Tag Archives: UĞUR KÖKDEN

Deneme Gibi Söyleşiler – Mehmet Serdar-Uğur Kökden

Adam Sanat ve Sözcükler dergilerini düzenli izlemiş olanların hemen her sayılarında denemelerini okudukları iki yazarın ortak imzasıyla çıkan Kanlıca’da Akan Zaman, ilk bakışta kitap hacmini bulan söyleşi kitaplarından sanılabilir. Bir yanıyla bu kitapları çok andırıyor; Mehmet Serdar soruyor, Uğur Kökden yanıtlıyor; soruların odağında da Kökden’in kitapları ve hayatı var. Buraya kadar her şey “nehir-söyleşi” kitaplarının bildiğimiz içeriğine uygun. Kanlıca’da Akan Zaman’ın farkı, sanırım, söyleşiyi yapanların denemeci olmalarından kaynaklanıyor. Deneme, yazarının düşünce seyrini ele veren bir türdür. Denemecinin kaleme aldığı metni okurken bir düşünceye nasıl ulaştığını, bu düşüncesine ulaşmadan hangi uğraklardan geçtiğini, düşüncelerinin sağlamasını nasıl yaptığını, hangi noktalarda kendi düşüncesini tarttığını, geri çektiğini, beklediğini, baktığını, yeniden farklı bir bağlamda ileri sürdüğünü görür gibi oluruz. Mehmet Serdar’la Uğur Kökden’in söyleşileri bu süreci hayli andıran bir düşünsel seyir izliyor. Üstelik bu iki denemeci sadece kendi düşüncelerinin, saptamalarının peşinden gitmiyorlar, birbirlerinin düşüncelerini de -deneme yazıyormuşçasına- tartıyor, sorguluyorlar. Tartışmaktan çok birbirlerine farklı bir açı sundukları söylenebilir. Kendi başlarına belki de varmayacakları noktalara varıyorlar bu sayede, söyleştikleri kişinin önermeleri, sorgulamaları karşısında düşüncelerini başta düşünmedikleri bağlamlara taşıyorlar.

Mehmet Serdar kitaptaki “Sunu”da belirtiyor bu durumu: “Uğur Kökden’le söyleşilerimiz, yeni bilgiler edinmek, çeşitli bakış açıları öğrenmek ve deneyimden yararlanmanın yanı sıra, benim yeni düşünceler üretmeme de yardımcı oldu.” Sanırım, benzer bir durum Kökden için de geçerli. Mehmet Serdar’ın kimi soruları, bunları sorarken verdiği örnekler, izlediği muhakeme, Kökden’in de kendi düşüncelerine başka bir noktadan bakma imkânı sunuyor.

“Nehir-söyleşi” kitaplarının biyografi ya da otobiyografi kitaplarının boşluğunu doldurduğu iddia edilir. Kanlıca’da Akan Zaman’da da Uğur Kökden’in anılarından söz edilmekle birlikte, kitabın odağında hayat hikâyesi değil yapıtları yer alıyor. Bu kitap fikri de zaten Kökden’in Batı’nın Doğu’daki Yüzü adlı deneme kitabı hakkında söyleşi yapmalarıyla doğmuş. Uğur Kökden’in yapıtlarını okuyanlar kimi konuların sıklıkla ele alındığını bilirler. İstanbul, 20. yüzyılın siyasi tarihi, özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönem, şehirler, zaman, resim… Kökden’in yapıtlarını ve düşünce dünyasını iyi bilen Mehmet Serdar bütün bu konularda sorular sormuş; Kökden de yanıtlamış. Bunun sonucunda Uğur Kökden’in denemelerinin bir tür haritası ortaya çıkaran bir dizi söyleşi gerçekleşmiş. Sadece Kökden’in ilgi dünyasının köşe başlarını değil, deneme yazarken neleri gözettiğini, nasıl bir yöntem izlediğini de öğreniyoruz; bir anlamda onun metinlerinin planı da çıkmış oluyor ortaya. Örneğin, denemede düşünceyi şiirle dengelemek ya da denemenin kurgu içerip içermediği gibi konulardaki görüşlerini öğrendiğimizde Kökden’in denemelerinin içeriğinin yanı sıra yapısı hakkında da fikir ediniyoruz.

Mehmet Serdar’ın Kökden’in denemeleriyle ilgili şöyle bir saptama yapıyor: “Sen sanatçıyla yapıtı arasındaki derin bağı, gidiş-gelişi, birliği ortaya koyuyorsun; sanatçıyla yaşamı, yapıtı, yazgısı arasındaki ilişki üzerine kuruyorsun denemeni. Sadece tuvalde kalmıyorsun. Geri planda da tarih, toplumsal ilişki, o dönem üzerine renkli çizgiler yakalıyorsun.” Kökden’in denemelerini okumuş olanlara çok yakın gelecektir bu saptamalar. Kanlıca’da Akan Zaman’ı okuyanlar, belki bu kitabın da Uğur Kökden hakkında bir ‘deneme’ olduğunu düşüneceklerdir. Tam da Serdar’dan saptamasındaki gibi, Kökden’in yapıtlarıyla hayatı arasındaki gidiş-geliş ve birlik gibi konularda pek çok ayrıntıdan söz ediliyor. Örneğin, Uğur Kökden’in bir memur çocuğu olduğu için çocukluk ve gençliğinde yerleşiklik duygusunu tatmadığını öğreniyoruz. (Dört kardeşin hiçbiri öbürüyle aynı şehirde doğmamışlar!) Öte yandan Kökden’in sonraki hayatında yerleşik bir hayat sürdüğü söylenemez. Uzun süre Paris’te yaşıyor, peşinden kâh İstanbul’da kâh Ankara’da, hatta çalıştığı şantiyeler nedeniyle dönem dönem başka şehirlerde de; şansının ya da yazgısının sonucu sayısız seyahate çıkıyor. Denemelerinde şehirler, ülkeler, sürgünlük hissi önemli yer tutuyor bu yüzden. Pek çok denemesinde gezi notlarından yararlandığını anlatan Kökden’in sürgüne gitmek zorunda kalmış yazarlara, sanatçılara özel bir ilgisi olduğunu onun denemelerine aşina olanlar yakından bilirler.

Bu iki denemecinin Kanlıca’da bir kahvede gerçekleştirdikleri sohbetler, bir yandan da geçtiğimiz yüzyılın ve bugünün kuşbakışı bir resmini çiziyor. Üzerinde konuşulan konular siyasetten resim sanatına, şehircilikten planlamaya, sinemadan romana yayılıyor, öte yandan bu konuları konuşurken her iki yazar da olguların çok boyutluluğunu, tarihselliğini vs gözden uzak tutmayan bir bakış açısıyla bakıyorlar. Kökden’in anlattıkları kuşkusuz bu konularda derinlemesine bilgisi olmayanlar için bir hayli bilgilendirici, ama daha önemlisi insanda araştırma ve öğrenme isteğini kamçılıyor ve merakını artırıyor. Tam da denemelerinin yarattığı etkinin bir benzeri bu.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Darbe Karşı-Günlükleri – Uğur Kökden

Darbeler, muhtıralar ülkenin gündeminden hiç düşmüyordu ya, Nokta’nın 2007 Nisan’ında darbe günlüklerini yayımlamasının ardından iyiden iyiye gündemin ilk sırasına yerleşti. Bugünlerde de en sık tartışılan konulardan biri darbe. Üstelik bu tartışma uzun süre gündemden düşmeyecek gibi görünüyor. Bu kez darbenin gündemdeki yeri farklı: 85 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk kez darbe girişiminde bulunanların yargılanması ihtimali var. Önceki darbelerde, muhtıralarda darbeyi yapanlar yüz binlerce insanı yargıladılar ─ sadece 12 Eylül’de 230 bin kişi. Bu kez darbe yapmaya kalkışanlar yargılanıyor. Darbe dönemlerinde verilen kayıplar, çekilen acılar, yaşanan hukuksuzluklar vs hatırlandığında, artık kimsenin darbeleri savunmayacağı düşünülebilir, ne var ki örtük ya da açık olarak darbeleri ve darbecileri hâlâ savunanlar var. Galiba, darbenin nasıl bir şey olduğu unutuluyor. Belki de otuz yıla yakın süredir darbe anayasasıyla yönetildiğimiz için darbe konusunda kör noktalarımız oluşmuş durumda.

Uğur Kökden 12 Eylül’ün yirminci yıldönümünün ardından Uzun Gecenin Tutsakları/ Barış Derneği Cezaevi Günlüğü’nü yayımlamıştı. Bu kitabında Barış Derneği davasında tutukluyken gizlice tuttuğu notlarını gün ışığına çıkaran yazar, bu kez de 12 Mart döneminde tuttuğu günlükleri 12 Mart Günleri/ Karşı Günlük adıyla kitaplaştırdı. Kitabın tamamı cezaevinde tutulan notlardan oluşmuyor. Kitabın “üç omurlu bir bütünü” olduğunu belirtiyor Kökden: Kitabın “Giriş”i, “1971 yılı başından yaz ortasına, yani tutuklanma günlerine doğru giden hızlı dönemde” tutulan günlük notlardan oluşuyor. Yazarın “Karşı-Günlük” adını verdiği bölümdeyse, Uğur Kökden’in Yıldırım Bölge ve Mamak’ta geçen tutukluluk ayları ve tahliye edilişinin ardından devam eden duruşmalar boyunca tuttuğu notlar bulunuyor. Üçüncü bölüm ise yazarın deyimiyle, “belgelerin belleği”nden oluşuyor.

Uğur Kökden, 12 Mart’ta tutuklandığında İnşaat Mühendisleri Odasının (İMO) yönetim kurulu üyesi. Odanın faaliyetleri nedeniyle yargılanıyor, başta Türkiye Öğretmenler Sendikası olmak üzere üyeleri yargılanan sivil toplum örgütlerinden biri İMO. Kökden’in 12 Mart’a giden günlerde ve tutukluluk öncesinde tuttuğu notlarla cezaevinde tuttukları arasında önemli bir fark var. İlk dönemdeki notlar kısacık; öyle ki Kökden’in uzun uzadıya günlük tutmaya zamanı yokmuş izlenimi uyandırıyor. Gün içerisinde yaptıklarını, görüştüklerini düşününce ─Kökden’in o sıra mühendis olarak bir şirkette çalıştığını da akıldan çıkarmamak lazım─ gerçekten “hızlı” günlerden söz edilebilir. Bu notlarda kişisel izlenimler neredeyse yok gibi, sadece “şunu yaptım”, “şununla görüştüm” gibisinden cümleler. Yazarın ve dönemin ruh halini aralara düşülmüş kısacık cümlelerde ucundan biraz seziyoruz. Örneğin 31 Mart 1971 günü defterine yazdıkları şu cümleden ibaret: “Perde arası. Askerin bizi içine soktuğu can sıkıcı dönem.” 13 Nisan’daysa şu notu düşmüş: “Herhangi bir sevinç yok. Her çeşit arayışın üstüne ‘şal çekilmiş.’ Dolayısıyla bulmak ya da ona erişmek umudu gitgide azalıyor.” Bu notlardan 3 ay sonra tutuklanıyor Uğur Kökden. “Karşı-Günlük” adını verdiği cezaevi notlarında kişisel izlenimler, duygulanımlar, ruh halleri daha bir öne çıkıyor. Cezaevinin baskı koşullarına, sıklıkla yapılan aramalara, bu aramalarda bu notların bulunmasının yaratacağı olası risklere karşın belli ki not tutmak için daha geniş zamanlar bulabilmiş ya da yaratmış Kökden.

Cezaevinde tutulan notlar, bir yanıyla cezaevinde günlerin nasıl geçtiğinin, tutukluların hangi koşullarda yaşadıklarının, cezaevi yönetimiyle yaşanan sürtüşmelerin, görüşe gelen ve gelmeyen yakınlarla ya da avukatlarla kurulan ya da ─bazen kişisel bazen de dışsal koşullar nedeniyle─ kurulamayan diyalogların, koğuştakilerin kendi aralarında yaşadıkları sorunların belgesi niteliğinde. Notların bu yanını Kökden de “Önsöz”de, “nesnel bir tanıklık” olarak adlandırıyor. Bu günlüklerin öznel, kişisel yanları da yok değil. Günlüklerin bu yönünüyse, Kökden, “birinci tekil kişinin özel iç yaşamının taşıdığı renklerle boyanmış bir dizi ‘sıcak günler’ birikimi,” olarak tanımlıyor.

Uğur Kökden’in denemelerine ve denemelerdeki dil ve yapıya aşina olanlar, nesnellikle öznelliğin Uğur Kökden’in düzyazılarında özel bir dengede durduğunu bilirler. Kökden denemelerinde ele aldığı konuyu ─bu bir şehir, bir yazar, bir sanat eseri ya da bir dönem olabilir─ akademik biçimde tartışmaz. Kuşkusuz o olgu hakkında bilgi edinir okur, ama bu bilgi o olgunun yazarda yarattığı duygulardan yalıtık değildir. Kökden çoğu zaman kendi öznelliği üzerinden, kişisel izlenimlerinin süzgecinden geçirerek ifade eder düşüncelerini. Şunu da vurgulamak gerekir; yazarın öznelliği de çok belirgin değildir denemelerde. Soğukkanlı bir mesafeden bakar Kökden. Yazarı, farklı olgular arasında kurduğu ilişkilerde görür, hissederiz. Diyelim, İspanya İç Savaşıyla ilgili bir denemede 1938’ler İspanya’sıyla denemenin kaleme alındığı günler arasında ilişki kurduğu birkaç cümlede yazarın bakış açısını, görme biçimini fark ederiz. Yazar, bu bakış açısında hem saklıdır, hem de tam bu noktada görünür hale gelir. Kökden’in denemelerine tarihsel derinlik boyutu kazandıran da zamansal mesafenin uzayıp kısalmasını sağlayan bu görme, bakma biçimidir.

Kökden’in cezaevi notlarında da nesnellikle öznellik arasındaki mesafeyi korumaya özen gösterdiği seziliyor. Arada kimi cümlelerde yoğun bir isyanı ya da düş kırıklığını fark etmiyor değiliz, ama bunların kaleme alınışında bile soğukkanlı bir dil dikkat çekiyor. Öyle ki kimi zaman neler olduğunu tam olarak anlamamız mümkün olmuyor. Bir şeyler seziyoruz, ama minimalist bir öykücünün kaleminden çıkmışçasına, okurun katkısına açık, birkaç cümleyle anlatılıp geçilmiş olaylar, duygular bunlar. “Yakıcı bir acı, bir Töton kılıcı gibi benliği parçalıyor. Böyle zamanlarda, garip bir ezginin sessiz notaları kulağa dek yükselir. Bir kişinin, yalnız o kişinin duyacağı tonda.”

Kökden’in şu cümleleri de sadece cezaevindeki ruh halini anlatmıyor gibi. Onun denemelerindeki bakış açısının bir benzeri saklı sanki burada: “Cezaevinde dışarıya ve uzaklara baktığım zaman, doğayı, nesneleri ve varlıkları görmüyordum, ama onların ─biçim ve renk olarak─ varlığımın ta derinlerinde uyandırdığı izleri, dibe batmış anılarımı görüyorum.” Kökden’in görme biçimini ele veren cümlelere şunları da ekleyebiliriz: “Gözlerim, kıskanç bir tutumla, en hurda ayrıntıyı bile kavramak ─eğer olabilirse─ ve de unutmamak istiyor. Bu engin ve cömert kar dekoru (…) sanki tutukluluğu özgürlük ufkuyla değiştiriyor. (…) Ödünç verilmiş bir mutluluk duygusu gibi.”

Cezaevindeki yaşamı “içe doğru yönelmiş bir sürgün” yaşamı olarak tanımlayan Kökden, cezaevinin “bir anda uzak geçmişi ‘yakın dün’ durumuna getiren büyülü bir güce sahip” olduğunu ekliyor. Kökden’in denemelerinin de böyle bir gücü var. 12 Mart Günleri, darbe dönemlerinde neler yaşandığının unutulur gibi olduğu günümüzde, darbe günlerini “yakın dün” durumuna getiriyor. Kökden’in günlük gazetelerden, radyo haberlerinden, cezaevindeki sohbetlerden ve olaylardan aktardığı kısa not ve izlenimler, darbe günlerindeki cezaevi ve ülke koşullarının birinci elden tanıklığı. Bir iki örnek vermek gerekirse, Mengele’yi anımsatan mahmuzlu cezaevi doktorunun, işkenceden tutukevine getirilen devrimci gençlerin hallerinin, ya da Deniz Gezmiş’lerin asıldıkları gecenin anlatıldığı satırlar toplumsal bellekte silinmeye yüz tutan olayları “yakın dün”e, hatta bugüne taşıyor. Öte yandan, Kökden’in aktardığı kimi olaylar ya da izlenimler ise bugünlerde de süren kimi tartışmaların yıllar içinde bir türlü “uzak geçmiş” olamadığının, sürekli “yakın dün”de, hatta bugünde kaldığının tanıklığı.

Yorum bırakın

Filed under Kitap