Tag Archives: NOTOS

Yeraltında Göçmen Bir Böcek – Rawi Hage

Rawi Hage’ın Hamam Böceği adlı romanı hakkında

Mültecilik geçen yüzyılın sonlarında dünyanın başlıca sorunlarından biri haline gelmişti, bu yüzyılda daha da yaygın, daha da trajik bir hal aldı. Savaşlar, iç savaşlar ve bölgesel çatışmalar sürdükçe önümüzdeki dönmelerde de kitlesel nüfus hareketleri azalacağına artacağa benziyor. İnsanlar yaşayabilmek, hayatlarını sürdürebilmek uğruna dünyanın öbür ucuna gitmeyi göze aldıkları için artık dünyanın her yanı daha kozmopolit. Bütün dünyada değişmeyen bir şeyse, göçmenlerin, mültecilerin yerleşik olanlar tarafından her zaman suç işlemeye meyilli insanlar olarak görülmeleri, ikinci-üçüncü sınıf işlere layık görülüp her durumda horlanmaları. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinden Batı’ya göç etmek zorunda kalanlar için değişmez bir kader halini alıyor bu durum.

Batı’da son yıllarda öne çıkan edebiyatçılar arasında kendisi ya da ailesi Batı’ya şu ya da bu nedenle göç etmek zorunda kalmış üçüncü dünya kökenli yazarların sayısı hiç az değil. Bunun birkaç nedeni olsa gerek. Göçmenlerin edebiyatı bir direniş odağı olarak gördükleri için yazma uğraşına ciddiyetle eğiliyor olduklarını düşünebiliriz; bir başka neden de Batılı yazarların yapıtlarında öne çıkan kaygıların yanında, göçmen ya da göçmen kökenli yazarların yapıtlarındaki kaygıların insanlık durumlarına daha derinden değmesi olabilir. Bu ikisi dışında bir başka önemli neden de göçmen yazarların iki kültürde birden yaşamış olmanın avantajından yararlanmaları.

Rawi Hage de göçmen yazarlardan; çocukluk ve gençliğini iç savaş yıllarında Lübnan’da ve Kıbrıs’ta geçmiş, yirmi yaşında ABD’ye gitmiş, sonra Kanada’ya yerleşmiş. 2008’de Uluslararası Dublin IMPAC ödülünü kazanan ilk kitabı De Niro’nun Oyunu’nun (Everest Yayınları, 2010) ardında ikinci romanı Hamam Böceği de geçtiğimiz aylarda Türkçeye çevrildi. Hamam Böceği başlığı ve romanın anlatıcısının kendisini bir hamam böceği olarak görmesi/anlatması kaçınılmaz olarak ilk anda Kafka’yı anımsatıyor olsa da Hage’in yapıtını sadece Kafka bağlamında ele almak doğru olmaz. Kafka’dan çok Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ına gönderme var romanda. Hatırlanırsa, Yeraltından Notlar’ın başında da anlatıcı, “Evet baylar, dinlemek isteseniz de, istemeseniz de, neden bir böcek bile olamadığımı anlatmak istiyorum size. Önce gurur duyarak söyleyeyim ki, böcek olmayı birçok kez istedim,” diyerek başlar hikâyesini anlatmaya. Öte yandan Hamam Böceği’nin anlatıcısının sinizmi yirminci yüzyılın başka önemli yazarlarını, Celine’i, Genet’yi ve benzerlerini de andırıyor. Işıktan kaçıp durması, kendisini intihara sürükleyen şeyin “penceremden giren ve yatağıma, yüzüme vuran parlak ışıktı,” demesi de Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault’nun işlediği cinayetin gerekçesini andırıyor.

Hamam Böceği’nin anlatıcısını intihar girişiminin ardından yasa zoruyla gittiği psikiyatrın karşısında tanırız. Psikiyatrın klişelere düşkünlüğünden ve önyargılarından sıkılmıştır. Esas derdi Kanada’da olmaktır: “Neredeyim ben?” diye sorar, “Burada ne işim var benim? Nasıl oldu da kendimi sürekli titreyen, ürperen bir cesede hapsolmuş bir halde, tepeme durmaksızın ıslak pamuk yağdıran, buz gibi bir kentte yürürken buldum? Yetmezmiş gibi, karnım aç, meteliksizim ve kimsem, hiç kimsem yok.” Bir başka yerde de şöyle ifade eder sorununu: “Benim sorunum hayata karşı kayıtsız olmam değil, her nedense onun tarafından yok sayıldığımı hissetmemdi.” Kanada’da olmak kadar bu dünyada
olmaktan, böyle bir hayat sürdürmekten bıkmıştır.

Bu sözleri bir göçmenin gittiği ülkedeki yalnızlığı, kimsesizliği olarak görmek de mümkün, ama romanın ilerleyen sayfalarında başka insanlara da onun gözüyle bakıp onun gördüklerini gördüğümüzde sorunun çok daha büyük olduğunu kavrarız. Roman boyunca tanıdığımız Batılılar, psikiyatr kadın, üçüncü dünyadan gelenlere turistik ilgilerini esirgemeyen seçkinler, hatta Batıda tutunabilmiş üçüncü dünya kökenliler… herkes yaşanan bütün sıkıntıların aynı zamanda nedenidir. Hepsine öfke duymaktadır Hage’in kahramanı. Hepsiyle bir sürtüşme içerisindedir. Ama asıl sorun kendisiyle sürtüşmesidir. “Sanki bir başkasının ikiziydim” der bir yerde. Hayalindeki böcekle kendi durumu hakkındaki giriştiği tartışma da aslında yaşadığı iç çatışmanın ifadesidir. Bir yanı kendisine acımakta, yapıp durduğu her şeyin, var kalma mücadelesinin beyhudeliğini anlatmaktadır; öbür yanıysa bu yaptıklarının boyunduruk altına girmemek olduğunu, özgür seçimi olduğunu söyler. Böcek yanı daha gerçekçi, daha acımasızdır. Bütün nihilizminin yanında kadınlarla ilişkisindeki beğenilme dürtüsünü, kıskançlıklarını, kibrini hatırlatır.

Bütün bu zorlukların içerisindeyken kendisi gibi göçmen olan İranlı bir kadına, Şoreh’e âşık olur. Roman boyunca hem kendisinin hem de Şoreh’in ülkelerinde neler yaşayıp nasıl kaçtıklarını öğreniriz; kendi başından geçenleri psikiyatra anlatırken, Şoreh’inkileri de ondan dinlerken. Şoreh’in bir yakınının, Macit’in şu sözleri durumlarının temel nedeninin ifadesidir: “Biliyor musun, buralara sığınmak, daha iyi bir yaşama kavuşmak için geliyoruz, oysa bizi memleketimizden edenler de zaten burası gibi ülkeler.”

Hamam Böceği okurun merak duygusunu kışkırtarak ilerleyen sürükleyici bir roman, ama bir yandan da hem varoluşsal hem de toplumsal meselelerin tartışıldığı bir metin. Ne bu tartışmalar, ne de anlatıcının iç konuşmaları, kendine dönük analizleri ve dış dünyaya ilişkin çıkarımları romanın sürükleyiciliğini sekteye uğratmıyor. Olayların nereye varacağı sorusu da metnin düşünsel yanını gölgede bırakmıyor. Bunların dengesinin çok iyi kurulup korunduğu bir roman çıkıyor ortaya.

(Notos‘un Ekim-Kasım 2011 tarihli  30. sayısında yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Deneme Gibi Söyleşiler – Mehmet Serdar-Uğur Kökden

Adam Sanat ve Sözcükler dergilerini düzenli izlemiş olanların hemen her sayılarında denemelerini okudukları iki yazarın ortak imzasıyla çıkan Kanlıca’da Akan Zaman, ilk bakışta kitap hacmini bulan söyleşi kitaplarından sanılabilir. Bir yanıyla bu kitapları çok andırıyor; Mehmet Serdar soruyor, Uğur Kökden yanıtlıyor; soruların odağında da Kökden’in kitapları ve hayatı var. Buraya kadar her şey “nehir-söyleşi” kitaplarının bildiğimiz içeriğine uygun. Kanlıca’da Akan Zaman’ın farkı, sanırım, söyleşiyi yapanların denemeci olmalarından kaynaklanıyor. Deneme, yazarının düşünce seyrini ele veren bir türdür. Denemecinin kaleme aldığı metni okurken bir düşünceye nasıl ulaştığını, bu düşüncesine ulaşmadan hangi uğraklardan geçtiğini, düşüncelerinin sağlamasını nasıl yaptığını, hangi noktalarda kendi düşüncesini tarttığını, geri çektiğini, beklediğini, baktığını, yeniden farklı bir bağlamda ileri sürdüğünü görür gibi oluruz. Mehmet Serdar’la Uğur Kökden’in söyleşileri bu süreci hayli andıran bir düşünsel seyir izliyor. Üstelik bu iki denemeci sadece kendi düşüncelerinin, saptamalarının peşinden gitmiyorlar, birbirlerinin düşüncelerini de -deneme yazıyormuşçasına- tartıyor, sorguluyorlar. Tartışmaktan çok birbirlerine farklı bir açı sundukları söylenebilir. Kendi başlarına belki de varmayacakları noktalara varıyorlar bu sayede, söyleştikleri kişinin önermeleri, sorgulamaları karşısında düşüncelerini başta düşünmedikleri bağlamlara taşıyorlar.

Mehmet Serdar kitaptaki “Sunu”da belirtiyor bu durumu: “Uğur Kökden’le söyleşilerimiz, yeni bilgiler edinmek, çeşitli bakış açıları öğrenmek ve deneyimden yararlanmanın yanı sıra, benim yeni düşünceler üretmeme de yardımcı oldu.” Sanırım, benzer bir durum Kökden için de geçerli. Mehmet Serdar’ın kimi soruları, bunları sorarken verdiği örnekler, izlediği muhakeme, Kökden’in de kendi düşüncelerine başka bir noktadan bakma imkânı sunuyor.

“Nehir-söyleşi” kitaplarının biyografi ya da otobiyografi kitaplarının boşluğunu doldurduğu iddia edilir. Kanlıca’da Akan Zaman’da da Uğur Kökden’in anılarından söz edilmekle birlikte, kitabın odağında hayat hikâyesi değil yapıtları yer alıyor. Bu kitap fikri de zaten Kökden’in Batı’nın Doğu’daki Yüzü adlı deneme kitabı hakkında söyleşi yapmalarıyla doğmuş. Uğur Kökden’in yapıtlarını okuyanlar kimi konuların sıklıkla ele alındığını bilirler. İstanbul, 20. yüzyılın siyasi tarihi, özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönem, şehirler, zaman, resim… Kökden’in yapıtlarını ve düşünce dünyasını iyi bilen Mehmet Serdar bütün bu konularda sorular sormuş; Kökden de yanıtlamış. Bunun sonucunda Uğur Kökden’in denemelerinin bir tür haritası ortaya çıkaran bir dizi söyleşi gerçekleşmiş. Sadece Kökden’in ilgi dünyasının köşe başlarını değil, deneme yazarken neleri gözettiğini, nasıl bir yöntem izlediğini de öğreniyoruz; bir anlamda onun metinlerinin planı da çıkmış oluyor ortaya. Örneğin, denemede düşünceyi şiirle dengelemek ya da denemenin kurgu içerip içermediği gibi konulardaki görüşlerini öğrendiğimizde Kökden’in denemelerinin içeriğinin yanı sıra yapısı hakkında da fikir ediniyoruz.

Mehmet Serdar’ın Kökden’in denemeleriyle ilgili şöyle bir saptama yapıyor: “Sen sanatçıyla yapıtı arasındaki derin bağı, gidiş-gelişi, birliği ortaya koyuyorsun; sanatçıyla yaşamı, yapıtı, yazgısı arasındaki ilişki üzerine kuruyorsun denemeni. Sadece tuvalde kalmıyorsun. Geri planda da tarih, toplumsal ilişki, o dönem üzerine renkli çizgiler yakalıyorsun.” Kökden’in denemelerini okumuş olanlara çok yakın gelecektir bu saptamalar. Kanlıca’da Akan Zaman’ı okuyanlar, belki bu kitabın da Uğur Kökden hakkında bir ‘deneme’ olduğunu düşüneceklerdir. Tam da Serdar’dan saptamasındaki gibi, Kökden’in yapıtlarıyla hayatı arasındaki gidiş-geliş ve birlik gibi konularda pek çok ayrıntıdan söz ediliyor. Örneğin, Uğur Kökden’in bir memur çocuğu olduğu için çocukluk ve gençliğinde yerleşiklik duygusunu tatmadığını öğreniyoruz. (Dört kardeşin hiçbiri öbürüyle aynı şehirde doğmamışlar!) Öte yandan Kökden’in sonraki hayatında yerleşik bir hayat sürdüğü söylenemez. Uzun süre Paris’te yaşıyor, peşinden kâh İstanbul’da kâh Ankara’da, hatta çalıştığı şantiyeler nedeniyle dönem dönem başka şehirlerde de; şansının ya da yazgısının sonucu sayısız seyahate çıkıyor. Denemelerinde şehirler, ülkeler, sürgünlük hissi önemli yer tutuyor bu yüzden. Pek çok denemesinde gezi notlarından yararlandığını anlatan Kökden’in sürgüne gitmek zorunda kalmış yazarlara, sanatçılara özel bir ilgisi olduğunu onun denemelerine aşina olanlar yakından bilirler.

Bu iki denemecinin Kanlıca’da bir kahvede gerçekleştirdikleri sohbetler, bir yandan da geçtiğimiz yüzyılın ve bugünün kuşbakışı bir resmini çiziyor. Üzerinde konuşulan konular siyasetten resim sanatına, şehircilikten planlamaya, sinemadan romana yayılıyor, öte yandan bu konuları konuşurken her iki yazar da olguların çok boyutluluğunu, tarihselliğini vs gözden uzak tutmayan bir bakış açısıyla bakıyorlar. Kökden’in anlattıkları kuşkusuz bu konularda derinlemesine bilgisi olmayanlar için bir hayli bilgilendirici, ama daha önemlisi insanda araştırma ve öğrenme isteğini kamçılıyor ve merakını artırıyor. Tam da denemelerinin yarattığı etkinin bir benzeri bu.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Böyle Bir Kazanç Beklemektense Yenilgiyi Seçmek – Mübeccel İzmirli

Yeni kuşakların tanımadığı, bilmediği yazarların kitapları hatırlanır, yayımlanır oldu nicedir. Bu “unutulan” yazarların çoğunun kadın olması bir rastlantı olmamalı. Ayhan Bozfırat ve Selçuk Baran’dan sonra genç kuşaklar şimdi de Mübeccel İzmirli’nin öyküleriyle tanışma fırsatı buldu. Mübeccel İzmirli, belki de içlerinde en az tanınanı (bir anlamda da en çok unutulmuş olanı); sağlığında sadece bir öykü (Sabah Geçidi, 1967), bir de şiir kitabı (Gök Katında Kaza, 1963) yayımlanmış. Edebiyata küsen yazarlardan olan Mübeccel İzmirli, bu yanıyla Selçuk Baran’ı hatırlatıyor, ama Baran birkaç kitap yayımlayıp en önemli edebiyat ödüllerini aldıktan sonra edebiyata küsmüştü; Mübeccel İzmirli çok daha erkenden yitirmiş umudunu.

Unutulan yazarların çoğunun kadın olması gibi, bu kadın yazarların yapıtlarında erkeklerin dünyasıyla ciddi hesaplaşma içerisinde olmaları da rastlantı olmasa gerek. Kadının toplumdaki yeri kadar ikili ilişkilerdeki yerini de sorgulayan (dolayısıyla siyasi olarak benzer görüşteki erkekleri de yeri geldiğinde eleştiren); eşitliğin ve özgürlüğün kâğıt üzerinde değil, her alanda, her yerde olmasını savunan, isteyen; böyle olmadığında bunun acısını en derinlerinde hissederek bu konuları edebiyata taşıyıp yapıtlarında işleyen yazarlar bunlar. Kadın edebiyatçıların kadının özgürlüğü ve eşitliği konusuna verdikleri önemin bu yöndeki siyasi mücadeleyi önceliyor olması da ayrıca dikkat çekici bir konu, ama bu iki yazarın hayatlarının bir döneminde bir kırılma yaşayıp edebiyata küsmeleri üzerinde de durmak gerek. Belli ki mücadelesini verdikleri konularda edebiyata ve edebiyat dünyasına atfettikleri önemin yanılsamalı olduğunu sezip bir zaman sonra bu dünyanın dışında kalmayı yeğlemişler. Daha eşitlikçi ve daha özgür bir dünya için edebiyata sarılmışken edebiyat dünyasının da haksızlıklarla, eşitliksizliklerle dolu olduğu görünce başka türlü davranamamış olmalılar.

Mübeccel İzmirli’nin sadece beş öyküden oluşan tek öykü kitabı Sabah Geçidi neredeyse bütünüyle kadın-erkek ilişkisine odaklanıyor olmasına karşın birbirini yineleyen metinlerden oluşmuyor. Belki öykülerin derinindeki kırılma hissinde bir ortaklık var, ama bu kırgınlık karşısında öykü anlatıcılarının tavır alışları farklı. İzmirli’nin öykülerinin çarpıcı yanı öykü kişilerinin iç dünyalarındaki çelişkilerin, karanlıkta kalan yanların ihmal edilmemiş olması. Kimi zaman her şeyi bilen bir edayla üst perdeden konuştuklarında bile öykü kişileri kendilerinin de şaştığı içsel gerilimlere düşebiliyorlar. Örneğin “Sabah Geçidi”nin anlatıcısı kendisine başta çok itici gelen adamın kendisine gösterdiği ilginin bir yerden sonra hoşuna gider gibi olduğunu sezdiğinde, “Hoşuma da gidiyor hani…” der, “Rahatlar gibiyim. Kimden, neden öç aldığımı bilmiyorum. Bir şeylere garezim var.” Daha önce anlattıklarından iyi kötü bir şeyler sezeriz, yaşadığı düş kırıklığının üzerine bir de o itici adam çıkmıştır karşısına; çalışmak zorunda olduğu için karşı karşıya geldiği erkeklerin büyük çoğunluğundan benzer tavırlar görmüş olduğunu da öğreniriz öykü boyunca.

Bu öykü kişisinin şu sözleri İzmirli’nin öykülerindeki genel sorunsala da işaret ediyor gibidir: “Sorunlara, birçok soruna karşılık bulmam lazımdı. Karmakarışık bir şeyleri ayırmam, isimlendirmem gerekiyordu. Kendimi arayacaktım.” İnsan olmanın, ama daha çok kadın olmanın “sır dolu evren”inde kendini arayan genç kadınların öykülerini kaleme almış Mübeccel İzmirli. Bu evrenin sırlarına öyküleri okurken vâkıf olmayız, öykülerin anlatıcıları da bilmiyorlardır, ama benliklerinin derinlerinde sırlar olduğunu anlarız. Bunların peşinden gitmenin can yakıcı olabileceğini, ama gitmemenin de bazıları için imkânsız olduğunu sezeriz aynı zamanda. Erkeklerin kadınlara sundukları “sevgi”nin nasıl bir iktidar ilişkisi olduğunu yaşayarak öğrenmiş, eksikliğini duyduğu şeyin eşitler arası bir ilişki olduğunu anladıkça canı yanmış, canının yanmasını göze alarak hayatlarında bir şeyleri değiştirmeye kalkışmış kadınların iç dünyalarındaki gelgitlerin, taşmaların, kâh odaklanıp kâh uzaklaşmaların öykülerini okuyoruz Sabah Geçidi’nde. Bu kadınların böylesi kırılmışlıklar içerisindeyken, belki de bu kırgınlıkların bilediği berrak bir bakışla insana ve topluma ilişkin yaptıkları saptamaların yaşadığımız çağın acı ve karanlık bir resmini çizdiği söylenebilir.

“Ölü Yargıçlar” adlı öyküde toplumdaki eşitsizlik konusunun farklı görünümlerine odaklanır öykü anlatıcısı. Sürekli olarak adaletin terazisi kendisinin aleyhinde olduğunu fark etmiştir; bunun sıkıntılarını anlatır. Ama bir an gelir ve ilk kez terazi kendi lehine döner, ne var ki o zaman da bir başkasının aleyhine döndüğünü fark eder terazinin. Bu öyküde kadınlar kadar yoksulların da toplumdaki eşitsizlikle nasıl boğuşmak zorunda kaldıkları anlatılır; tabii, yoksul kadınlarınki en fazladır! Öykünün anlatıcısı bir seçim yapmak durumunda kalmıştır; daha doğrusu bir seçim yapmıştır ve ödediği bunun bedelidir. Ahlaki bir seçimdir bu: Yeterince “yüzsüz” olabilse, “sabırla, kurnazlık ve hesaplarla (…) terazinin öbür kefesine asılsa” çok şey değişebilecektir, ama bunu yaptığında kendisinden bir şeylerin eksileceğini bildiği için, “Oysa bu değildi anlamı, olmamalıydı,” der. “Yaşamaktan böyle bir kazanç beklemediğim için karşılığında yine her zaman yenilgiyi seçebildim.” Böylesi bir ahlaki tutumun ve edebiyat aracılığıyla sürdürdüğü kavganın onun unutulmasında etkisi olduğunu söylemek çok yanlış olmaz sanırım.

Mübeccel İzmirli’nin öykülerini kadın anlatıcının iç sesi üzerinden kurgulamıştır. Bu iç ses kimi zaman o denli çözümleyici akıl yürütmelere dalar ki öyküler denemeye, bugünün okurlarına pek de yabancı gelmeyecek “anlatı”lara yaklaşır, ama Sabah Geçidi’nin yayımlandığı 1967 için, içeriğiyle olduğu kadar biçimiyle de ayrıksı, yenilikçi denebilecek öykülerdir bunlar. Mübeccel İzmirli yazmayı bırakmasaydı nasıl öyküler yazardı, zamanla öyküleri neye evrilirdi, kimleri ve dolayısıyla öykücülüğümüzü nasıl etkilerdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Canlı Olmaktan Utanmak – Andrey Platonov

“Kimi zaman canlı olduğu için neden utandığını, kendisini kadın gibi, insan gibi hissettiği, mutluluk ve keyif istediği için ne diye üzüldüğünü açıklayamıyordu.”

Can’ın arka planda kalan kişilerinden Ksenya’nın hisleri böyle tanımlanır romanın sonlarında. Bir gün önce de Ksenya’nın yüzünün kızarması, “alınan zevkten ötürü hayatın ayıp bir iş gibi göründüğü gençli[ğiyle]” ilişkilendirilmiştir. Ksenya, romanın başkahramanı Çagatayev’le yıllar sonra karşılaşınca “baş edemediği [bir] heyecan[a]” kapılmıştır. Ksenya’nın duyduğu heyecanın “utanç” içermesi dikkat çekicidir. Mutluluk istiyor olduğu için, ya da “aldığı zevk”ten utanmaktadır, ama yaşının gereği olan utanç duygusunu aşan bir yan daha vurgulanır -“canlı olduğu” için de utanmaktadır. Bu noktanın altını çizmemin nedeni roman boyunca böylesi hisleri bizim de duyuyor olmamız. Kendilerine “Can halkı” diyen bir grup insanın Orta Asya çöllerinde verdiği hayat mücadelesi ve bizim bildiğimiz anlamlarıyla “yokluk” ve “yoksunluk” kavramlarının yanında “bolluk” olarak algılanabileceği ölümcül yoksullukları karşısında utanç duymadan bu uzun öyküyü okumak pek mümkün değil doğrusu.

Platonov’un anlattığı yoksulları John Berger bir yazısında şöyle tanımlar: “Varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar.” Evet, onların “sadece hissetme ve acı çekme yetenekleri”yle nasıl varlık mücadelesi verdikleri utanarak okuyoruz Can’da. Platonov SSCB’nin kuruluş dönemlerinden bir hikâye anlatıyor. Orta Asya çöllerinde yaşayan Can halkını komünizme kazandırmakla görevlendirilen Çagatayev’in ve Can halkının yaşadıkları… Romanı, Sovyet rejimi bağlamında da okumak mümkün; Platonov’un rejim yanlısı ya da karşıtı olup olmadığı sorunsalı çerçevesinde değerlendirenler de olabilir. (Stalin döneminde böyle değerlendirildiği kesin. Can’ın ve öbür yapıtlarının yayınlanması bu nedenle on yıllarca yasaklanmıştır.)

