Tag Archives: URS WIDMER

Geçtiğimiz Yüzyılın Bir Entelektüel Kahramanı – Urs Widmer

Urs Widmer’in Babamın Kitabı adlı romanı hakkında

Urs Widmer’in Babamın Kitabı adlı romanı girişteki birkaç cümleyle okuru içine çekiveriyor: “Benim babam komünistti. Hep komünist olmamıştı tabii, öldüğünde artık komünist değildi zaten. Aslına bakılırsa, sadece birkaç yıl, 1944’ten aşağı yukarı 1950’ye kadar Komünist Parti üyesiydi. O tarihten sonra bütün partilere lanet okudu, bütün politikacılara sövüp saydı. (…) Babamın ileride komünist olacağı doğuştan belli değildi. Babası ömründe sadece tek bir kitabı, İncil’i okumuştu -annesi İncil’i bile kulaktan dolma biliyordu- ve İmparator II. Wilhelm’e duyduğu o muğlak hayranlık sayılmazsa, politikayla alakası yoktu.” Bu birkaç cümle kitabın devamında hangi dönemin ve nasıl bir roman kahramanının bizi beklediğinin ipuçlarını veriyor. Romanda anlatılan hikâye -anlatıcının babası Karl’ın hikâyesi- 20. yüzyılda Avrupa’nın orta sınıf entelektüellerinin düşünsel seyrinin bir hikâyesi olarak da okunabilir. Tabii, oldukça sıradışı bir adamın ironik bir dille anlatılmış hikâyesi bu.

Karl’ın çocukluğu henüz efsanelerin, dinsel ritüellerin büyüsünün büsbütün bozulmadığı, asırlardır süregelen geleneklerin gündelik hayattan büsbütün sürülmediği yıllarda geçiyor – belki bunun son demlerinde. Karl’ın on iki yaşa giriş töreninin anlatıldığı bölüm, bir çağın içerisinde başka çağların da yaşandığının, çağlardan çağlara keskin sınırlarla, devrimlerle, kopuşlarla geçilmediğini hatırlatıyor. Gerek dini tören gerekse onu izleyen coşkulu karnaval sırasında günün kahramanı olarak baş tacı edilen Karl, törenin ardından köydekiler tarafından neredeyse hiç farkına varılmayan, herhangi bir genç olarak algılanır. Kendisini dünyanın merkezinde gören çocuğun benzerleriyle dolu bir dünyada yaşadığını hissetmesini andırır bu deneyim. Tören sırasında da yetişkinlerin dünyasının nasıl bir şey olduğuna, yetişkin bir insanı nelerin beklediğine dair ilk bilgi ve deneyimlerini edinmiştir zaten. Törenin ardından kendisine verilen “Beyaz Kitap”a her gün bir şeyler yazması gerekiyordur ve bu yazdıklarını ölene kadar kimse okumayacaktır. “Kitapların en gizlisi olacaktır.” Bu beyaz kitabın yetişkinliğine ilk adımlarını atmakta olan genç adamı iç dünyasını temsil ettiğini düşünebiliriz. Karl’ın roman boyunca yakından tanık olacağımız kitap düşkünlüğünü hesaba kattığımızda bir anlam daha eklenebilir buna. İnsanın geçmiş deneyimlerini ve bunlar hakkındaki düşünceleri kuşaklardan kuşaklara aktaran kitaplara bir saygı. Böylesi beyaz bir kitaba yazmadığımız deneyim ve düşüncelerimiz ölümle birlikte büyük oranda yok olacaktır. Hayatı boyunca eşinden, çocuğundan esirgediği ilgi ve ihtimamı kitaplara gösteren Karl’ın beyaz defterini bu nedenle hayat-kitap ya da hayat-kültür ilişkisi çerçevesinde de değerlendirmek mümkün.

Karl gençlik yıllarından itibaren kendisini bir entelektüel olarak yetiştirir. Onun entelektüel çabalarında, hayatının merkezine bunu koymasında bir kuşağın aydın tutumunun/duruşunun ironik bir anlatımını bulmak mümkün. Büyük bir öğrenme açlığı, bir şeyler öğrenmenin verdiği coşku, öğrendiklerinin kendisinde yarattığı coşkuyla sürekli artan bir şeyler yapma arzusu… (Karl’da bu arzu çeviri yapmak ve kitap yayınlama şeklinde tezahür eder.) Belki de buna bir şeyler yapma açgözlülüğü, maymun iştahlılığı diyebiliriz. Kendisini işine kaptırdığında gözünün sağlık, maddi zorunluluklar ve aile dahil hiçbir şey görmemesi, bunların hepsinden fedakârlık etmesi. Roman boyunca bütün bu adanmışlığın yanında içsel bir boşluk da kendini hissettirmiyor değil. Sanki bütün çabası biraz da bu boşluğu doldurmak için. Âşık olduğunda duyduğu coşku ve adanmışlık hissi ile okuyup yazdığı ya da bu yönde bir şeyler yapmayı planladığı zamanlarda içine dolan hisler de birbirinden bağımsız değildir elbette.

Karl’ın kendini siyasal tutum almak zorunda hissetmesi de 20. yüzyıl Avrupalı aydınlarındaki hâkim eğilimle paralel. Bununla birlikte Karl’ın siyasal tutum alışı da çoğu zaman coşku merkezli, kendi benzerleriyle birlikte oluşturduğu grupla birlikte kapıldığı bir serüven. Coşkulu, kısmen sanatsal etkinliklerle iç içe geçmiş siyasal mücadelenin zamanla siyasal erke evrildiğini ilk fark edenlerden biri olacak kadar da kendi siyasi adanmışlığına mesafeli biri Karl. Coşkusu bu konuda onu bütünüyle kör etmiyor. Belki de böylesi bir erkle sanatsal/entelektüel çabanın uyuşmasının imkânsızlığından.

Urs Widmer, Babamın Kitabı’nda okundukça açılan bir kurgu yeğliyor. Karl’ın ölümüyle başlayan romanın daha ilk sayfalarında onun hayatının belli başlı dönemleri birer ikişer cümleyle anlatılıyor. Peşinden çocukluğundan başlayarak nispeten kronolojik bir şekilde ölümüne kadarki hayatını takip ediyoruz. Bu kronolojik akış boyunca Karl’ın hayatının kritik anlarında neler olacağını baştaki özetten ötürü biliyoruz. Merak duygumuzu cezbeden neler olup biteceği değil ayrıntılar oluyor. Karl’ın nasıl biri olduğunuysa ancak kitabın sonunda tam anlamıyla kavrayabiliyoruz. Romanı sürükleyici kılan biraz da bu.

Sadece Karl’ın hikâyesinden ibaret değil Babamın Kitabı; yeri geldikçe Karl’ın yolunun kesiştiği ressamların, heykeltıraşların, yayıncıların, müzisyenlerin hayatlarının izlediğini çizgiyi de takip ediyoruz. Böylece roman sadece Karl’ın değil, geçen yüzyılın Avrupalı entelektüellerinin hikâyesine dönüşüyor. Roman boyunca kimi tanıdık simalara rastlıyoruz arka planda. Çocuğunu Hans Zulliger’e götürüp psikolojik sorunları olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor Karl. Düzenlediği edebiyat toplantılarına ilk katılanlar arasında Henrich Böll de var. Arkadaşlarından biri ise Kirchner’in öğrencisidir. Hans Magnus Enzensberger de tıfıl bir edebiyatçı olarak kısacık bir an görünüyor romanda. Bütün bu ayrıntılarla Widmer gerçek bir biyografi yazıyormuş izlenimi uyandırmaya çalışıyor. Öte yandan Widmer’in günlük hayattaki tuhaflıkları işaret eden ironik anlatımı okuduğumuzun bir biyografi parodisi olduğunu hatırda tutmamızı sağlıyor. Widmer’in cümle yapılarında da ironik bir göz kırpış saklı sanki: Sıklıkla iki tire arasına ya da parantez içine aldığı yan cümlelerle bir şeyleri açıklıyor, kimi zaman bir önceki cümleyi açıklamak için açtığı parantezlerin arasında bir başka konuyu açıklamak için yeni yan cümle kurduğu da oluyor. Bunlar açıklamalardan çok ince ironik birer dokunuş; anlatılan olaylar sırasında gözden yitebilecek tuhaflıklara dikkat çekiyorlar, parantezler, tireler olup bitenlere başka bir açıdan bakma imkânı veriyor.

Karl üç ayrı dilin, üç ayrı kültürün kesiştiği İsviçre’de büyüyüp yetişmiş (kendini yetiştirmiş), hem Alman kültürüne hem Fransız kültürüne ilgi duymuş, bu kültürleri birbiriyle buluşturmayı önemsemiş, ömrünü bu uğurda çeviriler yapıp kitaplar yayınlamaya adamış biri. Bu nedenle onu entelektüel bir bileşim olarak da görebiliriz. Urs Widmer’in derdi entelektüel dünyaları kıyaslamak ya da çözümlemek olmadığı için bu iki kültür ya da bu iki kültürde yetişmiş entelektüeller arasındaki farklılıklara çok değinmiyor. Yine de Karl’ın hayatının farklı dönemlerindeki – örneğin Fransa ve Almanya gezilerindeki- ton farklılıklarının kültürel farklılığa da işaret ettiği, Karl’da cisimleşen entelektüel heyecan ve coşkunun kültürel farklılıkları yatay olarak kestiğini düşünülebilir.

Babamın Kitabı, geçen yüzyılın Avrupa’sında entelektüel heyecan döneminde bu heyecanı duymuş, bununla kendini var etmiş isimsiz birinin, Karl’ın hikâyesi. Oldukça kişisel bir hikâye üstelik; aşkları, acıları, kaygılarıyla.

(Taraf Kitap‘ın 13 Ağustos 2011 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap