Tag Archives: VIVET KANETTİ

Yeryüzünde Yer Edinmek – Vivet Kanetti

Vivet Kanetti’nin Huysuzun Teki isimli romanı hakkında

Huysuzun Teki, büyüme çağındaki bir kızın hikâyesi, ama büyüdükten sonra dönüp o yıllara bakarak anlatılan bir hikâye. Romanın anlatıcısı “o zamanlar şöyleydi böyleydi” diyerek anlattığı olayların yaşandığı zamanla bunların anlatıldığı zaman arasındaki farkı unutmamıza izin vermiyor, ama biz yine de bu kız çocuğunun kendisini, ailesini, okulunu, büyüklerin dünyasını onun o yaşlardaki gözünden görüp tanıyoruz… Anlatının zamanındaki bu kayma romanın ironisini güçlendiriyor. Bir yetişkinin anlattığını biliyoruz, ama anlatılanların o kız çocuğunu nasıl etkilediğini de çok yakından hissedebiliyoruz. Anlatıcı ile hikâyesini anlattığı kız çocuğu (kendi gençliği) sıklıkla üst üste gelse de, aradaki mesafe bütünüyle ortadan kalkmıyor.

GÜNDELİK HAYATA SİNMİŞ OLAN SAÇMA

Çocukların, gençlerin ağzından anlatılan öykü ve romanlarda, onların bilemeyecekleri kavramlar kullanıp yaşlarının ötesindeki akıl yürütmelerle düşündüklerine rastlarız kimi zaman. Gücünü abartı ve saçmadan alan bu tarz da ironiktir, ama Vivet Kanetti böylesi “büyümüş de küçülmüş” çocuk-anlatıcı yerine, çocukluğunu anımsayan bir anlatıcı tercih etmiş romanında. Birinci durumda okuru güldüren çocuğun yaşı ile kullandığı kavram arasındaki aykırılık, saçmalıktır. Kanetti’nin metninde ise saçmalıklar farklı boyutlarıyla ifade ediliyor. Kanetti’nin anlatıcısı, çocukları belirli davranışlara yönlendirmek amacıyla anlatılan abuk sabuk hikâyeler için “kara propaganda” tabirini kullandığında bu yakıştırmayı çocuğun yapmadığını biliyoruz örneğin. Öte yandan, anlatıcı çocuğun (romanın kahramanın) çok yakınından sesleniyor, onun gözlemlerini aktarıyor. Anlatıcı ile kahramanın arasındaki mesafenin azalması nedeniyle çocuğun olup bitenin adını koyamamakla birlikte ortada bir saçmalık olduğunu sezdiğini anlıyoruz. Bu sayede büyümekte olan çocuğun/gencin dünyayı anlamaya çalışırken yaşadığı şaşkınlık ve bocalamayı daha açık seçik ve daha net bir biçimde görebiliyoruz. Böylesi bir kurguda ironi gücünü çocuğun yaşı ile kullandığı kavram arasındaki çelişkiden değil, çocuğun kendisine öğretilenlerle gözlemledikleri arasındaki yarılmadan alırken saçmanın gündelik hayata nasıl sinmiş olduğu da görünürlük kazanıyor.

ÇOCUKLUK YARALARIMIZ

Huysuz’un anlamlandırmakta zorlandığı dış dünyaya belirli bir mesafeden baktığını belirtmek gerek. Yaşadığı yıkımları, üzüntüleri, yerin dibine geçmeleri üzerine basıp altını çizerek anlatmıyor. O anda olup bitenleri, kimin ne tepki verdiğini ya da vermediğini sayıp dökmekle yetiniyor. Çok çok “acımıştım” diyor kendisi için; o kadar. Bu anlatım tarzı o sıkıntılı anda kendisine bakarken de bir mesafeyi koruduğunu sezdiriyor. Sanki bir tutulma yaşıyor böyle anlarda, donup kalıyor. Peşinden o anı derinlemesine tasvir etmek yerine bu yaşadığı sıkıntıyı nasıl atlattığına geçiyor. Tam olarak atlatamıyor elbette; çocukluk yaraları ince bir sızı olarak kalıyor hepimizde olduğu gibi. O anı anlatışındaki bu mesafe sayesinde büyümenin nasıl bir şey olduğunu hatırlıyoruz. Öğleden sonrasında yıkıldığımızı sandığımız bir günün akşamında ya da ertesi gününde yıkıldığımız yerden kalkabilmişsek, bunun büyümekle, iç dünyamızda an be an yaşadığımız değişimle ve olan bitenle aramıza mesafe koyabilme yeteneğimizle bir ilgisi olmalı. Bu yeteneğimiz büyüklerin pek sevdikleri “uf oldu geçti” yapmacıklığı değil, daha çok yaralarımızı kabullenmemizle gelişiyor. Vivet Kanetti, çok genç yaşta kaleme almış ama yayınlamamış Huysuzun Teki’ni. Önsözde, başka yazarlardan etkilendiğini fark ettiği için yayınlamak istemediği romanı yıllar sonra yeniden okuduğunda bu etkilenmelerden rahatsız olmadığını, hatta bunları başkalarının da görmesini arzuladığını belirtip ekliyor: “Sanki çok gençken delice aradığım dalgacılığın kıyısına belki yeni yaklaşacakmışım, yaklaşıyormuşum gibi.” Yazarın dalgacılığı ipuçlarını çok genç yaşta kaleme aldığı romanında da saklı aslında; metne hâkim olan ironi, Huysuz’un ve yazarın hayata bakışındaki dalgacılığın bir işareti. “Huysuz”u “uyumsuz” olarak da okumak mümkün. Büyüklerin dünyasındaki iki yüzlülüklerle uyum sağlayamadığı için tepkisini saklamıyor; büyüklerin ona “huysuz” demesi bundan. Bir yandan da bu yapmacıklıkların arasından kendisine sahici bir benlik kurmaya, kendisine yeryüzünde bir yer edinmeye çalışıyor. Huysuzun Teki, işte bunun, bir çocuğun yeryüzünde yer edinmesinin romanı.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kitap

Meçhullüğümüze Dair Bir Roman – Vivet Kanetti

Vivet Kanetti’nin Bana Modern Türkün Tarifini Yapabilir misin Kaan isimli romanı hakkında

İnternette yeni bir aşamaya geçildiği iddia edilir ve bu yeni aşamaya ‘web 2.0’ denir. Web 2.0, toplumsal hayatta da değişimlere neden oluyor. Her internet kullanıcısının kendini ifade edebileceği ‘Hyde Park’lar bulması kolay artık. Forumlar, bloglar, gazetelerin internet nüshalarının ve haber sitelerinin okur yorum köşeleri… Buralardaki sohbetler, yazışmalar, tartışmalar, küfürleşmeler pek çok açıdan incelenmeye değer. İletişim uzmanları, siyaset bilimciler, sosyal psikoloji uzmanları vb bilim insanları için araştırma alanları bunlar aynı zamanda. Peki, edebiyat? ‘Edebiyat 2.0’ zamanı geldi mi, bilinmez, ama Vivet Kanetti son romanı Bana Modern Türkün Tarifini Yapabilir Misin Kaan? ile böylesi bir alana işaret ediyor, başka bir deyişle, bu alanda söylenen sözlerin, yazılan yorumların, gerçekleşen tartışmaların bir şeylerin temsili olduğuna, olabileceğine dikkat çekiyor.

Kanetti, bunu son yılların medya dünyasındaki bir başka modayla, Biri Bizi Gözetliyor formatlı yarışmalarla bir araya getiriyor. Yeni bir yarışmanın izleyicilerinin yazışmalarına tanık oluyoruz romanın büyük kısmında. ‘Türkiye’nin Avrupa yolundaki kararlılığını sergilenmesi’ni amaçlayan yarışmada neler olup bittiğini bu yorumlar sayesinde kısmen öğrenebiliyoruz. İzleyiciler için yarışma bahane zaten; söz söyleme imkánını, haberleşmek, tartışmak, flört etmek vb amaçlarla kullanıyorlar. Yazışanların kişisel özellikleri, fikirleri, ideolojileri de farklı birbirinden. Farkı amaç ve görüşteki izleyicilerin farklı söylemleri karşı karşıya gelir, tartışır ve çatışırken, hemen hepsini kuşatan ortak bir söylem de çıkıyor ortaya. Belki buna söylemden çok zihniyet demek gerekir. Kendini ‘Batı’ üzerinden görüp değerlendiren bir zihniyette ortaklaşıyor izleyiciler (roman kahramanları). Batı’ya kafa tutan da, Batı’ya kendini sevdirmeye çalışan da, kendini Batı’yla ilişkisi üzerinden anlamlandırıyor. Dert aynı: Batı’ya göstermek, Batı tarafından görülmek… olmak değil, göstermek, görüntü vermek. Modern değil de, postmodern Türkün tarifi belki de… Daha doğrusu modern Türkün değil, ama modern Türkün nasıl göründüğünün, görünmesi ya da görünmemesi gerektiğinin tarifi. İzleyiciler son birkaç yılın belli başlı olaylarına değiniyorlar ama romanın bütününde 200 yıllık bir resim çıkıyor ortaya.

Roman bütünüyle izleyici sitesinden seçmelerden oluşmuyor. Yarışmacılardan gazeteci Emine’nin (E. Emine?) kaleminden aktarılan bölümler de var romanda… Başta yarışmaya katılmasının hikáyesini, sonraları da yarışmada tuttuğu günlükten birkaç sayfayı okuyoruz. Emine’nin bu kısa bölümlerdeki gözlem gücünün ve olgular arasında ince bir ironiyle kurduğu bağlantıların tadı damakta kalıyor.

Batı tarafından görülme bahsinde Emine’nin dikkat çektiği nokta önemli: Farklılıkların dışarıdan, bakıldığında farklılık olmaktan çıkıp giderek aynı görüleceğini vurgular Emine. Boğaz’dan geçen gemideki Avrupalıların şehre ve insanlara el salladığını kurar ve aralarındaki onca farklılık ve çelişkiye rağmen oradan bakıldığında görünecek olanın ortak bir görüntü olduğunu belirtip ‘Meçhullüğümüzde bir aileydik,’ diye tanımlar.

Bana Modern Türkün Tarifini Yapabilir misin Kaan? da, meçhullüğümüze dair bir roman.

(Star Kitap‘ta yayınlanmıştır.)

Yorum bırakın

Filed under Kitap