Bununla birlikte, Platonov’un anlatısı bu bağlamın dışına çıkılarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Komünizmin gerekliliği ve mümkün olup olmadığı gibi soru(n)lar hakkında insanı yeniden düşünmeye yönlendiren bir metin Can. Örneğin Çagatayev, hayatın anlamını bulmuş gibidir: “Hakiki ortak yaşam mutluluğunu kuracağı günü hazırlıyordu: O mutluluk yoksa uğraşacak şey de yoktu ve utanca mahkûmdu yürek.” Yazının başında söz ettiğim “utanç”la burada da karşılaşıyoruz. Ya ortak yaşam mutluluğu ya utanç, demektedir Çagatayev. Bu önerme, “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesinin ahlaki planda yeniden ifadesi olarak okunamaz mı? Bencil mutluluğu utanmazlık olarak gören bir yaklaşımdan söz edilemez mi? Komünist rejimin başkentinde yaşayan Ksenya’nın duyduğu utanç biraz da bu ortak yaşam mutluluğunun hayata geçememiş olmasındandır. Peki ya, bu olası ortak yaşamın yerleşikleri? Onlar ne durumdadır? Öyle bir sefalet içerisindedirler ki, Berger’in deyişiyle ruhları da öylesine yoksun ve öylesine boşluktadır ki, onlara bir ortak yaşam ütopyasından söz etmek bile utanmazlık olarak görülebilir. Çagatayev de bunun farkındadır: “Çagatayev’in içi, halkının komünizme ihtiyacı olmadığı fikrinin kederiyle sızladı; halkın tek istediği, rüzgâr bedenini boşlukta yavaş yavaş dondurup savurana kadar kendinden geçmekti.” Bir başka yerde, Can halkının karınları doyduğunda “kendilerini anımsamak için hafızalarını zorlamaksızın var olduklarını hisse[debildiklerinden]” söz edilir. Satır aralarında çok ilginç noktalara dikkat çeker Platonov. Çagatayev’in Can halkının bir üyesi olan annesi oğlundan sürekli eşya ister yıllar sonra karşılaştıklarında. Bunu mülk edinmekle ilişkilendirmez Platonov:“Sırf daha fazla eşyası olsun, bu sayede de ev içindeki meşguliyetleri çoğalsın diye rica etmişti bunu,” der ve ekler: “açgözlülük etmeye yetecek insani güce sahip değildi.” Mülkiyet sorununu da önceleyen bir şeylerin varlığını duyurur böylelikle – var olmak, var kalmak sorunudur bu. Üstelik bu durum sadece insanın doğa karşısında düştüğü bir hal de değildir; “kölelik” de bu anlamda bir var olma, var kalma sorunudur. “Sömürünün her türlüsü insanın ruhunu sakatlamakla, onu ölüme alıştırmakla başlar,” diye düşünür Çagatayev. Onun hayattaki amacı şöyle ifade edilir zaten: “Mutsuz insanın içinde doğumundan itibaren saklı duran mutluluğun dışarı taşmasına, kaderin eylemi ve gücü olmasına yardım etmek istiyordu.” Platonov’un Can’da üzerinde durduğu bir konu da “başkaları”dır. Metnin olumsuz kahramanı Nurmuhammed, “canlıların sayısı azaldıkça, çölde olsun, yeryüzünde olsun payına daha fazla mal düşece[ğini]” düşünür, oysa Can halkından İhtiyar Vanka, yabancılar için, “Yaşasınlar,” der, “fazla insandan fakir olunmaz…” Bürokrasinin temsilcisi olarak öyküde karşımıza çıkan Nurmuhammed’in indinde başkaları onun payını azaltmaya adaydır, oysa yoksulluğun en dibine düşenler başkalarını tehdit olarak algılamazlar. “Ölü gibi yaşamasını becerdik[ten] sonra, “adam gibi yaşamak zor gelmeyecek[tir]” onlara. Başkalarını tehdit olarak algılayıp algılamamak ahlaki bir tutum ya da bir bilinç sorunu (“bolluk bilinci” ya da “yokluk bilinci”) olarak değerlendirilebilir, ama bu tutumun maddi temelleri olduğunu sezdirir Platonov bize. Sosyalist gerçekçi edebiyatta olduğu gibi en yoksullar sınıf bilincine sahip oluvermezler onun eserlerinde; yaşadıkları şeylerin benliklerinde, ruhlarında bıraktığı iz dayanışma duygusuna bile evrilmez, yaşamanın ne zor olduğunun farkındadırlar ve her insan için böyle olduğunu, olabileceğini sezerler.

Notos, Aralık 2010 – Ocak 2011

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Oyunlu Öyküler – Cem Uçan

Cem Uçan’ın Başlangıç Noktasına Geri Dön! adlı kitabı hakkında

Cem Uçan’ın yeni kitabı Başlangıç Noktasına Geri Dön!’de yer alan “Kamuoyuna Duyuru!” başlıklı öyküde Uçan’ın öykü dünyası hakkında kimi ipuçlarını bulmak mümkün. Bu öykü “Edebiyatla Oyun Olmaz” başlıklı bir bildiri olarak kaleme alınmış. Edebiyat yapıtlarının belirli kurallara göre yazılması gerektiğini savunan, “kural tanımayan”, oyunlu-oyuncaklı metinler üreten ‘sözde edebiyatçılara’ karşı kaleme alınmış bir bildiri parodisi bu öykü. Hoş, kitabın bir de önsözü var, ama “Kamuoyuna Duyuru!” Uçan’ın öyküleri hakkında önsözden daha çok şey söylüyor. Kitabın başında yer alan “Önsöz” bildiğimiz önsözlerden değil; kitabın yazarı ya da bir başka yazar tarafından kaleme alınmamış; kitaptaki öykülerden birinin kahramanı yazmış. Uçan’ın okuru oyun oynamaya çağırdığını daha ilk öyküden anlıyoruz böylelikle. Şunun altını çizmek gerekir; bu önsöz peşi sıra okuyacağımız öbür öyküler hakkında bize bir şey söylemiyor. (Önsöz yazarı kitaptaki öyküleri okumadığını baştan itiraf ediyor.) Önsözlerin, kurmaca kitapların girişinde yer alan önsözlerin elbette, genel olarak oyunbozanlık yaptığını düşünebiliriz. Okuru önündeki kitabı nasıl okuması konusunda en hafif deyimle yönlendirmeye çalışan bir eğilim ister istemez önsözlerde kendini gösterir. Uçan’ın kitabının girişindeki “Önsöz” bu anlamda bir karşı-önsöz belki de -ya da oyuna çağrı.

Cem Uçan, yukarıda sözünü ettiğim öyküde edebiyatlaoyunolmazcılıkla inceden dalgasını geçiyor. Bu anlayış günümüzde eskisi kadar etkin değil. Edebi bir anlayıştan çok edebiyatçıların kullanmayı sevdikleri klişelerden biri halini aldı. Daha çok söyleşilerde rastlıyoruz; postmodernizmin ‘sakınca’larından söz ederken bunun edebiyattaki karşılığının da edebiyatın oyuna indirgenmesi olduğu belirtiliyor. Postmodernizme yönelmiş çok sığ bir bakış bu; öte yandan bu gibi görüşleri ileri sürenler, modernist yazarların da edebi metinler kaleme alırken oyun oynamayı sıklıkla yeğlediklerini es geçiyorlar. Daha da ileri gidebiliriz belki de. Bir insanın kelimeler, cümleler aracılığıyla bir dünya kurmaya kalkışması bizatihi bir oyun olarak görülemez mi? Bir çocuğun dört çubuğu çamura saplayıp üzerlerini dallarla örterek ‘ev’ yapmasından çok mu farksızdır bir yazarın dört kelimeyi çatıp bir ‘yaşantı’ kurgulaması. Edebiyat hakkında konuşurken özcülükten uzak durmak gerek. Edebiyat her şeyi içine alabileceği için, gün gelir, sizin olmaz dediğiniz şeyin pekâlâ oluverdiğini görebilirsiniz. “Edebiyatta oyun olmaz” gibi özcü saptamalar yerine yazarın yapıtında oyunun yeri, metindeki oyunun yazara ne gibi imkânlar sunduğu, metnin içerisinde yer alan oyunun nelere göndermesi olduğu gibi konuları tartışmak gerekir.

Cem Uçan edebiyatın imkânlarını genişletmek için oyundan yararlanıyor. Edebiyatın nerede başlayıp nerede bittiğini belirlememiz mümkün değil; günümüzde ‘edebi olanın sınırları’ diye bir şeyden söz etmek abesle iştigal etmek olur, bununla birlikte deneyselci yazarlar o göremediğimiz, bilemediğimiz sınırları biraz daha ileri itmeye çalışırlar. Cem Uçan örneğin bir öyküsünde yazılmamış, zamanını bekleyen öykülerin de edebiyatın içerisinde yer alabilme olasılığı üzerinde duruyor, en azından yazılmama/yazılamama hikâyesiyle.

Uçan’ın oyunun yanı sıra ölüm konusuna da öykülerinde özel bir yer verdiği görülüyor. Ölümden konuştuğunuzda hayattan da söz ediyorsunuzdur; birini öbüründen ayrı ele almak mümkün değildir. Peki, bu ikisinin yanında edebiyatın ve oyunun yerleri nedir, ne olabilir? Öykülerinin en derininde Cem Uçan’ın bu gibi soruların peşinden gittiğini düşünebilir miyiz? Oyunun kendi kuralları içerisinde bir anlamı vardır, peki hayatın? Onun anlamı da oyunda olduğu gibi kendine has kurallarda mı içkin? Bu kurallardan birine mi ölüm diyoruz yoksa? Oyunu oyun olmaktan çıkartmadan kuralları yeniden koymak, belirlemek, değiştirmek, yeni oyunlar kurmak oyuna yeniden başlamak (başlangıç noktasına dönmek) imkânlarımız var mı? Böylelikle yeni anlamlar üretebilir miyiz? Ya da keşfedebilir miyiz?

Cem Uçan yalın bir dille kaleme aldığı öykülerinde okuru şaşırtmayı seviyor. O şaşkınlık anında bocalarken, dünyaya her zaman baktığımız açının bir parça değişebileceğini sezdiriyor. Sonrası bize kalmış.

Notos, Ekim-Kasım 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Doğanın ve Efsanelerin Sakladığı Acılar – Haydar Karataş

Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği/Perpeık a Söe adlı romanı hakkında

Haydar Karataş’ın romanı Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe’nin tarihi ve sosyal arka planında Cumhuriyet tarihinin en büyük trajedisi bulunuyor. Karataş, Dersim Katliamının ardından köylerinden ayrılmak zorunda kalıp nereye gideceklerini bilemeyen Fecire Hatun’la kızı Gülüzar’ın hikâyesini anlatıyor. Roman boyunca Fecire Hatun ve Gülüzar’ın yanı sıra, onlar gibi gidecek, kalacak köyü, evi olmayan başkalarının da çok zorlu koşullar altında hayata tutunma -daha açık bir deyişle, ölmeme- çabalarına tanıklık ediyoruz. Köylerle birlikte hayvanlar, tarlalar, tohumlar yakılmış, sürgüne gitmeyenler mutlak bir yoksulluğa mahkûm edilmişlerdir. Bu koşullar altında Fecire Hatun ve Gülüzar o köyden bu köye giderek kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadırlar, ama gittikleri her yerde aynı baskıyla karşılaştıkları için yollarda, dağlarda, ormanlarda yaşamak zorunda kalırlar. Sığınacak bir dam altı olmaksızın karda kışta dağlarda olmak hiç kolay değildir; öte yandan devlet güçleri halen dağdakiler için bir büyük bir korku kaynağıdır. Ne zaman ne yapacakları belli değildir, her an yeni bir sürgün kararıyla birilerini daha doğup büyüdükleri topraklardan kopartmaya karar verebilmekte, tam yerleştikleri sırada yerleştikleri yeri tarumar edebilmektedir.

Roman Gülüzar’ın ağzından anlatılıyor; olayların neler olup bittiğini tam olarak bilemeyip bunları anlamlandırmaya çalışan bir çocuğun gözünden anlatılması romana ayrı bir boyut kattığını belirtmek gerek. Neler olup bittiğini yöre halkı da tam olarak bilememektedir; bazı aşiretler isyan etmiş, devlet onları cezalandırmak adına bütün Dersim’de sürgün ve baskı politikaları uygulamaya başlamıştır. Bu arada aşiretler birbirine girmiş, yasalar kadar gelenekler nedeniyle de kimi köylüler (bunlardan biri de Fecire Hatun’dur) sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Öte yandan, dil de önemli bir sorundur yöre halkı için. Devlet onlarla aynı dili konuşmamaktadır, devletle bir biçimde temasa geçebilmeleri için bir tercüman bulmak zorundadırlar, ama sürgünler nedeniyle neredeyse Türkçe bilen hiç kimse kalmamıştır. Dil bilen az sayıdaki insan ise bu bilgilerini kendilerinden yardım isteyenlerin varlarını yoklarını (yoksulluk öylesine hâkimdir ki, daha çok “yoklarını” demek daha yerinde olur) almak için kullanmaktadırlar. Böylesi yoğun bilinmezlikler ortasında olup bitene bir kız çocuğunun gözüyle bakıldığında görülen bambaşka bir şeydir: Gülüzar böyle bir dünyaya doğmuştur, annesi, komşuları, köylüleri yaşadıkları felaketten öncesini de biliyorlardır, ama Gülüzar bu sırada dünyayı da tanımaktır. Murat Uyurkulak kitabın arka kapağındaki notunda çok yerinde bir benzetme yaparak, “Âdeta Dersim’de değil, nükleer savaşın vurduğu bir dünyada (…) geziniyoruz,” diyor. Bizde bu duyguyu uyandıran Gülüzar’ın gözleriyle bakıyır olmamızdır. Dersim dağlarında annesiyle birlikte yerleşecek bir yer arayan Gülüzar için hayatın bir öncesi yoktur, bir sonrası olacağı da kuşkuludur.

Gülüzar’ın dünyayı, hayatı tanımak için elinde annesinin anlattığı masallar, annesinin ve öbür sürgünlerin ‘önceki dünya’ hakkında konuşmaları sırasında işittikleri ile birlikte yaşarlarken tanık oldukları dışında çok şey yoktur. Annesi çok konuşkan değildir üstelik; masal anlatmadığı zamanlarda Gülüzar’a ninni gibi gelen ağıt, dua, ilenme arası bir şeyler mırıldanmaktadır. Yine de Dersim’in o köyünden bu köyüne sürüklenir ve kendilerine bir yaşam kurma mücadelesi verirlerken Gülüzar annesinden hayat, ölüm ve doğa hakkında çok önemli şeyler öğrenir. En başta hayatlarını zorlaştıran doğaya hürmette kusur etmemektedir annesi. Ellerindeki tek şey hayatlarıdır, doğa koşulları hayatlarını zorlaştırmaktadır, ama Fecire Hatun’un bütüncül bakış açısı içerisinde doğa, insanlar ve bunları yaratıp gözeten yüce güç bir bütündür. Çok büyük acıların anlatıldığı Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe’nin derinlerinde Gülüzar’ın annesinin bu bakış açısını sezeriz. Onca acıya rağmen Fecire Hatun’a güç ve umut veren, yaşadıkları onca yoksunluk, acı ve açlığa rağmen merhamet duygusunu yitirmemesi sağlayan bu bütüncül bakıştır. Bu bakış açısından Gülüzar da etkilenmektedir. Küçük bir örnek vermek gerekirse: Bir akşam annesinin ninni söylerken çıkarttığı ses ile “büyük bir ahenkle dağda esen rüzgâr”ın arasındaki uyumu fark eder, sonra “rüzgârın otları nasıl eğdiği, bazen önüne kattığı kuru bir ot çalısını nasıl burgaçlar yaparak sürüklediği” gelir gözlerinin önüne. Önce annesinin anlattığı olaylarda bahsi geçenlerin, sonra da kendilerinin kuru ot çalısı olduklarını, rüzgârın onları da önüne katıp sürüklediğini düşünür. Rüzgârla (doğayla) aralarındaki alışverişin, temasın tek boyutlu olmadığını fark etmektedir. Rüzgârın kaderlerini andıran bir yanı vardır, ama aynı zamanda annesinin sesi de rüzgârı andırıyordur… Annesinin hal ve tavırlarında, kimi zaman da sözlerinde belirginleşen birlik duygusunun Gülüzar’ın da benliğinde geliştiğini görürüz böylece. Bu birlik duygusu aynı zamanda olan bitenden kendini de sorumlu tutan bir ruh haline neden olmaktadır. Roman kişilerinin günler geceler boyunca başlarına gelenlere sebep ararken kendilerini dışta tutmayan ruh halleri de dikkat çekicidir. Bu, hayata ve dünyaya başka bir yerden bakmaktır. Hiçbir zaman yüksek sesle ifade edilmediği halde Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe’nin bütününde hissedilen bu bakış Gülüzar’ı yanı sıra bizim de çok derinlerimizde bir yerlere dokunuyor -bir anlamda biz de onunla birlikte yetişiyoruz.

Gülüzar da çok sonraları rüzgârın sadece insanları sürüklemediğini, ama aynı zamanda insanların seslerini, anılarını sakladığını da fark edecektir. Başlarından geçenleri anlatabilmek için dilin yetmediği (yetemediği) yerde doğa onların yaşadıklarını sakladığını anlayacaktır.

Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe, resmi tarihin yakın zamana kadar üstünü örttüğü bir döneme ilişkin bir roman; çeşitli yasak ve baskılar nedeniyle açıkça anlatılamamış bir dönem bu. Anlatılamadığı halde yaşananlar unutulmuş değil. Belki insanlar gizli gizli birbirlerine anlatmışlar, belki de dağa, taşa, rüzgâra… Efsaneler, hikâyeler ve doğa saklamış bunları. Haydar Karataş’ın kalemi de onların onlarca yıldır sakladığı acıların insanlara ulaşmasına aracı olmuş. Karataş bunları tam da saklandıkları biçimde, masalların, efsanelerin arasından geçerek anlatmış. Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe anlatılanlar kadar anlatılma biçimiyle, dil ve anlatımıyla da etkileyici bir roman.

Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe, Haydar Karataş, İletişim Yayınları, 2010, 255 s.

