Tag Archives: STAR KİTAP

Hiçleştirmeye Karşı Sürekliliği Korumak – John Berger

Kıymetini Bil Herşeyin, “Hayata Tutunma ve Direnişe Dair Notlar” alt başlığını taşıyor. Bu alt başlık, ölümle burun buruna yaşayan, yaşayabilmek için de direnmek zorunda olan insanlar ve halklar hakkında kaleme alınmış yazılarla karşılaşacağımızı duyuruyor. Peki, kimlerdir bu durumda olanlar? Yıllardır savaşlarla iç içe yaşanan yerler gelebilir aklımıza ilk başta. Berger’in Filistin ve Irak’taki direnişler hakkında kaleme aldığı yazılar da bunu doğruluyor. Öte yandan, Berger’in dikkatimizi çektiği daha kalabalık insan toplulukları da var: Yoksullar. Bu nedenle, Berger’in direnişe dair notları sadece işgalci devlet ya da devletlere karşı bir tutum alma çağrısı değil, aynı zamanda bu işgalci devletlerin çıkarlarının aslında kimlerin çıkarı olduğunu görüp onlara karşı da tutum alma çağrısı. Bağdat’ın düştüğü günlerde kaleme aldığı “Korkuyu Tasavvur Edelim” başlıklı yazıda “ABD çıkarları” teriminin gerçek anlamını vurgulama ihtiyacı duyması da bundan. “ABD’nin yoksul ve varsıl vatandaşlarının doğrudan çıkarları değil, çoğu zaman ABD sermayeli ve gerektiğinde ABD güçlerince savunulan en yaygın çok uluslu şirketlerin çıkarlarıdır söz konusu olan.”

Türkiyeli okurlar John Berger’i seksenlerin ortalarında yayınlanan Görme Biçimleri ile tanımıştı. Bu kitapta, her imgede bir görme biçimi saklı olduğu, -“bakmanın bir seçme edimi” olduğu- resim sanatından reklamlara pek çok örnek üzerinden anlatılır. Görüntülerin, imgelerin neler gösterirken neleri sakladığını anlatan eşsiz bir kitaptır Görme Biçimleri. Resimle ve başka görsel sanatlarla ilgili çalışmalarında esas olarak yaptığı da bu olmuştur Berger’in. Düzyazılarında da benzer bir şeyin peşindedir – dilin, sözcüklerin anlamlarının nasıl tersyüz edildiğine de sıklıkla değinir. ABD’nin Irak’a saldırmaya karar verdiği günlerde yazdığı “Neredeyiz?” başlıklı yazıda da bu noktaya dikkat çekiyor: “Bizlerin insanca yaşaması ve ölmesi için şeylerin adının doğru konulması gerekli. Sözcüklerimizi yeniden sahiplenelim.”

Kıymetini Bil Herşeyin’deki yazılarda yaptığı da bu aslında. Günümüzde dünyanın dört bir yanında çekilen “ıstırap”ların gerçek nedenlerinin neler olduğunu ve gezegende neler olup bittiğini anlama çabası. Egemenlerin neleri çarpıttığını görebilmemiz için, Berger bize yeni bir görme biçimi sunuyor. Olanları kavramaya çalışırken farklı disiplinlerin sadece kendi uzmanlıklarına dayanan “görme biçimleri”nin yerine -çoğu zaman bu kısmi bakış olan bitenin kavranmamasına hizmet etmektedir- bütüncül bir “görme biçimi” önerir: “Olan biteni kavrayabilmek için kurumsal olarak ayrı tutulan ‘alanları’ birbirine bağlayacak disiplinlerarası bir vizyona ihtiyaç” olduğunu belirttikten sonra bu vizyonun siyasi olmasının kaçınılmazlığını vurguluyor. Berger’e göre, “küresel çapta siyasi görüş sahibi olmanın önkoşulu ise, gereksiz yere çekilen ıstırapların ortak olduğunu görmektir.”

Berger, dünyanın dört bir yanındaki insanların ortak ıstıraplarından söz ettiği yazıların çoğunda yerinden yurdundan edilme konusuna özel bir önem veriyor. Kitabın girişinde şöyle diyor: “Göç, tüm dünyada hayatta kalmanın başlıca çaresi oldu günümüzde.” Ne var ki hayatta kalma uğruna pek çok şeylerini yitirmektedir mülteciler. Bir zamanlar anavatanlarında en azından çocuklarını doyurmaya yeten şeyler vardır. Bunu da yitirince göç kaçınılmaz olmuştur. Bu yeni durumu “yeni kapitalizmin yoksulluğu” olarak tanımlayan Berger, günümüzdeki küresel kaosun anahtar teriminin de yer değiştirme ya da yeni bir yer belirleme olduğuna dikkat çekiyor. Bu, sadece sermayenin emeğin ucuz ve daha kolay sömürülebilir olduğu yerlere kolayca gidebilmesi anlamına gelmemektedir, “dünyanın tek bir akışkan piyasa haline gelmesi için şimdiye kadar bilinen belli başlı sabit yerlerin özgüvenini ve saygınlığını sarsma hayalidir” aynı zamanda. Bunun sonucunda insanlar artık yaşadıkları ya da öldükleri yerle değil, “kasaya ödeme yaptıkları” yerle tanımlanmaktadır.

