Tag Archives: PLATONOV

Canlı Olmaktan Utanmak – Andrey Platonov

“Kimi zaman canlı olduğu için neden utandığını, kendisini kadın gibi, insan gibi hissettiği, mutluluk ve keyif istediği için ne diye üzüldüğünü açıklayamıyordu.”

Can’ın arka planda kalan kişilerinden Ksenya’nın hisleri böyle tanımlanır romanın sonlarında. Bir gün önce de Ksenya’nın yüzünün kızarması, “alınan zevkten ötürü hayatın ayıp bir iş gibi göründüğü gençli[ğiyle]” ilişkilendirilmiştir. Ksenya, romanın başkahramanı Çagatayev’le yıllar sonra karşılaşınca “baş edemediği [bir] heyecan[a]” kapılmıştır. Ksenya’nın duyduğu heyecanın “utanç” içermesi dikkat çekicidir. Mutluluk istiyor olduğu için, ya da “aldığı zevk”ten utanmaktadır, ama yaşının gereği olan utanç duygusunu aşan bir yan daha vurgulanır -“canlı olduğu” için de utanmaktadır. Bu noktanın altını çizmemin nedeni roman boyunca böylesi hisleri bizim de duyuyor olmamız. Kendilerine “Can halkı” diyen bir grup insanın Orta Asya çöllerinde verdiği hayat mücadelesi ve bizim bildiğimiz anlamlarıyla “yokluk” ve “yoksunluk” kavramlarının yanında “bolluk” olarak algılanabileceği ölümcül yoksullukları karşısında utanç duymadan bu uzun öyküyü okumak pek mümkün değil doğrusu.

Platonov’un anlattığı yoksulları John Berger bir yazısında şöyle tanımlar: “Varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar.” Evet, onların “sadece hissetme ve acı çekme yetenekleri”yle nasıl varlık mücadelesi verdikleri utanarak okuyoruz Can’da. Platonov SSCB’nin kuruluş dönemlerinden bir hikâye anlatıyor. Orta Asya çöllerinde yaşayan Can halkını komünizme kazandırmakla görevlendirilen Çagatayev’in ve Can halkının yaşadıkları… Romanı, Sovyet rejimi bağlamında da okumak mümkün; Platonov’un rejim yanlısı ya da karşıtı olup olmadığı sorunsalı çerçevesinde değerlendirenler de olabilir. (Stalin döneminde böyle değerlendirildiği kesin. Can’ın ve öbür yapıtlarının yayınlanması bu nedenle on yıllarca yasaklanmıştır.)

Bununla birlikte, Platonov’un anlatısı bu bağlamın dışına çıkılarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Komünizmin gerekliliği ve mümkün olup olmadığı gibi soru(n)lar hakkında insanı yeniden düşünmeye yönlendiren bir metin Can. Örneğin Çagatayev, hayatın anlamını bulmuş gibidir: “Hakiki ortak yaşam mutluluğunu kuracağı günü hazırlıyordu: O mutluluk yoksa uğraşacak şey de yoktu ve utanca mahkûmdu yürek.” Yazının başında söz ettiğim “utanç”la burada da karşılaşıyoruz. Ya ortak yaşam mutluluğu ya utanç, demektedir Çagatayev. Bu önerme, “Ya sosyalizm ya barbarlık” önermesinin ahlaki planda yeniden ifadesi olarak okunamaz mı? Bencil mutluluğu utanmazlık olarak gören bir yaklaşımdan söz edilemez mi? Komünist rejimin başkentinde yaşayan Ksenya’nın duyduğu utanç biraz da bu ortak yaşam mutluluğunun hayata geçememiş olmasındandır. Peki ya, bu olası ortak yaşamın yerleşikleri? Onlar ne durumdadır? Öyle bir sefalet içerisindedirler ki, Berger’in deyişiyle ruhları da öylesine yoksun ve öylesine boşluktadır ki, onlara bir ortak yaşam ütopyasından söz etmek bile utanmazlık olarak görülebilir. Çagatayev de bunun farkındadır: “Çagatayev’in içi, halkının komünizme ihtiyacı olmadığı fikrinin kederiyle sızladı; halkın tek istediği, rüzgâr bedenini boşlukta yavaş yavaş dondurup savurana kadar kendinden geçmekti.” Bir başka yerde, Can halkının karınları doyduğunda “kendilerini anımsamak için hafızalarını zorlamaksızın var olduklarını hisse[debildiklerinden]” söz edilir. Satır aralarında çok ilginç noktalara dikkat çeker Platonov. Çagatayev’in Can halkının bir üyesi olan annesi oğlundan sürekli eşya ister yıllar sonra karşılaştıklarında. Bunu mülk edinmekle ilişkilendirmez Platonov:“Sırf daha fazla eşyası olsun, bu sayede de ev içindeki meşguliyetleri çoğalsın diye rica etmişti bunu,” der ve ekler: “açgözlülük etmeye yetecek insani güce sahip değildi.” Mülkiyet sorununu da önceleyen bir şeylerin varlığını duyurur böylelikle – var olmak, var kalmak sorunudur bu. Üstelik bu durum sadece insanın doğa karşısında düştüğü bir hal de değildir; “kölelik” de bu anlamda bir var olma, var kalma sorunudur. “Sömürünün her türlüsü insanın ruhunu sakatlamakla, onu ölüme alıştırmakla başlar,” diye düşünür Çagatayev. Onun hayattaki amacı şöyle ifade edilir zaten: “Mutsuz insanın içinde doğumundan itibaren saklı duran mutluluğun dışarı taşmasına, kaderin eylemi ve gücü olmasına yardım etmek istiyordu.” Platonov’un Can’da üzerinde durduğu bir konu da “başkaları”dır. Metnin olumsuz kahramanı Nurmuhammed, “canlıların sayısı azaldıkça, çölde olsun, yeryüzünde olsun payına daha fazla mal düşece[ğini]” düşünür, oysa Can halkından İhtiyar Vanka, yabancılar için, “Yaşasınlar,” der, “fazla insandan fakir olunmaz…” Bürokrasinin temsilcisi olarak öyküde karşımıza çıkan Nurmuhammed’in indinde başkaları onun payını azaltmaya adaydır, oysa yoksulluğun en dibine düşenler başkalarını tehdit olarak algılamazlar. “Ölü gibi yaşamasını becerdik[ten] sonra, “adam gibi yaşamak zor gelmeyecek[tir]” onlara. Başkalarını tehdit olarak algılayıp algılamamak ahlaki bir tutum ya da bir bilinç sorunu (“bolluk bilinci” ya da “yokluk bilinci”) olarak değerlendirilebilir, ama bu tutumun maddi temelleri olduğunu sezdirir Platonov bize. Sosyalist gerçekçi edebiyatta olduğu gibi en yoksullar sınıf bilincine sahip oluvermezler onun eserlerinde; yaşadıkları şeylerin benliklerinde, ruhlarında bıraktığı iz dayanışma duygusuna bile evrilmez, yaşamanın ne zor olduğunun farkındadırlar ve her insan için böyle olduğunu, olabileceğini sezerler.

Notos, Aralık 2010 – Ocak 2011

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yoksul Ruhların Hikâyesi – Andrey Platonov

Platonov’un Dönüş adlı kitabı hakkında

John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin’de 1899-1951 arasında Rusya’da yaşayan Platonov’un hikâyelerinde anlatılan yoksulluğun farklı bir yoksulluk olduğuna dikkat çekerken onun sıklıkla kullandığı “yoksul ruhlar” sözüne değinir. Berger’a göre, “yoksul ruhlar, (…) varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar[dır.]” Platonov’un yakınlardan yayımlanan Dönüş adlı kitabında da, çok zor koşullarda yaşamak zorunda kalmış “yoksul ruhların” hikâyeleri yer alıyor.

Hikâyelerin büyük bölümü, önce emperyalist savaşın, ardından da iç savaşın büyük yıkımlara yol açtığı Sovyet Rusya’da geçiyor. Bu hikâyelerde yıllarca sürmüş yoksulluk ve sefalet sonucunda, tam da Berger’ın vurguladığı gibi acı çekmek dışında hiçbir şeyleri kalmamış insanların kurulmakta olan yeni düzen içerisinde kendilerini ve hayatlarını anlamlandırma çabalarına tanık oluyoruz. Dönüş adlı hikâyenin kahramanı İvanov, iç savaşın ardından terhis olduğunda kendini bir yetim gibi hisseder. Bu histen kurtulmak için “çabucak hayat davasına yöneliyor, yani kendisine bir meşguliyet ya da teselli yahut kendi deyişiyle basit bir geçici sevinç buluyor ve böylece yılgınlığından sıyrılıyordu[r.]” Bir başka hikâyedeki Yuşka’nın neden yaşadığı sorusunun yanıtı daha yalındır. “Anam babam doğurdu beni, onların keyfi böyle istemiş.” Yuşka sürekli itilip kakılan, çoklarınca yaşamasın kendisi dahil kimseye faydası olmayan biridir. Ama onun da yaşamayı sürdürmek için kendisine bir amaç bulduğunu hikâyenin sonunda öğreniriz. Bu soru, Platonov’un geçtiğimiz sene yayımlanan Çukur adlı romanının kahramanı Voşçov’un da aklını çelmiştir. O da “hayatın planını” anlamaya çalışmaktadır – “nesnelerin özü”nü hissetmeyenler insanların otomatiğe bağlandıklarını savunur.

Öte yandan çalışmadığı için “hayatın özünü” yaşamamakla suçlanacak olan da o olur. Fro’nun kahramanlarından Frosya için kocasına duyduğu sevgiden söz etmek dışındaki hayat “sıkıcı ve ölü[dür.]” Frosya’nın babası hayatın anlamını çalışmakta bulmuş emekli bir makinisttir – “tatmin edemediği iş şehvetinden kudurmuş vaziyette[dir]” çoğu zaman. Frosya’nın kocası Fyodor ise “elektrik akımının gerilim seviyesini şahsi tutkusu gibi hissedebilen,” kendisini çalışmaya adamış biridir – çalışmadığı zamanı “gerçek hayat” saymaz. Kitabın en çarpıcı hikâyesi olan “Potudan Nehri”nin kahramanı Nikita’nın yaşamak için tek ihtiyacı [sevdiği kadının] varlığının bilincinde olmaktı[r].” Sevgilisi Lyuba’nın halk akademisine gitmesinin nedeni şöyle özetlenir: “O yıllar tüm ilçelerde üniversiteler ve akademiler vardı, çünkü halk üstün bilgiyi bir an önce edinmek istiyordu; yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi – ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?”

Bütün bu hikâye kahramanlarına topluca baktığımızda Platonov’un kafasındaki temel sorunsalın hem toplumsal hem de varoluşsal olduğunu, yeni bir düzenin kuruluşu sırasında, onca yoksulluğun ve zorluğun içerisinde, kadim bir sorunun, insanların yaşamayı sürdürmeleri için onları güdüleyen şeylerin neler olduğu sorusunun yanıtının da peşinde olduğunu düşünebiliriz. (Burada Camus’nün Sisyphos Söyleni’nin başındaki “Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” cümlesini anımsayabiliriz.) Böylesine temel bir sorudan/sorunsaldan da yola çıkarak edebiyatını kuran Platonov döneminin öbür yazarlarından ayrı bir yerde durmuş, baştan verilmiş yanıtların değil, soruların peşinde olmuştur – üstelik bu sorular toplumsal-tarihsel olduğu kadar varoluşsal sorulardır. Ekim 1920’de Moskova’da düzenlenen Proleter Yazarlar Kongresi’nde katılımcılara sorulan, “Hangi edebi akımdansınız, ya da hangi akıma sempati duyarsınız?” sorusuna, Platonov’un, “Hiçbiri, kendiminki,” yanıtını vermesi de manidardır. Ne var ki onun bu eleştirel yaklaşımı sonraları Stalin’in hışmına uğramasına neden olur.

Dönüş’teki hikâyeler farklı düzlemlerde okunabilir. En başta yukarıda sözünü ettiğim toplumsallıkla varoluş sorunlarının nasıl iç içe geçerek anlatıldığı noktasından ele alındığında, çoğu zaman birbiriyle karşıt olarak ele alınan bu iki bakış açısının kesiştiği bir açı olduğunu görmemize imkân sağladığı söylenebilir. (“Yoksul ruhlar” tabiri tam da bu açıya işaret eder.) Öte yandan kitaptaki bazı hikâyeler kadın-erkek ilişkisinin kendine özgü sorunları üzerinden de ele alınabilir. Potudan Nehri aşkın insanı sevdiği karşısında nasıl zayıf ve yaralanabilir hale getirdiğinin; zor yaşam koşulları altında aşkın nasıl mümkün olabildiğinin, insana büyük bir yaşama gücü verirken, aynı anda nasıl yaşamasız kıldığının eşsiz bir anlatısıdır bu hikâye. Dönüş adlı hikâyede de kadınla erkek karşı karşıya gelirler. Yıllarca savaştıktan sonra yurduna dönen adamın bütün haleti ruhiyesine sinmiştir savaşmış olmak, karısının çektiği zorluklar, sıkıntılar gözüne görünmez, onu anlamayı düşünecek halde değildir. “Bütün savaş boyunca çarpıştım ben, ölümü seni gördüğümden daha yakın gördüm…” der. Karısının yanıtı ilk anda adama bir şey dememekle birlikte, savaşın bir başka boyutunu gösterir: “Sen savaştın, benim de burada kanım donuyordu seni düşündükçe, acıdan ellerim titriyordu, ama çocukları doyurmak, faşist düşmanlar karşısında devlete faydalı olmak için dinç bir şekilde çalışmak gerekiyordu.” Toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden de okunabilecek bir hikâyedir bu. “Fro” isimli hikâye de erkekle kadının yeni düzendeki toplumsal rolleriyle bireysel arzularının kesiştiği ya da karşıt hale geldiği anların hikâyesidir.

Dönüş’teki hikâyelerde yer alan çocukların durumları da dikkat çekicidir. “İnek”teki oğlanla “Dönüş”teki oğlan benzer biçimde zor koşullar içerisinde erkenden olgunlaşmışlardır. Dışarı sundukları o olgun duruşun ardında bir yanlarının halen çocuk olduğunu hikâyeler ilerledikçe görürüz. Büyümek her daim zor olmuştur, ama savaş ve yokluk zamanlarında çok daha zordur – büyürken karşılaşıp anlamaya çabaladıkları dünyanın zorluklarıyla da baş etmeye çalışmaktadırlar, görevlerini idrak etmiş ve kabullenmişlerdir, ama bir yandan da arzuları vardır. Kitabın son hikâyesinin kahramanı ise henüz beş yaşındadır. Annesi çalıştığı için evde bir başına kalmaktadır – tahmin edileceği üzere babası savaştadır. Çok erken yaşta yalnızlıkla tanışan Nikita’nın çocuklara özgü hayal dünyasının nasıl zedelendiği anlatılır bu hikâyede.

“Çöp Rüzgârı” adlı hikâye ise öbür hikâyelerin aksine SSCB’de değil Almanya’da geçiyor. Sene, Weimar Cumhuriyeti’nin bitip Nazi Almanya’sının başladığı 1933 senesidir. “Bütün insan kitleleri ya açlık ve delilikten ölüyor ya da devlet muhafaza güçlerine katılıp yürüyorlardır.” Lichtenberg isminde, birinci gruptaki “yoksul ruhlar”dan bir adamın hikâyesidir bu. Açlığın yanı sıra, görüp şahit olduklarının etkisiyle Lichtenberg neredeyse başka bir boyuttan bakmaya başlamıştır dünyaya – bedensel acılardan çok dış dünyanın aldığı ‘çöp’ hali canını yakmaktadır. Öyle ki Nazilerden dayak yerken yitirdiği organları için üzülmez, onları da “dünyayı saran havasızlıkta, hareketin garazkâr katılımcıları” olarak değerlendirir, ne de olsa o organlar acılarını artırıyordur. Üstelik, “sevgili, yekpare insan bedeninin vaktinin geçtiğini çoktandır kabullenmişti[r]: Herkesin sakat olması gerekiyordu[r].”

Bu hikâyede faşizmin dayandığı ekonomi-politik ile kitlelerle nasıl ilişki kurduğu çok çarpıcı biçimde gösterilirken, aynı zamanda insanın bedensel varlığını koruma güdüsünün düşünsel-duygusal karşılığını da sorunsallaştırılır. Lichtenberg’in dünyaya baktığı yerden yaşananların tarihsel-toplumsal boyutunun ötesi de görülmektedir. İnsana, insanlığa, adalet ve eşitlikten her an daha da uzaklaşan uygarlığımızın dününe olduğu kadar bugününe de ilişkin acı bir ağıttır bu hikâye. Berger’in, neden “Modern yoksulluğu yaşamanın nasıl bir şey olduğunu Platonov kadar derinden kavrayan başka bir hikâyeciye rastlamadım” dediğini bu hikâyeyle daha iyi anlarız.

Star Kitap, 4 Aralık 2009

Yorum bırakın

Filed under Kitap