Notos sayı 23’te (Ağustos-Eylül 2010) yayınlanan yazının gözden geçirilmiş hali

Yorum bırakın

Filed under Kitap

“Acılarımız, Ayıplarımız ve Döktüğümüz Kan” – Aslı Tohumcu

Aslı Tohumcu’nun Şeytan Geçti adlı kitabı hakkında

Şeytan Geçti’de yer alan öykülerdeki ortak noktalar; kadınlar, acı ve kan, ilk başta insanın aklına Nâzım Hikmet’in şiirini getiriyor: “Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır/ Acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan/ Karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü.” Ama önemli bir fark var. Nâzım’ın dizelerinde kadınların yüzü kadınların ve erkeklerin ortak acı, ayıp ve döktükleri kanın bir kaydı, bir tutanağı olarak görülür; dolayısıyla burada kadın edilgen bir izleyici/tanık konumunda kalır. Oysa Aslı Tohumcu’nun öykülerinde kadınlar o acıları bizzat çekiyor, dökülen kan da onların kanı, üstüne üstlük şiddete maruz kalırken bile ayıplananlar da onlar oluyor.
Modern dünyada şiddete maruz kalan pek çok topluluk var, ama bunların arasında kadına yönelik şiddetin ayrı bir yeri var. Kadınların uğradığı zulmün nedeni onların kadın olmasından kaynaklanıyor. Şiddetin temelindeki bu özsel durum, ırkçı şiddet ya da faşizmle ilişkilendirilip siyahların siyah oldukları için, ya da Yahudilerin Yahudi oldukları için gördükleri zulme benzetilebilir. Ne var ki bunlar bile belirli dönem ve yere özgüydü. Kadına yönelik olandaysa yer ve zaman sınırı yok…
Kadına yönelik şiddetin bir özelliği de sıradan insanlar tarafından, gündelik hayatın içerisinde uygulandığı için görünmezleşmiş olması. Bakmayın, gazetelerin üçüncü sayfalarının bu tarz şiddet mağduru kadınların haberleriyle dolu olmasına, bu haberler kadınların uğradığı şiddeti görünür kılmıyor, hatta denebilir ki aksine görünmezleşmesine hizmet ediyor. Bu şekilde sunulan şiddet birilerinin yaptığı adi işler olarak algılanıyor; bu haberler bizzat evimizde, işimizde, ya da sokağımızda benzerlerinin yaşandığına ilişkin bir farkındalık yaratmıyor.
Aslı Tohumcu’nun öykülerinin önemi burada. Edebiyatı işin içine katarak böyle bir farkındalık imkânı yaratıyor. Edebiyat böylesi bir farkındalık yaratma gücünü bizzat mağdurun iç dünyasından bakmasından alır. Öykü kişilerinin iç dünyalarından okurun iç dünyasına giden -Neşet Ertaş’ın “kalpten kalbe giden bir yol var, bilinmez” deyişini andıran- çok özel bir yol vardır edebiyatta. Görünmezleşmiş olan şiddeti, okurun hiç değilse sezmesini sağlayan da haberlerin nötr dilinin ve kameraların soğuk bakışının aksine edebiyatçının o çok özel yoldan meramını anlatmış olmasıdır. Bu nedenle, edebi bir metnin içerisindeki şiddet daha sarsıcıdır, insanın daha derinlerine dokunur.
Tohumcu öykülerini kadınların uğradıkları şiddetin düz bir anlatımı olarak kurgulamamış. Öykülerin satır aralarında, ya da bütününe sinmiş halde bu şiddetin farklı görünümlerine ve çeşitli dolayımlarına temas ediliyor. Örneğin, şiddete uğramamışların “müjde” sandığı-sözde- kurtuluşun mağdur için bir başka ve büyük şiddet anlamına geldiği; kadına yönelik şiddetin yoksullukla çok yakın ilişkisi, ekonomik ya da sosyal nedenlerle kendini baskı altında hisseden erkeklerin hınçlarını nasıl kolayca kadınlardan çıkardığı; kadınların kendilerine yönelik şiddetten korunmak için özgürlüklerinden vs nasıl feragat edebildikleri; kadınların kadınlara yaptıkları; kadının arzusunun ya da iradesinin kültürel olarak nasıl baskılandığı; kadına yönelik önyargıların kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığı gibi kadına yönelik şiddet konusunun önemli uğraklarının anlatıldığı öyküler var Şeytan Geçti’de.
Zor durumdaki beş kadının öykülerinden oluşan “Fit” isimli öykü kadına yönelik şiddetin yaygınlığının bir ifadesi olmanın yanı sıra bu soruna bulunmuş kadınca bir yanıt aynı zamanda. Çok yaygın olmasına karşın kadınların dayanışma içerisinde olamamasının nedeni de sezdiriyor bu öykü. Herkes kendi acısına gömülüyor ve bu da başkasının acısını görme imkânını ortadan kaldırıyor. Bu öyküdeyse kendi acısının dışına çıkıp bir başka kadına elini uzatan bir kadın var, üstelik bunu çok da bilinçli bir biçimde yapmıyor. Neden yaptığı meçhul, aynı biçimde el uzatılan kadının da uzatılan eli neden tuttuğunu bilemiyoruz. Bilmemiz de gerekmiyor. Öykü anlatıcısının bunlara yanıt aramak yerine, kadınların yapıp ettiklerini anlatmayı bırakıp doğrudan tepki vererek “Amannn, kimbilir!” demesi boşuna değil. Bu noktada, anlatıcı-öykü kişileri-okur arasındaki sınırlar, mesafe kalkıyor. Acının paydasında buluşmanın küçük bir örneği belki de… Bunu andıran bir örnek de “Bir Performans Sanatı Olarak Cinayet” adlı öyküde karşımıza çıkıyor. Anlatıcı, bir grup Çingenenin yapıp ettiklerini anlatırken bir noktadan sonra Çingenelerin söz dizimine geçiveriyor -onların ağzından anlatmıyor, anlatırken onlardan biri oluyor.
Edebiyata yukarıda sözünü ettiğim o çok özel yolu sağlayan edebi dil ve kurgunun imkânlarıdır. Tohumcu’nun öyküleri, anlatılanların çarpıcılığının yanı sıra, hiçbir fazlalık barındırmayan yalın bir anlatımla kadınların gündelik hayatlarındaki küçük ayrıntıların özenle saptandığı etkileyici bir evren yaratıyor. İçerisine çekiliverdiğimiz bu acı ve şiddet dolu evreni yazarın kendisi de kitabın başında lanetliyor zaten.
Yazarın kurduğu evren ile yaşadığımız evren arasındaki benzerliklerse rastlantıdan ibaret değil.

Notos, say: 22, Haziran-Temmuz 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap