kırgınlık karşısında öykü anlatıcılarının tavır alışları farklı. İzmirli’nin öykülerinin çarpıcı yanı öykü kişilerinin iç dünyalarındaki çelişkilerin, karanlıkta kalan yanların ihmal edilmemiş olması. Kimi zaman her şeyi bilen bir edayla üst perdeden konuştuklarında bile öykü kişileri kendilerinin de şaştığı içsel gerilimlere düşebiliyorlar. Örneğin “Sabah Geçidi”nin anlatıcısı kendisine başta çok itici gelen adamın kendisine gösterdiği ilginin bir yerden sonra hoşuna gider gibi olduğunu sezdiğinde, “Hoşuma da gidiyor hani…” der, “Rahatlar gibiyim. Kimden, neden öç aldığımı bilmiyorum. Bir şeylere garezim var.” Daha önce anlattıklarından iyi kötü bir şeyler sezeriz, yaşadığı düş kırıklığının üzerine bir de o itici adam çıkmıştır karşısına; çalışmak zorunda olduğu için karşı karşıya geldiği erkeklerin büyük çoğunluğundan benzer tavırlar görmüş olduğunu da öğreniriz öykü boyunca.

Bu öykü kişisinin şu sözleri İzmirli’nin öykülerindeki genel sorunsala da işaret ediyor gibidir: “Sorunlara, birçok soruna karşılık bulmam lazımdı. Karmakarışık bir şeyleri ayırmam, isimlendirmem gerekiyordu. Kendimi arayacaktım.” İnsan olmanın, ama daha çok kadın olmanın “sır dolu evren”inde kendini arayan genç kadınların öykülerini kaleme almış Mübeccel İzmirli. Bu evrenin sırlarına öyküleri okurken vâkıf olmayız, öykülerin anlatıcıları da bilmiyorlardır, ama benliklerinin derinlerinde sırlar olduğunu anlarız. Bunların peşinden gitmenin can yakıcı olabileceğini, ama gitmemenin de bazıları için imkânsız olduğunu sezeriz aynı zamanda. Erkeklerin kadınlara sundukları “sevgi”nin nasıl bir iktidar ilişkisi olduğunu yaşayarak öğrenmiş, eksikliğini duyduğu şeyin eşitler arası bir ilişki olduğunu anladıkça canı yanmış, canının yanmasını göze alarak hayatlarında bir şeyleri değiştirmeye kalkışmış kadınların iç dünyalarındaki gelgitlerin, taşmaların, kâh odaklanıp kâh uzaklaşmaların öykülerini okuyoruz Sabah Geçidi’nde. Bu kadınların böylesi kırılmışlıklar içerisindeyken, belki de bu kırgınlıkların bilediği berrak bir bakışla insana ve topluma ilişkin yaptıkları saptamaların yaşadığımız çağın acı ve karanlık bir resmini çizdiği söylenebilir.

“Ölü Yargıçlar” adlı öyküde toplumdaki eşitsizlik konusunun farklı görünümlerine odaklanır öykü anlatıcısı. Sürekli olarak adaletin terazisi kendisinin aleyhinde olduğunu fark etmiştir; bunun sıkıntılarını anlatır. Ama bir an gelir ve ilk kez terazi kendi lehine döner, ne var ki o zaman da bir başkasının aleyhine döndüğünü fark eder terazinin. Bu öyküde kadınlar kadar yoksulların da toplumdaki eşitsizlikle nasıl boğuşmak zorunda kaldıkları anlatılır; tabii, yoksul kadınlarınki en fazladır! Öykünün anlatıcısı bir seçim yapmak durumunda kalmıştır; daha doğrusu bir seçim yapmıştır ve ödediği bunun bedelidir. Ahlaki bir seçimdir bu: Yeterince “yüzsüz” olabilse, “sabırla, kurnazlık ve hesaplarla (…) terazinin öbür kefesine asılsa” çok şey değişebilecektir, ama bunu yaptığında kendisinden bir şeylerin eksileceğini bildiği için, “Oysa bu değildi anlamı, olmamalıydı,” der. “Yaşamaktan böyle bir kazanç beklemediğim için karşılığında yine her zaman yenilgiyi seçebildim.” Böylesi bir ahlaki tutumun ve edebiyat aracılığıyla sürdürdüğü kavganın onun unutulmasında etkisi olduğunu söylemek çok yanlış olmaz sanırım.

Mübeccel İzmirli’nin öykülerini kadın anlatıcının iç sesi üzerinden kurgulamıştır. Bu iç ses kimi zaman o denli çözümleyici akıl yürütmelere dalar ki öyküler denemeye, bugünün okurlarına pek de yabancı gelmeyecek “anlatı”lara yaklaşır, ama Sabah Geçidi’nin yayımlandığı 1967 için, içeriğiyle olduğu kadar biçimiyle de ayrıksı, yenilikçi denebilecek öykülerdir bunlar. Mübeccel İzmirli yazmayı bırakmasaydı nasıl öyküler yazardı, zamanla öyküleri neye evrilirdi, kimleri ve dolayısıyla öykücülüğümüzü nasıl etkilerdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap