Tag Archives: TARAF KİTAP

Mehmet Serdar’ın Denemeleri

ImageDeneme kitapları giderek daha az yayımlanıyor olsa da denemenin dünyamızdaki yeri hayli artmış durumda. İnternet sonrası zamanlarda, özellikle de kullanıcı üretimlerinin ön plana çıktığı yeni internet döneminde klavye başına geçip düşüncelerini başkalarıyla paylaşmak üzere bir şeyler yazanlar hiç az değil. Bloglar, sosyal medya, üyelerinin yazdıklarını yayımlayan siteler, derli toplu biçimde ifade edilmiş fikirlerden oluşan, tespitler, sorgulamalar, eleştiri ve özeleştiri içeren yazılarla dolu. Seyrettikleri bir film, okudukları bir kitap ya da tanık oldukları gündelik hayattan bir olay, bir ayrıntı üzerine bir şeyler yazarken konu aldıkları olguyu benzer ya da karşıt başka olgularla, bunların içinde yer aldığı süreçlerle, bunların yeniden ürettiği ya da görünümü, uzantısı olduğu zihniyet, ideoloji ya da tutumlarla ilişkisi içerisinde anlamaya çalışan yazarların bu gibi ürünlerini “deneme” saymasak bile denemeyle aynı soydan gelen yazı alıştırmaları olduklarını düşünebiliriz. Kuşkusuz bazıları gerçekten de güzel birer deneme olarak da rahatlıkla ele alınabilir.

Öte yandan gerek siyasi dergilerde gerekse kültür dergilerinde deneme giderek daha çok yer buluyor. Yazarının fikirlerini baştan belirleyip aktarmak yerine yazarken düşünmeyi yeğlediği; ucu açık, sorgulanabilir önermelerle ilerleyen ufuk açıcı denemeler okuyoruz sıklıkla. Bu yaygınlığı, kimi romancı ve öykücünün denemeyi andıran ya da içeren eserler vermeleriyle birlikte düşündüğümüzde çağın edebi türünün deneme olacağını iddia etmek çok mu abartılı olur? Kendi içerisinde çok büyük çeşitlilik içeren denemeden söz ederken bu türde yazılmış bütün eserleri kuşatacak ortak özellikler saptamak hiç kolay değil, hatta böyle bir işe kalkışmak denemenin doğasına da ters düşer; yine de sorgulayıcılık, arayışçılık, sayıp dökerek tüketme yerine ucunu açık bırakma gibi kimi ortak eğilimler sıralanabilir – bunun da ucu açık bırakılmalı elbette.  Denemenin gün geçtikçe karmaşıklaşan ve değişen dünyada giderek yaygınlaşmasının bir nedeni de sözünü ettiğim ortak eğilimler olsa gerek.

SINANMAYA SUNULAN DÜŞÜNCE

Mehmet Serdar da, Sizi Nereden Tanıyorum?’da yer alan denemelerinde, ele aldığı konu ne olursa olsun, siyaset, sanat, edebiyat ya da gündelik hayat, sıklıkla yaşanan değişimler karşısında insanın önceki düşüncelerinin yetersiz kalmasından ve yeni arayışlara duyulan ihtiyaçtan söz ediyor. Örneğin “Cazın Büyüsü”nde, “artık ‘yanlışlardan arınarak tek doğruya yöneliyoruz’ türünden düşüncelerin geçersizliğinin ortaya çıktığı zamanlardayız,” dedikten sonra ekliyor: “Tersine çeşitlenme, çoğalma ve boyutlanma eğilimleri ağır basıyor bugünlerde.” Serdar’ın, önceki kitaplarını okuyanlardan gelen kimi eleştirileri yanıtlarken bir yandan da deneme üzerine düşüncelerini paylaştığı “Deneme ve Umut”ta, “deneme[nin] sınanmaya sunulan düşünce” olduğunu saptaması da eski düşüncelerimizi her seferinde yeniden sınamamız gereğinin ve denemenin bunun için uygun tür olduğunun bir ifadesi. Nitekim denemelerin çoğunda söz dönüp dolaşıp yaşanan değişimler karşısında eski yargıların nasıl boşa çıktığına varıyor – hatta denemelerden birinde Serdar yirmi yıl önce yayımlanan bir başka denemesindeki kendi düşüncelerini yaşanan değişimler ışığında eleştiriyor.

Değişimin hızı karşısında düşüncelerin, yargıların mutlak olamayacağı açık; peki, düşünceden, teoriden hepten vazgeçmek mi gerekiyor o zaman? Mehmet Serdar’ın, “Marx’ın Haklılığı” başlıklı denemede teori-eylem ilişkisi hakkında yaptığı değerlendirme bu sorunun da yanıtı olabilir: “Teori, yaşamı anlamak için zorunlu bir uğraktır ama hiçbir zaman yaşamı tümüyle kapsayamaz. Yaşam teoriyi her zaman aşar. Teori, ancak belirli yönelimler sağlayabilir. (…) Eylem, teorinin öngörmesi hiçbir zaman mümkün olmayan somut koşullar içinde kendi yolunu çizer. Öte yandan da ancak bir teori eylem sırasında karşılaştığımız olguları anlamlandırabilir, sorunları çözebilecek, kavrayabilecek bir konumda olabiliriz. Böylelikle yeni koşullarda yeni yollar, yöntemler geliştirebiliriz.”

Deneme, mütevazı bir tür, kelimenin kendisi de bunu ima ediyor; öte yandan, düşünceyle olgulara birlikte odaklandığı, düşüncelerin ışığında olguları anlamayı amaçladığı için bir yandan düşünceyi sınarken bir yandan da olguları anlamlandırmamızda bize yeni fikirler sunma imkânı var. Bu anlamlandırma çabasının sürekliliği, sonlanmıyor oluşu nedeniyle, bize katı, her daim geçerli kurallar yerine esnek ve arızi ipuçları, ilkeler, yönelimler vermekle yetiniyor. Bu arada önemli bir başka iş daha görüyor deneme; bize bir bakma, görme, tartma biçimi sunuyor. Değişmekte olan bir şeyi değişimi içerisinde görebilmek, olgu kadar olgunun değişimini de algılayabilmek için böylesi bir bakış açısına ihtiyacımız olduğu açık.

EŞİTLİK

Sizi Nereden Tanıyorum?’da yer alan farklı olgulara, konulara ya da yaşantılara odaklanan denemelerde sıklıkla eşitlik konusuna değiniyor Mehmet Serdar. Müzikten kültürel kodlara, ahlak-politika ilişkisinden sol düşüncenin seyrine, şehrin sorunlarından gündelik hayattan kimi anlara, ele aldığı konu ne olursa olsun, söz çoğu kez eşitliğe geliyor. Giderek daha da çeşitlenen bir dünyada yaşıyoruz. Benzerlerimizden çok bize pek de benzemeyenlerle birlikteyiz sürekli olarak. Eşitlik konusunun önemi, hiç kuşkusuz eşitsizliğe dayalı bir toplumda yaşıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Bu çok temel bir sorun; ama maddi imkânlar konusunda eşitliğin sağlanmasının sorunu hepten çözeceği de bir yanılsama. Mehmet Serdar sorunu açıkça, önceki önermesinin mantıksal sonucunu arayarak ortaya koyuyor: “Her insan yaşama şansını bir kez elde ediyor. Dolayısıyla en ileri düzeyde gerçekleşmeli. Ama bu en ileri düzey aşaması herkesin beklentisine göre değişiyor. (…) Bizim çok değerli anlamlı saydığımız şeyler, başkaları için hiç de değerli, anlamlı sayılmayabiliyor. Bu durumda bizim onların iyiliği, mutluluğu için önlerine koyduğumuz normlar, biçimler, ürünler, birer zorlama, dayatma durumuna gelebiliyor. (…) Dolayısıyla eşitlik, herkese aynı ürünlerin, biçimlerin sunularak aynı maddi çerçeveye zorlanmaları değil, kendini ifade etme hakkı, istediklerini, beklentilerini dile getirme özgürlüğü ve kendi yaşama biçimini özgürce gerçekleştirme, hedeflerinin peşinden gitme hakkı.”

Çeşitlenen dünyada farklı noktalardaki çatışmalar olması kaçınılmaz elbette; ama çatıştığımız noktalarda kendi pozisyonumuzu mutlak doğru olarak görüyorsak eşitlikten ne kadar söz edebiliriz? “Bütün insanlar eşittir” önermesini kimse inkâr etmezken konu kültürel kodlara geldiğinde bizim gibi olmayanları, farklı kültürel kodları olanları eşitimiz olarak görüp görmediğimiz oldukça tartışmalı. Mehmet Serdar bir yerde şöyle koyuyor sorunu: “İnsanların eşitliğine inanmak demek, bir adım ötede bütün ideolojilerin, kültürlerin, kimliklerin eşitliği, eşdeğerliliği demek. Eşitlik talebini birinci ahlaki ilke sayanlarda bile şaşkınlık yaratan bir belirleme bu. Ama kaçınılmaz bir mantıksal çıkarım. Yoksa yalnızca benim ideolojimi savunan insanlar birbirine eşittir ama diğer insanlardan üstündür, denilmiş oluyor.” Kendisi gibi olmayanları yok etmeyi, ortadan kaldırmayı ‘nihai çözüm’ olarak görmeyenlerin, birlikte bir hayatı savunanların da gözden kaçırabildiği kör bir nokta bu. Oysa bir başka denemesinde Mehmet Serdar’ın altını çizdiği gibi, “Biz başkalarıyla eşitiz. Çünkü bütün insanlar eşittir birbirine. Biz bir başkasıyız.”

Eşitlik sorunu Mehmet Serdar’ın denemelerinde sadece siyasi konuları tartışırken değil, sanatla ya da gündelik hayatla ilgili kimi noktalarda da karşımıza çıkıyor. Tanık olduğu bir olay hakkında düşünür, orada söylenen kimi sözlerin mantıksal olarak nereye varacağını araştırırken denemeci sıkça eşitlik sorununu nasıl algıladığımız ya da ne gibi önyargılarla malul olduğumuz konusuna dönmek zorunda kalıyor.

Deneme, sonlanmış akıl yürütmeler değil, daha çok bir bakış açısı, görme biçimi sunuyor, demiştim. Denemecinin karşılaştığı sorunlar ya da anlamaya çalıştığı olgular hakkında düşünür, saptamalar yapar, gözlemlerini daha genel bir çerçeveye oturtmaya çalışırken gözden yitirmemesi gereken kimi noktalar var. Deneme, evet, düşünceyi sınayan bir tür, ama bunun sonucu olarak kendisini de sınamak zorunda. Mehmet Serdar’ın, “Her denemem aslında ‘deneme nedir’ sorusuna benim bir yanıtım,” derken ifade ettiği de böyle bir kendi üzerinde düşünme hali olarak yorumlanabilir. Denemelerinde eşitlik konusunu sürekli olarak göz önünde tutuşu da böylesi bir sınama belki de. Bu önerdiklerim, bu söylediklerim herkesi mi mutlu edecek, sadece beni ve benzerlerimi mi? Ya da şöyle bir soruyu da satır aralarında okumak mümkün. Önermelerim başkalarını eşit görmediğim bir bakış açısının sonucuysa bunun bir değeri olabilir mi? Geçici, arızi olduğunu kestirdiğim saptamalarımı yaparken gözden yitirmemem gereken temel ilke haklarda ve özgürlüklerde eşitlik dışında ne olabilir?

GÜNDELİK HAYAT ÜZERİNE DÜŞÜNMEK

Mehmet Serdar, Sizi Nereden Tanıyorum?’da farklı konulardaki denemelerini bir araya getirmiş. Kültür alanına, müzik, resim, edebiyat ya da bu alanlardaki tür ya da eserlere odaklanan denemelerin yanı sıra, politika-ahlak ilişkisi, Marksizmin bugün nasıl değerlendirilmesi gerektiği ya da sol-demokrat düşüncenin günümüzdeki sorunlarının neler olduğu hakkında denemeler de var kitapta. Bir denemesinde inşaat mühendisi olduğunu belirten Serdar, mesleki ilgi ve bilgisinin ışığında şehir hayatının son yıllarda aldığı biçimlere, çevre sorunlarına, alışveriş merkezlerine, üçüncü köprü tartışmalarına ya da şehirdeki gezintileri sırasında gözlediği yapılara da odaklanmış. Önceki kitaplarından farklı olarak gündelik hayattan kimi ayrıntıları denemeci bakış ve üslubuyla tartışırken gündelik hayatlarımızdaki kimi söz ve tutumlarımızın nasıl bir zihniyeti ele verdiğini de gösteriyor.

Mehmet Serdar, Sizi Nereden Tanıyorum?, Sözcükler Yayınları, 2012, 253 s.

(Taraf Kitap‘ın 14 Aralık 2012 tarihli 23. sayısında yayımlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Genel

Aynı Cehennemden Farklı Görünümler – Jorge Franco

Image

Jorge Franco’nun Yara İzleri adlı romanı hakkında

Jorge Franco’nun romanı Yara İzleri bir yangın sahnesiyle başlıyor; peşinden Jennifer’ın ablası Amanda’yı yanmakta olan evden çıkmaya ikna edemediğine tanık oluyoruz. Yangının bütün eve yayılmasının ardından Jennifer bir an pencerede ablasının siluetini gördüğünü sanıp ayağa kalkar; ne var ki “ateşin içindeki hilekâr gölgelerden, tüm trajedinin içinde var olan alaydan, her zaman felaketlerin tam ortasında belirip gülen şeytandan başka bir şey” göremez. Bu alıntının romanın ruhunu ifade ettiği söylenebilir. Jorge Franco, trajik bir roman kaleme almış; üç kız kardeşin başlarına gelen felaketler roman boyunca eksilmeden sürüyor; “hilekâr gölgeler” bir biçimde üç kız kardeşin hayatlarında önemli yer tutuyor; bunlara romanın “alaycı” dili, ince mizahı ve Franco’nun bize “şeytan”ı ve şeytanlıklarımızı gösterdiği eklenebilir.

Roman, babalarını hiç tanımamış Kolombiyalı üç kız kardeşin, Jennifer, Amanda ve Leticia’nın hayatlarından aktarılan kesitlerden oluşuyor. Yoksul bir köy olan Enterríos’ta yaşarlarken, anneleriyle birlikte şehre, ünlü uyuşturucu imparatoru Escobar’ın memleketi ve imparatorluğunun merkezi olan Medellín’e gelmiş, hayat mücadelesine orada devam etmişlerdir. En küçükleri Leticia’nın trajedisi daha köydeyken başlamış, çok küçük yaşta tecavüze uğramıştır. Romanda öbür iki kız kardeşin Enterríos’ta neler yaşadıklarından pek söz edilmiyor; ama bu durum ablalarının şehirde başlarına gelenler nedeniyle acı olaylara, yaralanmalara sürüklendikleri anlamına gelmemeli. Kaderleri daha doğarlarken yazılmış gibidir – yoksulluk, kadın olmaları, hayatı sürdürebilmek için gerekenleri tedarik etmenin zorluğu.

“Hem sıkıntıdan hem de açlıktan öleceğimiz gün de gelip çattı,” diye hatırlar köydeki yıllarını Leticia; ne var ki anneleri Medellín’e kızlardan sadece birini götürebilecektir, Jennifer’ı seçer. Sonrası daha yoğun bir sıkıntı olacaktır Leticia için; kendisini ağaçtan atıp kolunu kırmasını, “o yılın başarısı, yeniliği ve anlatılacak olayı” diye nitelendirecek kadar yoğun bir sıkıntı. “Sıkıcılığı bir yara yahut kırık bir kolla dağıtmak istemişti[r.]” (Vurgu eklenmiştir.)

Fiziksel “yara” konusu sonraları Leticia’nın değil de, Jennifer’ın hayatında belirleyici olur. Bir depremde başını çarparak yaralandıktan sonra sokakta onun halini görenlerin para vererek yüreklerini soğuttuklarına şahit olur ve zamanla bunu iş edinir. Kafasını duvarlara vurarak yaralayıp sokaklarda, caddelerde insanların “ruhlarında yaralar açarak” merhamet duygularına seslenir. Ona para verenler rahatlarken, o da geçimini sağlar.

Kız kardeşlerin en “normali” Amanda, aralarında tek okuyan ve düzenli işi olandır. Onun yaralanması ise elli yaşına geldiği sıralarda gerçekleşir. Âşık olduğu adamla birkaç kez birlikte olduktan sonra adamın onu aramaması üzerine eve kapanır. Son buluşmalarında, “Seni arayacağım,” diyen adamın telefonunu evden hiç çıkmadan yıllarca bekler. Romanda Amanda’nın hikâyesini bu adama yazdığı ve yangın sırasında Jennifer’a teslim ettiği mektuplardan öğreniyoruz. Jennifer’ın hikâyesini ise kimi zaman kendisi anlatıyor, kimi zaman da romanın anlatıcısı. Leticia’nın neler yaşadığı ise intihar etmek için ilaç aldıktan sonraki iç konuşmalarında veriliyor.

Yara İzleri’nin önemli bir (daha doğrusu iki) figürü de Jennifer’ın ikizleri. Tek yumurta ikizidirler ve aynı anda akıllarına gelen rakamların lotodaki rakamlar olacağına dair yaygın bir inanç şehirde yayılmaktadır. Roman boyunca Jennifer onların bu yeteneğini pazarlamaya çalışır; ya da bu şayiayı duyan birileri kapısını çalar. İkizlerin yetenekleriyle ilgilenenlerin çeşitliliği nasıl bir dünyada yaşadığımızın da bir resmini sunuyor.  Aralarında spritüel bir önder, televizyonda Show programı yapımcısı, mafyaya bulaşmış bir senatör, kumarbaz, rahip, ünlü bir yazar ve benzerlerinin bulunduğu, işleri şansa kalmış ya da önlerine çıkan fırsattan istifade etmek isteyen bu insanların anlatıldığı bölümlerde romanın ironisinin de hayli yükseliyor.

“TEK GERÇEK OLAN, BU HAYATTA GÖKYÜZÜNDEN ÇOK CEHENNEM OLDUĞUYDU”

Amanda göndermeyeceği mektuplardan birinde, “Zavallı Leticia, zavallı Jennifer, zavallı ben. Birden çok kez inandık bulutlara değeceğimize ve her zaman orada kalacağımızı zannettik melek yüzlü çocuklar gibi. Oysa tek gerçek olan, bu hayatta gökyüzünden çok cehennem olduğuydu. Üçümüz de ant içebilirdik bunun üzerine,” diye yazar. Hayatının baştan sona değiştirecek adamla karşılaşana kadar ne mutlu olmuştur, ne de bedbaht bir hayat sürmüştür, öylesine yaşamıştır. Ölmek üzereyken bahtsız ömrünün muhasebesini yapıp, “zamanın kölesi olmayacağına yemin [etmişken] kibrinin kölesi olduğunun farkına” varmadığını anlayan Leticia’nın çok başka bir bağlamda söyledikleri onun için de geçerlidir belki de. Çoğu mafyaya bulaşmış birçok erkekle birlikte olup her seferinde daha lüks diskolara takıldığı yılları hatırladığında Leticia, “ortamdaki gerginlik, risk, belirsizlik, rumba çılgınlığı hayatımın son sürat gidiyor hissini veriyordu ama bir sürü şeyin olup bitmesi onların benim başıma geliyor oldukları anlamına gelmiyordu,” diye geçirir içinden.

Amanda’nın gençliğindeki sessiz sakin, annesinin “normal” bulduğu hayatı ya da sonraları kendisini eve kapattığı yıllar ile kız kardeşinin pek de uzun sürmeyen debdebeli zamanları çok da farklı değildir birbirinden. Aynı kaderin (“cehennemin”) farklı görünümleridir. Öbür kız kardeşleri Jennifer’ın hayatı ise yalan üzerine kurulmuştur; ne var ki onun yaralanmış, saldırıya uğramış rolü yaparken yaşadıklarının büsbütün sahte olduğunu söyleyebilir miyiz? Çok büyük, ölümcül yaraların görünmez hale gelip kanıksandığı dünyada “yaralı” rolü oynayanın hali hiçbir gerçekliğe karşılık gelmiyor mu? Romanın anlatıcısı bu durumu şöyle ifade eder: “Herkes yalan söyler ama kaç kişi yalanlarını yaşar? Jennifer, yalanın da hakikat kadar gerçek olduğunu öğreniyordu; hatta belki daha gerçek, çünkü yanlışın doğruya dönüşüm sürecinde yalan söyleyen kişi, Jennifer’da olduğu gibi, körü körüne söylenen bir gerçek kadar can yakıcı bir dönüşüm geçirir.”

Amanda da bir mektubunda, Jennifer’ın yaralarıyla kendi ruhunda oluşan yarayı kıyaslar: “Hatıranız bir hasım, yarayla birlikte delip geçen bir zaman,” diye seslenir yazdıklarını hiçbir zaman okumayacak olan adama, “Jennifer, ‘Hiçbir yara tamamen iyileşmez, ya deride ya da ruhta daima varlığını anımsatan bir iz kalır,’ derken haklı. Belki de Jennifer’ın yaraları benimkinden daha az acıyordur. Mosmor ama halinden memnun dolanıp duruyor. Oysa ben canım yanmadan nefes bile alamıyorum.” Bir başka mektubunda ise âşık olduğu adamın telefonunu beklemek için kendini eve kapatmadan önce çalıştığı adliyede tanık olduğu boşanmak üzere oraya gelmiş çiftlerin kavgalarından söz ederken, “Onlar yaralarını kazırken ben notlar alıp, her şeyin bir ‘seni seviyorum,’ ile başladığını düşünüyordum,” diye yazar.

ŞAŞIRTICI OLAN İLE SIRADAN OLAN

Yara İzleri’nde anlatılanlar sıradan olan ile şaşırtıcı olan arasındaki gelgitin sürekliliğini, aralarındaki sınırın çok kez hayli belirsizleştiğini, sırt sırta durduklarını, başka bir deyişle, insan hayatlarından söz ederken hiçbir şeyin ne sıradan ne de şaşırtıcı olduğunu duyuruyor. Latin Amerika edebiyatının karakteristik özelliği sayılabilecek bir nokta bu: Bize, “Bu kadar da olmaz artık” dedirten şeylerin nasıl da olabilir olduğunu görür ya da bize vakayi adiyeden gelen şeylerle nasıl da benzeştiklerini fark ederiz. “Büyülü” ama “gerçekçi” bir edebiyattan söz ederken, gerçekliğin içinde saklı duran büyüyü (tersi de geçerli elbette) fark etmemizi sağladıklarını anlatmaya çalışıyoruzdur belki de.

Jennifer’ın bir annenin başına gelebilecek en büyük acıya neden olan adama  duyduğu çekim belki de romandaki en şaşırtıcı olaylardan biri. Annesine şöyle söz eder bu durumdan: “Kendimi çok tuhaf hissettim; sanki ondan saklanmam gerekirken düşmanıma koşuyormuşum gibiydi.” Yara İzleri’nde Amanda mektuplarında, Leiticia ise kendisiyle konuşurken iç dünyalarını olabildiğince ifade ediyorlar; ama böyle bir durum Jennifer için pek söz konusu değil. Onun, hayatını altüst adama, Alvaro’ya ilgisinin, duyduğu çekimin nasıl bir şey olduğu, onu affedip etmediği de pek belirgin değil. Bedeninde açtığı yara bereleriyle hayatını kazanan Jennifer’ın ruhunu derinden yaralayan adama düşkünlüğünün nedenini Amanda’nın bir mektubunda görebiliriz belki de. “Beni dibe batıran güç aynı zamanda yüzeye çıkaracak olandı. Panzehir de zehirden yapılmıyor mu?” Sadece panzehir arayışı değil ama; çok zengin bir adam olan Alvaro’nun içine düştüğü, geleceğe güvenle bakamama, ne yapacağını bilememe halleri ile kendi hayatı arasında bir benzerlik –“hayattaki cehennemlerin” benzerliğini– sezmiş de olabilir.

Marquez’in “meşaleyi devretmek istediğim Kolombiyalı yazarlardan biri” olarak nitelendirdiği Jorge Franco’nun romanı sadece üç kız kardeşin acılar ve yaralarla dolu hayatlarını anlatmıyor; Yara İzleri, yaşadığımız ve yarattığımız bu cehennemi, sebep olduğumuz ve taşıdığımız yaralarla ilişkimizi, acıtarak ve kimi zaman da buruk bir gülümsemeyle hissettiren bir roman.

YARA DEMİŞKEN…

Sürekli kanayan ortak, büyük bir yarası var bu ülkede yaşayanların. Bugünlerde bu yaranın daha da derinleşmesi, yeni yaralar açılması ihtimali gündemde ve bu ürkütücü ihtimali hesaba katmayanları şaşkınlıkla seyrediyoruz. Herkesin kendi yarasına bakarken kendine acıyıp ötekilere öfkelendiği mevcut durum ise hiç yeni değil ve bu durumun bugüne dek kimseye bir çare sunmadığı çok açık. Jennifer’ın seçimi ona önceleri korkunç acılar veriyor olsa da, zamanla panzehir de oluyor Yara İzleri’nde. Ölümü ya da ölümcül yaralar almayı göze alarak başladıkları eylemlerini sürdüren cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin kaderleri ile kaderlerimizin bir olduğunu, aynı cehennemi yaşadığımızı görebilsek, onların karşı çıktıkları tecritin bizim için de geçerli olduğunu ve aynı cehennemde yaşadığımız insanları bizden ayırdığını fark edebilsek, belki de ortak zehirlerimize karşı birbirimize panzehir olmanın yollarını bulabiliriz. Aksi takdirde, korkarım, yaralarımız ve yara izlerimiz ilelebet payidar kalacak.

Yara İzleri, Jorge Franco, İthaki Yayınları, çev: Seda Ersavcı, 2012.

(Taraf Kitap‘ın 16 Kasım 2012 tarihli 22. sayısında yayımlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Eksik Kalmalarımızın Romanı – Akif Kurtuluş

ImageAkif Kurtuluş’un Mihman adlı romanı hakkında

Çok anlatıcılı bir roman Mihman. Akif Kurtuluş, ondan fazla anlatıcının ağzından anlatıyor olayları. Anlatıcılar olan bitenin farklı gözlerden nasıl görüldüğünü ifade ettikleri gibi, kimi zaman da başka bir anlatıcının bıraktığı yerden hikâyeyi sürdürüyorlar. Farklı anlatıcılar bir yandan da öncekilerin anlattıkları olaylardaki kimi boşlukları tamamlıyorlar. Roman boyunca oluşan soru işaretleri sonraki bölümlerin satır aralarında cevaplanıyor. Özetini vermenin okuma tadını kaçıracağı romanlardan Mihman; olay örgüsü kimi kesişme ve rastlantılarla ilerliyor. Kimin kim olduğu sorusu ya da o anlatıcının ana hikâyenin neresinde durduğu gibi sorular sayfalar ilerledikçe anlaşılıyor. Yine de tadını kaçırmadan romanın başlıca iki kahramanı hakkında bir şeyler söylemek mümkün.

İlki orta yaşlı bir avukat; gençliğinde sol harekette yer almış, meslek hayatına başladıktan sonra da siyasetten bütünüyle kopmamış, İHD Genel Kurulunda Vedat Aydın’ın gözaltına alınışına tanık olmuş, sonrasında cenazesine gitmiş, Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Ermeni Konferansında bulunmuş biri. Edebiyatla hayli ilgili; cüzdanında uzun süre Edip Cansever’in “Pesüs” şiirini taşımış, eşi dostuyla konuşurken ya da bir başınayken, okuduğu kitaplardan cümleler, dizeler geliyor aklına; hayatındaki kimi anları ve kişileri o sırada hakkında konuştukları kitaplarla yâd ediyor. Gelgitli bir aşk hayatı olmuş; onu böylesi bir gelgitin yükseldiği bir zaman diliminde tanıyoruz zaten. Bu gelgitin etkisiyle içine dönüp kendini deştiği, neden böyle olduğunu sorguladığı ya da sorgular gibi yapıp kaçtığı anlara tanık oluyoruz. Roman boyunca söz sıklıkla futbola geldiği için belirtmek gerek, sıkı bir Fenerbahçe taraftarı ve canı sıkıldığında amatör küme maçları seyrederek teselli arıyor.

Öbür kahramansa bir istihbaratçı: “Müdür” olarak anılıyor romanda. Sıra dışı olduğunu düşünebileceğimiz bir istihbaratçı ama. Avukatla benzeştikleri yanlar var – içkiye düşkünlükleri, spora ilgisi (istihbaratçı masa tenisine düşkün), kadınlarla (aslında kendisiyle) ilişkisinde yaşadığı kaçaklık. Romanın sonlarına doğru yaptığı siyasi analizler de onu sıra dışı saymamızı gerektirecek bir başka sebep. Avukat’ın onu “muzip ve uçarı ruhlu” diye andığı da eklenebilir bunlara.

Okuma tadını kaçırmadan, olay örgüsündeki yerlerine çok değinmeden öbür kahramanların bir bölümünü saymak gerekirse: Avukat’ın ayrıldığı sevgilisi (aynı zamanda eski eşi), bu kadının eski bir DP’li olan babası, Avukat’ın okul yıllarından arkadaşı olan ve oğlu zorunlu askerliğini yaparken öldürülen bir başka kadın, dağa giden bir gerilla, onun sorumlusu, dağdaki öbür gerillalar, Müdür’ün muhbiri, Müdür’ün ofisinde getir-götüre bakan kadın, Avukat’ın eski stajyeri… Bütün bu karakterlerin bir parçasını aktardığı ve anlattıkları yan hikâyelerin desteklediği ana hikâye ise Avukat’ın Van’da kaçırılması.

GÜNCELLİKLE BAĞ VE RUH HALLERİ

Soru işaretleri yaratarak ilerleyen, gerilimin sürekli korunduğu Mihman’da gerilimin nasıl çözüleceği, soruların nasıl yanıtlanacağı gibi konular çok fazla ön planda değil yine de. Akif Kurtuluş, güncel olaylara, özellikle memleketin gündeminden otuz yıldır eksilmeyen ağırlığıyla çökmüş olan Kürt Sorununa ve bu sorunun çevresindeki gelişmelere oldukça yaslanan bir metin kurgulamış. Güncellikle olan bağ ayrıntılı olarak verilen sokak-mekân isimleri ve maç skorlarıyla daha ilginç bir hal almış. Polisiyelerin olmazsa olmazı sayılan “kim yaptı, ne oldu?” sorularının bu romanda çok fazla öne çıkmasına engel olansa kişilerin ruh hallerinin taşıdığı ağırlık; özellikle Avukat’la Müdür’ün gelgitli, tereddütlü, içe dönük ruh halleri. Olayların nereye varacağı kadar, bu ruh hallerinin onlara ne seçimler yaptıracağı da roman boyunca merak konusu oluyor. Bu ikisi arasındaki esas benzerlik de çok derinlerde, iç dünyalarında zaten. Müdür, “Üçe bölünmüş bir adamdım,” derken, Avukat, “Ne yapsam sıyrılamadığım ağır bir yorgunluk sarmıştı ruhumu. Kirliydim ve temizlenmeye mecalim yoktu. Kararsız kaldığım her dakika, daha fazla kirleniyordum,” diyor. Biri iş-güçle, öbür gönül meseleleriyle ilgili olsa da, her ikisini de alttan alta rahatsız eden böylesi tereddütler. Müdür, “O darlanmalarımı, bir yerde duramamalarımı, kimseyi dinleyememe hallerimi iyi bilirim,” diyor mesela. Avukat ise, ayrıldığı sevgilisine yazdığı mektupta, “Çekildiğim arka odalarımın duvarlarını sessizce yıkar, yeniden yapar, çevremi rahatsız etmediğim için bir özür borcu kalmazdı üzerimde. Bu sözcüklerin arasına saklanmış o gizli şiddeti, ancak ben kendi kendime anlatabilirdim,” diye yazıyor. Çoğunlukla iç seslerinde sakladıkları, nadiren başkalarının da tanık olduğu mizah duyarlıkları da benzeşiyor. Küçük ayrıntıların içerisindeki saçmalıkları daha da saçma bir kurgu içerisinde ifade ediyorlar. Avukat’ın mizahı Müdür’den farklı olarak dil ve sözle de ilgili. İnsanların neyi, nasıl söyledikleri hakkında keskin bir dikkati ve buna dayanan bir dalga geçişi var – taksicinin “yarayan kan” sözünü mesela anında fark edip kendince bir mim koyuyor. Bu arada kendine dönük alayda da Avukat’ın daha acımasız olduğu eklenmeli.

Dil ve söyleyişten söz ederken, PKK’li gerillaların iç ses ve diyaloglardaki dillerine, kullandıkları kavramlara ya da kavramlaştırma biçimlerindeki kendine özgülüğe de değinmek gerek. Mihman’da bu dilin karakteristik yanlarının görülebildiği çarpıcı örnekler var ve bu dilin sadece bir iletişimi değil, bilmediğimiz, bilmemiz istenmeyen ya da bilmeye çekindiğimiz bir dünyayı içerdiğini, kurduğunu ve ifade ettiğini fark etmemek mümkün değil. Bu dile uzaklığımız bu dünyaya da uzaklığımız aslında.

SAVAŞ ÖNCE RAKAMLARI ÇİRKİNLEŞTİRİR

Mihman’da kızı dağa gitmiş olan Ayfer, oğlu gerillalar tarafından öldürülen çocukluk arkadaşına yazdığı mektupta, “Kimse kendini bir başkasının yerine koyamıyor Nalân,” diye sesleniyor, “tıpkı şimdi kendimi senin yerine koyamadığım gibi. Evlat acısı yaşamamış olan, seni nasıl anlayamazsa, ben de sana eksiğim (vurgu sonradan eklenmiştir).” Mihman, siyasi ve toplumsal eksikliklerimizin yanı sıra, kişisel ilişkilerimizde de birbirimize ne kadar eksik olduğumuzu, bununla birlikte birbirinden çok farklı hayatlar yaşarken, derinlerde bir yerde ortak bir kaderin bizi kovaladığını duyuruyor. Birbirimize eksiğiz; daha da acısı, kendimize bile eksiğiz. Savaşın otuz yıldır sürdüğü bir ülkede savaşın tahribatının sadece sıcak çatışmaların yaşandığı yerlerde ya da ülke ekonomisi üzerinde olduğunu düşünmenin yanlışlığını, eksikliğini duyuruyor roman kişileri. Savaş benliklerimizi de harap ediyor; üstelik bu bir iç savaş. Kendi kendimizle savaşıyoruz; kendi gerçekliğimizle yüzleşmekle kaçtığımız için bu iç savaşların hiçbiri sona ermiyor. Bu durum sadece Avukat, Müdür ya da öbür roman kişilerinden bir kısmı için geçerli değil; kendimizle, geçmişimizle ve bizden olmayanla yüzleşme korkusu toplumun geneline yayılmış, doksan-yüz yıldır devlet politikası halini almış durumda. Mihman’da Müdür’ün sevdalandığı kadının Ordu’dan göçmüş bir Rum ailenin kızı olması boşuna değil, ya da Avukat’ın öğrencilik yıllarından yakın bir arkadaşıyla Ermeni sorununu konuşurken tamamen zıt kutuplara gelmiş olmaları… Bu küçük ayrıntılar, romanın merkezinde yer alan Kürt sorunu ve otuz yıllık savaşla birlikte bu halin altını çiziyor. Mihman, birbirimize olduğumuz kadar, kendimize de eksik olduğumuzu hatırlatıyor bir yandan. Belki ânı kurtarmak için birbirimize ve kendi içimize bakmamayı yeğliyoruz, ama bu temel soruna toslayıp allak bullak olmaktan kurtulamıyoruz. Şanslı olanlarımız süreğen bir iç sıkıntısı ve nedenini tam bilemediğimiz bir gerginlik, şanssızlarımız çok büyük, derin, ölümcül acılarla yaşıyoruz eksikliğimizi.

Bu eksikliğimizi azaltmak yerine her yeni durumda çoğaltıyoruz üstelik. Asker annesi ile gerilla annesinin scılarını paylaşmalarını bile yasak ediyoruz mesela; ya da bunu kendilerince yaşamalarına izin vermek yerine bu halden politik bir beklentiyle sonuçlar almayı ümit ediyoruz. Paylaşmayı geçtim, yaşamayı bile. Aynı zamanda masa tenisi hocası olan Müdür, babası askerler tarafından öldürülen sporcusuyla ilgili olarak, “Bu ölüm, çocuğun elinden, ona hiç hissettirmeden, kendisine ait olabilecek bir hayatı alır (…) Babasının ölüsü herkesin ölüsü olacağı için, hiçbir zaman aşabileceği bir ölüm duygusunu da yaşayamayacaktır,” derken, savaşın anbean insanların ruh dünyalarında yarattığı yıkımlardan sadece birini ifade ediyor aslında. Bu yıkımın bir başka görünümü de Ayfer’in mektubunda şöyle dile gelir: “Savaş, ilk önce rakamları çirkinleştirir. Sayılar senin yüreğine, Şefika Abla’nın canına bir yumruk gibi oturur.”

Mihman’da şöyle bir görünüp geçen Ruhi’nin neden gerilla olmayı seçtiğini izah ederken söyledikleri ise eksikliğimizin, savaşın sona ermesiyle azalacak olsa da, tamamen ortadan kalkmasının çok daha zorlu olacağının, esas sorunun ne kadar derinlerde olduğunun ifadesi. Hayatın dağ dışında ona sunduğu yegâne yolun ancak başkalarını ezip sömürerek “çirkin bir adam”a dönüşmek olduğunun farkına varmıştır Ruhi. Bu trajik durumun farkında olmasına rağmen romanın devamında kendini özgürce ifade etme, inisiyatif alma imkânı bulamayacak, buna cesaret edemeyecek, önüne çıkan şansı “mundar” edecektir. Avukat’ın “Pesüs”ten hatırladığı dizeler, Ruhi’nin halinin de ifadesi: “Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de/ Değişen bir şey olarak ve değiştiren/ Bir anlamım var/ Peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar.” Başkalarının onu tanımladığı yerde kendi olmak ve kendini ifade etmek şansı yoktur Ruhi’nin. Benzer bir durumu Delila’nın hikâyesinde de görürüz.

“Pesüs”ün son bölümündeki dizeleri de anmak mümkün romanın bütününü düşününce. “Sanırım hiçbir şeyin öyle pek tamamlanmadığı/ Bir çağda yaşıyordum. Ve bütün eksik kalmaların/ Sessiz ve ünü olmayan bir tanığıydım ben.” Mihman da eksik kalmalarımızın romanı. Kendimize ve birbirimize.

Mihman, Akif Kurtuluş, İletişim Yayınları, 2012, 271 s.

(Taraf Kitap‘ın, 14 Eylül 2012 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Bir Otoriter Kişilik Portresi – Heinrich Mann

ImageHeinrich Mann’ın Tebaa adlı romanı hakkında

Heinrich Mann’ın Tebaa’da hayat hikâyesini anlattığı Diederich Hessling otoriter kişiliğin tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir. Adorno, otoriter kişiliği birbiriyle etkileşim içerisinde olan şu özelliklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bileşim olarak tanımlar: Geleneksel orta sınıf değerlerine katı bir bağlılık; idealize edilmiş ahlaki otoritelere itaat; geleneksel değerlere uymayanları mahkûm etmeye, cezalandırmaya yönelik saldırgan tutum; yumuşak başlılık, hayal gücü ve öznelliğin karşısında olmak; katı kategoriler aracılığıyla düşünme ve bireylerin kaderleriyle ilgili mistik neden-sonuç ilişkileri kurmak; güçlü-zayıf, lider-yönetilen, egemen olma-itaat etme gibi konularla zihnin fazla meşgul olması; yıkıcılık ve siniklik; dünyada vahşi ve tehlikeli şeyler olup bittiğine inanma eğilimi; cinselliğe, özellikle başkalarının cinsel davranışlarına yönelik aşırı bir ilgi.

Heinrich Mann’ın roman kahramanı Diederich’te bu sayılanların neredeyse tamamından bir şeyler bulmak mümkün. Hatta daha fazlası; çünkü Diederich otoriteye düşkün olduğu kadar kişisel menfaatlerini de sürekli düşünen biridir. Otoriteyle ilişkisindeki esnekliği biraz da kendi menfaatlerini sürekli gözetmesi sağlıyor. Romanda küçüklüğünden itibaren iki duygunun gerilimli biçimde Diederich’in kişiliğinde birlikte bulunduğunun altı sıklıkla çiziliyor: Kendinden üstün gördükleri karşısında yaltaklanma düzeyinde bir itaat ile kendisinden aşağı gördükleri karşısındaki kibirli hâkim pozisyonu. Çocukluğunda babası ile kız kardeşleridir bu duyguların yöneldiği kişiler. “Kendisini dişlileri arasına almış olan iktidarı, küçük kız kardeşleri karşısında ise Diederich temsil ediyordu[r].” Daha o yaşlarda kendisine hükmedenler (babası ya da öğretmenleri) karşısında aldığı tutum da dikkat çekicidir. Yaptığı kötülüklerle, mesela haklarında yapılan şakaları öğretmenlere yetiştirerek, başlarına bela açtığı arkadaşları karşısında “acımasız bir gerekliliğin sorumluk sahibi icracısı gibi davranı[p] daha sonra [onlar] için neredeyse içtenlikle üzülürken, hükmedenler karşısında “sefih bir tatmin” duyuyor; o anda onlardaki gücün farkına varıyordur ve bu güç gözlerini kamaştırıyordur. Öte yandan, “yediği dayağı, döven için pratik bir kazanç, kendisi için de gerçek bir kayıp addetmiyordu[r.]” Düştüğü durum önemli değildir, hatta çoğu kez bu durumu kendi çıkarına dönüştürmeyi başarır. Bu ‘becerisi’ sonraki yıllarda gelişerek sürecektir.

Üniversite okumak için gittiği Berlin’de ilk zamanlar ev özlemi içinde ne yapacağını bilemez, kendisinden güçlü olanlar karşısında küçük düşer, mutsuz olur, ama bir zaman sonra okuldaki “Yeni Tötonlar” olarak bilinen öğrenci birliğine girmesiyle hayatında çok şey değişir. Yeni Tötonlar arasında “her şey yüksek sesle dikte ediliyor;” Diederich onlarlayken “hepsi aynı şeyi içip aynı şarkıyı söyleyen açık ağızların eşliğinde, biranın ve sıcaktan terleyerek birayı tekrar dışarı atan bedenlerin kokusuyla kendini sarmalayıcı bir korunmuşluk içinde hissediyor; (…) onun adına düşünen, onun adına talep eden birliğin içinde eriyip kaybol[uyordur.]” Birlik’teki hayatın kendisinde yarattığı duyguların bir benzerini askere gittiğinde yaşayacaktır. Mann, askerdeki halini şöyle özetler: “Diederich, buradaki her şeyin, yapılan her muamelenin, kullanılan ifadelerin, tüm askeri etkinliklerin, öncelikle kişisel onuru asgari düzeye indirmeye yönelik olmasından hoşnuttu. Onu etkileyen buydu; kendisini ne kadar sefil hissederse, hatta tam o zaman, içinde derin bir saygı ve intihar etme duygusuna benzeyen bir coşku duyuyordu.”

OTORİTER İKLİM

Heinrich Mann’ın, Diederich’in çocukluk ve gençliğinden aktardığı belli başlı olaylar sadece 1890’lar Almanya’sına hâkim olan otoriter iklimi duyurmuyor, aynı zamanda bu iklimin nerelerde yeniden üretilip çoğaldığını da gösteriyor – ev, okul, askeriye ve iktisadi hayat. Aradan yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra, çok başka bir coğrafyada olduğumuz halde, bu iklim de, bunu çoğaltan mekanizmalar da hiç yabancımız değil. Gerek Tebaa’nın arka planındaki toplumsal atmosfer, gerekse Diederich’in aşk, iş ve siyaset hayatında girdiği ilişkiler, her yanımıza sinmiş otoriter eğilimlerin tarihsel ve güncel görünümlerini sıkça hatırlamamıza neden oluyor.

Kurduğu ilişkiler ve eylemleri kadar, Diederich’in kritik durumlardaki söylemleri de ilginç ve tipik – birilerini yargılar ya da iftira atarken olduğu kadar küçük düştüğü zamanlarda içinde bulunduğu durumu kendisi için kabul edilir kılmaya çalışırken sarf ettiği sözler ve muhakemeler de. Çoğu kez kendi sözleri de değildir bunlar; hâkim ve muktedir konumdakilerden işitmiştir. Tebaa’nın ironisi çoğunlukla Diederich’in bu gibi sözlerine dayanıyor. Doğruluğuna dair en ufak bir kuşku duymaksızın sarf ettiği ve ağzından büyük bir ciddiyetle çıkan sözlerin saçmalığını aynı iklimdekilerin sezmesi mümkün değil. Kayzer’den sıradan bir öğrenciye pek çok insan tarafından tekrar edilerek anlamlarından bağımsızlaşmış, slogana, içi boş ama güzel sözlere dönmüştür.  İlk kez ifade edenin sahip olduğu güç ve haşmet bu saçma sapan sözleri allayıp pulluyordur; sonradan bunları yineleyenler de ilk kez söyleyenin gücüyle bu sayede özdeşlik kurabiliyorlardır. “Dâhiyane kayzerimizin, yapımı için dâhiyane propagandasını yorulmak nedir bilmeksizin sürdürdüğü donanmaya acilen ihtiyacımız vardı ve gelecek gerçekten de denizlerdeydi.” Diederich ve arkadaşları bu sözü yineleyerek donanmanın İngiltere’ye saldırması düşüne kapılıp kendilerinden geçebilmektedirler örneğin.

Diederich’in özdeşlik kurduğu kişi bizzat Kayzer’dir. Okul yıllarında onunla bir ayaklanma sırasında göz göze gelmiştir. Kayzer hoşnutsuz insanların arasından atıyla geçerken yaşanan bu anlık bakışmayı yıllar boyunca lideriyle çok önemli bir şeyler paylaşmışçasına, coşkun bir yücelik duygusu içinde yeniden yaşayacak ve anlatacaktır. Çok sonraları Kayzer’in İtalya’ya gittiğini duyar duymaz balayı programını değiştirip eşiyle birlikte İtalya’ya da gider Diederich. Evliliğin ilk zamanlarında da, “Kayzerim savaş ilan etti ve böyle olunca artık hiçbir evlilik görevi geçerli olmaz,” diyecektir. Belki üniversite öğrencisiyken Kayzer karşısında hissettikleri gençlik heyecanına verilip bir parça anlaşılabilir, ama yaşadığı şehrin önemsenen bir işadamı olmuşken yapıp ettikleri Diederich’in ruh halini daha net olarak ortaya koyuyor. Onun iyiden iyiye sakatlanmış ruh sağlığına rağmen ‘başarı’dan ‘başarı’ya koşması ise toplum psikolojisi hakkında çok şey söylüyor. Böylesi toplumlarda, başarı için ihtiyaç duyulanın, her türlü iktidar odağına yaltaklanmak, güce tapınmak, güçle, güçlü olanla özdeşlik kurup güçsüz olanların üzerine basarak ilerlemekten öte bir şey olmadığı açık. Diedrich için de üzerine basılmayacak kimse yoktur, arkadaşlar, aile dostları, hoşlandığı kadınlar, hatta kız kardeşleri…

“HER YANDA OLAN BUYDU”

Diederich’in kadınlarla ilişkisi de gelgitlidir. Otoriter zihniyetin erkeği egemen gören toplumsal-kültürel iklim ve kodlarla yakın bağını net biçimde görebildiğimiz pek çok sahne var romanda. Öğrencilik yıllarında çok sevdiği Agnes’ten gözü yükseklerde olduğu için kolayca vazgeçer örneğin, üstelik kızın babasına kendisiyle evlilik dışı ilişki yaşamış bir kadınla evlenemeyeceğini söyler. Yıllar sonra benzer bir sözü kız kardeşini terk eden teğmenden işittiğinde çok sinirlenmesine rağmen onu düelloya davet edemez. Aynı sözleri söylemiş olduğu için değil, “iktidarın sarsılmaz yasası” olan “ezmek isteyen[in] ezilmeyi göze al[ması gerektiği]” düsturunu iyi bildiğinden. Yine de kız kardeşinin hali kısacık bir an aydınlanma yaşamasına neden olur. Kız kardeşinin dokunaklı hali ona daha üstün bir pozisyon gibi görünür. Bu aydınlanma anında Agnes’i hatırlayıp onun “hayatındaki tek hakiki şey” olduğunu fark eder. Ne var ki çok uzun sürmez bu anın etkisi, önceki hayatına kısa sürede döner. Agnes’i ahlaksız bularak evlenmeyen Diederich’in sırf zengin olduğu için hem arkadaşı hem de hasmı olan birinin eski nişanlısıyla evlendiğini eklemek gerek. Karısına da hayli kötü davranır Diederich, onun kişiliğinin ve arzularının hiçbir önemi olmadığını sürekli hissettirir. Öte yandan geceleri önünde diz çöktüğü karısından kendisine emirler vermesini talep ediyordur.

Otoriteye düşkün erkeklerden ve onların takıldığı meyhane vb yerlerdeki kadınları aşağılayan tabelalardan söz ederken, “Mezhep ya da parti ayrımı olmaksızın her yanda olan buydu,” der Tebaa’nın anlatıcısı. Roman boyunca tipik bir milliyetçi olan Diederich’in küçüklü büyüklü hesapları, otorite karşısında nasıl eğildiği, din, millet, aile gibi kavramları ağzına sakız ederken bunların tamamının içini boşaltacak ne işler yaptığı anlatılıyor olsa da, farklı siyasi görüşlerdeki başka karakterlerin otorite karşısında nasıl alçaldıklarına dair örnekler de yer alıyor romanda. Özellikle Diederich’in yanında çalışan sendikalı bir sosyal demokrat işçi olan Fischer’i anmak gerek. Hikâyesinin bütününü romanda görmemekle birlikte, Diederich’le girdiği sayısız işbirliği nedeniyle onun da içinde yaşadığı toplumun biçimini aldığını düşünmek mümkün.

Mann’ın Tebaa’da nispeten olumlu biri olarak çizdiği kişinin 1848 devrimine katılmış olduğunu, ölümü yaklaşmış, giderek daha da otoriterleşmiş toplumdaki eski seçkin konumunu yitirmiş, düşkün bir haldeyken gelecekten umudunu kesmeyip oğluna, “İnsanlığın ruhuna inanmalısın,” dediği de vurgulanmalı. Bu konuşmaya kazara tanık olan Diederich’in o an hissettiklerini şöyle aktarılır: “İşittiği her şey, barındırdıkları gerçekdışılığa rağmen, bildiği tüm altüst oluşların hepsinden daha derin bir sarsıntı yaratmıştı sanki. Bu insanlardan birinin günleri sayılıydı, diğerinin de pek bir şey hedeflediği yoktu, fakat Diederich, burada karanlığın içinde aslında sadece ruhtan ve gelecekten söz eden bu şeyleri fısıldayacaklarına, memlekette iyi bir şamata çıkarsalar daha iyi olacağı hissine kapılmıştı.”

Tebaa, otoriteye ve güce tapınma sürdükçe ve her şeyin alınır satılır olduğu toplum düzeni doğal ve olağan sayıldıkça eskimeyecek bir roman.

(Taraf Kitap‘ın 10 Ağustos 2012 tarihli 19. sayısında yayınlanmıştır.)

Tebaa, Heinrich Mann, çev: İlknur İgan, İthaki Yayınları, 460 s.

Yorum bırakın

Filed under Genel

Merhamet Evreninden Korku Ülkesine – Haydar Karataş

ImageHaydar Karataş’ın On İki Dağın Sırrı adlı romanı hakkında

Haydar Karataş, küçük bir kızın gözünden 1938’de Dersim’de yaşananları anlattığı Perperık-a Söe’de olduğu gibi, 1938 öncesini anlattığı On İki Dağın Sırrı’nda da masalsı bir dil kullanmayı yeğlemiş. Yaşanmış çok büyük acıları, yakın zamana kadar doğru dürüst anlatılamamış, hakkında söz söylenmesi yasaklanmış katliamları masalsı bir dil ve kurgu ile anlatmanın hem yararları hem de sakıncaları olabilir. Cemal Şakar, geçenlerde, Bir Dersim Hikâyesi bağlamında değinmişti: “Böylesi ağır acıların yaşandığı temaları, olayın aynı sıcaklığıyla canlılığıyla anlatabilmek muhaldir. (…) Bu tür durumlarda yazarlar, genellikle olayla arasına ‘soğuk bir mesafe’ koyarlar, işte bu soğuk mesafe sayesinde olay anlaşılabilir ve anlatılabilir,” diyerek masalsı formun sunduğu böylesi bir mesafe yaratma imkânının altını çizen Şakar, “masal aynı zamanda tahkiye ettiği temayı kendi sisli puslu ve olağanüstü dünyasında yumuşatır, esnetir ve böylelikle gerçeklik buharlaşır,” sözleriyle de masalsı formun yol açabileceği sakıncaları vurgulamıştı (“Ve Dersim Dile Gelir”, Yeni Şafak Kitap, 13 Haziran 2012).

Masallarla ilgili olarak bu dilin başka işlevlerinden söz edilebilir. Bir masalı masal yapan, anlatılan olağandışı olaylar ve başka masallardan bize aşina gelen varlıklarla, kurgularla, yapılarla karşılaşmamız olduğu kadar, hatta onlardan önce, masalların dilidir. Olan biteni bize o metin bağlamında olağanmış gibi hissettiren, yaşadığımız evrenden bizi çekip masalın evrenine taşıyan, abartıdan, yinelemelerden, ses benzerliklerinden yararlanılarak oluşturulmuş, kendine özgü bir müziği ve büyüsü olan bu dildir. Bu dil algılarımızı da altüst eder. “Bir varmış bir yokmuş” diye başlayan tekerlemeler örneğin, bir yandan masal evreninin kapılarını bize açarken bir yandan da babamızın beşiğini tıngır mıngır sallıyor olabileceğimize ikna eder.

Günümüzde masalların, hikâyelerin gündelik hayatta pek yeri kalmadı; sınırlı ve belirli alanlara hapsolmuş durumdalar. Modern dünyanın yerleşikleri için kaskatı neden-sonuç ilişkilerinin dışındaki her türlü algıya kapılarımız kapalı – dolayısıyla masallara da. Gezegenler, aylar, güneşler basit birer gök cismi; tekmil hayvan ve bitkileriyle doğa işlevsel bir şey, bizi doyurur, ısıtır; insanlar, başkaları, onlar da işimize yaramıyorlarsa kuru kalabalıktır sadece. Bizimki gibi olmayan bütün yaşam biçimleri, alışkanlıklar, gelenekler ilkel. Masalların da işlevi değişti. Bir zamanlar kültürel bir aktarım yolu olarak bir yaşam biçimini, deneyim ve görgüyü, hatta dünya algısını kuşaklardan kuşaklara taşıyan masalların bugün çocukları uykuya hazırlamak dışında bir iş görüyor olabileceklerine pek inanmıyoruz.

Perperık-a Söe ve On İki Dağın Sırrı’nda Haydar Karataş’ın kullandığı masalsı dilin ise başka bir anlamı var. Masalsı dil ve anlatım Karataş’ın metinlerde içeriğe ilişkin de bir şeyler söylüyor, anlatılan olayların geçtiği dönemin ruhunu ve roman kişilerinin dünyayı nasıl algıladıklarını da gösteriyor bize. Bu romanların ilk cümleleriyle içine girdiğimiz bir tür “masal evreni” çünkü. Dünyanın, kâinatın, insanın gezegendeki yer ve öneminin modern dünyanın hâkim algısından çok farklı biçimde algılanıp yaşandığı bir evrenden hikâyeler anlatıyor Haydar Karataş. Dolayısıyla masalsılık sadece metnin biçimine, kurgusuna dair değil, içeriğine, anlatılana da dahil bu romanlarda.

MASALIN RUH BULDUĞU YER
On İki Dağın Sırrı’nın başında anlatıcı, roman boyunca roman kişilerinin atlarla ya da yayan yapıldak gidip gelecekleri, telaşla ya da hayaller kurarak geçecekleri muazzam vadilerin, dağların, subaşlarının, ceviz, yabani armut ve türlü çeşit meyve ağaçlarının arasından geçen kağnı yolarının, ziyaretlerin, vadilerin içine kurulmuş gizli köylerin, tırmanması imkânsız tepelerdeki konakların arasından hızlı bir gezintiye çıkarıyor okuyucuyu. Daha bu kısa ve hızlı gezinti sırasında doğanın mekândan, metnin arka fonundan öte anlamları olduğunu anlıyoruz. “Bebek yüzü misali gülen pınarlar”dan geçiyoruz ya da bir tapınak olduğunu ancak suyunu kana kana içtiğimizde anlayacağımız kaynaklarda yüreğimizi hoplatan yılanlarla karşılaşıyoruz. Suyun ansızın sessizleşmesiyle içimizdeki korku yerini merhamete bırakıyor. Şu cümleler bütün bunların kısacık bir özeti gibi:

“Bir masalın bu dağların ardında ruh bulduğu hissine kapılırsınız. Ne yapacağınızı bilemezsiniz; ağlamak istersiniz, ağlayamazsınız; bağırıp isyan etmek istersiniz, edemezsiniz; eliniz kolunuz bağlanır, dünyanın durduğunu, kahkahalar attığını sandığınız pınarın ağladığını duyarsınız…”

On İki Dağın Sırrı’nda gerek anlatıcının aktardığı, gerek roman kişilerinin birbirlerine anlattıkları hikâye, masal ve efsaneler bir bütünlük, birlik evrenine işaret ediyorlar. Pınarların sadece pınar olmaması gibi, saz da sadece müzik aleti değildir, “dünyanın sessizliğine ağlıyor,” dünyayı merhamete çağırıyordur. Rüzgârın merhamet çağrısı ise taşadır: “Taş ki taştır, rüzgârın sesinde dile gelip toprağa döner. Belki yüz bin yılda toprak olur. Bizimkisi taşı merhamete çağıran rüzgâr gibi. Yüz bin yıl taşa ağıt yakacaksın ki, toprağa dönsün, dur durak bilmeden acıyı söze dökeceksin ki, çiçekler açsın.” Turna da güzel bir kuş değildir, o da varlığıyla sazın gördüğü işi görmekte, “dünyadaki adaletsizliğe boyun eğerek, fesatlığı merhamete çağırmaktadır.” Sadece bunlar değil, bu evrende kavak ağacının hışırtısı da bin sazın vurduğu şelpe etkisi yaratmaktadır; yanan odun ateşine bakmak da pınar başında, kavak ağacının altında oturmaktan farksızdır. Ayinlerin içinde masal sesi, hikâyelerin içinde başka hikâyeler vardır bu evrende.

Roman boyunca böylesi bir birlik evrenine düşen ateş topunun nasıl ayrılıklara yol açacağını sezen insanların telaşı anlatılıyor. Albeg’in atına atlayıp ulaştırmaya çalıştığı haberde ya da Sebır’ın dere tepe aşarak taşıdığı pusulada bu telaşın nedeni saklıdır; Hese Gaj ile Rayber’in sohbetlerindeki yaslı ton ya da dağ başında birbirlerine üstünlük taslayan Pırço ile Çöyt arasındaki türlü çeşit yarıştan ötürü Ermeni köylüleri alıp Rusya’ya götürecekken yolundan geri kalan Gagım’ın kaygısı aynı telaş nedeniyledir. Rüzgârların, su seslerinin, yılanların, hastaların, sağların, ölülerin söylemeye korktukları, kendilerine bile ifade edemedikleri şey de böyle bir felaketin gelmekte olduğu gerçeğidir. On İki Dağın Sırrı’nı, bu nedenle masalsı bir dille kaleme alınmış, bir “masal evrenini” anlatan bir yapıttan çok, masal-evreninin çözülüşünün, masalsız bir dünyaya geçişin anlatıldığı bir roman olarak tanımlamak daha doğru olur. Masallar evreninde korku yerini sazın sesi ve turnanın uçuşuyla merhamete bırakırken, burada yeni bir dünyanın, merhametin korkuyla yer değiştirdiği bir dünyanın nasıl oluştuğunun kaskatı hikâyesi anlatılıyor.

Haydar Karataş’ın roman dilindeki masal kipi merhametsiz bir dünyayı yumuşatan bir şey değil; aksine bu kip ancak yasaklanarak, dilsizleştirilerek anlatılmaması, üzerinin örtülmesi sağlanmış acıları ve trajedileri, masalların bizi etkilediği o en derinlerimizdeki yerden duymamızı, görmemizi, bilmemizi sağlıyor – etki gücünü bizi vurduğu yerden alıyor roman. Karataş’ın masal dili gerçekliği ve acıyı yumuşatmıyor, yüreklerimizin katılığına dokunuyor. Aslında bu acıların doğrudan anlatımı değil Karataş’ın dile getirdikleri, bu acıların az öncesinde olanları göstermekle; çok büyük acılar yaşanacağından kesinkes emin olmuş yüreklerdeki korku, kaygı ve telaşı duyurmakla yetiniyor.

KÖTÜ BİR ŞEYLER OLACAK
“Kötü bir şeyler olacak” hissinin sadece insanları değil, dağı taşı, subaşlarını, ziyaretleri, terkedilmiş köyleri, ağaçları, yılanları da sarmış olduğu bir dönemde olan biten anlatılıyor romanda. “Sebır’ın anlamadığı bir şeyler oluyordu[r], sanki toprağın dahi rengi değişiyor; ağaçlar eski neşeyle rüzgâra meyil vermiyor gibi[dir].”

İnsanların ve doğanın çok yakında olacak kötü şeyleri sezmelerinin nedeni ise benzer şeylerin yaklaşık yirmi beş yıl kadar önce de yaşanmış olmasıdır. Saz âşığı Hese Gaj’ın Rayber’e, “Bana öyle geliyor ki, bizim göçümüz varıp karışır Ermeni göçüne,” demesi bundandır. O zaman da ikrar bozulmuş, verilen sözden dönülmüştür; insanlar topraklarından, insanlar insanlardan kopartılmıştır. Daha fenası insan insana düşman kılınmış, komşunun komşuya itimadı yıkılmıştır. Toprakların dengesi, köylerin kasabaların düzeni bozulmuş, taş terbiye edilmez, tohum toprağa düşmez olmuştur. İşte yine böylesi bir şeyler olacağını, yeni bir fesadın kurulduğunu hissedenlerin yüreklerinde derin bir korku duydukları, başlarına geleceklerin işaretlerini görüp kokusunu aldıkları dönemde geçiyor On İki Dağın Sırrı. Üstelik, bütün bu fesat, insanı ve dünyayı kutsal bir birlik içerisinde algılayan, korkunun karşısına merhametle çıkmaktan, yaşadığı acıların yasını tutmaktan başka umar aramayan Dersimlilerin kutsiyet düşmanı gösterilmesi ve bu düşmanlık algısından beslenen bir tür korku hükümranlığı ilan edilerek hayata geçirilmiştir. Mal mülk ve iktidar düşkünlüğü her şeyin önüne geçmiştir; sürgüne gönderilen ve katledilen Ermenilerden kalan mala mülke göz dikenler, bunları komşularının emaneti olarak gören Dersimlilerin karşısına kutsiyet kisvesi altında çıkmışlardır.

On İki Dağın Sırrı’nda tarihi gerçekliklerden ve gerçek kişilerden söz ediliyor olsa da, romanda “o zamanlar şunlar oldu, bunlar yaşandı” şeklinde özetlenebilecek bir tarih aktarımı ya da tarihi olaylarla ilgili tezler yok. O dönemde olup bitenler, dağı taşı kaplayan korkunun insanların yüreklerine nasıl düştüğüne, gündelik yaşantılarda nelerin nasıl değiştiğine dair hikâyeler anlatılarak aktarılıyor. Roman sıklıkla rivayet kipiyle sürüyor; olan biteni başkalarının ağzından –anlatılmış bir şey olarak– okuyoruz, ama Haydar Karataş’ın roman kurgusu içerisinde bu dolaylı anlatım, “masal evrenlerinin” merhamet çağrısını duymamız için bir olanak aynı zamanda. Çünkü insanlar sadece birbirine anlatmıyor bunları, dağlara taşlara, ermişlere, keşişlere, ziyaretlere, hatta gıyaplarında paşalara anlatıyor. Olmayacak dualardaki kederi, büyük acıların içe atılmış çığlıklarını duyuruyor.

(Taraf Kitap‘ın 13 Temmuz 2012 tarihli 18. sayısında yayınlanmıştır.)

1 Yorum

Filed under Kitap

Kesik Bir Kol Gibi – Sarkis Srents

Image

Sarkis Srents’in derlediği Ermeni Edebiyatı Numuneleri adlı hikâye kitabı hakkında

Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913, doksan dokuz yıl sonra yapılmış yeni bir baskı. Eğitimci, siyasetçi ve yayıncı Sarkis Srents, sekiz Ermeni yazarın on dört öyküsünü tercüme edip Kasım 1912 ile Mart 1913 tarihleri arasında Servet-i Fünun dergisinde yayınladıktan bir zaman sonra bunları Ermeni Edebiyatı Numuneleriisimli kitapta bir araya getirmiş. Bu kitap neredeyse yüz yıl sonra, bazı eklerle zenginleştirilip günümüz Türkçesine çevrilerek yeniden yayınlandı.

Sarkis Srents, kitabı hazırlarken dönemin önemli dört yazarından Abdullah Cevdet’ten, Süleyman Nazif’ten, Şahabettin Süleyman’dan ve Harutyun Şahrigyan’dan birer takriz (beğence, övgü yazısı) almış. Süleyman Nazif’in kaleme aldığı takriz şöyle başlıyor:

“Muhterem vatandaşım, Bir Osmanlı Türkü ve bu toprağın evladı sıfatıyla yüzüm kızarmadan itiraf edemeyeceğim: Siz, Servet-i Fünun‘da Ermeni Edebiyatı’ndan numuneler çevirip yayınlayana kadar, ben, birçok ırkdaşım gibi Ermeni Edebiyatı’ndan habersizdim.” Öncelikle hitaba dikkat çekmek gerek. “Vatandaş” kelimesini özenle seçmiş, eşitliğe vurgu yapmak istemiş olmalı Süleyman Nazif. Bu vurgu sonraki cümlede sözü edilen utancı da güçlendiriyor – vatandaşız ama habersiziz edebiyatınızdan! Süleyman Nazif, takrizinin devamında ortak vatana bir kez daha vurgu yapıyor ve okuduğu örnekler vasıtasıyla Ermeni edebiyatının yetkinliğini fark edince, “Vatanım adına iftihar ederim,” diyor. Süleyman Nazif’in yüz yıl önceki yaklaşımı, Yargıtay’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından kurulmuş azınlık vakıflarını “yabancı kuruluş” saydığı, 1974 tarihli kararını hatırlayınca daha bir anlamlı oluyor.

Abdullah Cevdet de, Ermeni Edebiyatı Numuneleri‘nde öyküler için, “Ermeni vatandaşlarımızın ruhunu bize daha çok anlatacak ve daha çok sevdirecektir,” dedikten sonra, “Ermeni vatandaşlarımızın ruhunu dedim, evet, edebiyatçılar, şairler bir milletin ruhudurlar, bir milletten bunlar çıkarıldıktan sonra o milletten ne kalır? His ve ileti yeteneğini çıkarırsanız insanda etten başka ne kalır?” diye devam ediyor. Abdullah Cevdet’in satırlarında, Ermeni edebiyatının yanı sıra, Ermeni vatandaşların “ruhu” hakkında da çok şey bilmiyor olmanın itirafı saklı. Şahabettin Süleyman’ın takrizinde de benzer satırlar var: “Siz bize, yanımızda olmakla beraber bilinmeyen bir dünyayı açtınız” diye sesleniyor Sarkis Stens’e ve ekliyor, “Bunun için ellerinizi sıkmak değil, öpmek lazımdır.”

Harutyun Şahrigyan ise takrizinde başka bir açıdan bakıyor Numuneler‘e. Srents’in esas amacının, “Ermeni milletinin edebiyatçı ve şairlerini Türk aydın vatandaşlarımıza tanıtmak” olmadığını vurguladıktan sonra, bu seçkide yer verilen edebiyatçıların ve eserlerinin “1895’e ve o tarihten sonraya, yani Ermenilerin katliamının hazırlanıp uygulandığı yıllara ve sonraki zamanlara rastladığına” dikkat çekiyor. Eserlerin yazılış dönemine yaptığı vurguyu şöyle temellendiriyor Şahrigyan: “Eski ve yeni milletler arasında, her taraftan böyle telef edilmeye mahkûm, yaralanmış, zedelenmiş, varlığı tehlikeye atılmış bir milletin edebiyatçılarının böyle muhteşem bir manzara ve hayret verici duruş gösterebilmiş olması nadirdir.” Edebiyatla pek ilgisi olmadığı itiraf eden Şahrigyan’a göre bu kitap ve Ermeni edebiyatından başka örneklerin tercümesi pek çok olumlu sonuç doğuracaktır. Öncelikle “yaşama hakkı” ve “hürmet hissi”nin oluşmasını ümit eden Şahrigyan, bunların sonucunda Ermeniler ve Türklerin, “ortak vatanın refahı uğrunda birlikte çalışmaya” başlamaları hayaliden söz ediyor.

Ermeni Edebiyatı Numuneleri‘ni 99 yıl önce okuyanların dikkatini bunlar çekmiş, böyle bir derlemenin iki millet arasında yakınlaşma doğuracağı umulmuş. Zaten var olan kimi yakınlıkların farkına varılmasını sağladığı da düşünülebilir. Örneğin, kitaptaki kimi öyküler, üslupları ve ele aldıkları konular itibariyle aynı yıllarda Türk yazarlar tarafından kaleme alınmış öykü ve romanları andırıyor – gündelik hayata ilişkin ayrıntıları bir kenara bıraktığımız takdirde tabii ki. İstanbul’da refah içinde yaşayanların hayatlarındaki yozlaşmanın ile bu yozlaşmaya kapılan ya da kapılmayan adam ve kadınların öyküleri bunlar. Türkçe edebiyatta da bu temaya sıkça rastlarız o yıllarda. Bu benzerlik modernleşme karşısında duyulan tedirginliğin salt dini bir temeli olmadığını düşündürüyor. Şahabettin Süleyman’ın takrizindeki dindaşı olan Araplarla kaynaşamazken, Ermenilerle rahatlıkla kaynaşabildiğinden söz etmesi de böylesi bir kültürel yakınlığı duyuruyor. Bu yakınlığın nedenini şöyle açıklıyor Süleyman: “Biz Türkler ve siz Ermeniler Fransızların dostlarıdır. Ruh arkadaşıdırlar, çünkü ruhen ve fikren biz az çok onlardan doğmuş sayılırız. Onların edebiyatçıları, sanatkârları bizim düşüncelerimizin velinimetidir.” “Türkler” ve “Ermeniler” şeklinde yapılmış özcü nitelendirmeleri bir yana bıraksak da, iki milletten eli kalem tutanların o yıllarda Fransız kültürünün etkisi altında olduğu bir gerçek. Fakat Ermeni Edebiyatı Numuneleri‘ndeki öyküler, çok önemli bir başka gerçekliğe daha işaret ediyor: Ermenilerin Anadolu’daki varlığı. İzmit’ten, Bursa’dan, Trabzon’dan gelen ya da oralarda yaşayan Ermenilerin öyküleri var kitapta. Bu Ermeniler birbirinin aynı hayat tarzında yaşayan, aynı sınıftan insanlar da değil. Zenginleri ve yoksulları, tacirleri ve hamalları, devrimcileri ve hainleri var aralarında.

Yokluğu duyuran öyküler

 Kitapta öykülerine yer verilen yazarların edebiyat anlayışları gibi yazdıkları öykülerle ifade ettikleri “ruh”lar da birbirinin aynı değil. Şahrigyan’ın sözünü ettiği 1895 sonrası katliamların yarattığı “mahkûm ve yaralanmış” milletin sesini bazı öykülerde duyuyoruz, ama hepsinde değil. Şahrigyan’ın “En kıymetli edebiyatçılarımızın İstanbul’dan uzak, Anadolu ve Kafkasya’nın en ücra köşelerinde doğup büyümüş olmaları da dikkat çekmektedir” derken adlarını andığı yazarların metinlerinde milli ruh daha belirgin. Bu ruhsal yakınlığa karşın birbirine benzeyen tarzlarda öyküler yazmamışlar. Aharonyan, “mazlum vatanın bütün acılarını, asırlar görmüş yaralarını, gözyaşlarını ve inleyişlerini” açık biçimde ifade ederken, Zartanyan ve İsahagyan öykülerini metaforlar üzerinden kurgulamış. İstanbullu Ermeni yazarların öykülerindeyse insan ruhunun derinliklerine, özlemlerine, duygu dünyalarına bakma çabası dikkat çekiyor. Bu öykülerde karşılaştığımız bireylerin ruh halleri de yaşadıkları toplumdan yalıtık değil, zamanın ruhunu da hissedebiliyoruz. Bu öykülerin arka planında, özellikle öykü kişilerinin huzursuzluklarında ve başkalarıyla yaşadıkları çatışmalarda, bir değişim ve çalkantı döneminden geçilmekte olduğu olgusu açıkça duyuluyor.

Yayınlandığı zaman çok önemli bir boşluğu doldurmuş, geleceğe dönük büyük umutlara, yan yana yaşayan ama pek etkileşim içerisinde olmayan iki kültürün, iki edebiyatın buluşmasına vesile olmuş bir kitap Ermeni Edebiyatı Numuneleri. Bugün tarihsel bir önemi olmakla birlikte, bu öykülerin nasıl bir ruh, nasıl bir milli yaşantıyı anlattığı üzerinde durmanın çok fazla anlamı yok belki de. Bu öykülerin tercüme edilerek yayımlanmalarının üzerinden iki yıl geçmeden yaşananlar, İstanbul ve Anadolu’daki Ermenilerin büyük kısmını yok etti; ruhlarda derin yaralar açtı; “milli yaşantı”lar olağan akışının çok ötesinde, çok uzaklarda devam etti. Bugün Nazım Hikmet’in “kesik bir kol gibi/ omuz başımızdaydı yokluğun” dizelerini hatırlatıyor Numuneler. Anadolu’daki Ermeni varlığının yokluğunu duyuyoruz. İşin tuhafı, yakın zamana kadar yokluğunu bile bilmiyorduk; kaybımızın büyüklüğünün de farkında değildik. Numuneler bu yokluğu, bu eksikliği duyurduğu için çok önemli.

Kitapta Osmanlıca metinler günümüz Türkçesindeki karşılıklarıyla birlikte yer alıyor. Bugünün okurları için Osmanlıca metinler tamamen anlaşılmaz değil, bize çok tanıdık gelecek cümle yapıları, bugün de kullandığımız pek çok kelime var, ama yine de bütün bu tanıdık ve bildik yanına karşın, uzmanı olmayanlar için Türkçelerine ya da sözlüğe bakmadan bu metinleri anlamak çok zor, neredeyse imkânsız. Yüz yıl öncesinin dili ile bugünkü dil, birbirine çok yakın ama bir o kadar da uzak iki milletin haline benziyor.

Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913‘ü yoklukları, yok edilenleri düşünmeden okumak zor. Ermeni edebiyatı ile Türk edebiyatı yirminci yüz yılın başında yan yana ve farklılıklarını koruyarak, etkileşim içerisinde var olabilseydi, bu toprakların bugün nasıl bir edebiyatı olurdu, diye sormadan edemiyor insan. Elbette, edebiyattan önce, Ermeniler ve Türkler (elbette Anadolu’daki öbür halklar) yan yana, ama farklılıklarını koruyarak yaşasaydı nasıl bir ülke olurdu burası, sorusu daha öncelikli ve daha yakıcı.

(Taraf Kitap‘ın 15 Haziran 2012 tarihli 17. sayısında yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Genel

Umutsuz Gelecek Planları – Zehra Çiğdem

ImageZehra Çiğdem’in Eli İşte Gözü Aşkta isimli romanı hakkında

Olayların bir işyeri çevresinde geliştiği ya da işyerinin mekân olarak edebi bir metnin kahramanları arasındaki bağı sağladığı hikâye ve roman hayli az yazılıyor günümüzde. Özellikle beyaz yakalı çalışanları işyerlerinden çok gece hayatları ya da iş dışındaki saatlerde yapıp ettikleriyle görüp tanıyoruz. Bu durumun edebiyatın bir boş zaman faaliyeti olarak algılanmasıyla bir ilişkisi var mı bilinmez; ama mesai saatlerinin ve mesaide olan bitenlerin edebiyatın ilgi alanına pek girmediği açık. Emekleriyle geçinen roman ya da hikâye kişilerinin iş yerlerine seyrek olarak girsek bile orada uzun süre kalmıyoruz, hele ki işyerlerinin söz ettiğim anlamda olayların geliştiği bir mekân olmak gibi bir işlevi pek yok.

Zehra Çiğdem’in Eli İşte Gözü Aşkta isimli romanında ise, son dönemde yazılan roman ve hikâyelerden farklı olarak, işyeri önemli bir yer tutuyor. Roman kişilerinin büyük bölümü aynı işyerinde çalışıyorlar. Büyükçe bir hukuk bürosunda çalışan üç genç avukat, Ulaş, Özge ve İhsan romanın başkahramanları. Onların patronları olan karı kocayı, Mehmet Bey ve Emine Hanım’ı da roman ilerledikçe yakından görüp tanıyoruz, hatta büronun öbür çalışanlarını da – romanın olay örgüsüne katıldıkları, genç avukatlarla patronlarının hayatlarına değdikleri ölçüde “işveli sekreter” ve “emektar Hayriye Hanım” hakkında da bir şeyler öğreniyoruz.

Bu hukuk bürosu her ne kadar roman kahramanlarının birbirleriyle karşılaştıkları yer olsa, hatta romanın gerilimini doğuran olay bu işyerinde gerçekleşse de, Eli İşte Gözü Aşkta’da anlatılanları sadece o işyerine ya da hukuk bürolarına özgü görmemek gerekir. Birbirleriyle hem benzeşen hem de pek çok noktada ayrılan bu genç avukatların hayatları, beklentileri, sıkışmışlıkları, kendilerini avutmak, oyalamak için seçtikleri şeyler mesleklerinin ve yaş gruplarının ötesinde, yaygın ve bildik bir hayat tarzını gözler önüne seriyor. Romanın isminin ima ettikleri önemli bu noktada. Evet, işi gücü olan insanlar var bu romanda, ama henüz iş hayatlarının başlarındalar, aşk da onlar için işleri kadar önemli; evlenip çoluğa çocuğa karışıp duygu dünyalarını dondurmamışlar. Başka bir deyişle, meslekleri var, çalışıyorlar ama ileride ne olacakları, nerede çalışacakları belirsiz; aynı şekilde ilişkileri var, ama ileride hayatlarını bu kişilerle sürdürecek değiller. Geleceğe dönük kariyer ve aile planlarını hayata geçirmemiş durumdalar; bu yönde bir şeyler yapabildiklerini söylemek bile kolay değil. Bir geçiş dönemindeler, kendilerini nasıl bir gelecek beklediği konusunda öngörüleri var, kimi zaman umut dolular, kimi zamansa yılgınlık ve bıkkınlık kaplıyor içlerini. Çoğu zaman geleceği düşünmek yerine günü geçirmeyi yeğliyorlar. Özge için söylenenler, öbürleri de için de az ya da çok geçerli sayılabilir: “Tek şansı hazları çoğaltıp, birini ötekinin üstüne bindirip bu niceliksel mutluluktan yorgun düşerek düştüğü yerde uykuya dalmaktı.”

İhsan bu konuda Ulaş ve Özge’den farklı, onun gelecek planları daha net, adımlarını daha sağlam atmaya çalışıyor; ama onun gelecek planları da başkalarının, örneğin patronu Mehmet Bey’in şimdisinden pek bir farklı değil. Bunun İhsan’a ait bir şey olduğunu söylemek zor – genel, çoklarınca kabul edilebilir bir gelecek projesini hayata geçirmenin peşinde. Ulaş öbürlerinden daha entelektüel, iş arkadaşlarıyla karşılaştırıldığında okumuş-yazmış bir aileden geliyor. Bu durum onun gelecekle ilgili kaygılarını ortadan kaldırmıyor olsa da, en azından bu kaygılarla baş etmek için daha sinik olmak gibi bir şansı var. Özge, kadın olması ve zamanın geçip gitmesinin onun için öbürlerine kıyasla daha olumsuz sonuçlar doğurma olasılığı nedeniyle belki de en umutsuzları. Nitekim öbür ikisinin geleceklerini kurtarmak için yaptıkları plan onun canını daha çok acıtacaktır.

GÜNDELİK HAYATTAN AYRINTILAR VE İRONİ

Eli İşte Gözü Aşkta roman kişilerinin gündelik hayatlarındaki ayrıntılar üzerinden ilerliyor. Ne yiyip ne içtiklerini, nasıl yerlerde yaşadıklarını, kimlerle yatıp kalktıklarını, okuyorlarsa neler okuduklarını, televizyonda gözlerine çarpan görüntülerin onlara neler çağrıştırdığını, popüler imgelere, kişilere nasıl tepkiler verdiklerini ufak, ilk anda önemsiz gibi görünen ayrıntılar üzerinden öğreniyoruz. Zihinlerinde güncel ya da popüler olandan siyasi olana, oradan medyatik olana vs nasıl hızla zıpladıklarına tanık oluyoruz. Hoşlandıkları ya da beraber olmak istedikleri insanlara karşı neler hissettikleri de uzun uzadıya anlatılmıyor; bu gibi konularda anlatıcının bildikleri çoğu kez kahramanların bildikleri kadar ve onlar da çok şey bilmiyorlar. Kendilerini bir akışa bırakmış gibiler, bu akışın içerisinde kendilerini, hayatlarını sorgulamaya kalkışsalar da, bunu uzun boylu sürdürmüyorlar. Geçmişleri hakkındaki kimi ayrıntıları da çoğunlukla bir şeyler hatırladıklarında, o an hatırladıkları kadarıyla öğreniyoruz. Çok farklı yerlerden gelip aynı işyerinde buluşmuş, farklı kişilik ve gelecek beklentilerine rağmen benzer bir umutsuzluk içerisinde ayakta kalmaya çalıştıkları söylenebilir.

Zehra Çiğdem’in romanın gerilimi oluşturmak için seçtiği olay da çalışma hayatıyla ilgili. Bu gerilim aynı zamanda ahlaki bir tutuma da işaret ediyor. Ulaş’ın işiyle ilgili bir ihmalinin neden olacağı zararları önlemek için patronunun kendisinden istediklerini mi yapacağı, yoksa aklına yatan bir başka çözümü mü seçeceği sorusu, bu iki seçim arasında ne kadar fark olduğu gibi ahlaki bir soruyu da yanında getiriyor. Her iki durumda da Ulaş’ın yapacaklarının hukuki ve ahlaki olduğunu iddia etmenin mümkün olmadığını belirtmek gerek. Ulaş’ın seçimiyle sadece bu gerilim çözülmüyor, baştan itibaren birbiriyle ilgisi olmadığı düşünülebilecek kimi ayrıntılar da birbirine bağlanıyor.

Ulaş’la Özge’nin ortak bir yönleri daha var: Gerek iç dünyalarına döndüklerinde, gerekse dışarıda dikkatlerini çeken olgu ya da durumları anlamlandırmaya çalışırken ironik bir bakıştan güç alıyorlar. İçe döndüklerinde kimi zaman canlarını yaksa da, gördükleriyle ya da görmeyi umarken göremedikleriyle baş etmelerine bu ironi yardımcı oluyor. Roman daha çok Ulaş’ın ve Özge’nin gözünden ilerlediği için metnin geneline yayılan bir ironiden de söz edilebilir. Bu ikisinin roman boyunca tuhaf ayrıntıların, şaşkınlık ya da panik anlarında ağızdan çıkıveren saçma sözlerin, nedensizce bir araya getirilmiş şeyler arasındaki olası ilişkilerin peşinden giden akıl yürütmeleri, saçmalıkları, tuhaflıkları nasıl normal ve olağan karşılandığımızın da bir ifadesi. Onların bakışlarındaki ironi ve abartı saçmanın üzerindeki olağanlık örtüsünü sıyırıyor.
Başka zamanlarda kendileri gibi olmayanlara, özellikle kendilerinden aşağı gördükleri insanlara karşı (hınç duydukları zamanlarda kendilerinden yukarıda gördüklerine karşı da elbette) alaycı bakışları kıyıcı bir ton kazanıyor olmalı, romanda bunun örnekleri de var; ama içinde bulundukları kişisel kriz zamanlarında daha çok kendilerine yönelmişken tanıyoruz onları. Böyle anlarda ironi saldırı değil savunma işlevi görüyor.
Öte yandan sadece hâkimleri, avukatları, adliye personeli ve yargılamalarıyla bütün bir hukuk dünyasının değil; düzenin türlü çeşit nimetinden yararlananlardaki düzene muhalefet iddialarının, toplumsal hayatın her alanını bir ağ gibi sarmış küçücük hesapların, kadın-erkek ilişkilerinde üstlenilen rollerin, kesilen poz ve ahkâmların da payına çok şey düşüyor bu ironiden.

Taraf Kitap‘ın 11 Mayıs 2012 tarihli 16. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Dipsiz Bir Kuyu Ağzı Gibi – Şenay Eroğlu Aksoy

Şenay Eroğlu Aksoy’un Evlerin Yüreği adlı öykü kitabı hakkında

Şenay Eroğlu Aksoy’un öykülerindeki kimi sesler ve görüntüler başka yerlerden yankı buluyor. Hatıralar harekete geçiyor örneğin. Süleyman, babasının resmini parçalara ayırdıktan sonra hatıralar ayaklanıp görüntüye giriyor. “Kalktı tam ortasından ayrılmış kafaya, parçalanmış kollara bastı, çamurun içine gömdü parçaları. Kırbaç şakladı. İçinin derinliklerinden çıkan ak güvercinler göğü doldurdu.” Bir başka öyküde, zaman değil mekândır genişleyen. Beraber olmak için bir hayat kadınıyla anlaşıp onunla tarlaya doğru yürüyen yaşlı adamı izlediğimiz sırada, görüntüye önce yakınlardaki inşaat girer, çevredeki köpeklerin sesleri duyulur; peşinden görüntü bütün şehri dolaşır. “Şehrin dört bir yanında evlerinde, ofislerinde, barlarda, kahvelerde oturan erkekler başlarını çevirip tarlaya baktılar. Başakların arasında yürüyen adamı ve kadını gördüler. Şehrin dört bir yanında kadınlar, dikkat kesilen erkeklerin baktığı yere döndürdüler başlarını. Başakların arasında yürüyen yaşlı adamı ve kadını gördüler. Bir süre bekleyip, ‘Nereye bakıyorsun?’ dediler. ‘Yok bi’ şey!’ dedi erkekler önleriyle oynarken.” “Şehir” adlı öyküdeyse sadece şehrin değil, belki de ülkenin her yanı giriyor görüntüye. Anlatıcı hastanede, babasının yanındadır, babasının yüzünde gördüğü şey dört bir tarafta, bütün şehirdedir; onları izleriz öykü boyunca; anlatıcının gözleri onun bütün görünümlerine dokunur.

Şenay Eroğlu Aksoy olaylar arasında bağ kuracak sözleri eksiltmiş öykülerinde. Öykülerin anlatıcıları, “O sırada şunları düşündüm, hatırladım, bunlar aklıma geldi, çağrıştı,” demiyorlar pek. İlk anda, aralarında bağlantı olmayan cümlelerin, görüntülerin dağınık bir zihni andırırcasına sıralandığı sanılabilir, oysa büsbütün bağsız olmadıkları anlaşılıyor – kiminde hemen birkaç cümle sonra, kiminde öykünün bitmesine yakın. Bazısında da daha okurken görüyoruz aralarındaki bağı. Şehrin dört bir yanında kadınla adamın yürüdüğü tarlaya bakan adamlarda olduğu gibi. Şiire yaklaşan bir üslup bu. Bir öykü kitabından söz ederken şiire atıfta bulunmak çoğu kez ağdalı bir dil ve duygusallık dozunun yüksekliğini çağrıştırabilir, Aksoy’un öykülerini şiire yakınlaştıransa bunlar değil, çağrışıma verilen önem ve metinlerdeki boşluklar. Öykü ile şiirin yakınlığını duyuran şeyler.

Çoğu zaman kendimizi her şeyden kopuk hisseder, bütünlüğümüzü yitirdiğimizden, parçalı hayatlar yaşadığımızdan şikâyet ederiz. Aksoy’un öyküleriyse başkalarıyla aramızdaki bağların sandığımızın aksine hepten yok olmadığını, olmayacak şeylerle aramızda kopmaz bağlar bulunduğunu düşündürüyor. Bu daha zorlayıcı aslında: Söze gelince karşı çıktığımız şeylerle aramızdaki bağı fark etmek, karşı çıktığımızı iddia ettiğimiz şeyleri farkında olmadan çoğalttığımızı, kötülükteki payımızı görmek. Belki de parçalanmışlığı, soyutlanmışlığı yeğleyeceğimiz bir durum bu. Evlerin Yüreği’ndeki öyküler böylesi bağların izini sürüyor, görmek istemeyeceğimiz bağların varlığını yakıcı biçimde hatırlatıyor.

Şenay Eroğlu Aksoy’un bazı öyküleri bildiğimiz yerlere, ülkelere ait değil, anlatılanlar da öyle, –gırtlakları delinen kadınlar, kayaları oyup yeraltına saklanan insanlar, ırmağa giren kadınların karşıdaki tepeye dizilmiş erkekler tarafından seçildiği bir ülke–; ama bu öyküler de bize uzak yakın çok şey hatırlatıyor. Bu tarzdaki öykülerde anlatıcı ile başkaları arasında çoğunlukla bir savaş var. Çok kolay “düşman” diyorlar birbirleri için, böyle anıyorlar öbürlerini. Öyleler de; öldürmeye, avlamaya kalkışıyorlar. Kendilerini yok etmeye azmetmiş avcılardan kaçıyorlar.

Öyküler ister bize tanıdık gelen yerlerde, ister bilmediğimiz yerlerde geçsin, Aksoy’un öyküleri “evlerin yüreğini görmenin acısını” duyuruyor. Bir zamanlar barınmak için icat edilmiş olabilir evler ama bugün bizi başkalarından ayırmaya yarıyor, daha fenası bir hâkimiyet alanı olarak görülüyor. Hükümdarının tebaasına istediğini yapabildiği, öbür ülkelerden yalıtık birer ülke halini almış durumdalar. Şöyle bir ev içi görüntüsüyle başlıyor “Evlerin Yüreği” isimli öykü: “Bir adam, hızlı adımlarla odayı arşınlıyordu. İri gövdesi, ürkmüş bir hayvan gibi kendine kapanmış birinin üzerine eğiliyor, elleri bir tırpan gibi duvardaki ışığı biçiyordu. Evin ormana bakan odalarından birinde, iki çocuğun sıska bedeni, rüzgârda bir yaprak gibi, titriyordu. Ellerini sımsıkı kulaklarına kapatmışlardı.” Öykünün anlatıcısı evin pencerelerinden görür bunları. Eve girdiğinde bu görüntü değişiverir, pencereden gördüğü evlerin yüreğinin halidir; içeri girmesiyle evden olmayan yabancıya sunulan yapmacık yüzünü kuşanmıştır ev.

Bu öyküde dışarıdakinin rastlantı eseri içerisini görmesini sağlayan pencereler başka zamanlarda, başka öykülerde içeridekilerin dışarıyı görmesine imkân sağlıyor. “Evlerin Yüreği”nin sonunda “dipsiz bir kuyu ağzı”na benzetilen “evlerin kapıları[nın]” aksine, pencerelerin başka bir özelliği dikkat çekiyor Aksoy’un öykülerinde. Çıkamadıkları, gönüllerince çıkamadıkları kapılar tutsaklığı duyururken, pencereler dışarısına ilişkin sunduğu kısmi görüntülerle hayallerini besliyor öykü kişilerinin, iç dünyalarını harekete geçiriyor. (Hayal gücünü harekete geçiren kısmi görüntüler; bunlarda genel olarak edebi bir tür olarak öykünün gücünü, etkisini, işleyişini andıran bir yan yok mu?) Ne var ki tam da bu yüzden pencereler onların en yaralanabilir, en kırılgan yanları aynı zamanda.

“Yeraltı” adlı öyküde pencereye her çıkışında sapanlarla kendisine taş yağdırılan anlatıcı, “Yeni bir ev kazmalıyım, yeraltına doğru,” diyor. Bu öykünün içinde yer alan masalda yeraltında yaşayanlardan şöyle söz ediliyor. “Dedik ya yeraltına inen kayalara, yeraltına inen evler oydular. Siz hayatı boyunca bir kez bile gizlenmek zorunda kalmayanlar, o evlerde yürüyemez, gizli geçitleri bulamazdınız.” “Sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemiş” bu insanların, “başkanları yoktu. Başları yok. Hiç para basmamışlardı.”
Dışarıdan gelen saldırının ne olduğunu ya da nasıl bir şey olduğunu da anlarız bu noktada. Başkanları olan, para basabilmiş bir şeydir saldıran, onların gizlenme ihtiyaçları olmamıştır hiç; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmemiştir. Buradan bakıldığında sadece kamusal bir güçten söz edilmediğini anlarız; sözcüklerini, şarkılarını, kapılarını, pencerelerini gizlemeleri gerekmeyenler sadece kamu gücünü elinde tutanlar değildir, kadınların karşısında erkeklerin, çocukların karşısında yetişkinlerin, güçlülerin, çoğunlukta olanların, hâkim pozisyonda olanların her zaman söz söyleme özgürlükleri vardır, saklanmadan, gizlenmeden ifade edebilecekleri. Evlerin Yüreği’nde daha çok ev içlerinde saklı kalan hal anlatılıyor: kadınların ve çocukların söz söyleyememe, gönüllerince davranamamalarının yarattığı yaralar ile buna cesaret etmiş olanların peşinden sürdürülen sürek avları.

Peki ya yeraltı? Şenay Eroğlu Aksoy’un ‘yeraltı’ ile kendi içimize dönmemizi, orada kendi evimizi inşa etmemizi önerdiğini söylemek aşırı bir yorum mu olur? Dipsiz bir kuyu ağzına benzeyen sadece evlerimiz mi?

Taraf Kitap‘ın 13 Nisan 2012 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Kitap

“İsmin -De Halini Bilmem de İnsanın -Ben Hali Pek Fenaymış” – Kerem Işık

Kerem Işık’ın Toplum Böceği adlı öykü kitabı hakkında

Kerem Işık, Toplum Böceği’nde küçük dozlarda aldığımız ‘modern gündelik hayat zehri’nin dozunun artması halinde başımıza neler gelebileceğini gösteren öyküler anlatıyor. Abartıya ve olguların ardındaki mantığı en uç noktalarına taşımaya dayanan ironileriyle bu öyküler, farkında olmadan aldığımız bu zehrin ne menem bir şey olduğunu görmemize de imkân sağlıyor. “İş Mi Bu ŞiBuMi” adlı öyküde küresel bir şirketin satın alma bölümünde çalışan öykü kişisini kendi ağzından tanıyoruz. Bir küresel şirket parodisi olarak okunabilecek bu öyküde şirketin iç işleyişinin anlatıldığı bölümler abartılı bulunabilir, ama şirketin kârını nasıl artırdığı ve bunu temin etmek için nelerin göze alındığı gibi konular söz konusu olduğunda hayli gerçekçi bir metinle karşı karşıyayız. Şirketin yönetimiyle ilgili olarak anlatılanlar da bütünüyle hayal mahsulü değil. Kerem Işık bu bölümlerde gerçekliği daha açık seçik görebilmemiz için abartıdan yararlanmış olsa da, şirket sahibinin icat ettiği, şirket çalışanlarına özgü bir dilin varlığından söz etmek o kadar abartılı bir şey olmasa gerek. Şirketler dünyasının bir dolu kavramı iğdiş edip emeğin ve doğanın sömürüsünü yenilir yutulur bir şey haline getirmeye çalıştığı dünyada, Işık’ın kurmacası ancak bu olgunun ardındaki mantığın en uç noktalara götürülmesi olarak tanımlanabilir ancak. Aynı durum şirket yönetiminin çalışanların zamanına hâkim olabilmek ya da onları motive etmek için bulduğu çözümler için de geçerli.

Bize bu şirkette olan biteni bütün açıklığıyla aktaran anlatıcı bunların hepsini biliyor olmasına karşın hiçbir şey yapmıyor ya da yapmamayı yeğliyor.  Çok iyi bildiğimiz, bize çok tanıdık gelecek bir önermeye dayanıyor: “Bu bir iş ve birileri bu işi yapmak zorunda.” Hakkını vermek lazım; ilk zamanlar şirketin öbür çalışanları kadar sinik değildir. Çalıştığı küresel şirketin satın aldığı yerel şirketlerdeki işçilerin büyük bölümünün kısa sürede işsiz kalacak olması canını yakmaktadır. Zamanla duruşu, hisleri değişir. “Çok daha iyi şartlarda çalışacaklarını düşünen işçilerin acınacak hallerini görmediği için her şey bir oyun gibi gelmeye başla[r.]”

HER ŞEYİ BİL, KENDİNİ BİLME

Şirket emeğiyle birlikte zamanını da satın aldığı için, “dış dünyadan bağımsız bir zaman diliminde yaşıyor, acil durum ve toplantı çağrılarının yönlendirdiği bir başka evrende soluk alıp veriyordu[r.]” “Robotlaştığının” ve “daha derine batmakta olduğunun” da farkındadır, bize bu öyküyü anlatabiliyor olması, hiç değilse kendisine dışarıdan bakabildiğinin, ne olup bittiği ve kendisinin neye dönüştüğünü bildiğinin kanıtıdır. Başlarda şirkete bağlılığı imzaladığı iş sözleşmesinin ağır koşullarına dayanıyorken, bir zaman sonra bu sözleşmenin süresinin bitip bitmediğini, yenisini imzalayıp imzalamadığını bile bilemez hale gelmiştir. Bunların bir önemi de kalmamıştır, çünkü başka türlü olabileceğine inancı yoktur artık. Başlarda sığındığı, “bu bir iş ve birileri bu işi yapmak zorunda” önermesinin gücü bu noktada daha da açıklık kazanır. Şirket, onun yaptıklarını herhangi bir başkasının yapabileceğini her an hatırlatıp kendi varlığını önemsiz hissetmesini sağlayarak sımsıkı bağlamıştır. Suçluluk duymasını gerektirmeyecek denli önemsiz bir ayrıntıdan başka bir anlamı yoktur şirketteki varlığının. Bütün mekanizmayı bilmesinde de bir sakınca yoktur, yeter ki kendisini bilmesin. Kerem Işık’ın öyküsü alttan bunu duyuruyor kanımca. Büyük yapıların, dünyanın nasıl işlediğini bilip bunu anlatmanın hiçbir önemi yok belki de, bu mekanizmadaki kendi dahlimizi sorun etmiyor, bunu sorgulamıyorsak.

Kerem Işık’ın “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası” ve “Bir İsyanın Anatomisi” adlı öykülerinde ise akademik dünyanın ve bürokrasinin parodileriyle karşılaşıyoruz. Bürokrasi, malum, toplum hayatında bir şeylerin yolunda gitmediği saptandığında yasal düzenlemeler yoluyla çözüm getirilebileceği varsayımından alır varlık nedenini. Bu varsayımın geçerliliği konusunda da kimi zaman akademi ile işbirliği içerisine girer.  Normlar yaratarak ve eğitim sayesinde her şey çözülecektir. Öncelikle bir ‘normal’in varlığı kabul ya da icat edilir, sonra da bunun yaygınlaşması için “eğitim şart!” denir. Bunlar saptandıktan sonra gerisi –insan iradesi, özgürlüğü, seçim hakkı vs– teferruattır.  Oysa çoğu kez insanların arzularıyla normlar çelişki içerisindedir ve bu durum kaçınılmaz olarak insanların benliklerinde bölünmeler yaratır. Bölünmüş bir benliğin diliyle yazılan “Ve Diyor Ki” adlı öykünün anlatıcısının dediği gibi: “İsmin –de halini bilmem de, insanın ben hali pek fenaymış. Bildiğim bir şey var ama: ben koştukça içim uzaklaşır dışımdan.”

Işık’ın “Tragedya” ve “Anatomi”de eğlenceli bir parodiyle dalgasını geçtiği akademik, bürokratik dil mantıksal bir dizge içerisinde her şeyin anlaşılabileceğini, bütün olumsuzlukların yoluna koyulacağını varsayar. İlkeler, kurallar, kurullar, tamimler, yönergeler, araştırmalar, planlar, projeler, komisyonlar, alt komisyonlar, tanımlar, kavramlar… Bunlardan oluşan ‘kurmaca’ bir dünyanın içerisinde her şey yolundadır, en azından bir zaman sonra yoluna gireceği umudu daima diridir. Hayat o kurmaca dünyadaki gibi değildir, ona hiçbir zaman sığmaz, taşar, pot yapar, sarkar…

DELİLİK İLE VELİLİK ARASINDAKİ SINIR

Ne var ki bazen bu akademik-bürokratik mantık ve dili biz de içselleştiririz. Gerek kendimize gerekse dış dünyaya, içinde yaşadığımız topluma ve başkalarına böylesi bir mantık içerisinden bakmaya başlarız. Bizim zihinlerimiz de kendi sistematiği, kavramları, kategorilerini aracılığıyla çalışır; onlarla kavramaya, onların belirlediği ilkeler ışığında davranmaya başlarız. Kendi bürokrasimizi kurar, akademik kürsülerimizi inşa ederiz. “Toplum Böceği” ve “İnsanlık Hali” adlı öykülerin anlatıcılarının hayata bakışlarında böylesi mekanizmaların varlığından söz edilebilir. Üstelik her iki öykünün anlatıcısı da dış dünyanın mantığından, işleyişinden, sıradanlığından rahatsızdırlar; dışarıyla, başkalarıyla aralarına mesafe koymuşlardır. “İnsanlık Hali”nin anlatıcısı kendi üzerine kapanmış durumda, “içinde bulunduğu anı, yaşamakta olduklarını deneyimleyen bedenini, gördüklerini işleyip belleğinin kuytu köşelerine depolayan beynini belli aralıklarla düşünesi gerektiğini hissediyor[dur].” “Toplum Böceği”nin anlatıcısı da “tüm değer yargılarını alt üst etme çabaları”ndan söz eder. Her ikisi de gündelik hayattaki ayrıntılara (ve kendilerine) odaklandıkları için başkalarınca sorgusuz sualsiz kabullenilen şeyleri hemen kabullenmeye yatkın değillerdir, hatta bunu yapanlarla ortaklaşmaktan rahatsız olurlar. “İnsanlık Hali”nin anlatıcısı “katıksız gerçekliğin” peşindeyken, “Toplum Böceği”nin anlatıcısı “başkalarından dinleyerek edindiği bilgileri öğretildikleri halleriyle kabul etmenin hayata karşı yapılmış bir haksızlık olduğunu” düşünen, yeni bir gerçeklik kurmayı amaçlamış biridir. Kendi içine odaklandığında fark ettiği vahşi hayvanın bozulmadığını düşündüğü için başkalarının da ancak içlerindeki o vahşi hayvanlar kadar gerçek oldukları kanaatindedir.

Bu ikisine “Bir Velinin Güncesi”nin anlatıcısı da eklenebilir. Velilik ile deliliğin ince sınır çizgisinde olduğunu düşünebileceğimiz bu öykü kişisi, “diğer her şey gibi” insanın da sürekli değiştiğinin farkındadır; asıl hedefinin hiçbir şey düşünmeden öylece durmak olduğunu belirtir. “Bir İsyanın Anatomisi”ndeki bürokratlardan birini hatırlayabiliriz burada. O da toplumsal hayattaki “can sıkıcı belirsizlik”ten şikâyetçidir ve ona çözüm aramakta, her şeyin belirli olduğu, “değişmediği” bir dünya kurmanın peşindedir.

Kerem Işık’ın delilikle velilik sınırında dolaşan öykü kişileri, her ne kadar kendilerini dış dünyayı ve benliklerini anlamlandırabilmek için kuramlar, yöntemler geliştirmeye çalıştırmaktan alıkoyamasalar da, geliştirdikleri kuramlarıyla hayatlarının nasıl kördüğüm olduğunun anlatıldığı öyküleriyle “Anatomi”deki bürokrat ve benzerlerinin çabalarının beyhudeliğini gözler önüne seriyorlar. İnsanı ve hayatı anlamanın bir tasnif ve indirgeme işi olmadığını; salkım saçak dağılmış, her an değişmekte ve belirsizliklerle dolu olduğunu kabul etmeden girişilen anlama çabasının tahakküm ve sıradanlaştırmaya hizmet ettiğini hatırlatıyorlar.

Taraf Kitap‘ın Şubat 2012 tarihli 13. sayısında yayınlanmıştır.

1 Yorum

Filed under Kitap

Gübre Çukurunun Üstünde Yatıp Marş Dinlemek – Heinrich Böll

Heinrich Böll’ün Yolcu Sparta’ya Varırsan Eğer adlı hikâye kitabı hakkında

Heinrich Böll’ün “X’teyken” adlı öyküsünün anlatıcısı, savaşa gitmek için tren beklerken karşılaşıp birlikte olduğu kadın ne düşündüğünü sorduğunda şu yanıtı verir : “Yetmiş yıl sonra bu odada kimin yatacağını, bu yarım metrekarede kimin oturacağını veya uzanacağını ve seninle benim hakkımda ne bileceğini düşünüyordum tam. Hiçbir şey bilmeyecek, (…) sadece savaşta olduğumuzu bilecek.” Savaşın her şeyin önüne geçtiğinin farkındadır bu genç adam. Savaş varsa başka bir şey yoktur! İnsanlık tarihinde savaşların olduğu yıllar sadece o savaşlarla anılır çoğunlukla; otuz yıl savaşlarıdır, bilmemne muharebeleridir – bu kadar. İnsan hayatları istatistiki bilgilere indirgenmiş; bir ülkeyi, kıtayı ya da gezegenenin tamamını sadece savaş kelimesi özetler hale gelmiştir. Hayatın önüne geçip geri kalan her şeyi önemsizleştiren savaşlar, insan öldürmenin, bir insanın hayatına son vermenin “meşru” sayıldığı dönemlerdir; daha ötesini söylemeye gerek var mı?

“Savaş” kelimesini siyasetin, iktidar mücadelesinin, yüce olduğu savunulan kimi değerlerin bir parçası, uzantısı gibi görüp, bir mimari projeden ya da bir yasa metninden söz edercesine rahatlıkla telaffuz edenler de var elbette. Savaşın ve insan öldürmenin meşru sayıldığı alana bir kere geçmişsek, dönüş yoktur zaten, gerisi teferruattır. Hatta savaşın kendisi bile asıl olduğuna inanılan başka şeylerin yanında bir teferruat halini alır. Savaşın yok ediciliği de böylece görünmezleşir, hayatın sonu değil, doğal bir parçası olduğu yanılsaması yaygınlaşır. Edebiyatın yapmaya çalıştığı ise tam tersine başka olgularda olduğu gibi savaşın üzerindeki görünmezlik pelerinlerini de kaldırmaktır.

HİÇLİĞE İNDİRGENMEK

Heinrich Böll’ün Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer başlıklı kitabında bir araya getirilen öykülerin savaşla ve savaşın görünmezleştirdiği hayatlarla –savaşan askerlerin ya da savaş meydanlarının dışında var kalma mücadelesi veren sivillerin hayatlarıyla– ilgili olduğu söylenebilir. Ancak bu şekilde ifade ettiğimizde Böll’ün öykülerinin gücünü ve önemini yeterince vurgulamış olmayız. Bu öyküler savaşa, savaş zamanına, savaşanlara ya da onları bekleyenlere ait anekdotlar aktardıkları için değil, bütün bunlara edebiyatın ışığını tutarak baktıkları için önemliler. Savaşların ve savaş bezirgânlarının göz boyayıcılıklarını alaşağı edebilmek için başka şeyler gerekiyor çünkü. Öbür türlüsü, yani sadece yaşantıların anlatılması kolaylıkla savaşın kapsama alanının içerisinde kalabiliyor; savaşı olağan bir olgu olarak gösteren mekanizma, savaşın yarattığı acıları da işine geldiğince kullanıyor. Savaşın barışa ulaşmak için kullanılabilecek bir yöntem olduğu yalanının yaygınlaşmasını mümkün kılan çoğu kez savaşın neden olduğu acıların bu şekilde kullanılmış olmasıdır biraz da. Nitekim son yıllarda yapılan büyük askeri operasyonların çoğunda, yeni bir savaşın, önceki savaş ve çatışmaların yol açtığı acılara son vermek için yeğlendiği iddiası, bir meşruluk kazanma çabası olarak pek çok kez ifade edildi, ediliyor.

Böll’ün öyküleri ise savaşların olumlu sonuç doğurmasının mümkün olmadığına dikkat çekiyor ve daha önemlisi, bunun neden böyle olduğunu hatırlatıyor: Çünkü savaş insanlarda anlam duygusuna zarar verir, hiçlik duygusunu artırarak insanların yaşama sevincini yok eder. Sadece savaş meydanlarında ölümlere, öldürmelere tanık olanlarda değil, savaş zamanlarında sivil olanlarda da. Savaş sonrasının anlatıldığı “İş İştir”adlı öyküde şunu görürüz örneğin. Savaş sırasında açılan duygusal yaraların asıl sızısı savaştan sonra hissediliyordur. İnsanlar kendileriyle birlikte “hiçliğin kurşun gibi kütlesini” de sürüklemektedirler. Dokuz yıl savaşmış olan anlatıcı, savaşın öncesi ile sonrası arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar:

“O zamanlar [savaştan önce] bir mesleğim olsun isterdim, tüccar olmaya çok hevesim vardı. Ama o zamanlar – bundan bahsetmenin ne anlamı var ki; artık tüccar olmak bile istemiyorum. En iyisi yatağa uzanıp hayal kurmak. O zaman bir köprüyü veya büyük bir binayı kaç yüz bin iş gününde yaptıklarını hesaplıyorum ve tek bir dakikada köprüyü veya binayı yıkabileceklerini düşünüyorum. Bunun için ne diye çalışmalı? (…) Sanırım yine bir kafe inşa edebilsinler diye taş taşırken ya da enkaz kaldırırken beni delirten bu.”

“Bacaklarımı onardılar ve bana oturarak yapabileceğim bir görev verdiler: Yeni köprünün üstünden geçen insanları sayıyorum,” cümleleriyle başlayan “Köprüde”nin anlatıcısı ise,  “yararlıklarını sayılarla kanıtlamaktan hoşlan[an], birkaç rakamın oluşturduğu bu anlamsız hiçlikle başları dön[en]” işverenlerinin her akşam ondan aldıkları istatistiklerle gelecek zamanı öngörmeye çalıştıklarını belirtir. Oysa her seferinde yanlıştır verdiği rakamlar. Çoğu kez keyfi nedenlerle rakamları değiştirmektedir, ama hoşlandığı kadın köprüden geçmişse onu hiçbir zaman katmamıştır çizelgeye. “Küçük sevgili[sinin] çarpmalara, bölmelere ve yüzde hesaplarındaki bir hiçliğe dönüşme[sine]” izin vermez. Bu kısacık öykü sadece savaşta yaralanmış bir askerin savaş sonrasındaki duygu dünyasını aktarmıyor, savaş zamanlarında uygulanan yöntemlerin –insanların birer rakama, bir tür hiçliğe indirgenmesinin– savaş bittikten sonra da değişmediğini duyuruyor.

KOYU BİR KASVET

Böll’ün öykülerine kasvetli bir atmosfer hâkim. Savaşla birlikte canlılığını yitirmiş şehirlerin, kasabaların anlatıldığı bu öykülerde birkaç cümle ile buraların ne durumda olduğunu okuduğumuzda metnin ve/veya kahramanların duygusu da geçiyor bize. “X’teyken” adlı öykünün anlatıcısı, “Üzerime dört bir yandan kasvet, koyu bir kasvet çöküyordu, insanların yüzlerini canlıların yüzleri gibi gösteren çok az ışık vardı,” diyor örneğin. Öykülerin çoğunda bu ışıksızlık (cansızlık olarak da okunabilir) dikkat çekiyor. Yaşadıkları yere döndüklerinde oraları tanıyamamalarının tek nedeni bombardımanlarla yıkılan binalar değil; başta kendi gözleri olmak üzere, insanlarda ve mekânlarda o eski can ışığı kalmadığı için yabancılık çekiyorlar. “Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer” adlı öyküde anlatıcı, döndüğü yeri “ölüler şehri müzesine” benzetip, “gözlerime tanıdık gelse de,” diyor, “hem önemsiz, hem yabancı bir dünyadan geçirmişler gibi soğuk ve önemsiz görünüyordu her şey.” Bir başka öykünün kahramanlarından Renée’nin sözleri de savaşın atmosferini anında hissettiriyor: “Artık dayanamıyorum, gübre çukurunun üstünde yatıp marş dinlemek beni hasta ediyor.”

“Mumlar Meryem Ana İçin” ise savaşın bir başka sonucuna odaklanıyor. Savaş her şeyin önüne geçerken ondan uzak durmak, her yeri kirletirken temiz kalmak pek de kolay değildir. Bu öykünün anlatıcısı ve eşi savaşta harap olan evlerinin önünde yanan bir kamyondan kurtardıkları ve sonradan kimsenin geri istemediği stearin (hayvan ve bitkiden elde edilen bir tür yağ) yığınından mumlar yapmışlardır. Adam bunları satmak için başka bir şehre gitmiş, ama alıcı adayı mumların nasıl imal edildiğinin öğrenince almaktan vazgeçmiştir. Bu şehirdeki kilisede günah çıkartan genç bir çifti seyrederken günah çıkartmasını gerektirecek bir günahı olmadığını düşünür önce, ama bir yandan da kendini kirli hissettiğini fark eder. Halini şöyle ifade eder: “Kendimi uzun süre açık havada kalmış bir damacana su gibi hissediyordum: Temiz, şöyle bir bakıldığında içinde görünen hiçbir şey yok: Kimse içine taş, pislik veya çöp atmamış, hali vakti yerinde bir evin holünde veya mahzeninde duruyor; (…) ama ne var ki bu suya elinizi soktuğunuzda herhangi bir şekil, bir kalıp almayan adeta hacimsiz bir şey, akıl almaz tiksinçlikte ince bir pislik parmaklarınızın arasından kayıp gidiyor.”

Savaşın kirinden uzak durmanın imkânsızlığını sadece bu öyküde değil, Böll’ün öykülerinin çoğunda hissediyoruz. Savaşların insanları sadece mağdur etmediğini, savaşın başlamasının ardından temiz kalmanın artık kimse için çok mümkün olmadığını görüyoruz. Savaş sonrasının anlatıldığı öykülerde bu kirin savaş zamanlarına özgü olmadığının altı ısrarla çiziliyor. Barış sandığımız şey çoğu zaman mütarekeden başka bir şey değil, insanların yüzlerini canlıların yüzleri gibi görmemize imkân veren ışığın olmadığı yer ve zamanda savaş sürüyor ve savaşın kiri bütün gezegeni kaplıyor.

Taraf Kitap, sayı: 12, 13 ocak 2012

Yorum bırakın

Filed under Kitap