Tag Archives: NALAN BARBAROSOĞLU

Karanlığın İçindeki Işık – Nalan Barbarosoğlu

Nalan Barbarosoğlu’nun Yol Işıkları adlı kitabı hakkında

Karanlık bir yolda yürüyüp durduğumuzu hatırlatan öyküler yazıyor Nalan Barbarosoğlu. Kitabına Yol Işıkları adını koyması bundan belki de. Öykülerin ve öykü kişilerinin ruhlarına sinen karanlığı ikiye ayırmak mümkün: Bir yanda dışarısının karanlığı var; ailenin, devletin, rekabetçi sistemin ışık kaynaklarının önüne çektikleri setin hayatlarımıza düşen gölgesi. Öbür yanda içimizdeki karanlık dışarıdaki karanlığın içine doğduğumuz andan itibaren, korkularımızla, kaygılarımızla çoğalan, en yakın ve en sıcak duygularımızın önce ışığını soğuran, sonra onları da korkuya, kaygıya hizmet eden aygıtlara dönüştüren, kurumuş, kararmış, habisleşmiş iç dünyamızın ıssızlığı, ışıksızlığı… Bakmayın, kitabın adının Yol Işıkları olmasına; Barbarosoğlu’nun öyküleri bu karanlık yolda yere kapaklanmadan yürüyebilmemiz için gerektiğinde karanlığın/gecenin de iş göreceğini gösteriyor. Başka bir deyişle, karanlığın içindeki ışığa işaret ediyor -karanlıkla ışığın karşı karşıya olmayıp iç içe durduğunu, ama bizim bunu çoğu zaman sezemediğimizi.

