Tag Archives: RADİKAL KİTAP

Anlamlı Paralelliklerin İzinde – Roni Margulies

Roni Margulies’in Ya Seyahat! adlı öykü kitabı hakkında

Bakmayın öykü ile romanın sıklıkla karşılaştırılmasına, ‘öykücüler büyüyünce romancı olur’ söylentisinin ağızlara sakız olmasına, romandan çok şiire yakındır öykü. Bu nedenle şairlerin öykü yazmasını yadırgamamak gerekir. Söz konusu şair Roni Margulies olunca, bu durum daha az şaşırtıcı; ne de olsa onun şiirlerinde de hikâye hiç eksik değil. Öte yandan, baştan  söylemek gerek; Margulies’in öyküleri ‘şairane’ bir dille kaleme alınmış şiirsel metinler değil.

Ya Seyahat!’te yer alan öyküleri iki ana grupta değerlendirmek mümkün. Birinci gruptakiler Margulies’in yıllar önce yayımlanan anı kitabı Gülümser Çocukluğum Ardından’ı andırıyor; bu nedenle ilk bakışta bunların da anı olduğu yanılsaması doğabilir. Bu öykülerin anıdan farkı şurada:  Anlatılanlar arasında Margulies’in hayatından izler, kesitler olsa da (belki de tamamı böyle, “İstanbul’un Yerlileri”nde arkadaşlarının isimlerinden söz ederken bir ismin bile uydurma olmadığını vurguluyor anlatıcı) tek bir yaşantının aktarılmasından oluşmuyor bu metinler. Birbirini çağıran, görünür ya da görünmez bağlarla birbirine  teğellenmiş farklı yaşantılardan kalan izler, tortular var öykülerde, daha da önemlisi bu yaşantıları anımsayanın (öykü anlatıcısının) ruh hali de, en az anımsanan yaşantılar kadar öne çıkıyor. Örneğin “Ya Seyahat!” isimli öyküde anlatıcı gençlik yıllarından bir dolu seyahatini hatırlamaktadır, bize bunları anlattığı anda o seyahatlere katılan, bir bölümünü planlayan kendisi değilmiş gibi hayatından seyahat etmeyi çıkarmış gibidir. “Seyahat etme isteğini çok uzun zamandır duymadım ben içimde,” diyen anlatıcının geçmiş seyahatleri kadar bunları hatırlarkenki ruh durumunun alttan alta hissedilen öyküsüdür anlatılan.

“Babam Amerika’da” isimli öyküde de babasıyla ilgili kimi anılarını, babasıyla ilişkisinin farklı hallerini, veçhelerini aktarır öykünün anlatıcısı. Ama satır aralarında anlatıcının başka konuları da sorguladığını fark ederiz. Aktardığı anılara rağmen babasıyla ilgili kimi kritik noktalar belirsizliğini koruyordur. Neyi neden yaptığını, hayatındaki kritik seçimlerde nelerin etkili olduğunu tam olarak bilemiyordur. Bu belirsizliğin yanı sıra, artık bu soruların yanıtını öğrenme imkânının kalmamasının kederini de duyarız öykü boyunca. Sadece bunlardan ibaret değil. Anlatıcının babasıyla ilgili sorulara bulacağı (olası) yanıtların kendi hayatıyla ilgili kimi soruların da yanıtı olacağını sezeriz.

YANIT YERİNE SORU BULMAK

Margulies’in başka öykülerinde de peşinden gittiği bir sorunsal var. Yaşadıklarımızın, başımıza gelenlerin bir anlamı olup olmadığı sorusu sıkça karşımıza çıkıyor onun öykülerinde. Hayatlarımız hakkında, ‘hayat’ hakkında  böylesi yanıtsız soruların peşinde geçiyor ömürlerimiz. Yanıtlayamasak da, yanıtlayamayacağımızı bilsek de, yanıt aramaktan vazgeçmediğimiz bu gibi sorular hiç eksik olmuyor. Kimisi bu soruları yüksek sesle sorar. Karanlıktan korkan insanın bağırarak şarkı söylemesi gibi. Bazılarıysa, Margulies gibi, bu soruları fısıldamakla yetinirler. Bu soruları unutmamaktan güç alırlar. Unutamazlar oysa, gündelik hayatın ayrıntılarının neredeyse tamamı bu soruları hatırlatır, işaret eder. Bakma, görme biçimleridir bunun nedeni. Bu sorulara yanıt bulmak yerine, bu soruları gizlendikleri yerde bulup sobelenmekle yetinirler – yanıtı değil soruyu bulmakla.

Roni Margulies’in Ya Seyahat!’teki bazı öykülerdeyse metinlerin kurmaca yönü öne çıkıyor. Öbür öykülerdeki gibi yazarın hayatından izler, anılar yok bunlarda. ‘Olmayacak şeyler’ anlatılıyor bu öykülerde, denilebilir. “Yürürken Kitap Okuyan Adam” ve “Kitap Okurken Yanan Adam” başlıklarıyla bunu duyuran öyküler. Kitabın ilk öyküsü, “Doğumgünü” ile “Karısını Öldürmeden Hemen Önce Katilin Aklından Geçenler”i de bu grupta sayabiliriz.

Bu tarz öyküler daha baştan insanda metnin metaforik, simgesel bir anlamı varmış izlenimi yaratır. Okurken (ya da öykünün sonunda) yazarın öyküdeki metafor ve simgeleri neyi vurgulamak için, hangi amaçla kurguladığını keşfedeceğimizi düşünürüz. Margulies’in öykülerinde de ilerledikçe bir şeyler seziyor, anlatılanların bir yere varacağı izlenimine kapılıyoruz. Öte yandan öykünün devamında neler olacağı sorusu, ‘Bu öykünün bir alt metni var mı, varsa nedir?’ sorularının önüne geçiyor ve anlıyoruz ki yazarın da metaforla, simgeyle pek bir ilgisi yok. ‘Olmayacak şeyler’in yaşandığı öykü evreninin bizim evrenimizle yakınlığının yarattığı ürpertiden ya da bu öykülerin işaret ettiği anlamlardan söz edilebilir belki, ama daha çok hayata benzetmek mümkün bu kurguyu. Hayatın da bir nedeni varmış gibi gelir insana bazen, bir akışı, bir yönü. Ama hiçbir zaman kesinkes vardır diyemeyiz; hayatla anlam arasında mesafe sabit değildir, açılır kapanır zamana, duruma göre – bu öykülerdeki mesafe de sabit değil.

ANLAMLI PARALELLİKLER VE SAÇMA

“Yürürken Kitap Okuyan Adam”ın kahramanı yürürken “başı, ortası ve sonu olan, uzun, ama insanı bir yerden alıp düzgün adımlarla götüren romanları sev[iyordur.]” Bunun üzerine düşünürken hayat görüşünün de bu seçimiyle uyumlu olduğunu fark eder. “Hem insanlığın tarihini, hem kendi hayatını bir yerden bir yere atılmış bir ok gibi düşünü[yordur.]” Öykünün devamında ise böyle bir okun varlığından kuşku duyarız iyice; hatta böyle bir ok varsa bile, okun (ya da okun atılmasının) amacı, menzili saçma gelir bize.

“Paralellikler” adlı öyküde de benzer bir gerilim var. Hayatlarımızdaki kimi rastlantılar, başımıza gelen ve/veya tanık olduğumuz olaylar arasındaki paralellikler nedeniyle bunların arasında bilemediğimiz bir bağ, bir amaç birliği bulunduğunu hissederiz, ama bu çok enderdir. Bir anlam veremediğimiz olaylar, durumlar çok daha sık çıkar karşımıza. Bu rastlantıların -biz bilemesek de- bir anlamı olabileceğini düşünmek, hayatlarımızdaki saçmalıklar karşısında kendimizi büsbütün korumasız hissetmemize engel olur. Ama bize anlamsız gelen olaylar da karşılaştığımız paralelliklere bir anlam atfetmemizin önüne geçer. Sürgit bir gerilimdir bu.

Margulies’in öykülerinin derinlerinde de buna benzer gerilimlere sıkça rastlıyoruz. Anılara, geçmişle ilgili sorgulamalara, zamanın geçerken yıprattıklarına, yok ettiklerine, değiştirdiklerine bu kadar sık değiniliyor olması, imkânsızlığını bilerek bu gibi sorulara anlamlı bir yanıt bulma çabası belki de.

(19 Ağustos 2011 tarihli Radikal Kitap‘ta yayınlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Kasabada Geçen Zamanın İzi – Ferhat Uludere

Ferhat Uludere’nin Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba isimli romanı hakkında

Taşradan ve taşra sıkıntısından söz ettiğimizde aklımıza ilk olarak çevresi dağlarla ya da bozkırlarla kuşatılmış bir kasaba gelir. Dünyanın geri kalanıyla arasına yollar, dağlar, stepler girmiş; kasaba kendi üzerine kapanıp kalmıştır. Nedense deniz kenarındaki kasabaların daha az taşra olacağını, denizin kasabayı ve kasabalıları dünyaya bağladığını düşünür, o engin suyun bir ferahlık, bir açıklık sunduğunu varsayarız. Hele ki yazları dört bir yandan yazlıklara, plajlara gelenler olacağını düşününce bu yöndeki önyargılarımız pekişir. Yazın bitip sonbaharın geleceği, kasabanın yaz konuklarının tam da yağmurların, fırtınaların başladığı sıralarda orayı terk edecekleri ve onların ardından kasabanın yerleşiklerinin nasıl bir hayat sürecekleri sorusu ilk anda aklımıza gelmez.
Edebiyat öteden beri taşrayı konu edinmiştir, ama bir kıyı kasabasının taşra olarak çizilmiş portresine çok sık rastlamayız. Kıyı kasabaları (ve deniz) huzur ve dinginlik arayışının mekânıdır çoğunlukla. Oraya kaçanlar da bir zaman sonra sıkılırlar, bu gibi kaçış öykülerine rastlarız, ama doğrudan böyle bir sahil kasabasının kendi iç sıkıntısının anlatıldığı edebi metinler çok değildir. Ferhat Uludere’nin yeni romanı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’daysa deniz, taşrayı taşra yapan bir olgu, gitmenin, uzaklaşmanın imkânsızlığını duyuran bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Kasabalılar için büyük bir bilinmezlik olduğunu anlıyoruz denizin. İçinde neleri barındırdığı, ucunun bucağının nerede olduğu, aşıldığında nereye varılacağı bilinmiyordur. Karadaki hayat iyi kötü belirlenmişken denizin ne sunacağı belirsizdir. Büyük nimetler de sunabilir, balıkçıların canlarını da alabilir kurban olarak. Yaydığı korku biraz da denizin bu değişkenliğinden, bilinemezliğinden kaynaklanmaktadır. Belirsizliklere açılan tekdüze bir engel olarak uzanır kasabanın kıyısından ufuklara doğru. Yüzyıllardır anlatıla gelen deniz hikâyeleri, denizin barındırdığı mahlûkatın insanlara yapıp ettiklerine dair efsaneler de karadaki insanın bu devingen ve değişken su karşısındaki ürküntüsünün ifadesidir belki de.

Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da gerçeküstü olaylarla romanın ana olay örgüsü birbirine yaslanarak ilerliyor. Gerek efsaneler gerekse karakterlerin başından geçenler aynı anlatıcı tarafından anlatılıyor; ‘şöyle anlatılır, böyle rivayet edilir’ gibi bir dolayımdan yararlanılmıyor. Bu nedenle efsanelerin anlatı düzeyinde yaşantılara denk olduğunu düşünmek mümkün. Bu denklik roman kahramanlarının zihniyet ve algı dünyalarında da mevcut. Özellikle sıra dışı bir şeyler olduğunda kasabalılar da bu efsanelerde anlatılanları hemen anımsarlar. Kasabalılarda bir kötülük ve lanet algısının hayli yaygın olduğunu görürüz romanda. Bunun sonucu olarak da ilahi bir cezalandırıcının harekete geçeceği korkusu hâkimdir. Deniz ise bu cezalandırıcının kendisi değilse bile, onun yeri geldiğinde kullandığı bir aygıt olarak algılanmaktadır. Kasabalılar için deniz kendilerini aynı bütünün içerisinde duyacakları bir şey değildir; dışarıdadır ve korkutucudur. Öte yandan denize ve denizin sunacaklarına muhtaçtırlar; tamamen içe kapanmaları mümkün değildir. Denize (dışarısına, bilinmeyene) karşı ikircikli bir tutum almak durumunda kalırlar. Kendini dışarıda olana açmakla içe kapanmak arasında yaşanan sıkışmışlık hissi kasabalılarda iyiden iyiye içselleşmiştir. Bu sıkışmışlığın yarattığı gerilimin farklı tezahürlerini roman kişilerinin başlarından geçenleri okurken çok derinlerden hissederiz.
Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’nın merkezinde yer alan aşk öyküsünü de sözünü ettiğim gerilimden bağımsız düşünmek mümkün değil. Aynı kasabanın iki gencidir Feryat’la Hazan, ne var ki bir zaman sonra yolları ayrılmıştır. Hazan’a kasaba yetmemiştir, “büyük hayatlar yaşamak” istediği için, kendisiyle birlikte büyük bir hayata doğru yola çıkmayan Feryat’ı bırakmıştır. Feryat, “küçük hayatların, küçük bir kasabanın insanı[dır.]” Aslında Feryat da İstanbul’a gidip dönmüş, döndükten sonra “yeniden İstanbul’a gitmek isteyip istemediğini” bilememiştir. Şu soruyu atamamıştır kafasından: “Gitse ne olacaktı[r] ki…” Taşrayı, sıkışmışlığı, gitmenin imkânsızlığını kendi içinde taşıdığını sezmiştir, kurtulamadığı beyhudelik hissi mekânla ilgili değildir. Hazan’la ilişkisindeki imkânsızlığı görmüş olmasının yarattığı bir beyhudelikten de söz edebiliriz. Asla iki insan arasında olup bitenlerden ibaret değildir aşk. Aşkın bir yanılsama yarattığından söz edilir her zaman, bununla da âşıkların birbirleri hakkındaki yargılarının yanılsamalı olduğu ima edilir; oysa daha büyük bir yanılsama vardır çoğunlukla, âşıklar dünyada sadece kendilerinin olduğunu zannederler. Feryat’la Hazan zamanında bu yanılsamanın farkına varıp gerçeklerle yüzleştikleri için ayrılmışlardır, yıllar sonra aynı yanılsamaya kapılmak isterler, düşemeyeceklerini bildikleri halde.
Roman sadece Feryat’la Hazan’ın öykülerinden ibaret değil. Kasabanın geçmişinden ve bugününden farklı kahramanların öyküleri yer alıyor Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’da. Her birinin öyküsü bir yerinden kasabayla ilişkilidir. Kasabanın meyhanecisi Kel Tayfun’un, film yıldızı olmak için İstanbul’a giden (daha da derinlerdeki arzusu bir lakap sahibi olmak olan) Ajan Şaban’ın, abisinin lakabıyla anılacak ajan Zeki’nin, Belediye Başkanı Deli Ahmet’in, daha on dördündeyken uğruna bıçaklar çekilen güzeller güzeli kadersiz Feymece’nin, denizden korkan Balıkçı Sülo’nun, olağanüstü yetenekleri olduğu anlatılan Kaptan İdris’in ve karısı Eleni’nin başlarından geçenleri okudukça kasabanın ne menem bir yer olduğu, orada nasıl yaşandığı, nelerin önemsendiği, nelerin ihmal edildiği, böyle bir yerde yaşamanın insanların ruhlarında nasıl hasarlara yol açtığı, başka bir deyişle insanların nasıl yaşadıkları yere benzediğini görüyoruz.
Romanın bütün kahramanlarında taşraya özgü sıkışmışlıktan izler bulmak mümkün. Kasabanın değişmekle aynı kalmak arasındaki sıkışmışlığı, bu sıkışmışlığın yarattığı tuhaf değişim insanları da etkiliyor. Kendi hayatlarında da sıkışmış durumdalar çoğu zaman; bir yandan da yoksunluk duygusu ruhlarını sıkıştırmaktadır, ama ne yaparlarsa yapsınlar çok şeyin değişmeyeceğini de seziyorlardır. Bu sıkışmışlıktan kaçmak için çoğu kez içkiye sığınırlar. Ruhları daha derinden sarsılıp örselenmiş olanlar için bir yol daha vardır; şiddet. Yoksun oldukları şeyleri elde etmek için zor kullanmaktan başka çare kalmadığını düşünenler bu yolu seçmekte zorlanmazlar. Kasabanın bir örtü gibi çok şeyin üzerini örttüğünü bildikleri için, şiddetin üzerini de örteceğine güvenirler.
Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’nın kahramanları arasında sahildeki evi de sayabiliriz, kimin yaptığının bilinmediği, kasaba kurulmadan önce bile var olduğu söylentileri bulunan, bir zamanlar İdris Kaptan’ın sonra da Feryat’ın oturduğu bu ‘lanetli’ ev de kasabaya benzemektedir aslında: “Binaları insanlar yapar. İçinde yaşarlar ve bir süre sonra birbirlerine benzerler. Binalar insanları içine çeker, emer onları ve ölene kadar kendilerinden ayrılmasın isterler. İnsanların içinde emebilecek bir şey kalmadığı zaman dışarı atar onları. (…) Bu ev yüz yıllardır acılarla beslendi. Ustaların kanları aktı temeline, insanlar bu evde yaşamak için birbirlerini öldürdüler. Ve yapıldığı günden beri acı hiç eksik olmadı bu sahilden.” Belki de kasabanın kendisidir bu ev.

Radikal Kitap, 9 Temmuz 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Sonsuz Şimdiki Zamanda Öyküler – Ahmet Büke

Ahmet Büke’nin Kumrunun Gördüğü adlı kitabı hakkında.

Ahmet Büke’nin önceki kitaplarını (İzmir Postasının Adamları, Çiğdem Külahı, Alnı Mavide) okuyanlar öykülerinde çocukların ve delilerin ayrıcalıklı bir yeri olduğunu bilirler. Büke’nin öykülerini okurken daha ilk cümlelerde bildiğimiz dünyaya hem çok benzeyen, hem de ondan bir hayli farklı yeni bir dünyaya çekiliriz. Bizi bu hem tanıdık hem de uzak atmosfere çeken, başka bir deyişle, bu çok özel atmosferi yaratan, olup bitenlerin toplumsal değer ve kabulleri henüz bilmedikleri ya da tanımadıkları için modern dünya tarafından dışlanan kişilerin gözünden görülüp onların diliyle anlatılmış olmasıdır. Onların gözünden görülüp onların dilinden anlatılan dünya bizim dünyamızı andırır; kullanılan kelimeler de çoğunlukla sözlüklerimizde karşılıkları olan sözcüklerdir, ama bu kelimelerin bir araya gelerek oluşturduklar evren içinde yaşadığımız, parçası olduğumuz evrenden farklıdır. Bizim cansız bildiğimiz nesnelerin kalbinin attığını işitiriz orada; düşünmez sandığımız hayvanlarla bitkilerin akıl fikir yürütüp konuştuklarına tanık oluruz, ya da köpeğin biri eski bir sevişmeyi ağzına atabilir. Daha önemlisi, bunların hiçbirini yadırgamayız. Masal okurken de olağandışılıkları yadırgamayız, fantastik bir metni okurken de… Hazırlıklıyızdır. Fantastik metnin yazarı yabancı bir âlemi anlattığını isimlerle, mekânlarla duyurur çok zaman; masalcı, “Bir varmış bir yokmuş…” diyerek hazırlar bizi, -mişli geçmiş zaman kipinin masalsı bir yanı vardır. Ahmet Büke’nin öykülerinde böyle bir giriş, böyle bir hazırlık yok. Olağandışılıkları bize olağanmış gibi gösteren geniş zaman kipi olabilir bu öykülerde. ‘Çok geniş zaman’ kipi de diyebiliriz buna. Bildiğimiz geniş zamandan da geniş bir zamana yayılıyor gibidir anlatılanlar.“Arsada Ford. Aynaları kırık. Böyle dalgalar gibi patlamış arka camı. Senihi Abi’nin şapkası vites kolunda, torbaları şoför koltuğunda, arka koltukta battaniyesi, altında Senihi Abi. Uyur o kimseye ses etmeden.” Görüntülerle beslenmiş bir geniş zamandır buradaki. Normalde bir araya gelmeyecek nesnelerin (battaniye ve vites kolu) bir araya gelişiyle hikâyesi sezdirilen arabanın çok uzun zamandır orada durduğu anlaşılır, ama bu cümleler bize bir şey daha duyurur. Senihi Abi de çok uzun zamandır orada uyuyordur, bundan sonra da bir o kadar zaman boyunca, hatta sonsuza dek orada uyuyacaktır. Belki de bu ‘çok geniş zaman’ kipine ‘sonsuz şimdi’ kipi diyebiliriz. Zamanın sürekliliği kopmuştur. Çocuk ve deli için anımsananlar geçmişe olduğu kadar şimdiye de aittir. Hayaller, beklentiler ve kurgular için de geçerlidir bu. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan… hepsi şimdiye aittir. Bu ‘sonsuz şimdi’nin içerisinde hatırlamak da bizim akıp giden zamanımızdaki şey değildir – unutmamak, unutamamak halini almıştır.
Büke’nin öykü kişileri, bizim geçmişte bırakıp şimdiye taşımak istemediklerimizi geçmişte bırakmaya yanaşmazlar. “Peki, bu sesten, görüntüden kısaca an dediğimiz, çoğunu bitirince unuttuğumuz kayıtları boşuna mı açıyorum ortalık yerde,” diye sorar bir öykünün anlatıcısı. Üstelik “kalıcı hafıza kaybı ve kayıt bozukluğu” vardır onda. Hatırlamaz, ama hatırlatır; hatıranın kendisi olmuştur çünkü. Zaman onun için belirli bir anda durmuştur “Zaman çakıldı kaldı. Sonsuz şimdi başladı” der. Zamanla birlikte benliği de çakılıp kalmıştır. Dünyanın egemenleri bizzat yaptıkları ya da sebep oldukları kötülükleri bir an önce unutabilmemiz için zamanı hızlandırmanın yollarını arayıp bulurlar. Böylece farklı kötülükler arasındaki ilişkilerin de görülmeyeceğini düşünürler. Kötülüklere maruz kalanları, görünmezleştirmeye çalışırlar, bir yerlere kapatıp saklarlar. Bunları yapamayacakları zaman yaşadıklarını anlatamamaları için onları yaftalarlar, dillerini, dağarcıklarını söküp alırlar. Ama bu arada onların varlıkları anlatmak istedikleri şeye dönüşür. Onlara bakıp başlarından geçenleri okuyacak bir şifre çözücüye ihtiyaçları vardır sadece. İşte, hikâye anlatıcısının işi budur – onlara görünürlük kazandırmak, karartılmaya çalışıldığında üzerlerine edebiyatın, dilin, kurgunun ışığını tutmak.

Ahmet Büke’nin öykülerinin atmosferi gücünü ve çekiciliğini iyiden iyiye unutulan, daha insani bir dünyayı hatırlatıyor olmasından alır. Anlatılanlar yüreğimizi burkan, boğazımızı düğümleyen şeyler bile olsa, “yaşasın hayat” dememize engel olmayan bir ton bulunur bu öykülerde. “Hiç”teki gırnata sesi gibi kederli, ama hayatı duyuran, hatırlatan: “İnce, hüzünlü, cambaz ipinde heyecanlı, sedirdeki ölü kadar sessiz, beyaz tende yuvarlandı; o canlı, sarıya çalan, buğday kokulu, terli damlalarına sarılıp iç geçirdiğimizdi. (…) Gırnatanın körüğü incecik çatlaklardan sızıp evlere girdi. Doğduğumuz, seviştiğimiz, dövüştüğümüz, ağladığımız evlere giriverdi. Pis su borularından yeniden derelere, derelerden denize aktı. Orada boz bulanık suda yüzen eski arkadaşlarını buldu.” Kumrunun Gördüğü’ndeki öyküler de şehirlerin, kasabaların arka mahallelerinden, bahçeli evlerin loşluğundan geçip, annelerin özene bezene pişirdikleri yemeklerin kokusuna bulanıyor, oradan komşu sokaktaki kırık dökük metruk binalardaki gizli sevişmelerin tanığı börtü böceğin, kedinin köpeğin gözlerinden aldığı güçle mahallenin işkence görmüş ağabeylerinin yüzlerindeki yaraları yalıyor. Sabahtan akşama ayakta çalışanla işsiz kahvesinde akşama dek oturanın yorgunluklarını görüp kederlenen bir kumru gibi süzülüyor havada.
Nerede ve nasıl insanlıktan çıktığımızın öykülerini kaleme alıyor Ahmet Büke. Trajik ikilemlere dikkat çekiyor; çalışmak insanı kafese kapatıp nesneleştiriyor, ama işsizlik, eve nasıl ekmek götüreceğini düşünmek de insanın ruhunu kafesliyor. Peşinden gidemediğimiz ya da gitmemizin engellendiği arzularımızı terk ettiğimiz yerde, kendimizden de bir şeyler bırakıp eksiliyoruz. Tanık olup sessiz kaldığımız kırımlar, kıyımlar, sadece bu kırımların mağdurlarını değil, tanıklarını da insanlıktan çıkartıyor. Unutursak rahatlarız sanıyoruz, oysa unuttukça kendimizi kaybediyoruz. Unutamamanın ağırlığını unutmanın hafifliğine yeğlememizi öneriyor Büke’nin öykü canlıları; hafifleme sandığımız şeyin insanlığımızı bir kenara bırakıp uçuşan bir nesneye dönüşmek olduğunu duyuruyor.
Bir öyküsünde “nasıl olan Ruhi Bey’e” selam ediyor Ahmet Büke; Edip Cansever’in başka bir dizesini ise Kumru Kâmil’in fısıldadığını işitir gibi olabiliriz. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.” Evet, Büke’nin öykülerinde insana insanlığı hatırlatan bir kumru, bir köpek ya da bir kedi olabilir. Hatta dünyanın kendisi de, kulak verene bir şeyler söyleyebilir bu konularda. “Yollarınıza döşediğiniz bütün asfaltlar eriyor, kemikten sıyrılan parçalar gibi dökülüyor. Alttan gelen eski taşları görüyorum ben. Kimisi kırgın, mahcup ama madem verildi bu görev razıyız yeniden ezilmeye diyorlar kestirmeden.”
Kumrunun Gördüğü’ndeki öykülerde anlatılanlar kadar anlatma üslubu da insanı iki duygu arasında gezdiriyor. Kederli bir üsluptan söz edebileceğimiz gibi neşeli bir üsluptan da söz edebiliriz. Kederin de yaşama dair olduğunu unutturmayan, neşenin ise vurdumduymazlık olmadığını sezdiren bir yaklaşımla anlatılıyor öyküler.
Ahmet Büke bu kitabında hayli uzun bir de öyküye yer vermiş. ‘Sesler’ adındaki bu öyküde Büke’nin öteden beri anlatmayı sevdiği çok şey var: Delilik, arkadaşlık, hunharca işlenmiş yasal cinayetler ve onlardan intikam almadan rahat edemeyen öykü kişileri, aile arasında saklanmış duygusal işkenceler ve cinayetler, İzmir, deniz, doğa ve hayvanlar.
Radikal Kitap, 11 Haziran 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Döngüsel Bir Roman – Nezir İçgören

Nezir İçgören’in romanı Hiç Yoktan İyidir hakkında

Nezir İçgören’in romanı Hiç Yoktan İyidir’i tanımlamak için uygun olabilecek seçenekleri romanın anlatıcısına öykünerek sıralamak mümkün: a) Bir Asmalımescit (ya da Beyoğlu) romanı. b) Bir polisiye-gerilim romanı. c) Postmodern bir metin. d) Hepsi ve fazlası. e) Hiçbiri.

“Ben öldüm…” cümlesiyle başlayan Hiç Yoktan İyidir sürükleyici bir roman. Nezir İçgören’in anlatıcı-kahramanı başından geçenleri, tanık olduklarını ve kurguladıklarını (bu sonuncu öncekileri de içeriyor olabilir, ya da şöyle demeli: ‘kurgulandıklarını’) ironik bir dille anlatıyor. Satır aralarında ansızın karşımıza çıkan bir ironi bu; başka bir söylemin (bilimin, sanatın, argonun…) deyişleri, kipleri ya da dağarcığı, romandaki ayrıntılar, mekânlar, nesneler vs. anlatılırken kullanılıyor. Söylemlerdeki bu geçişlilik romanın geneline hâkim olan bir üslup yaratıyor. Bu ironik üslup, anlatıcının olup bitenlerle kendi arasına koyduğu (bazı telaş anlarında yiter gibi olan, ama çoğu zaman korunan) mesafenin de bir ifadesi. Böyle bir ruh durumu var anlatıcının; çoğu zaman olan biteni tevekkülle karşılayan, dur bakalım şimdi ne olacak diyen bir mesafeden bakıyor. Anlatıcının üslubu bu ruh durumunun okura sirayetini de sağlıyor. Olan bitene şaşırmaktan, nasıl oldu bu diye sormak yerine, hikâye nereye bağlanacak sorusuyla meşgul oluyoruz.

Romanın ironisi sadece bundan kaynaklanmıyor; anlatıcının anlattıkları ile kurguladıklarının arasındaki sınırın ihlali de romana ayrı bir boyut katıyor. Kurmaca ile gerçeklik arasındaki geçişlilik, gerçeklik dediğimiz şeyin de kurmaca olduğunu hatırlatıyor. Yine de Hiç Yoktan İyidir hakkında bir şeyler söylerken üst-kurma- cadan, yani yazarın-anlatıcının kendisinin ya da yazma sürecinin de kurmacanın parçası olduğu bir metinden söz etmek çok doğru olmaz. Bunun yerine romanın döngüselliğinden söz edilebilir. Anlatıcının başından geçenler ile kurguladıkları, başlangıç ile bitişin birbirine bağlanmasıyla oluşan bir çemberi andırırcasına birbirine bağlanıyor. Çemberde baştan ve sondan söz etmek imkânsızdır; Hiç Yoktan İyidir‘de de kurgulanandan ve kurgulayandan söz etmek çok kolay değil. Dolayısıyla, çok derinlerde ‘başlangıç’ ile ‘bitiş’in izafiliğini anlatan bir roman olarak da tanımlamak mümkün Hiç Yoktan İyidir’i.

Buraya kadar vurguladıklarım, kullandığım kurmaca, üst-kurmaca, döngüsellik, ironik mesafe gibi kavramlar Nezir İçgören’in romanının zor ve karmaşık bir metin olduğu yanılsamasına yol açmasın. Romanın kişileri de oldukça zengin bir çeşitlilik gösteriyor. Romanın anlatıcı-kahramanı Asmalımescit’teki eski bir apartman dairesini kiralayan bir ressam. Öbür kahramanların çoğu da bu dairenin odalarını ondan kiralayanlar. Anlatıcının, “Laz fıkrası kaçkını beş benzemez” olarak adlandırdığı bu kiracıların arasında genç kızlara özel ders veren bir lezbiyen, bir Rus fahişe, üçüncü kuşaktan Almancılar, bir taraftar topluluğun önderi, şifalı bitkilerle uğraşan biri, bir yüksek lisans öğrencisi gibi farklı statülerdeki insanlar bulunuyor. Kiracıların yanı sıra, apartmanın kapıcısı, Asmalımescit esnafı, anlatıcının kendisi gibi ressam olan sanat çevrelerinden insanlar da, romanın ana hikâyesine eklenen yan hikâyeleriyle, zengin ve renkli bir karakterler toplamı oluşturuyor. Kuşkusuz, anlatıcının kurguladığı metnin içerisindeki emniyetçilerden, istihbaratçılardan ve onların peşinde olduklarından oluşan karakterleri de bu toplama eklemek gerek. Anlatıcının kurguladığı metin, suçlu kim, kim yaptı, yakalanacaklar mı, neler olacak gibi sorular kadar bu metnin kahramanlarının yaşantılarının da öne çıktığı bir hikâye. Romanın ana hikâyesindeki ayrıntı zenginliği ve ironi bu metinde de mevcut. Yukarıda sözünü ettiğim geçişliliği kolaylaştıran da sanırım bu benzerlik. Gerek ana hikâye, gerekse anlatıcının kurguladığı metinde anlatılanlar aynı zamanda günümüz İstanbul’unun farklı bir kesiminin portresini sunuyor. Romanın mekânını bohem hayatı ile suç dünyasının kesişim kümesi olarak tanımlamak mümkün. Buna ‘Beyoğlu’nun arka sokakları’ da denebilir.

Romanın kahramanlarından biri, babasının şu sözlerini aktarır: “‘Dikkat’ derdi, ‘bu bize yaşamın verdiği en önemli bağ. (…) Hayatta kalabilmek için elimizdeki tek silah dikkatimiz.’” Hiç Yoktan İyidir’i okurken de dikkatli olmak gerekiyor. Romanın sürükleyici ve ironik yapısı kimi ayrıntıların gözden yitmesine yol açabilir; bunların önemi romandaki düğümlerin çözüldüğü (belki de çözülmeyip üst üste yeni düğümler atıldığı) sonuç bölümünde ortaya çıkıyor. Sonun başa bağlanmasından ve döngüsellikten söz etmiştim. Hiç Yoktan İyidir başka bir anlamda da ‘son’u ‘baş’a bağlıyor; bitirdiğimiz anda yeniden başa dönüp dikkatimizden kaçanları yakalamaya çalışmak gerekiyor.

Radikal Kitap, 28 Mayıs 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Boşluğa Bakan Öyküler – Kerem Işık

Kerem Işık’ın Aslında Cennet de Yok adlı kitabı hakkında

Hangisi saçmadır? Bir nesneye saatlerce bakıp onun her türlü ayrıntısını incelemek mi, yoksa alışkanlıktan başka bir anlamı kalmamış, belki de hiçbir zaman olmamış edimleri yineleyip durmak mı? Her gün yaptığımız şey olduğu için ikincisini normal karşılarız, ama hiçbir amacı yokken bir nesneyi inceleyip duran kişinin yaptığı bize ‘saçma’ görünür. Kerem Işık’ın Aslında Cennet de Yok isimli kitabındaki öykü kahramanlarının çoğu için tam tersi geçerli: Onlar bizim ‘normal’imize anlam veremiyor ve bize ‘normal’ gelenleri yapmakta zorlanıyorlar. Öte yandan başkalarının kapılıp gittikleri rutinlerle dolu hayatı zorlanmadan sürdüremeyen “yaşam acemileri” olduklarının az çok farkındalar. “Ne için yaşadığının bilincinde [olup] bunu yerine getirmekten büyük bir haz duya[nlara]” kimi zaman gıpta ederken, kimi zaman öfke duyarlar. Bir yandan da onları sarsıp aslında yaşamadıklarını, “yalnızca bir süreliğine hayatı üzerlerine örttüklerini” hatırlatmak isterler.
Zorlanarak da olsa, gündelik edimlerini yerine getiren bu kişiler, büsbütün kopabilseler, ya da uyum sağlayabilseler, daha az sorun yaşayacaklar, oysa kendilerini sürekli olarak arada bir yerde duyumsuyorlar. Bir sorunları da, temas içinde oldukları başkalarına kendilerini anlatmakta zorlanmaları. Başkalarını anlayamadıkları gibi, başkaları tarafından anlaşılmıyorlar da… Yapıp ettiklerinden bir tat almıyorlar, daha fenası, yapıp ettiklerinden tat alanların yaptıklarını yapsalar da bir şeyin değişmeyeceğinin farkındalar. Onların ne zaman, neler yaşadıktan sonra böylesi bir farkındalık kazandıklarını öykülerden öğrenemiyoruz. Onları böyle buluyoruz; öyküler sona erdiğinde de ileride ne halde olacaklarına ilişkin bir ipucu edinmiş olmuyoruz. Hayatlarından kısa bir âna tanık oluyoruz yalnızca. Bu kısa anların, öykü kişilerinin hayatlarından rasgele seçilmiş anlar olduğunu düşünebiliriz. Sonuçta, bu öykülerde anlatılanların benzerlerini her gün, her an yaşıyor olmalılar.

Oysa Kerem Işık’ın anlattığı anların bir özelliği var: Çoğu zaman öykü kahramanlarının hayatlarından alınmış rasgele anlar gibi görünmesine rağmen, aynı zamanda küçük aydınlanmalar da yaşadıkları anlar bunlar. Işık’ın başarısı sanırım burada: Aydınlanma anlarının aslında gayet sıradan anlar olduğunu hatırlatıyor öykülerinde. Çok özel, tantanalı, curcunalı, rastlaşmalarla, ya da şaşırtıcı olaylarla örülü zamanlarda değil, belki de en sıradan anlarımızda gelip bulur bizi. Kendi içimize kapanmış, kelimelerden, cümlelerden oluşmuş bir evrene dalmışken, ya da bir türlü bastıramadığımız öfkemizi ne yapacağımızı bilemediğimiz bir anda, bir şeyler bize her zamankinden farklı görünüverir. Üzerine farklı bir ışık düşmüştür, ya da biz azıcık farklı bir açıdan bakmışızdır şans eseri.
Kitabın ilk öyküsü olan ‘Unut Gitsin’in anlatıcı-kahramanı öykünün öncesinde de gündelik yaşamdaki çelişkilerle anlamsızlığın farkındadır. Bunu fark ettiği anın öyküsü değildir anlatılan. Beklentilerini anlatırken ifade ettikleri, öteden beri neler yaşadığının ya da nasıl biri olduğunun özeti gibidir: “İçinde bulunduğum, beni çevreleyen canlı cansız nesnelerin ilgili ilgisiz tüm ayrıntılarını, hissettiğim ya da hissedebileceğim tüm duyguların derinlikli incelemelerini bir araya getirdiğimde gündelik yaşamdaki çelişkileri, anlamsızlıkları açığa çıkarabileceğim düşünüyorum.” Bunları yapabilse, çelişki ve anlamsızlıkları açığa çıkarmanın yanı sıra, bir de sıçrama yaratacağını düşünüyordur. “Bulunduğum yerden daha öteye, karanlıkta kalan bilinmeyene doğru bir sıçrayış,” diye tanımlar bunu. Henüz bu sıçramayı yaşamamış, bu sıçramaya tanık olmamıştır, ama kendisinin ve başkalarının yaşadıklarına biraz dikkatlice baktığında böylesi bir sıçramanın kaçınılmazlığını fark ediyordur. “Bu olamaz[dır] yaşamdan beklenilen.” Başkalarını da uyarmak ister, onlar da bunu fark etmelidir. Zihninden bunların kim bilir kaçıncı kez geçmesinden önce kapıdaki güvenlik görevlisine ne düşündüğünü sorup “hiç” yanıtını almıştır. Bunu anımsadığında, elindeki deftere şöyle bir not düşer: “Ahmet’in aklındaki kapkara boşlukla tanıştım bugün.” Dikkat edilirse bu cümle “Ahmet’in aklında kapkara bir boşluk var” gibi bir cümleden çok farklıdır. Boşluğun da var olduğunun kabulüdür; tanışılan bir şeydir boşluk. Bu cümle boşluğa verilen bir kıymeti de ima ediyor. Nitekim öykünün sonunda katıldığı toplantıda o da bir boşluğa sığınacaktır. Boşlukla tanışması onun beklediği sıçramayı yaratmaz. Olsa olsa, dışarının saçmalığı karşısında bir sığınaktır boşluk ya da boşluk fikri. Olan biteni (daha da önemlisi olamayanı ve bitmeyeni) aşırı önemsemesine, dışarının değer yargılarına takılıp kalmasına karşı bir kalkandır. Boşluk, aynı zamanda kendi aklındaki ‘doluluğu’ da belli belirsiz önemsizleştirmektedir.

‘Boşluk’ kelimesine Kerem Işık’ın öykülerinde sıkça rastlıyoruz. Bir başka öykü kişisinin şu sözü öbür öykülerdeki kişilerin de ruh durumuna işaret ediyor: “Ben varsa yoksa boşluğa bakıp geçmişi düşünmeliyim. Nerdeydim, nereye gelemedim demeliyim.” Kerem Işık’ın öykülerindeki gerilim şu iki uç arasında: Öykü kişileri bir yandan boşluğa bakarak bu gibi sorgulamalarla kendilerini didiklemektedirler. Bir zamanlar ulaşmayı umdukları bir yer, bir hedefleri olmuştur, ama oraya ulaşamamışlardır. Öte yandan, aynı kişi başkalarının ulaştıkları hedefleri de görmektedir; gerek bu hedefler, gerekse bu hedefe ulaşmak için yapıp edilenler ona anlamsız görünmektedir. Öyleyse bir kez daha boşluktan söz edilebilir. İster kendileri içlerine ister dışarıya bakıyor olsunlar, sonuçta bir boşluğa bakıyor, neyi ne kadar didikleseler bir tür boşluk hissine ulaşıyorlardır. Ama bu sayede, o ana dek yapamamış oldukları şeyler için kendilerini yiyip bitirmezler, bunun boşunalığının farkındadırlar. Bu boşluk/boşunalık hissinin nihilistçe olduğu düşünülmemeli. Bir boşvermişliğe kapılmamışlardır; öfkeleri diridir. Başkalarının çok rahat uyum sağladıkları şeylere uyamadıkları için uyumsuzdurlar. Kendi bulundukları nokta ile ötekilerin uyumlu dünyaları arasında bir mesafe bulunmaktadır. İçinde yaşadıkları topluma bu mesafeden baktıklarında çok yalın şeyler görürler. Örneğin, olup bitene anlam yüklemek saçmadır, önemli olan olup biteni görmek, görebilmektir. Daha net bir görüş için olan bitenin üzerinden başkalarının (toplumun) yüklediği anlamları da sıyırmak gerekmektedir. Boşluk hissi onlara bu imkânı da sağlamaktadır.
Edebiyatın yaşamla ilgili olduğu gibi kelimelerle, biçimle de ilgili olduğunun altını çizen bir yaklaşımı var Kerem Işık’ın. Yaşanan, yaşanması muhtemel şeylerden söz ediyor. Bize bir duyguyu, bir ruh durumunu, bir düşünceyi geçiriyor, ama bunu anlatarak yaptığının, ortaya çıkanın bir metin olduğunun da farkında.
Kerem Işık’ın öykülerinin ilerleyişi çoğu öyküde daldan dala konan bir zihnin akışına benziyor. Öykü kahramanlarının anlatmak istedikleri sabit bir şey yok gibi, yaşarken bizi de tanık ediyorlar yaşadıklarına. Bu tanıklığa anlatıcının aklından geçenler, çağrışımlar, anılar, kendine ve başkalarına söylenmeler karışıyor. Öykülerin yapısındaki bu dağınıklık ilk anda yazarın samimi biçimde aklına eseni yazdığı yanılsaması yaratabilir. Oysa gayet ölçülü biçili kaleme alınmış öyküler bunlar. Bunu da kimi öyküdeki boşluklardan, sıçramalardan anlıyoruz. Öykülerdeki sıçrama anları ya da boşluklar, ancak öykünün o dağınık görünen ölçülü bütününü gözettiğimizde anlam kazanıyor. Hayatlarımızdaki boşluğun anlamını ancak hayatın bütününü göz önüne aldığımızda sezebilmemiz gibi.

Radikal Kitap, 5 Şubat 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Karanlığın İçindeki Işık – Nalan Barbarosoğlu

Nalan Barbarosoğlu’nun Yol Işıkları adlı kitabı hakkında

Karanlık bir yolda yürüyüp durduğumuzu hatırlatan öyküler yazıyor Nalan Barbarosoğlu. Kitabına Yol Işıkları adını koyması bundan belki de. Öykülerin ve öykü kişilerinin ruhlarına sinen karanlığı ikiye ayırmak mümkün: Bir yanda dışarısının karanlığı var; ailenin, devletin, rekabetçi sistemin ışık kaynaklarının önüne çektikleri setin hayatlarımıza düşen gölgesi. Öbür yanda içimizdeki karanlık dışarıdaki karanlığın içine doğduğumuz andan itibaren, korkularımızla, kaygılarımızla çoğalan, en yakın ve en sıcak duygularımızın önce ışığını soğuran, sonra onları da korkuya, kaygıya hizmet eden aygıtlara dönüştüren, kurumuş, kararmış, habisleşmiş iç dünyamızın ıssızlığı, ışıksızlığı… Bakmayın, kitabın adının Yol Işıkları olmasına; Barbarosoğlu’nun öyküleri bu karanlık yolda yere kapaklanmadan yürüyebilmemiz için gerektiğinde karanlığın/gecenin de iş göreceğini gösteriyor. Başka bir deyişle, karanlığın içindeki ışığa işaret ediyor -karanlıkla ışığın karşı karşıya olmayıp iç içe durduğunu, ama bizim bunu çoğu zaman sezemediğimizi.

Öykü kişilerinden biri, “gün içinde sıkı sıkı saklananların karanlıkta pervasız açığa çıkmasını, karanlığın uçucu olan her şeyi yutup ruhu ağırlaştıran ne varsa usul usul aydınlatmasını” sevdiğinden söz ediyor örneğin. Karanlığın gördüğü işin benzerini acının da görebildiğine dair öyküler de var Yol Işıkları’nda. Öykü kahramanlarının çoğunun acı çektikçe olgunlaşmaya başladıkları söylenebilir. (“Hayat acıya bulanmadıkça hayat olmuyor” diyen öykü kişisi ayrıksı bir örnek değil.) Öykülerin geçtiği an ile anlatıldıkları an arasında çoğu zaman bir mesafe var; bu zamansal mesafe öykü kişilerinin yaşadıklarını, başlarına gelenleri en azından kendilerine anlatabilecek olgunluğa ulaştıklarını gösteriyor. Acı çektikçe olgunlaşmakla birlikte, kırgınlıklarından, kırılmışlıklarından büsbütün kurtulabilmiş değiller, kim bilir nerede, ne zaman oluşan yaraları sağalmış değil; en fazla bundan sonra bu yarayla yaşayacaklarını kabullenmiş durumdalar. Kendi derinliklerine bakmaya cesaret etmiş olsalar da, gözlerinin içerideki karanlığa alıştıkları söylenemez -çok şey flu daha. Biraz da bu nedenle, sesleri buruk, isyanları sessiz, kelimelere güvenleri yok ya da çok az -”kendi kendinin parodisi olmuş cümlelerle” artık idare edemeyeceklerinin farkındalar. Sessizliğe düşkünler, sessizliğe sığınmışlar, ama sessizlikleriyle oluşturdukları “susuştan fanus[ların]” içinde yapayalnız olduklarının da farkındalar -içlerinden biri “kendi[n]den taşıp taşıp yine kendi[n]e akmak[tan]” şikâyetçi mesela. Bu fanusu kırıp (“bir çığlık olup”) başkalarına açılmaya kalktıklarında yeni acıların onları beklediğini gayet iyi biliyorlar.
Yol Işıkları’nın geneline hâkim olan kırgın ve buruk ses tonu öykü kişilerinin hayata bakışlarının bir sonucu. Başkalarının yapıp ettikleri karşısında öfkelenmeyip kırılıyorlar. Bu, bir zamanlar çok sevip bağlandıkları insanlara olduğu kadar, kendi geçmişlerine gösterdikleri sadakatin de bir sonucu, ama bir yanıyla da başka türlüsünün olamayacağını sezmiş olmalarından. Dışarının yaldızlarına başkalarının kolayca kapılması karşısında artık dehşete düşmüyorlar, hatta kimi zaman kendilerinin bu yaldızlara kanmıyor olmasının bir eksiklik olabileceği kuşkusu kaplıyor içlerini. Sitemlerini kırgın sesleriyle ancak fısıldayarak ifade edebiliyorlar; öfkelendiklerinde bıçağın keskin kenarı her seferinde kendilerine dönük.
Farklı sığınaklar seçiyorlar. Cesur olanlar acı çekmeyi göze alıp acılardan bir sığınak edinmeye kalkışıyor; olmayanlar başka çareler arıyor. ‘Mazeret İzni’ndeki adam örneğin, birbirini yineleyen günlerin tören hali almış alışkanlıklarına sığınıyor; ‘Denize Gömülen Ada’daki kadınla ‘Gecikmiş Bir Veda’nın anlatıcısı, gönüllü sürgüne gidiyorlar; ‘Bisikletyaka Bir Kazak’taki anneyle ‘Yol Eşiği’ndeki kadın ise sevdiklerini uzaklara gönderip içinde kavrulmayı seçtikleri özlem duygusuyla avunmaya çalışıyorlar. Yazıya sığınanlardan da söz etmeli. ‘Ses-Fanus’un Yakup’u ile ‘Adaya Gidemem’in anlatıcısı buna örnek verilebilir. Açık göndermeleriyle Barbarosoğlu’nun iki büyük edebiyatçıya adeta elini (“kalemini”) kalbinin üzerine koyup verdiği birer şükran selamı olduğu kadar, edebiyatın zamanlar ve mekânlar ötesi evrenselliğini bir kez daha hatırlatan metinler bunlar.
Nalan Barbarosoğlu’nun öykülerinde sevdiği, yeğlediği bir kip var. Anlatıcının bir başka öykü kişisine gıyabında seslendiği öyküler sayıca hiç az değil kitapta. Yazılmamış, gönderilmemiş ya da hiçbir zaman gönderilemeyecek mektup dili kimi öykülerin tamamına, kiminin bir bölümüne hâkim. Bu öykülerin anlatıcılarının seslendikleri kişilere içlerinde birikenleri anlatma şansları olmamış; ya da susmayı yeğlemiş, dertlerini içlerine atmışlar -bu öyküler aracılığıyla sevdiklerine/seslerini duyurmak istediklerine ‘kurgusal’ biçimde sesleniyor, iç dünyalarını açıyorlar. Edebiyat bir kez daha ‘sessizlerin sesi’ oluyor böylece. ‘Adaya Gidemem’in anlatıcısının dediği gibi: “Birkaç kadeh rakıyla çözülmesi gibi içimizdeki direncin, hayat da yazıda direncini yitiriyor, çözülüyor tuttuğu kalemle…” Başkalarına anlatmamaya karar verip suskunluğu seçen öykü kişilerinin dirençlerinin kırıldığı anlarda her şeyi fark etmediklerini de belirtmeliyim; başlarına gelen ya da olup biten hakkında her şeyi anlatmıyorlar. Anlatılanların ötesini tamamlamak okura düşüyor kimi zaman. Öykü anlatıcıları yaşadıklarını ya da hissettiklerini anlatabilmek için sıklıkla imgelerden, benzetmelerden medet umuyorlar. Bu dil, onların ruh durumu ve acılar karşısında nasıl durabildiklerine ilişkin ipuçları da veriyor bize. İçlerindeki acı gördükleri her şeye siniyor. Bunun sonucunda doğa da, şehir de içlerindeki sıkıntıyı yansıtan birer aynaya dönüşüyor.
Yol Işıkları’nda yer alan iki öyküye ayrı bir parantez açmak gerek. ‘Tutuşan Temmuz’ ve ‘Ateşten Bir Top’ isimli bu iki öyküde güncel tarihe çok doğrudan göndermeler bulunuyor. Özellikle ilkinin başlığından da kolayca anlaşılacağı üzere gerçek bir olaya açık bir göndermesi var. İkincisinde ise on yıllar boyunca güneydoğuda pek çok benzeri yaşanmış bir olay öyküleştirilmiş. ‘Ateşten Bir Top’ olayların öykü kahramanın yaşadığı ruhsal sarsıntı ve duyduğu acı üzerinden anlatılması sayesinde, gazetelerde okuduğumuz, televizyon bültenlerinde kulağımıza çalınan olayların ‘haber’den öte şeyler olduğu, bunların ve benzerlerinin sayısız insanın başına geldiği gerçeği yüzümüze çarpıyor. ‘Tutuşan Temmuz’da anlatıcı yaşanan büyük acının tarafı değil, yaşananları dinleyerek bunlara bir biçimde tanık olmanın acısını duyuyor. Tanıklığın dolayımının yanında Barbarosoğlu, destansı bir anlatım yeğlemiş bu öyküde. Ne var ki, biraz da öyküde anlatılan olayın anısının hafızalarımızda çok taze olması nedeniyle, bu destansı anlatıma rağmen yaşanmış olanın çerçevesinin dışına çıkamıyoruz.

Kitabın son öyküsü olan ‘Gecikmiş Bir Veda’nın üzerinde ayrıca durulabilir. Bu öykü, olayların geniş bir zamana yayılması ve oldukça etkileyici üç ayrı öykü kişisi nedeniyle, ‘Keşke Barbarosoğlu bu denli elisıkı davranmayıp bu metni uzatsaydı’ dedirtiyor. İnsanı çarpan bir girişle (“Çok şükür, annem öldü; artık intihar edebilirim.”) başlayan bu öyküde buruk, hayli acı bir aşk öyküsü anlatılmış. Öykünün daha derinlerine indikçe insan ilişkilerinde yakınlıkla uzaklığın, iyilikle kötülüğün nasıl iç içe geçtiği, başkaları üzerinde tahakkümün çoğu zaman sinsice, gizlice, olduğundan çok farklı görünümler altında kurulduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Önceki kitaplarını okumuş olanlar bilirler; Nalan Barbarosoğlu’nun sıklıkla üzerinde durduğu konulardır bunlar.

Radikal Kitap, 11 Aralık 2009

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Türkçeye Çeşni Katan Yazar: Refik Halid Karay

Refik Halid Karay’ın kitaplarının yeni edisyonu hakkında

Refik Halid Karay, eskilerin deyişiyle ‘nev’i şahsına münhasır’ bir yazardır. Cumhuriyeti kuran kadroya muhalif olduğu için ülkeden kaçmak zorunda kalmış olmasına rağmen, aradan on beş-yirmi yıl geçtikten sonra hikâyelerinin ilk ve ortaokul ders kitaplarına alındığını belirtmek, onun kendine özgülüğünü göstermek açısından sanırım yeterlidir. Eserleri kadar hayat hikâyesi de ilgi çekici olan Refik Halid’in yeni baskıları yapılan anı kitapları Minelbab İlelmihrab ve Bir Ömür Boyunca, yakın tarihimiz için önemli birer belge olduğu kadar, onun kaleminin gücünü ve üslubundaki tadı hissedebileceğimiz metinlerdir.

Hayat hikâyesi şöyle özetlenebilir: Genç yaşında dönemin önde gelen gazete ve dergilerinde yazmaya başlayan Refik Halid sivri dili ve alaycı üslubuyla daha ilk yazılarında dikkatleri çeker. Sadece okurların değil iktidarın da… Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinin ardından önce Bekirağa Bölüğüne atılmış, sonra da Sinop’a sürgüne gönderilmiştir. Sinop sürgününün ardından devir değişmiş, İttihat ve Terakki hükümetinin yerine kurulan Hürriyet ve İtilaf destekli hükümet döneminde Posta Telgraf Umum Müdürlüğü’ne getirilmiştir. Bu görevden sonra yayımladığı Aydede’de milli mücadeleyi eleştiren yazılar kaleme almıştır.

Erol Üyepazarcı, Refik Halid’in, “İttihatçılara kızgınlığı[nın] onu “Millîci” karşıtlığına it[tiğini], ama bunu bir oyun gibi yap[tığını] ve karşısındakilerin de bunu oyun gibi algılamalarını iste[diğini]” belirtir (Müteferrika, sayı: 2, Bahar 1994). Ne var ki “ince esprilerle süslenmiş de olsa Kuva-yı Milliye aleyhinde olma[k] pek kolay affedilir bir şey” değildir. Özellikle ‘nokta hedef’ yaptığı kişiler aradan on beş yıl geçtikten sonra bile affedilmesine karşı çıkmışlardır. İstanbul işgali sona erdiğinde Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine, benzer bir akıbetle karşılaşmamak için Türkiye’den kaçmak zorunda kalmış, Mustafa Kemal’in ölümünden önce yazdığı yazı ve oyunların dikkat çekmesi üzerine affedilip Türkiye’ye dönmüştür. Döndükten sonra siyasetten uzak durmuştur. Eski yazılarını bir araya getirdiği Kirpinin Dedikleri’nin 1940 tarihli üçüncü baskısının başına şöyle bir not düşmek zorunda kalmıştır: “Şimdi onun üçüncü ve sonuncu tabını verirken muharrir, ne bir zaman çarpıştıklarına, ne de taraftar olduklarına karşı ufak bir alâka duyuyor.” Sürgünden sonra siyasetten uzak durmuş ise de, romanlarında siyasal konulara hiç değinmediği düşünülmemeli. Geçenlerde Selim İleri, bir yazısında çok ilginç bir ayrıntıya değindi. Bugünün Saraylısı’nda “yazar[ın] Halkevleri’ne girip çıkanların Hitler selâmları edindiklerini şöyle bir betimle[diğini]” hatırlatan Selim İleri’nin belirttiği gibi, “nice toplumbilimciyi allak bullak edecek nitelikte” bir ayrıntıdır bu (Zaman, 26.07.2009). Dikkatlice okunduğunda romanlarında buna benzer şaşırtıcı pek çok ayrıntı bulmak mümkündür. ‘Gurbette vatan acısı’ Yurda döndükten sonra kaleme aldığı romanlar büyük popülerlik kazanmıştır, ama bu popülerlik nedeniyle olsa gerek, bu romanlar edebiyat dünyasında biraz hor görülmüştür. Oysa bu romanlar, sürükleyici olay örgüsü, okurun merakını cezbedecek mekân ve kişilerle öne çıksa da, dil ve anlatımı, ele aldığı insanlık durumlarıyla, özellikle kadın-erkek ilişkilerini aktarmadaki başarısıyla üzerinde durulması gereken yapıtlardır. Yazdığı yazılar nedeniyle sürgüne gitmek zorunda kalan Refik Halid, yine yazdığı yazılar sayesinde ülkeye dönebilmiştir. Suriye’deyken yazdığı Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının lehindeki yazıları Mustafa Kemal’in dikkatini çekmiştir. Refik Halid, anılarında Falih Rıfkı’dan alıntı yaparak, “gurbette vatan acısı ile yazdığı bir nesir[in] Atatürk’ün pek yüreğine değdi[ğini]” yazıyor.

Aynı biçimde Deli adlı piyesini de Mustafa Kemal çok beğenmiş, “İnkılabımızı hicvetmiyor tebarüz ettiriyor” demiştir. Hikmet Münir Ebcioğlu, Kendi Yazıları ile Refik Halid adlı kitabında sürgündeyken Halep’teki bir matbaaya getirttiği Türkçe harflerle basmaya kalkıştığı, ancak mürettiplerin yeni harflerin acemisi olması üzerine yazı makinesinde yazarak küçük bir matbaada bastırttığı Yezidin Kızı romanının 1 numaralı nüshasını, “Atatürk’e; yürek çarpıntılar ile!..” ithafıyla reisicumhura gönderdiğini belirtiyor. Refik Halid’in Türkiye’ye döndükten sonra 1939’da yayımlanan Çete adlı romanında da, o bölgedeki çetelerin milli mücadeleye katkıları övülür. Kendisiyle yapılan söyleşilerde Refik Halid de, Kuvayı Milliyeye aldığı tavrın, onların İttihad ve Terakki’nin devamı olduğuna inanmasından kaynaklandığını belirtmiştir.

Gerçekten de iflah olmaz bir İttihat ve Terakki muhalifidir Refik Halid. Ondaki bu muhalif yan genç yaşta Sinop’a gönderildiğinde iyice perçinlenmiş olmalı. Refik Halid’le birlikte Sinop’a gönderilenlerden Refii Cevat’ın Menfalar/Menfiler adlı anı kitabında sıklıkla İttihadçılara duyulan öfkeye rastlanır. Refii Cevat, sürgünlerin yılan avından muzaffer biçimde dönerlerken, birbirine girmiş onlarca yılanı İttihat ve Terakki’yle benzetip bir gün “İttihatçıların da böyle perişan edileceğini” söylediklerini nakleder. Aynı yılanlara Gurbet Hikâyeleri’nde yer alan ‘Yerinde Olmıyan Bir Dua’ başlıklı yazıda da rastlarız, ama birbirlerine sarılmış yüzlerce yılanı gören Refik Halid’in aklına İttihatçılar gelmez; bu yılanların “yılanların gizli randevuevinde”, “aşk ile, şevk ile, cezbeye kapılmış” halde dans edip öpüştüklerini düşünür. Bu da şaşırtıcı değildir, çünkü Refik Halid müzmin bir muhalif olmakla birlikte, aynı zamanda bir ‘haz’ yazarıdır. Çoğu zaman esrarengiz güzel bir kadın bulunur romanlarında. Bu güzel kadınlar, kuşkusuz, bir yanıyla Refik Halid’in güzel kadınlara olan ilgisinin bir sonucudur ölümünden bir yıl önce yapılan bir söyleşi de, “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” demiştir; öte yandan bu kadınlar romanlara sürükleyicilik kazandıran karakterlerdir. Daha da önemlisi, romandaki erkek kahramanın psikolojisini de onlara yönelik ilgi ve tutkuları üzerinde kavrarız. Refik Halid’in hayat hikâyesi, deneyimleri ve mizacı romanlarına yansımıştır. Anılarıyla yazı ve romanlarını birlikte okumak yazarı da, yapıtlarını da daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin anılarının bir yerinde ‘anahtar ve süngü’den oluşan hayali bir amblemin “bozuk nizamlı bir dünyanın markası” olduğunu savunur. Anahtar adlı romanında evli bir çiftin arası ve erkek kahramanın psikolojisi eşinin çantasında bulduğu ve hangi kapıya ait olduğunu bilmediği anahtar nedeniyle bozulur. Konusu itibariyle ‘popüler ve hafif’ bir roman izlenimi uyandıran Anahtarsürükleyici olay örgüsü, erkek kahramanın psikolojisindeki değişimi başarıyla verişi ve toplumdaki bozulmaların başladığı yeri görmemize olanak sağlayan kurgusuyla başarılı bir romandır.

Yahya Kemal, Refik Halid’i “Türkçeye yeni bir çeşni vermiş” bir yazar olarak nitelendirir, gerçekten de gerek romanları gerekse denemeleri Türkçenin en yetkin ve en leziz örneklerinin başında gelir. Ne var ki bu yapıtlar yakın zamana kadar dilleri sadeleştirilerek yayınlanıyordu. Bu husus hayli eleştirilmişti, son olarak Ali Birinci, bu yapıtların dilini sadeleştirmenin “Sürgün yazarını edebiyatın hudutları dışına sür[mek]” anlamına geleceğini belirtmişti (Müteferrika, sayı: 32, 2007/2). Neyse ki İnkılap Yayınları’nın Refik Halid’in kitaplarının yeni edisyonunda bu uygulamadan vazgeçilmiş ve günümüz kuşaklarının anlamakta zorlanacakları sözcüklerin karşılıkları dipnotlarda verilmiş. Muhalifliği hakkındaki kendi görüşü Refik Halid’in eleştiri ve alaylarından kimse kurtulamamıştır kendisi bile… Ay Peşinde’deki, ‘Metampsikoz’ başlıklı yazısında, “ruhun bir vücutten diğerine intikali”nin doğru olması halinde ruhunun takip edeceği seyahati anlatır. “Hiç şüphe yok ki benim ruhum bütün müddeti mevcudiyetince çetin, muârız ve muhalif bir ruh olmuştu. Her devirde mücadele ve muârazayı huzur ve refaha tercih etmiş, yaşadığı devrin nüfuzlularile, bir fikirde ve bir mecliste olacağına muhalif kalarak binbir azap, binbir bela görmüştü” dedikten sonra tarih boyunca nerede ne yapmış olabileceğinin parodisini kaleme alır.

Radikal Kitap, 30 Ekim 2009

Yorum bırakın

Filed under Yazar