Tag Archives: SABİT FİKİR

Cumhuriyetin Karikatürlerinden Yansıyan Sureti – Turgut Çeviker

İnsanların nelere güldüğü onlar hakkında bize dolaysız bilgiler verebilir. Gülmek, çoğu kez iradi olmadığı için gülen kişinin “aklının dibini” görmemize imkân sağlar – bir tür dil sürçmesi olduğunu düşünebiliriz. Ama aynı zamanda gülmek öğrenilir de; neye gülüp gülmeyeceğimizi ailede, okulda, toplumsal hayatın çeşitli kurumlarında farkında olmadan öğreniriz. Bir refleks olduğu gibi, kimi zaman şartlı refleks halini de alabilir gülmek. Bu durumda da, güldükleri gülen kişi hakkında bize bir şeyler söyler. Öte yandan, gülünen şeyler üzerinden varılacak sonuçlar, çoğu zaman, gülen kişi hakkında irili ufaklı ipuçları olmaktan öteye pek gitmeyecektir. Peki, ya elimizde 85 yıllık bir çetele, bir araya getirilmiş 900 sayfalık ipucu varsa ve bunlar iyi kötü birbiriyle tutarlıysa?

Turgut Çeviker’in dört yıl emek vererek hazırladığı Karikatürkiye/ Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi 1923-2008 başlıklı çalışma, Cumhuriyet tarihini karikatürler üzerinden takip etmek imkânının yanı sıra, bu 85 yıl boyunca nelere güldüğümüzü, nelere gülmemizin istendiğini/beklendiğini de gösteriyor bize. Bu nedenle kitabın bütününün gösterdiği aynı zamanda kendi suretimiz – bizim hikâyemiz.

Karikatürkiye’deki karikatürler yayınlandıkları dönemin başlıca süreli yayınlarında yayımlanmışlar; bu nedenle yayınlandıkları dönem hakkında bilgiler veren önemli birer belge niteliğindeler. Bize gerek okullarda, gerekse popüler tarih kitapları ve görsel medyada çoğunlukla belgelerle desteklenmeyen, klasik ezberlerin tekrarı olmaktan öteye gitmeyen bir tarih anlatılır. Karikatürkiye’deki karikatürler ezberlediğimiz tarihin dışındaki olayları hatırlatıyor, açığa çıkarıyor. Resmi tarih kimi olaylardan hiç söz etmez, o olayları yaşamış olanların da söz etmesini engellemeye, onları dilsizleştirmeye çalışır; bunun sonucunda da çok değil, bir iki kuşak sonra o olaylar neredeyse hiç yaşanmamış hale gelir. Bazen de yaşanan olayların anlatımında ufak tefek ya da büyük ölçekte tahrifat yapılır. Bu tahrif edilmiş haliyle ezberlerde yerini alır tarih ve aksini iddia etmek giderek imkânsızlaşır. Tarihin tahrif edilmesi için zamana ihtiyaç da duyulmaz her zaman. Daha olaylar yaşanırken bireylerin bu olayları nasıl değerlendirmesi gerektiği onlara çeşitli biçimlerde sunulur. Pek çok şey gibi karikatür de bu propagandanın (ve bir anlamda resmi tarihyazımının) aygıtı görevi görür.

Karikatürkiye’deki siyasi karikatürlere baktığımızda bunların çoğu zaman propaganda amacıyla kullanıldığını görüyoruz. Murat Belge de kitabın sunuşunda özellikle Cumhuriyetin erken dönemlerinde “karikatürler[in] (…) varolan ideolojiyi orasından burasından çimdikleme[k]” yerine ideolojinin amplifikatörü ol[duğundan]” söz ediyor. Turgut Çeviker’in kaleme aldığı “Ana Çizgileriyle Türk Karikatür Tarihi” başlıklı makalede de, o dönemde yayınlanan “gazetelerin kadrolarında karikatürcü” olmadığı belirtildikten sonra, “ressam olarak çalışan kişiler[in] bazen karikatür, bazen ululayan (abç) bir resim çiz[dikleri]” vurgulanıyor. Gerçekten de, Karikatürkiye’de bir araya getirilen bu döneme ait karikatürlerde propaganda ve ululamanın mizahın yerini almış olduğu açık seçik görülüyor. Propaganda amacıyla çizilmiş karikatürlerin yayımlandıkları döneme ait ilk elden bilgi vermesi de ironik. O gün yapılanları övmek, doğrulamak vb amaçlarla çizilen bu karikatürler bugün o döneme hâkim eğilimleri tanımamıza, öğrenmemize, giderek o döneme ilişkin eleştirel bir bakış edinmemize aracılık ediyor. Daha da ilgi çekici olansa şu: Bu eğilimler 85 yıl boyunca pek değişmeden devam etmiş. Değişmeyen sadece eğilimler değil; 85 yıl önce kurgulanmış kimi imgeler de Cumhuriyet tarihi boyunca aşağı yukarı benzer bağlamlarda kullanılmış.

Merkezde bulunanların çevredekilere, dindarlara, azınlıklara, Kürtlere bakışının pek değişmemiş olması da dikkat çekici örneğin. Akbaba’da Cemal Nadir’in Nazi zulmünden kaçan Yahudilere “Açiz, parasiziz… Allahaşkına beş dakika karaya çikmamiza izin verin da zingin olup yelelim!…” dedirtmiş olması örneğin çok tipik. Ya da mübadelede giden Rumların zengin, gelen Türklerin yoksul çizilmesi… Ramiz Gökçe’nin çizdiği, Aşkale’ye gönderilmiş Yahudi Bohor’un taşları çok düzenli olarak tanzim etmesini İstanbul’da da istifçilik yapmasıyla ilişkilendiren karikatür de… Akbaba’da Cemal Nadir’in çizdiği Dersimli Kürt karikatürünün altyazısı ise Başbakan Celal Bayar’ın bir cümlesi: “Cumhuriyet böyle vatandaş tanımıyor.” Cemal Nadir’in çizdiği Dersimli Kürt elinde kanlı bir hançer taşıyor, sırtında tüfeği var ve nefretle bakıyor. Cemal Nadir, belli ki “böyle vatandaş olmaz” demeye getiriyor, Celal Bayar’ı onaylarcasına. İnsanın aklına ister istemez 70 yıl sonra Kürtlerden “sözde-vatandaş” diye söz edecek olanlar geliyor. Yine Cemal Nadir’in 1944’te Cumhuriyet’te çizdiği karikatür de manidar. Masanın üzerindeki kitapta “Kemalizm” yazmaktadır, kadın üzerinde “sol” yazan pencereyi, adam da üzerinde “sağ” yazan pencereyi örtmektedirler. Altta da şu yazılıdır: “Kapıdan gelen ışık ve hava bize yeter.” Kapıdan görünen ışığın altı oku andırdığını söylemeye gerek var mı? Bu dönemde resmi görüşten farklı düşünceleri olanlara ve Türk olmayanlara karikatüristlerin iyi gözle baktıkları söylenemez. Bu saptama, elbette, Cumhuriyet döneminin siyasi önderleri ve kadroları için de geçerlidir.

Bu bakış açısını sonraki dönemlerde de görmek mümkün. Örneğin, 1966’da Akbaba’da Özcan Yaltı’nın çizdiği karikatürde de sağ ve sol cereyanlar var. Cemal Nadir’in karikatüründe cereyan yapan pencereydi, bu kez kapı – yirmi iki yılda kurgu hiç değişmemiş! Karikatüdeki hasta, dönemin Başbakanı Demirel; doktorun tavsiyesi ise şu: “Siz bu kapıları kapamadıkça hastalıktan kurtulamazsınız!” Aynı yıl yine Akbaba’da Cafer Zorlu’nun çizdiği kapak karikatürü de farklılıklardan duyulan rahatsızlığın ifadesi. Sağcı ve solcu pankartlarla yürüyen kalabalıklar bir takın altından geçiyorlar ve bir adam, “Aman Ata görmesin!” diyerek takın üzerindeki Atatürk resminin gözlerini kapatıyor. Ata’nın görmesi istenmeyen sağcı ve solcu sloganlar içeren pankartlardan biri çok anlamlı: “Biz de İnsanız.” Aynı yıl Turhan Selçuk Milliyet’te çizdiği hippi karikatürünün altına “Saçı uzun aklı kısa,” yazıyor – farklı olana duyulan bir başka tahammülsüzlük daha. Turhan Selçuk’un 1970’de çizdiği cenaze karikatüründe taşınan tabut değil, seçim sandığı ve sandığın üzerinde “sandıksal demokrasi” yazıyor. Halkın oyuna duyulan güvensizliğin bir ifadesi bu ibare de. Turgut Çeviker karikatürlerin seçimleri kadar, karikatürlerin sıralanması ve kitabın sayfa düzeni için de büyük emek harcamış olmalı. İlk anda tarih sırasıyla dizilmiş sandığımız karikatürler arasında geçişler, çakışmalar, çatışmalar mevcut. Örneğin, 22 Temmuz 2007’deki seçimlerin ardından merkez medyadaki iki karikatür peş peşe yer alıyor. Birincisinde, Haslet Soyöz’ün karikatüründe sandıktan üzerinde “demokrasi” yazan genç ve güzel bir kadın çıkıyor ve “Ben kazandım!” diyor. Turhan Selçuk’un fırçasından çıkan hemen yandaki karikatürde ise ayaklı bir lamba var, lambanın çevresinde ışık haleleri yerine örümcek ağları ve örümcek bulunuyor. Karikatürün altyazısında ise, “Karşı devrim kazandı” yazılı.

Karikatürkiye’nin sunuşunda Murat Belge de, “siyasi karikatür alanında bugün üretilen pek çok ürün[ün] (…) yirmilerin veya otuzların ‘angaje’ karikatürleriyle şaşırtıcı bir ortaklık içerisinde” olduğunu belirttikten sonra bu durumu, “Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin, ideolojinin temalarının ve temaları ele alma biçiminin değişmezliğiyle” açıklayabileceğimizi vurguluyor. Buna sembolleri de ekleyebiliriz. Karikatürkiye, sembollere ne kadar önem verdiğimizi ve sembollerle düşünmeyi yeğlediğimizi bir kez daha hatırlatıyor. Şöyle de denebilir: Düşünmek yerine sembolleri savunmayı ya da kötülemeyi yeğliyoruz. Görünenlerin altında bildiklerimizin ya da bildiğimizi sandıklarımızın dışında başka şeyler de olabileceğini hesaba katmamıza engel olan bir katılığa neden oluyor sembol tutkumuz. Bir zaman sonra olguların yerini onların sembollerinin alması kaçınılmaz oluyor. Olguları değil sembolleri tartışıyoruz – aslında tartışmıyoruz, çünkü hakkında konuştuklarımız gerçek şeyler değiller, onları temsil etmesi için onlarca yıl önce üretilmiş semboller. Karikatür sanatı yıllardır bu gibi sembollerin üretimine katkıda bulunuyor. Bir noktadan sonra sembolleri altüst eden karikatürcüler de çıkıyor ve ne güzel ki sembolleri üreten karikatür sanatı aynı zamanda gücünü çoğu zaman bir şeyleri alt üst edip farklı noktalardan bakma eğiliminden alıyor.

Yüzlerce karikatürün bir araya getirildiği Karikatürkiye Türkiye’nin siyasi tarihi hakkında önemli ipuçları veriyor. Türkiye’de nelerin değiştiğini, değişmekte olduğunu da takip etmek mümkün kitaptaki karikatürlere baktığımızda. Bunu sağlayan hiç kuşkusuz Turgut Çeviker’in konuya hâkimiyeti. Yıllardır Türkiye karikatür tarihini araştıran Çeviker, Türkiye’de karikatürün geçirdiği aşamaları, ekolleri, eğilimleri, siyasi duruşları, tavırları gözlerimizin önüne seren bir çalışma ortaya çıkartmış. Dolayısıyla bu kitap siyasi tarih hakkında olduğu kadar, karikatür tarihi hakkında da… Hatta karikatür geleneğimizde gündelik hayatın her zaman önemsendiğini hesaba kattığımızda, gündelik hayatın zaman içerisinde izlediği seyir hakkında da bilgilendirici bir çalışma olduğunu söyleyebiliriz Karikatürkiye’nin. 3. Cildin sonunda bir de resimli “Karikatürcüler Sözlüğü” yer alıyor. Kitapta eserleri yer alan karikatüristler hakkında “Türk karikatüründeki yerlerini belirleyen” bu “kısa metinler” belki de bu kadar çok karikatürcü hakkında topluca bilgi edinilebilecek ilk kaynak. Kitabın kaynakçası da sadece Cumhuriyet dönemi karikatürünü araştırmak isteyecekler için değil, matbuat tarihini araştıracak olanlar için de önemli veriler içeriyor.

Karikatürkiye’nin içeriğinden kitabın hazırlık sürecinde kütüphanelerde Cumhuriyet döneminin neredeyse bütün süreli yayınlarının tarandığı anlaşılıyor. Turgut Çeviker bu yayınları tararken yayımladıklarının dışında da önemli bir arşiv elde etmiş olmalı. Bu arşivden başka kitaplar da mutlaka çıkacaktır. Karikatürkiye’nin sayfalarını çevirirken çıktığımız zaman yolculuğunun başka seferlerini şimdiden merakla bekliyoruz.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yazının Hatırlattıkları, Unutturdukları – Murat Gülsoy

“Yazı” karşısında farklı tutumlar alırız. Kimi zaman (ya da kimi yazı) kâğıt üzerindeki siyah lekelerden ibarettir, ama başka yer ve zamanda yazılı bir metnin en kudretlimizden bile kudretli olduğuna inanıverdiğimiz olur. Bu iki uç arasında insanın yazıyla ilişkisinin sayısız görünümünden söz edilebilir; yazının hayatın birebir yansıması olduğundan yazının hayatı kurduğuna varabilen hayli geniş bir çeşitlilik içerisinde yazıya anlam ve önem atfederiz.

Murat Gülsoy, ilk öykülerinden bu yana insanın yazı karşısında aldığı farklı tutumları, yazının insan için taşıdığı anlamları, yazının kudretinin sınırları olup olmadığı gibi sorunsalları araştırmaya yapıtlarında özel bir yer veriyor. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Tanrı Beni Görüyor mu?’daki öykülerde de kurmaca metinler üzerinden “yazı”nın bir tür arkeolojisini yapmaya kalkıştığını iddia etmek çok aşırı bir yorum olmaz.

İlk yazılı metni yazıyı icat eden atamız neden kaleme almıştı? (Sivri taşa almıştı mı demeliyim yoksa?) Bu konuda bilim insanları neler diyor, bilmiyorum, ama bana öyle geliyor ki, ilk yazılı metin bir başkasıyla iletişimden çok “yazar”ın kendisi için tuttuğu bir nottu. Kazıdığı işaretlere verdiği anlamını kendisinden başkası henüz bilmediği için böyle olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle, bir tür post-it’ti belki de ilk yazı. “Yazar” unutmamak için bir şeyleri not etmişti. Bu bir aşk şiiri bile olsa (böyle olduğunun iddia edildiğini okumuştum bir yerde), aklına gelen imgeleri, sözleri bir kez daha yineleyebilmek için, kendi uydurduğu işaretlerle bir taşla daha iri bir taşın üzerine “not ettiğini” sanıyorum o atamızın. Demem o ki, yazının unutmakla ya da unutmak istememekle, dolayısıyla bellekle yakın bir ilişkisi var.

Unutmak konusuna, yazının unutmakla ilişkisine Tanrı Beni Görüyor mu?’daki öykülerde de sıkça değiniliyor. “74 Mercedes”te bu açıkça ifade ediliyor: “Unutmamak için yazıyorum,” diyen anlatıcı, unutmanın kendisi için ölümden daha korkutucu olduğunu itiraf ediyor. Tabii, unutmamak lazım, yazmak her zaman hatırlamaya değil, kimi zaman da unutmaya hizmet eder. Gülsoy da, “Bize Kuş Dili Öğretildi” adlı öyküde anlattığımız bir hikâyeyi bazen başka bir hikâyeyi unutmak için kurgulamış olabileceğimize dikkat çekiyor. “Tanrı Beni Görüyor mu?”da da, yazarın ya da Tanrı’nın bir an kahramanı ya da insanı unutması durumunda o kişinin var olamayacağından söz edilir. “Şaire Mektuplar”ın anlatıcısı ise, okuduğu şiirin “uyanır uyanmaz unuttuğu bir rüyayı hatırlatır gibi olduğu[ndan]” söz ettikten sonra ekliyor: “Ne tuhaf değil mi: uyanış bir unutuşla mümkün oluyor bazen. Çoğu zaman. Yeni bir güne uyanabilmek için bazı şeyleri unutmamız gerekiyor.” Burada Gülsoy’un metinlerini takip edenlere aşina gelecek bir başka olguyla karşılaşırız: rüyalarla. Yukarıda sözünü ettiğim, “74 Mercedes”te de olup biten gizemli olaylar bir rüya ile çözülür gibi olur zaten. Çözülmeyip çözülür gibi olduğuna, bir boşluk kaldığına mim koymak gerek. Gülsoy’un metinlerinde zihnindeki boşluklardan sıkça söz edilmesinin yanı sıra, bu metinlerin içerisinde de ne olup bittiğini tam olarak anlamamıza imkân tanımayan boşluklar (“loş köşeler”) bulunur çoğu zaman. “Yazı Çölü” adlı öykü bu boşluklara ithaf edilmiş gibi. “Şaire Mektuplar”ın “post scriptum’unda yazı’nın unutmak/hatırlamakla ilişkisi bir kez daha vurgulanıyor. Bu öykünün anlatıcısı (mektupların yazarı) iç dünyasındaki karanlıktan söz eder mektuplarında. Yazmak bu gibi durumlarda karanlıkta yanıp sönen bir yıldız olabileceği gibi, o karanlığın derinlerine gömülmemize de yol açabilir. Yıldızın pırıltısının karanlığı yok ettiğini sanırız; oysa karanlık orada duracaktır gene, ama biz onu görmemeyi seçmişizdir. Unutmayı istemek böyle bir şeydir. Yazı bazen kalemi elinde tutanın amacını aşıp unutturmamaya, derinlerde kalması istenenlerin üzerindeki örtüyü hafifçe sıyırmaya kalkabilir.  

Bu saydıklarımın, unutmak/hatırlamak, rüyalar ve (zihnimizdeki ya da metinlerdeki) boşluklar gibi olguların birbirlerine değdikleri, kesiştikleri ara alanlar da Gülsoy’un yazısında önemli bir yer tutuyor. Mesela deja vu, bu anı daha önce yaşamıştım hissi. (Gülsoy’un bir kitabının da adıdır: Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım, 2004.) Deja vu’da hatırladığımızı sanırız bir şeyi, ama ne olduğunu bilemeyiz, zihnimizin loş bir köşesinin bir oyunu mudur, yoksa önceden rüyamızda mı görmüşüzdür o an yaşamakta olduğumuz şeyi, handiyse o rüyayı mı hatırlamak üzereyizdir, işin içinden çıkamayız. Sonuçta deja vu anında derin bir tekinsizlik duyarız. Bildiğimizi sandığımız her şeyin aslında hiç de bildiğimiz gibi olmayabileceği hissi bir an kaplayıverir içimizi.  

Murat Gülsoy’un metinlerini okurken de buna benzer bir tekinsizlik hissine kapılırız bazen. Okumakta olduğumuz metin bildiğimiz metinlere benzediğinde bile, bir noktadan sonra işlerin karışacağını hissederiz. Metnin içi ile dışı arasındaki sınırın genleştiğine, ya da ihlal edildiğine sıklıkla tanık oluruz. Bu sınırın ihlal edildiğini yine bir metni okuyarak öğrendiğimiz, sezdiğimiz için daha da artan bir tekinsizlik içerisinde sürdürürüz okumayı. Bizde benzer hisler uyandıran sadece metnin sınırlarının ihlali değildir. Başka sınırlardan da söz edilebilir: varlık ile yokluğun, gerçek ile hayalin arasındaki sınırlardan… Bir öykü kahramanının, “Benim bir hikâyenin içinde olduğumdan eminsiniz. Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? (…) Benim gerçek olmadığımı düşünüyorsunuz. Siz ise gerçeklerin dünyasındasınız, öyle mi?” sorusu, okuduğumuz metindeki tekinsizliği “gerçek dünyamıza” taşır.

Tanrı Beni Görüyor mu?’da yer alan kimi öyküde görsellikten yararlanmış Murat Gülsoy. İlk anda yazının yetersiz kaldığı yerlerin görsellikle tamamlama çabası sanılabilir; aksine görselliği işin içine kattığı metinlerde bile Gülsoy aslında “yazı”yı araştırıyor. Bu noktada şuna da dikkat çekmek gerek: Gülsoy’un yapıtlarının odağında yazı olduğunu belirttim, ama burada vurguyu “yazı”ya değil, “metin”e yapmak gerekiyor. Yazılı bir metnin oluşumu, bir metnin kendi üzerine kapanışı, kendi içinde dönenip durması, yazının bir nesneyi ne ölçüde ve nasıl görüntüleyebileceği gibi konulara öykülerinde değiniyor olmasına karşın, Murat Gülsoy’un odağındaki olgunun “yazı” olduğu kadar “metin” olduğunu da hatırlamak gerekir. Neden bir metin kurarız, neden hikâye anlatırız, o hikâyeyi neden öyle değil de böyle anlatırız? Gerçeklik de dediğimiz de bir hikâye midir, hikâyeyi değiştirerek gerçekliği de değiştirebilir miyiz? Bu gibi soruları sıkça sorar, sordurur. Bunu yazılı bir metin aracılığıyla yaptığı için çoğu zaman “metin” “yazı” ile örtüşür, ama her zaman değil.

Tanrı Beni Görüyor mu?’da Murat Gülsoy alıştığımız sınır ihlallerine yenilerini katmış. Arayışları görsellikten yararlanmaktan ibaret değil. Kafka’nın bir metnini “genleştirdiği” öykü buna örnek verilebilir. Kafka’nın kısa ve yoğun metninin her cümlesinin ardından birer cümle ekleyerek beş kez yazıyor. Sonuçta yeni bir metne ulaşıyoruz. İçerisindeki bazı cümleler Kafka’ya ait, ama Kafka’nın metnindeki boşluklar doldurulmuş durumda. Yeni metin bambaşka bir öykü, kendi içerisinde boşlukları olan; daha da genleştirilebilecek bir metin üstelik. “Konuşan Sözlük”, “Şaire Mektuplar” gibi öykülerde de farklı türlerdeki yazılı metinlerin içlerinde sakladıkları öykülere dikkat çekilir.

“Yaşamsal Geometri”de yazı bu kez geometrik şekillerin alanına uzanıyor; hayatımızdaki geometri vurgulanıyor. Salt bunu düşünmüyoruz ama, geometrik şekillerin fiktif ve varsayımsal olması gibi yazının, hatta dilin de öyle olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. İçimizden geçenleri seçeceğimiz kelimelerle karşımızdakine anlatabileceğimizi varsaymaz mıyız? Bizi konuşmaya ve yazmaya iten bu ön kabul değil midir? Ne var ki yazının ve dilin varsayımsal olduğunu çoğu zaman aklımıza getirmez, unuturuz; giderek unuttuklarımızın arasına okumakta olduğumuz yazının birinin kaleminden çıktığı da eklenir ve yazı kendi başına bir varlık halini alır neredeyse. Öte yandan, bunları unutmamız bir yerde hayrımızadır; sürekli tekinsizlik duyarak ne okuyabilir, ne yazabilir, ne de yaşayabiliriz. Kendimizi ancak bunları unuttuğumuzda güvende hissedebiliriz.

Murat Gülsoy ise Tanrı Beni Görüyor mu?’da yer alan öykülerinde yazı-hayat ilişkisinin tekinsiz alanlarını çoğaltarak bizi yazı karşısında tetikte olmaya çağırıyor; bu çağrının da yazılı metinler aracılığıyla yapıldığını hatırlatmayı unutmadan.

Yorum bırakın

Filed under Kitap