İsrail’in Ramallah’ı kuşatıldığı günlerde yazdığı yazıda da İsrail’in aldığı önlemleri “terörle mücadele” olarak tanımlamasının aldatıcılığını deşifre eder. “Boğucu egemenliğin esas amacı, yerli halkın zamanın ve uzamın sürekliliği konusundaki duyarlılığını yok etmek suretiyle ya topraklarını terk etmesini ya da sözleşmeli hizmetkârlar durumuna düşmesini sağlamaktır.” İşgalcinin de, kapitalistin de insanlardaki zaman ve uzam algısıyla bir sorunları olduğu, insanları “hiçleştirme”ye dayalı stratejilerle ilerledikleri çok açıktır. “Duvarlara Karşı Durmanın On Yolu”nda Rus yazarı Platanov’un 1920’lerde kullandığı “yoksul ruhlar” teriminin modern yoksulluğa denk düştüğünü belirtir. Şöyle tanımlar “yoksul ruhlar”ı: “Varları yokları ellerinden alınıp da içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar.”

Direniş de, hayata tutunmak da tam bu noktada, çekilen ıstırapların ve bu ıstırapların dünyanın dört bir yanındaki insanların ortak ıstırapları olduğunun farkına varılmasıyla başlamaktadır. “Hiçleştirme”ye karşı “sürekliliğe” duyulan inançla, çocuklara duyulan sevgiyle. Sadece bunlar değildir elbette. Yoksullar hikâyeler anlatarak da direnmektedirler. “Hikâyeler bir anlamda adaletin her an tecelli edeceği inancının paylaşılmasıdır. (…) Tüm hikâyeler bir bakıma [tiranların] iktidarının yıkılışına dairdir.” Arzu duymak da bir başka direniştir. “Arzu karşılıklı olduğunda, dünyanın gidişini belirleyen tüm öteki anlaşmalara meydan okuyan ya da direnen iki kişilik bir sözleşmedir. İki kişinin komplosudur.”

Berger, günümüzün tiranlarına inat zaman ve uzam konusundaki süreklilik duygumuzu yitirmememizi sağlayan her şeyin kıymetini bilmeye çağırıyor bizi. Direnmeye ve hayata tutunmaya…

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Dünyayı Değiştirecek Bir İcadın Romanı – Mümtaz Mehmet Tütüncü

Mümtaz Mehmet Tütüncü’nün romanına verdiğiisim daha baştan nasıl bir kitapla karşılaşacağımız konusunda ipuçları taşıyor. Küheyli Buharlan, ne anlama geldiğini bilmediğimiz, ama okurken bize anında bir şeyler çağrıştıran bir kitap ismi. “Buharlı Küheylan”ın deforme edilmiş hali olduğu aşikâr. Daha baştan bu romanda bir şeyler ters olacağını, ters gideceğini düşünüyor insan ister istemez.

Tarihi bir konusu olması nedeniyle tarihi bir roman, ya da farklı anlatı tarzlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan kurgusu nedeniyle postmodern bir roman olduğu düşünülebilir Küheyli Buharlan’ın. Gerçek tarihe göndermeler yok, dolayısıyla tarihi konularda bu kitaba dayanarak ahkâm kesmek mümkün olmayacak. Öte yandan, kitapta geçen “IV. Fırat devri” ya da Hezarfen Çelebi gibi isimler nedeniyle tarihi romanların bir parodisiyle karşılaşacağımız, ya da Osmanlı tarihinin hicvedildiği bir roman olduğu izlenimi de uyanabiliyor ilk anda. Küheyli Buharlan, bunların hiçbiri değil. Oldukça hoş bir ironisi olmasına karşın, Tütüncü’nün romanını mizah üzerinden gerçekleştirilen bir tarih eleştirisi, ya da metinler arası göndermeler, türlü çeşitli oyunlar aracılığıyla kurgulanmış bir metin olarak değerlendirmek de mümkün değil.

Yazar tarihi bir mizansen içerisinde insanlığın bütün tarihi boyunca sorguladığı ve sorgulayacağı bir konuyu ele alıyor: İnsanın bir şey yapma, bir şey keşfetme azim ve tutkusunun neden ve sonuçları. Buradan yola çıkıp ,“Bütün yapıp ettiklerimizi koşullayan bir ilk neden var mıdır?” sorusuna kadar ulaşan bir dizi soruyla daha karşılaşıyoruz romanda. Tütüncü, romanında özellikle insanın araştırmacı yanının en uç noktası olduğu düşünülen ─bilimkurgu edebiyatın başlıca konularından olan─ yapay zekâyı, kendi başına kararlar alabilen makine-insanın yapılıp yapılamayacağı konusunu sorunsallaştırılıyor. Tarihi romanlardan çok bilimkurgu romanlardan aşina olduğumuz bir konu bu. Küheyli Buharlan’ın ironisi insanın bir şeyler yapma azim ve arzusuna odaklanıyor; özellikle de bulunan/yapılan her yeni şeyle daha derinlerde ve daha uç noktalardaki, daha yeni şeyler bulma/yapma istek ve merakının kamçılanmasına… Romanın başkahramanı Hezarfen Arif Çelebi’nin (ve romanda hikâyeleri anlatılan dönemin başka hezarfenlerinin) bir şeyler icat etme ya da keşfetme arzuları, bu yöndeki eylem ve çabaları en uç noktalara kadar taşınıyor. Bu yanıyla, Küheyli Buharlan neden-sonuç ilişkisine dayanılarak dünyanın bütünüyle anlaşılabileceğine ve öngörülebileceğine ilişkin safiyane yaklaşımla inceden dalgasını geçiyor. Kuşkusuz, bugün kimse Hezarfen Arif Çelebi gibi böylesi safiyane bir yaklaşımla dünyayı kavramaya çalışmıyor. Bütünsel olarak böyle olmakla birlikte, Hezarfen Arif Çelebi’nin düşünme biçiminde en uç noktasına taşınmış olan bu nedenselci yaklaşımın kimi görünümlerinden zihniyetlerimizin büsbütün arınmış olduğunu iddia edemeyiz. Örneğin Hezarfen’in yapay bir yeniçeri (“buharî”) yaparken onun psikolojik süreçlerini de mekanize edişi hayli ironik, ama bu psikolojik süreçlerden birine “savunma mekanizması” adını veren psikoloji biliminin en azından bu terimi yaratırken mekanizmle malul olmadığı söylenebilir mi?

Bu gibi konuları tartışan Hezarfen Arif’in muhakemeleriyle birlikte roman hayli ontolojik noktalara da ulaşıyor. Yapay zekâ ile insan arasındaki farkın nerede olduğu sorusu, yapay olanın neyi yapamadığı için yapay kalacağı, canlı olamayacağı, dolayısıyla “can”ın ne olduğu ya da olmadığı, yapay zekânın (buharîlerin) bir gün o yapamayacağı zannedilen şeyi de yapıp yapamayacağı, es kaza yaparsa neler olacağı ─burada bir kez daha bilimkurgu edebiyatın pek sevdiği android ve/veya sayborg saldırılarını anımsayabiliriz─ gibisinden soruları romanın kurgusu içerisinde tartışıyor Mümtaz Mehmet Tütüncü.

Bir roman için hayli ağır kaçacak sorunsallar bunlar. Tütüncü’nün başarısı bu sorulara yanıt vermeyip bu soruları eğlenceli bir kurgu içerisinde sormakla yetinmesinde. Ele aldığı soru ve sorunsalların ağırlığına karşın eğlenceli bir roman Küheyli Buharlan. Sayfalar ilerledikçe mantığının nasıl işlediğine, ruh haline, heyecanına, tutkusuna, çelişki ve açmazlarına, hayallerine, hayal kırıklıklarına ve bütün bunların yanında handikap ve arızalarına aşina olmaya başladığımız Hezarfen Arif Çelebi bir roman kahramanı olarak somutlaştıkça olayların nereye varacağı sorusunu Çelebi’nin kafasındaki sorularla birlikte sormaya, yanıtlarını merak etmeye başlıyoruz.

Tütüncü’nün Osmanlı döneminin ruhunu, atmosferini hissettiren ayrıntılara gösterdiği özen de dikkat çekici. Kimi zaman hayli uzun konuşmalara yer verilmesine rağmen romanın okunurluğunu koruması da sanırım bu ayrıntılar sayesinde mümkün oluyor. Zamanı ve mekânı hissetmemizi sağlayan bir üslup ve dili var Küheyli Buharlan’ın. Bugünün genç okurlarının arada sırada romanın sonuna eklenen lügatçeye bakma ihtiyacı duyabilirler, ama bu “eski” kelimelerin ne anlama geldiği çoğu zaman cümlelerin içerisinde kaba hatlarıyla seziliyor.

Mümtaz Mehmet Tütüncü, romanı farklı metinleri bir araya getirerek kurgulamış. Bir yandan “roman” akarken, araya ansiklopedik bilgiler, tarih dergilerinden, tarih kitaplarından sayfalar, Hezarfen Arif Çelebi’nin güncesi ile bir tiyatro metninden sahneler giriyor. Bu tiyatro metni içerisinde sözü alan Hezarfen Arif Çelebi’nin anlattığı rüyalarla romanın kimi bölümleri bir yerden sonra birbirine giriyor, Çelebi’nin buharîlerle ilgili tahayyülleri ile rüyaları birbirine karışıyor; giderek metnin anlatıcısı da rüya kişileri olmaya başlıyor. Yukarıda Hezarfen’in mekanik yaklaşımından söz etmiştim, romanda mekaniğin de mekaniği var. Sözün buharîlere geçtiği bölümlerde, bu kez onların gözünden insanlara ve dünyaya bakıyoruz. Tütüncü’nün ayrıntılara özen gösteren anlatı tarzı sayesinde, bu bölümlerde bir yandan buharînin muhakemesi gözlerimizin önüne serilirken, bir yandan da bize hayli doğal gelen kimi süreçlerin ─sevişmek ve savaşmak gibi─ başka bir açıdan bakıldığında nasıl görülüp değerlendirilebileceği konusunda yeni bir bakış ediniyoruz. En azından gerek Hezarfen Arif Çelebi’nin gerekse buharîlerin sordukları soruların yanıtının, aslında tam da onların olası yanıtlarla doldurmaya çalıştıkları boşlukta saklı olduğunu görüyoruz.

Küheyli Buharlan, insanın tahayyül ve tasavvur yeteneğinden yola çıkıp varoluşun anlamı üzerine incelikle düşünülüp kurgulanmış, özenle yazılmış, eğlenceli bir roman.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Meçhullüğümüze Dair Bir Roman – Vivet Kanetti

Vivet Kanetti’nin Bana Modern Türkün Tarifini Yapabilir misin Kaan isimli romanı hakkında

İnternette yeni bir aşamaya geçildiği iddia edilir ve bu yeni aşamaya ‘web 2.0’ denir. Web 2.0, toplumsal hayatta da değişimlere neden oluyor. Her internet kullanıcısının kendini ifade edebileceği ‘Hyde Park’lar bulması kolay artık. Forumlar, bloglar, gazetelerin internet nüshalarının ve haber sitelerinin okur yorum köşeleri… Buralardaki sohbetler, yazışmalar, tartışmalar, küfürleşmeler pek çok açıdan incelenmeye değer. İletişim uzmanları, siyaset bilimciler, sosyal psikoloji uzmanları vb bilim insanları için araştırma alanları bunlar aynı zamanda. Peki, edebiyat? ‘Edebiyat 2.0’ zamanı geldi mi, bilinmez, ama Vivet Kanetti son romanı Bana Modern Türkün Tarifini Yapabilir Misin Kaan? ile böylesi bir alana işaret ediyor, başka bir deyişle, bu alanda söylenen sözlerin, yazılan yorumların, gerçekleşen tartışmaların bir şeylerin temsili olduğuna, olabileceğine dikkat çekiyor.

Kanetti, bunu son yılların medya dünyasındaki bir başka modayla, Biri Bizi Gözetliyor formatlı yarışmalarla bir araya getiriyor. Yeni bir yarışmanın izleyicilerinin yazışmalarına tanık oluyoruz romanın büyük kısmında. ‘Türkiye’nin Avrupa yolundaki kararlılığını sergilenmesi’ni amaçlayan yarışmada neler olup bittiğini bu yorumlar sayesinde kısmen öğrenebiliyoruz. İzleyiciler için yarışma bahane zaten; söz söyleme imkánını, haberleşmek, tartışmak, flört etmek vb amaçlarla kullanıyorlar. Yazışanların kişisel özellikleri, fikirleri, ideolojileri de farklı birbirinden. Farkı amaç ve görüşteki izleyicilerin farklı söylemleri karşı karşıya gelir, tartışır ve çatışırken, hemen hepsini kuşatan ortak bir söylem de çıkıyor ortaya. Belki buna söylemden çok zihniyet demek gerekir. Kendini ‘Batı’ üzerinden görüp değerlendiren bir zihniyette ortaklaşıyor izleyiciler (roman kahramanları). Batı’ya kafa tutan da, Batı’ya kendini sevdirmeye çalışan da, kendini Batı’yla ilişkisi üzerinden anlamlandırıyor. Dert aynı: Batı’ya göstermek, Batı tarafından görülmek… olmak değil, göstermek, görüntü vermek. Modern değil de, postmodern Türkün tarifi belki de… Daha doğrusu modern Türkün değil, ama modern Türkün nasıl göründüğünün, görünmesi ya da görünmemesi gerektiğinin tarifi. İzleyiciler son birkaç yılın belli başlı olaylarına değiniyorlar ama romanın bütününde 200 yıllık bir resim çıkıyor ortaya.

Roman bütünüyle izleyici sitesinden seçmelerden oluşmuyor. Yarışmacılardan gazeteci Emine’nin (E. Emine?) kaleminden aktarılan bölümler de var romanda… Başta yarışmaya katılmasının hikáyesini, sonraları da yarışmada tuttuğu günlükten birkaç sayfayı okuyoruz. Emine’nin bu kısa bölümlerdeki gözlem gücünün ve olgular arasında ince bir ironiyle kurduğu bağlantıların tadı damakta kalıyor.

Batı tarafından görülme bahsinde Emine’nin dikkat çektiği nokta önemli: Farklılıkların dışarıdan, bakıldığında farklılık olmaktan çıkıp giderek aynı görüleceğini vurgular Emine. Boğaz’dan geçen gemideki Avrupalıların şehre ve insanlara el salladığını kurar ve aralarındaki onca farklılık ve çelişkiye rağmen oradan bakıldığında görünecek olanın ortak bir görüntü olduğunu belirtip ‘Meçhullüğümüzde bir aileydik,’ diye tanımlar.

Bana Modern Türkün Tarifini Yapabilir misin Kaan? da, meçhullüğümüze dair bir roman.

(Star Kitap‘ta yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yakın Kötülükler – Yalçın Tosun

Yalçın Tosun’un Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler adlı kitabı hakkında

Yalçın Tosun’un öykü kişilerinden biri, “Çocuk da mı olduk bir zamanlar?” diye sesleniyor. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’in öykü kişilerinin çoğunun sorabileceği bir soru bu. Benzer biçimde, şunu da soruyor olabilirler: “Sevildik mi hiç? Peki, sevdik mi? Sevebildik mi?” Kitapta çocukluğa ilişkin ya da bir biçimde çocukluğa değen öyküler yer alıyor – doğrudan çocuklukla ilgili öyküler de var, ama daha çok öykü kişileri çocukluklarını anımsıyorlar. Anımsadıkları da çoğunlukla benliklerinin küçücük yaşlarından itibaren nasıl örselenip yıprandığına ilişkin anılar, anı kırıntıları.

Ailenin kişiyi toplum hayatına hazırladığı söylenir. Yalçın Tosun’un öyküleri bu hayata hazırlama uğraşının üzerinde pek durulmayan bir boyutuna değiniyor. İnsanı, ailesinden ayrılıp başkalarıyla ilişkiye geçtiğinde güllük gülistanlık bir toplum beklemiyor. Güçlü olanın gücünü güçsüzlerin üzerinde pervasızca kullanmaktan çekinmediği, iktidar olmak, iktidar kurmak için her şeyin kullanılabildiği, insanların zaaflarının kolayca başkaları tarafından sömürüldüğü, daha da kötüsü bunların bir hayli kanıksandığı “dışarıdaki” toplumsal yapının, “içeridekiyle” -klasik tanımıyla “toplumun en küçük birimi” olan aileyle- bir hayli benzeştiğinin altını çiziyor Yalçın Tosun’un öyküleri. Aile böyle olduğu için mi toplum da böyle, ya da tam tersi mi geçerli, bu soruların yanıtının peşinde değil yazar; onun öyküleriyle bize hatırlattığı aile-toplum ekseninde insanın canına okunduğundan ibaret. Bu yetişme-örselenme sürecinin bir başka görünümüne daha vurgu yapılıyor kitaptaki öykülerde. Yetişme çağında, daha hayata hazırlanırken örselenenler, sonraki hayatlarında başkalarını ve kendi çocuklarını örseliyorlar. Bitimsiz gibi görünen bu sarmalı sıklıkla hissediyoruz Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’i okurken. Bunu sağlayan da Tosun’un kimi öyküyü çift sesli olarak kaleme almış olması. Çift anlatıcılı öykülerde bir ilişkinin iki tarafına birden kulak veriyoruz. Bu yapı, ilişkinin ezen, örseleyen tarafının da bir zamanlar ezilmiş ve örselenmiş olduğunu hatırlatıyor.

Yalçın Tosun’un öyküleri, günümüzde sadece hoş vakit geçirme uğraşına indirgenmeye başlayan edebiyatın insanı ve toplumu anlama çabasının çok özel bir yolu olmayı sürdürdüğünün sevindirici bir kanıtı. İnsana hoşça vakit geçirtmek bir yana, insanı rahatsız edecek, huzurunu kaçıracak öyküler kaleme almış Tosun. Günümüzün konformist okuru belki de insanın tadını kaçıran bir tür “kötülük” olarak görüyordur bu tarz edebiyatı. Yalçın Tosun’un “Parkta” başlıklı öyküsü biraz da bunun altını çiziyor gibi. Parka huzur bulmaya gelmiş olan öykü anlatıcısı, yaşlıca bir kadının kendisine trajik hayat hikâyesini anlatması üzerine, “Kimseye, kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü kimse hak etmiyor,” diye öğüt verir. Genç adamın bu sözü kadını anlatmaktan vazgeçirmeye yetmez, belki o genç adama anlatmayı bırakır, ama parktaki bir başkasının yanına yaklaşır ve hayatını ona anlatmaya başlar. Kadının anlattıklarının genç adam üzerinde yarattığı etkinin çok çarpıcı başka bir noktaya işaret ettiğini de vurgulamak gerek. Genç adam parkta “oturmuş her şeyi unutmak iste[rken]” kadını dinledikçe, “buradan kurtulup sıkıntılı hayatıma aniden dönüvermek için sabırsızlanmaya başla[r.]” Kadının anlattıkları, “tüm bıkkınlığı[n]a rağmen yaşamaya karşı duyduğu açlığı bütün hücreleri[n]de hissetme[sine] neden ol[ur.]”

Kadının hayat hikâyesi trajiktir; annesi amcasıyla kaçmış, babası intihar etmiştir. Bu kadının yaşadıklarının karşısında genç adamın hayatı alabildiğine sıradan ve olağandır. Öte yandan, şunun da farkındadır genç adam: O da yaşamaya açlık duymaktadır; kadının başına gelenlerle kıyaslandığında benliğinde büyük yaralar yoktur, ama nefes alıp vermesi, çeşitli ilişkileri, görevleri, sıkıntıları olması ona yaşadığını duyurmamaktadır. Yaşam, ancak yokluğuyla, ona duyulan açlıkla kendini hissettiren bir şeydir onun için. Büyük bir boşluğun, bu boşluğun yarattığı bıkkınlığın içerisindedir. Adamın olumlu görülebilecek tek yanı samimiyetsiz olmamasıdır. Üzülmediği halde kadının karşısında onun hikâyesine üzülmüş gibi yapamamaktadır. Bunu sağlayan şeyin sözünü ettiğim boşluk duygusu, daha doğrusu bu boşluğun farkındalığı olduğunu düşünebiliriz. İlk başta ilgisiz bir adamla acılı bir kadının karşılaşması gibi duran bu öyküde, bu birkaç cümleyle genç adamın iç dünyasına bir kapı açılır. Birkaç sayfalık öyküler yazmayı seven Yalçın Tosun, metnin içerisinde okurun bu açılan kapıdan içeri bakmasına pek izin vermiyor; yine de bu kapının açılması, kapının ardında neler bulunduğunu (ya da bulunmadığını) duyumsamamıza yetiyor.

Bu öyküdeki adamın başkasının dertleri karşısındaki ilgisizliğinin, hatta bundan duyduğu rahatsızlığın bir benzerine, “Her Şey Tarih Oluyor” başlıklı öyküdeki yaşlı adamda da rastlıyoruz. Daha çocukken başkaları gibi “adam olmamaya” karar vermiştir bu öykü kişisi. “Hem adam olmak ne demek? Herkesin istediği gibi olmak, beklenen, öğretilmiş tepkileri vermek, yasalara uymak ya da yalan söylememek mi?” diye geçirir içinden. Yaşlı, huysuz biridir, “adam” olmamıştır, herkese benzememiştir. Bu öykü kahramanın öykünün bir yerinde “yazar oldum” demesi de ilginçtir. (Öykünün başka bir bölümünde adamın yazar olduğuna ya da yazdığı herhangi bir şeye değinilmez.) Yine de yazar olmakla “adam olmak” karşı karşıya getirilir; önceki öyküde anlatmakla kötülük etmenin eşleşmesi gibi, yazmak adam olmamakla eşleşir. Bu yaşlı adamın “Parktaki” adlı öyküdeki genç adamla benzeştiği bir konu daha var. Bu yaşlı adam da oynamayı becerememekte, üzülmediğinde üzülmüş gibi yapamamaktadır. Her ikisi de bu özelliklerinin matah bir şey olduğunu ileri sürmezler, bundan kendilerine bir pay çıkartmazlar. Öyledirler, o kadar. Öykü ilerledikçe yaşlı adamın kendisine ilişkin bu farkındalığına zamanla bir başka farkındalık eklenmiş olduğunu hissederiz. Öyle ya da böyle olmasının da bir önemi olmadığını sezmeye başlamıştır. Hayalindeki küçük çocuğa, “Korkma, her şey tarih oluyor,” derken, bir yandan da kendisine demektedir bunu.

İnsanların insanlara yaptıkları kötülüklerin bir geçit resmi gibi Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler. Hasımların birbirine yaptıkları değil, aile fertlerinin, arkadaşların, sevgililerin yaptıkları kötülüklerin… Kitaptaki aile/yakınlık içi kötülükleri anlatan öbür öykülerin yanında, “Parkta” ve “Her Şey Tarih Oluyor”da Yalçın Tosun, insanın kendine yaptığı kötülüklere de çeviriyor bakışını. Sanırım kitabın girişine, André Gide’den, “Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur,” cümlesini epigraf olarak almasının bir nedeni de bu. Kötülük söz konusu olduğunda, uzak-yakın başkalarının yanında kişinin kendine ve kendi geçmişine de dikkat çekmek. Kitapta ağırlık başkalarının neden olduğu acılarda, ama başta da belirttiğim gibi, düz bir acı çeken / acı çektiren karşıtlığı üzerinden anlatılmıyor öykülerin çoğu.

Kitaptaki öyküler yalın bir dille kaleme alındığı halde öyküler kendilerini hemen açmıyorlar. Öykü anlatıcıları yaşadıklarına ilişkin her ayrıntıyı vermiyorlar bize; bütünü görmeden parçaların anlamı tam olarak oturmuyor. Ancak öyküler bittiğinde başlarda oluşan sorular yanıtını buluyor. Öyküler çoğunlukla başkalarının kötülüklerine maruz kalanların ağzından kaleme alındığı için buruk, acılı bir dil hâkim. Çektiği acıların, bu acıya neden olan kişinin ölümü ya da o kişiden ayrılmakla bitmeyeceğini, çekilen acıların öyle ya da böyle tortular bıraktığını bilen öykü anlatıcılarının yaşadıklarını hatırlamakta ve anlatmakta zorlandıklarını duyuran bir anlatımdan söz edebiliriz. Bu anlatım sayesinde öykü kişilerinin anlatmadıkları daha başka neler yaşamış olabileceğini sezmemiz mümkün olabiliyor. Öyküde anlatılanın ne olduğu kadar nasıl anlatıldığının da önemli olduğunu, başka bir deyişle, “ne” ile “nasıl”ın birlikte kotarıldığında, biçimin de içeriğe dair bir şey olduğunu duyuruyor Tosun’un öyküleri.

Star Kitap, 9 Ocak 2010

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Yoksul Ruhların Hikâyesi – Andrey Platonov

Platonov’un Dönüş adlı kitabı hakkında

John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin’de 1899-1951 arasında Rusya’da yaşayan Platonov’un hikâyelerinde anlatılan yoksulluğun farklı bir yoksulluk olduğuna dikkat çekerken onun sıklıkla kullandığı “yoksul ruhlar” sözüne değinir. Berger’a göre, “yoksul ruhlar, (…) varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar[dır.]” Platonov’un yakınlardan yayımlanan Dönüş adlı kitabında da, çok zor koşullarda yaşamak zorunda kalmış “yoksul ruhların” hikâyeleri yer alıyor.

Hikâyelerin büyük bölümü, önce emperyalist savaşın, ardından da iç savaşın büyük yıkımlara yol açtığı Sovyet Rusya’da geçiyor. Bu hikâyelerde yıllarca sürmüş yoksulluk ve sefalet sonucunda, tam da Berger’ın vurguladığı gibi acı çekmek dışında hiçbir şeyleri kalmamış insanların kurulmakta olan yeni düzen içerisinde kendilerini ve hayatlarını anlamlandırma çabalarına tanık oluyoruz. Dönüş adlı hikâyenin kahramanı İvanov, iç savaşın ardından terhis olduğunda kendini bir yetim gibi hisseder. Bu histen kurtulmak için “çabucak hayat davasına yöneliyor, yani kendisine bir meşguliyet ya da teselli yahut kendi deyişiyle basit bir geçici sevinç buluyor ve böylece yılgınlığından sıyrılıyordu[r.]” Bir başka hikâyedeki Yuşka’nın neden yaşadığı sorusunun yanıtı daha yalındır. “Anam babam doğurdu beni, onların keyfi böyle istemiş.” Yuşka sürekli itilip kakılan, çoklarınca yaşamasın kendisi dahil kimseye faydası olmayan biridir. Ama onun da yaşamayı sürdürmek için kendisine bir amaç bulduğunu hikâyenin sonunda öğreniriz. Bu soru, Platonov’un geçtiğimiz sene yayımlanan Çukur adlı romanının kahramanı Voşçov’un da aklını çelmiştir. O da “hayatın planını” anlamaya çalışmaktadır – “nesnelerin özü”nü hissetmeyenler insanların otomatiğe bağlandıklarını savunur.

Öte yandan çalışmadığı için “hayatın özünü” yaşamamakla suçlanacak olan da o olur. Fro’nun kahramanlarından Frosya için kocasına duyduğu sevgiden söz etmek dışındaki hayat “sıkıcı ve ölü[dür.]” Frosya’nın babası hayatın anlamını çalışmakta bulmuş emekli bir makinisttir – “tatmin edemediği iş şehvetinden kudurmuş vaziyette[dir]” çoğu zaman. Frosya’nın kocası Fyodor ise “elektrik akımının gerilim seviyesini şahsi tutkusu gibi hissedebilen,” kendisini çalışmaya adamış biridir – çalışmadığı zamanı “gerçek hayat” saymaz. Kitabın en çarpıcı hikâyesi olan “Potudan Nehri”nin kahramanı Nikita’nın yaşamak için tek ihtiyacı [sevdiği kadının] varlığının bilincinde olmaktı[r].” Sevgilisi Lyuba’nın halk akademisine gitmesinin nedeni şöyle özetlenir: “O yıllar tüm ilçelerde üniversiteler ve akademiler vardı, çünkü halk üstün bilgiyi bir an önce edinmek istiyordu; yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi – ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?”

Bütün bu hikâye kahramanlarına topluca baktığımızda Platonov’un kafasındaki temel sorunsalın hem toplumsal hem de varoluşsal olduğunu, yeni bir düzenin kuruluşu sırasında, onca yoksulluğun ve zorluğun içerisinde, kadim bir sorunun, insanların yaşamayı sürdürmeleri için onları güdüleyen şeylerin neler olduğu sorusunun yanıtının da peşinde olduğunu düşünebiliriz. (Burada Camus’nün Sisyphos Söyleni’nin başındaki “Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” cümlesini anımsayabiliriz.) Böylesine temel bir sorudan/sorunsaldan da yola çıkarak edebiyatını kuran Platonov döneminin öbür yazarlarından ayrı bir yerde durmuş, baştan verilmiş yanıtların değil, soruların peşinde olmuştur – üstelik bu sorular toplumsal-tarihsel olduğu kadar varoluşsal sorulardır. Ekim 1920’de Moskova’da düzenlenen Proleter Yazarlar Kongresi’nde katılımcılara sorulan, “Hangi edebi akımdansınız, ya da hangi akıma sempati duyarsınız?” sorusuna, Platonov’un, “Hiçbiri, kendiminki,” yanıtını vermesi de manidardır. Ne var ki onun bu eleştirel yaklaşımı sonraları Stalin’in hışmına uğramasına neden olur.

Dönüş’teki hikâyeler farklı düzlemlerde okunabilir. En başta yukarıda sözünü ettiğim toplumsallıkla varoluş sorunlarının nasıl iç içe geçerek anlatıldığı noktasından ele alındığında, çoğu zaman birbiriyle karşıt olarak ele alınan bu iki bakış açısının kesiştiği bir açı olduğunu görmemize imkân sağladığı söylenebilir. (“Yoksul ruhlar” tabiri tam da bu açıya işaret eder.) Öte yandan kitaptaki bazı hikâyeler kadın-erkek ilişkisinin kendine özgü sorunları üzerinden de ele alınabilir. Potudan Nehri aşkın insanı sevdiği karşısında nasıl zayıf ve yaralanabilir hale getirdiğinin; zor yaşam koşulları altında aşkın nasıl mümkün olabildiğinin, insana büyük bir yaşama gücü verirken, aynı anda nasıl yaşamasız kıldığının eşsiz bir anlatısıdır bu hikâye. Dönüş adlı hikâyede de kadınla erkek karşı karşıya gelirler. Yıllarca savaştıktan sonra yurduna dönen adamın bütün haleti ruhiyesine sinmiştir savaşmış olmak, karısının çektiği zorluklar, sıkıntılar gözüne görünmez, onu anlamayı düşünecek halde değildir. “Bütün savaş boyunca çarpıştım ben, ölümü seni gördüğümden daha yakın gördüm…” der. Karısının yanıtı ilk anda adama bir şey dememekle birlikte, savaşın bir başka boyutunu gösterir: “Sen savaştın, benim de burada kanım donuyordu seni düşündükçe, acıdan ellerim titriyordu, ama çocukları doyurmak, faşist düşmanlar karşısında devlete faydalı olmak için dinç bir şekilde çalışmak gerekiyordu.” Toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden de okunabilecek bir hikâyedir bu. “Fro” isimli hikâye de erkekle kadının yeni düzendeki toplumsal rolleriyle bireysel arzularının kesiştiği ya da karşıt hale geldiği anların hikâyesidir.

Dönüş’teki hikâyelerde yer alan çocukların durumları da dikkat çekicidir. “İnek”teki oğlanla “Dönüş”teki oğlan benzer biçimde zor koşullar içerisinde erkenden olgunlaşmışlardır. Dışarı sundukları o olgun duruşun ardında bir yanlarının halen çocuk olduğunu hikâyeler ilerledikçe görürüz. Büyümek her daim zor olmuştur, ama savaş ve yokluk zamanlarında çok daha zordur – büyürken karşılaşıp anlamaya çabaladıkları dünyanın zorluklarıyla da baş etmeye çalışmaktadırlar, görevlerini idrak etmiş ve kabullenmişlerdir, ama bir yandan da arzuları vardır. Kitabın son hikâyesinin kahramanı ise henüz beş yaşındadır. Annesi çalıştığı için evde bir başına kalmaktadır – tahmin edileceği üzere babası savaştadır. Çok erken yaşta yalnızlıkla tanışan Nikita’nın çocuklara özgü hayal dünyasının nasıl zedelendiği anlatılır bu hikâyede.

“Çöp Rüzgârı” adlı hikâye ise öbür hikâyelerin aksine SSCB’de değil Almanya’da geçiyor. Sene, Weimar Cumhuriyeti’nin bitip Nazi Almanya’sının başladığı 1933 senesidir. “Bütün insan kitleleri ya açlık ve delilikten ölüyor ya da devlet muhafaza güçlerine katılıp yürüyorlardır.” Lichtenberg isminde, birinci gruptaki “yoksul ruhlar”dan bir adamın hikâyesidir bu. Açlığın yanı sıra, görüp şahit olduklarının etkisiyle Lichtenberg neredeyse başka bir boyuttan bakmaya başlamıştır dünyaya – bedensel acılardan çok dış dünyanın aldığı ‘çöp’ hali canını yakmaktadır. Öyle ki Nazilerden dayak yerken yitirdiği organları için üzülmez, onları da “dünyayı saran havasızlıkta, hareketin garazkâr katılımcıları” olarak değerlendirir, ne de olsa o organlar acılarını artırıyordur. Üstelik, “sevgili, yekpare insan bedeninin vaktinin geçtiğini çoktandır kabullenmişti[r]: Herkesin sakat olması gerekiyordu[r].”

Bu hikâyede faşizmin dayandığı ekonomi-politik ile kitlelerle nasıl ilişki kurduğu çok çarpıcı biçimde gösterilirken, aynı zamanda insanın bedensel varlığını koruma güdüsünün düşünsel-duygusal karşılığını da sorunsallaştırılır. Lichtenberg’in dünyaya baktığı yerden yaşananların tarihsel-toplumsal boyutunun ötesi de görülmektedir. İnsana, insanlığa, adalet ve eşitlikten her an daha da uzaklaşan uygarlığımızın dününe olduğu kadar bugününe de ilişkin acı bir ağıttır bu hikâye. Berger’in, neden “Modern yoksulluğu yaşamanın nasıl bir şey olduğunu Platonov kadar derinden kavrayan başka bir hikâyeciye rastlamadım” dediğini bu hikâyeyle daha iyi anlarız.

Star Kitap, 4 Aralık 2009

Yorum bırakın

Filed under Kitap