Öykü kişilerinden biri, “gün içinde sıkı sıkı saklananların karanlıkta pervasız açığa çıkmasını, karanlığın uçucu olan her şeyi yutup ruhu ağırlaştıran ne varsa usul usul aydınlatmasını” sevdiğinden söz ediyor örneğin. Karanlığın gördüğü işin benzerini acının da görebildiğine dair öyküler de var Yol Işıkları’nda. Öykü kahramanlarının çoğunun acı çektikçe olgunlaşmaya başladıkları söylenebilir. (“Hayat acıya bulanmadıkça hayat olmuyor” diyen öykü kişisi ayrıksı bir örnek değil.) Öykülerin geçtiği an ile anlatıldıkları an arasında çoğu zaman bir mesafe var; bu zamansal mesafe öykü kişilerinin yaşadıklarını, başlarına gelenleri en azından kendilerine anlatabilecek olgunluğa ulaştıklarını gösteriyor. Acı çektikçe olgunlaşmakla birlikte, kırgınlıklarından, kırılmışlıklarından büsbütün kurtulabilmiş değiller, kim bilir nerede, ne zaman oluşan yaraları sağalmış değil; en fazla bundan sonra bu yarayla yaşayacaklarını kabullenmiş durumdalar. Kendi derinliklerine bakmaya cesaret etmiş olsalar da, gözlerinin içerideki karanlığa alıştıkları söylenemez -çok şey flu daha. Biraz da bu nedenle, sesleri buruk, isyanları sessiz, kelimelere güvenleri yok ya da çok az -”kendi kendinin parodisi olmuş cümlelerle” artık idare edemeyeceklerinin farkındalar. Sessizliğe düşkünler, sessizliğe sığınmışlar, ama sessizlikleriyle oluşturdukları “susuştan fanus[ların]” içinde yapayalnız olduklarının da farkındalar -içlerinden biri “kendi[n]den taşıp taşıp yine kendi[n]e akmak[tan]” şikâyetçi mesela. Bu fanusu kırıp (“bir çığlık olup”) başkalarına açılmaya kalktıklarında yeni acıların onları beklediğini gayet iyi biliyorlar.
Yol Işıkları’nın geneline hâkim olan kırgın ve buruk ses tonu öykü kişilerinin hayata bakışlarının bir sonucu. Başkalarının yapıp ettikleri karşısında öfkelenmeyip kırılıyorlar. Bu, bir zamanlar çok sevip bağlandıkları insanlara olduğu kadar, kendi geçmişlerine gösterdikleri sadakatin de bir sonucu, ama bir yanıyla da başka türlüsünün olamayacağını sezmiş olmalarından. Dışarının yaldızlarına başkalarının kolayca kapılması karşısında artık dehşete düşmüyorlar, hatta kimi zaman kendilerinin bu yaldızlara kanmıyor olmasının bir eksiklik olabileceği kuşkusu kaplıyor içlerini. Sitemlerini kırgın sesleriyle ancak fısıldayarak ifade edebiliyorlar; öfkelendiklerinde bıçağın keskin kenarı her seferinde kendilerine dönük.
Farklı sığınaklar seçiyorlar. Cesur olanlar acı çekmeyi göze alıp acılardan bir sığınak edinmeye kalkışıyor; olmayanlar başka çareler arıyor. ‘Mazeret İzni’ndeki adam örneğin, birbirini yineleyen günlerin tören hali almış alışkanlıklarına sığınıyor; ‘Denize Gömülen Ada’daki kadınla ‘Gecikmiş Bir Veda’nın anlatıcısı, gönüllü sürgüne gidiyorlar; ‘Bisikletyaka Bir Kazak’taki anneyle ‘Yol Eşiği’ndeki kadın ise sevdiklerini uzaklara gönderip içinde kavrulmayı seçtikleri özlem duygusuyla avunmaya çalışıyorlar. Yazıya sığınanlardan da söz etmeli. ‘Ses-Fanus’un Yakup’u ile ‘Adaya Gidemem’in anlatıcısı buna örnek verilebilir. Açık göndermeleriyle Barbarosoğlu’nun iki büyük edebiyatçıya adeta elini (“kalemini”) kalbinin üzerine koyup verdiği birer şükran selamı olduğu kadar, edebiyatın zamanlar ve mekânlar ötesi evrenselliğini bir kez daha hatırlatan metinler bunlar.
Nalan Barbarosoğlu’nun öykülerinde sevdiği, yeğlediği bir kip var. Anlatıcının bir başka öykü kişisine gıyabında seslendiği öyküler sayıca hiç az değil kitapta. Yazılmamış, gönderilmemiş ya da hiçbir zaman gönderilemeyecek mektup dili kimi öykülerin tamamına, kiminin bir bölümüne hâkim. Bu öykülerin anlatıcılarının seslendikleri kişilere içlerinde birikenleri anlatma şansları olmamış; ya da susmayı yeğlemiş, dertlerini içlerine atmışlar -bu öyküler aracılığıyla sevdiklerine/seslerini duyurmak istediklerine ‘kurgusal’ biçimde sesleniyor, iç dünyalarını açıyorlar. Edebiyat bir kez daha ‘sessizlerin sesi’ oluyor böylece. ‘Adaya Gidemem’in anlatıcısının dediği gibi: “Birkaç kadeh rakıyla çözülmesi gibi içimizdeki direncin, hayat da yazıda direncini yitiriyor, çözülüyor tuttuğu kalemle…” Başkalarına anlatmamaya karar verip suskunluğu seçen öykü kişilerinin dirençlerinin kırıldığı anlarda her şeyi fark etmediklerini de belirtmeliyim; başlarına gelen ya da olup biten hakkında her şeyi anlatmıyorlar. Anlatılanların ötesini tamamlamak okura düşüyor kimi zaman. Öykü anlatıcıları yaşadıklarını ya da hissettiklerini anlatabilmek için sıklıkla imgelerden, benzetmelerden medet umuyorlar. Bu dil, onların ruh durumu ve acılar karşısında nasıl durabildiklerine ilişkin ipuçları da veriyor bize. İçlerindeki acı gördükleri her şeye siniyor. Bunun sonucunda doğa da, şehir de içlerindeki sıkıntıyı yansıtan birer aynaya dönüşüyor.
Yol Işıkları’nda yer alan iki öyküye ayrı bir parantez açmak gerek. ‘Tutuşan Temmuz’ ve ‘Ateşten Bir Top’ isimli bu iki öyküde güncel tarihe çok doğrudan göndermeler bulunuyor. Özellikle ilkinin başlığından da kolayca anlaşılacağı üzere gerçek bir olaya açık bir göndermesi var. İkincisinde ise on yıllar boyunca güneydoğuda pek çok benzeri yaşanmış bir olay öyküleştirilmiş. ‘Ateşten Bir Top’ olayların öykü kahramanın yaşadığı ruhsal sarsıntı ve duyduğu acı üzerinden anlatılması sayesinde, gazetelerde okuduğumuz, televizyon bültenlerinde kulağımıza çalınan olayların ‘haber’den öte şeyler olduğu, bunların ve benzerlerinin sayısız insanın başına geldiği gerçeği yüzümüze çarpıyor. ‘Tutuşan Temmuz’da anlatıcı yaşanan büyük acının tarafı değil, yaşananları dinleyerek bunlara bir biçimde tanık olmanın acısını duyuyor. Tanıklığın dolayımının yanında Barbarosoğlu, destansı bir anlatım yeğlemiş bu öyküde. Ne var ki, biraz da öyküde anlatılan olayın anısının hafızalarımızda çok taze olması nedeniyle, bu destansı anlatıma rağmen yaşanmış olanın çerçevesinin dışına çıkamıyoruz.

Kitabın son öyküsü olan ‘Gecikmiş Bir Veda’nın üzerinde ayrıca durulabilir. Bu öykü, olayların geniş bir zamana yayılması ve oldukça etkileyici üç ayrı öykü kişisi nedeniyle, ‘Keşke Barbarosoğlu bu denli elisıkı davranmayıp bu metni uzatsaydı’ dedirtiyor. İnsanı çarpan bir girişle (“Çok şükür, annem öldü; artık intihar edebilirim.”) başlayan bu öyküde buruk, hayli acı bir aşk öyküsü anlatılmış. Öykünün daha derinlerine indikçe insan ilişkilerinde yakınlıkla uzaklığın, iyilikle kötülüğün nasıl iç içe geçtiği, başkaları üzerinde tahakkümün çoğu zaman sinsice, gizlice, olduğundan çok farklı görünümler altında kurulduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Önceki kitaplarını okumuş olanlar bilirler; Nalan Barbarosoğlu’nun sıklıkla üzerinde durduğu konulardır bunlar.

Radikal Kitap, 11 Aralık 2009

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap